Haber Detayı
28 Ağustos 2014 - Perşembe 14:26
 
“Allah-Âlem-İnsan” Bahsi Üzerine… Fatih Turplu
Kültür&Medeniyet Haberi
“Allah-Âlem-İnsan” Bahsi Üzerine… Fatih Turplu

Varlık ve Oluş bölümü başlığı altında geçen “Allah-Âlem-İnsan” bahsi  (giriş bahsini de buna katarak söyleyelim) 21 adet ayrı meseleyi ele alır. Daha doğru ifadesiyle, iç içe geçmiş aynı meselenin hepsi birbiriyle alakalı olan ama ayrı noktalamalar altında ele alınan bahisleri ele alır... Varlık ve Oluş bahsinin giriş kısmını Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu “Bâtın yolu kahramanlarının ağzından tattırmak ve ‘insan ve toplum' meselelerinde ‘Bütün Fikrin Gerekliliği’ne nazaran derinlikle alakayı göstermek…” diye anlatır. Ayrıca, “Tasavvufla Batı tefekkürü arasında” nasıl dolaşılması gerektiğinin “usulünde teşekkül zaruretine nisbetle”  bu kısmı kaleme aldığının altını çizer.

Biz de, bu bahsi (giriş bahsini burada anlattığımıza göre) 20 kalem olarak ayrı ayrı ele alırken anlatılanların bir bütünün parçaları olduğunu unutmadan işlemeye çalışacağız. Mevzu derin ve çetrefilli; olsun! “Hiç olmazsa söylenişindeki ihtiyaç doğru ya!”(S.M.) sözlerinden yola çıkarak, fikrimiz yettiğince, dilimiz döndüğünce ve Allah izin verdiğince bu bahis üzerine yazacağız. Tek, kastettiklerimiz, kastedilenlere muvafık düşsün ve bundan mülhem “dayanışmalı fikir oluşumu”na bir zemin sağlamak imkânı doğsun. Maksadımız bu…

Birinci noktalama:

Bu bölümde S. Mirzabeyoğlu Tasavvufun umûmî kâinat görüşünü anlatarak bahsi açar. Bu bahsin “çok az bilinir” olduğundan bahseder ve “çok mühim” olduğunun altını çizerek ehemmiyetini “bütün bir metod ve esas, akla payanda olacak kadar” diyerek okuyucunun dikkatini bu metoda vermesini ister. Ardından bahis mevzu “üç hakikat”i şöyle sıralar:

Birincisi Allah’ın hakikati; Mutlak, faal, vahit… İkincisi insan dışı âlemlerin hakikati; kayıtlı, münfail, sefil… Yani; mutlaka mukabil kayıtlı, faale mukabil münfail, ulviye mukabil sefil… Üçüncüsü insanın hakikati; Mutlak ile kayıtlı, faal ile münfail,  ulvî ile süflî, müessir ile müteessir arası hakikat.”

Bunun ardından ise tasavvuf’u şöyle tarif eder: “insanın birinci hakikatindeki ulviyeti, ikinci hakikatini yenerek kazanmasıdır ki, Allah’a ermenin yoludur”

Birinci noktalamaya dâir bizim söyleyeceklerimiz ise şunlardır:

Bu kısacık bahiste bile sanırız “Allah, Âlem ve İnsan’ın nasıl bir “bağ”içinde olduğu görülüyor. Elbette bu “bağ” iki nesne yahut iki şahıs arasındaki bir bağdan ziyade, yaratıcının mutlaklık sıfatı ile yine kendi yarattığına hissettirdiği ve onun içine kattığı iştiyaktan geliyor; oysa, son tecritte hâlıktan başka bir şey mi var ki ayrıca bir başka “bağ”dan söz edilebilsin! Öyle bir "bağ"ın varlığını bize bildiren de Allah ve "bağ"ın hududunu çizip aslının ne olduğunu da hissettiren de... Akıl ve hayâlimizin kavrayamayacağı bir üst buud ta diyebileceğimiz ve nasıl tarif edersek edelim hakikatini illâ bilemeyeceğimiz Mutlak varlık, Allah! Aczimiz ve cehaletimize de ayrıca en büyük delil! Mutlak ve kavranılamaz! Mutlaklığın bizim için bir sır olmaktan öte varılamaz yönünün her zaman biz sonlu varlıklar için sonsuzluğa doğru akan bir tarafı var. Ve faal… Hareketli; “Allah her an bir şe'ndedir”i hatırlayalım. Burada kullandığımız "hareket"i, Balzac'ın bahsettiği "hareket" diye hatırlayalım; yani bir eserindeki karekterine söylettiğiyle "hareketin kendisinin ne olduğunu bilemiyoruz." Vahit, tek. Aslında bu “tek” olma hususu, bu bilenemezlik ve varılmazlık bizler için büyük lütuf; yaratıcının mahlûklarına, kalblerine verdiği esenlik diye de tarif edilmeli. Üstad Necip Fazıl'ın bir şiirinde izâh ettiği gibi: "tek, tek ten de tek, bir tek"... Dediğimiz gibi, acziyetimizi hissettiğimiz ve Mutlak’ın eşi benzeri olmamasından mütevellit içimize doğan kul olduğumuz hissi. Bütün mesele buna ulaşmak değil mi zaten?

Ya insan dışı âlemlerin hakikati? Biraz evvel yukarıda Mirzabeyoğlu’ndan şerhini verdiğimiz "yaratıcıya mukâbil kayıtlı olan faale mukâbil münfail, ulviye mukabil sefil olan"; Mutlak’ın sırrı dâhilinde kayıtlı olan ve onun “faal” sıfatına nazaran münfail olan. Burada alaka kurmak gayretiyle “münfail”e yakın bazı kelimeleri, ebced yahut başka bir hesap yoluyla değil de, açıkçası hissettiğimizden mülhem paylaşacağız. Yalnız, sözlükte bu kelimelerin “münfail”in hemen ardından geldiğini ekleyelim. Münfasıl, yani Munfasıl. Munfasıl’a bakarsak: infisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış. Fasl olmuş. İşinden ayrılmış. … Münfail kelimesinin tekrar ardına dönüp devam ediyoruz: Münfasım: Kesilmiş. Münfatır: Yarılmış. Ayrılmış. Münfec: Çukur, açık, gedik. Münfecir: Açılan, söken, yerden kaynayıp akan. Münfedi: Fidye verilerek kurtarılan esir. Münfehim: (Fehm. den) Anlaşılan, kavranılan, fehmedilen. Münfeil: Münfail. Münfekk: (Fekk. den) Sökülen, ayrılan. İnfikak eden, ayrılmış olan. Münfelik: (Felak. dan) Açılan, görülen, yayılan. İnfilak eden, patlıyan. Münferic: infirac eden. Çok açık. Açılan, genişleyen. Gam, gussa ve kederden kurtulmuş. Arası geniş.  Açık olan. İki tarafı birbirinden uzak olan. (sayfa 704-705)

Şimdi tekrar telaffuz edelim aynen söylenenleri: “faale mukabil münfail”… Bir not olarak eklemeliyiz ki, belki de okuyucuya şimdilik bir karşılığı olmayan bu kelimelerin ilerideki bahsedeceğimiz hususlara dâir, bu kelimelerden mülhem bir açıcılığı olacağını umuyoruz. En azından böyle bir “bağ” kurma çabasındayız!

Ve devamında “ulviye mukabil sefil” Bu tanım, münfail’e nazaran daha belirgin bizler için; meşhur olarak bilindiği üzere “sefillerin sefili” diye söylenilen. Fransız şair Bodler’in “yeryüzüne sürülmüş yuhalar içinde” tarifinde geçen sürülünülen yer. Aşağı. Tıpkı bir şiirin döküleceği kalıba benzer bir mahiyette, Allah’ın önümüze serdiği, içimize fikrini ilhâm ettiği bir arsa gibi… Sefilliği Ulvi’ye nazaran; fakat kıymeti de Ulvi’ye doğru bir basamak olmasından gelen. “Dünya ahiretin tarlasıdır” gibi… Zaten en başta hatıra gelen husus, bütün kıymetsizliği içinde belki de ayrıca en büyük kıymete hâiz; çünkü Allah Resûlü de bizzat bu âleme gönderildi. Yahut başka bir ifadeyle “levlake levlak lema halaktül eflak” sırrı.

Bu bahse ait şu notu düşelim "insan dışı âlemlerin hakikati" "mukabil" olarak işaret edilmiş;  "insanın hakikati" "faal ile münfail" diye nitelenirken bu bahis ise "faale mukabil münfail" diye nitelenmiş.

Ya "İnsanın hakikati"... "Zorunlu varlık" olan ve acziyeti ile bir kul olan insanın hakikati elbette "tek ferdin hakikatinde; çünkü, "hakikatin hakikati nerede?"nin cevabı "tek ferdin hakikatinde!"dir ve bu tek fert de Allah Resûlüdür! Yani, "Mutlak ile kayıtlı" olması ile aciz ve kul, abd, yani köle; yani Allah'ın kulu. Allah'a kul olmaktan büyük şeref yok; çünkü insanı "yeryüzündeki halifesi" saymıştır. Bir nevi her şeyden münezzeh ALLAH'ın yeryüzündeki gölgesi. Bazı halifeler ve Osmanlı padişahları temsil ettikleri makamdan ötürü (şahıslarından değil temsil ettiklerinden ötürü) "Allah'ın Gölgesi" diye anılmıştır. İradesi cüz'i ve o irade de külli'ye tâbi. Kayıtlı. "Alın yazısı" diyoruz ya; o kaydın dışına çıkmak muhal! Kim ki "o kaydın dışına çıktım!" derse bilmeli ki, o dediği de o kayda dâhil; Batılıların "destinee" dedikleri "sır".  Yine bir başka Batılının "Bir şey dilemekte serbestim fakat dilediğimi dilemekte serbestmiyim?" diyerek bu sırrın kapısına nasıl dayandığını hayretle müşahade ettiğimiz. Bizler için çilesi çekilmeden öğrenilmiş bu hakikatleri döne döne arayıp bulanların hakkını ve kıymetini bilmek lazım. Budalaca hayranlık değil ama elimizdeki madenlerin kıymetini çorak topraklardan insanların kavraması da şaşılacak iştir. Balzac "bir görünmez elin hazırladığı tezgâh" der bir eserinde. Kayıtlı, Levh-i Mahfûz...  "İbn-i Kemal'e göre, Levh-i mahfuz, korunmuş levha demektir. Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kitap anlamındadır." Sağımızaki ve solumuzdaki melekler bile buna delil; her an kaydediliyoruz. "Mutlak" kelimesinin ifade ettiği genişlik ve sır bize bu "kayıtlı" tarafımızı anlamamıza dâir bir misâl zaten. Mutlakiyet'in dışına çıkmak muhal. Futbol spikerlerinin "mutlak gol pozisyonunu kaçırdı" demesindeki gibi değil; "mutlak" olsa gol olurdu. demek ki "mutlak" değildi! İnsan, "faal ile münfail" olan; yani faal'in tesirinde olan. Demek ki, faal'den en çok tesir olan kim ise insanın hakikati de onda. Yani "tek fert"te! Bütün insanlık onun kadrosu içinde. Bu hesab ve metod aslında bize en büyük usûlü veriyor; faalden en çok tesir olan, sonra o tesir görenden en çok tesir gören ve sonra ve sonra... Allah'ın rızası değil de kazası bakımından bütün herkes, bütün Müslümanlar değil sadece... Ve tekraren "ulvi ile süfli". Biraz evvel söylediğimiz gibi, Allah'ın rızası bakımından hareket edip tek ferdin hakikatine doğru süzüldükçe ulvi, ondan uzak kaldıkça süfli.

Son olarak "müessir ile müteessir arası hakikat". Sanıyoruz bu da "berzah" oluyor. İnsan isimli eserde de geçtiği üzere “insan, Allah ile alem arasında berzah”tır.

İşte bütün bu tanım ve tarifler arasında, bizim için tabiri câizse insan için karmaşa olan bu hengâmeden çıkış yolu olarak ta Mirzabeyoğlu “İnsanda en aşağıdan en yukarıya doğru bir cereyan geçirme istidadı var…” diyerek “insanın birinci hakikatindeki ulviyeti, ikinci hakikatini yenerek kazanmasıdır ki, Allah’a ermenin yoludur ve tasavvuf budur.” der. Bu mevzuyu, tarifini, bu noktalamanın başında vermiştik, şimdi oraya tekraren bağladık ve bu bölümü tamam ettik Allah-u Alem.

İkinci noktalama:

Bu noktalama içerisinde "Allah"ın "herşeyden ve kayıttan uzak" oluşu anlatılır ve İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin meşhur "ötelerinde ötesinde" tarifi kısa olarak açılır, izâh edilir. Mirzabeyoğlu'ndan bu bahse dâir "hiçbir sebebin zorunlu kılmadığı Mutlak Varlık" tarifini ekleyelim.

Üstad Necip Fazıl'ın "ne ki o sanırsın ona perde" diyerek tarifinin mümkün olmadığını anlattığı Allah! Bektaşi'nin hocaya "yok de çık işin içinden" dediği gibi bir istihzâ mevzuu değil; hakkındaki istihzâyı da yaratan ve onu kazası bakımından söyletecek nefesi yaratan, veren, söylettiren de Mutlak olan Allah. Münezzehliği, tenzih ettiğimizden de tenzih edilecek olan ve bu inceliklerin hepsinin "Mutlak"lık vasfından ötürü böyle söylenildiği. "Keyfiyetleri Allah'a havale ediniz" düstûru içinde yaklaşılması gereken, Sübhan olan, bütün kusur ve noksanlıklardan uzak olan. Öyle ki bir Hadîs-i Şerifte şöyle geçer: "Kim sabah akşam yüz defa sübhânallâhi ve bi-hamdihî: Ben Allah'ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O'na hamdederim derse, onun söylediklerinin bir mislini veya daha fazlasını söyleyen kimse dışında hiçbir şahıs, kıyâmet gününde onun söylediğinden daha faziletli bir zikirle gelemez. Müslim, Zikir 26. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 101; Tirmizî, Daavât 61 Kaynak Linki :http://www.meleklermekani.com/threads/subhanallahi-ve-bi-hamdihi-zikrinin-onemi-ve-fazileti.246219/

Üçüncü Noktalama:

Bu bahiste Allah'ın isimleri ele alınır. Sayısız isimlerinin " 'Esmai Hüsna' denilen 99 'güzel isim'de" olduğu söylenir. Her ismin "zatına nisbetle bir alem ve bir remz" diye altı çizilir ve "Allah" isminin bütün isimleri toplayıcı bir "tuğra" olduğu... Bu bahiste altı çizilmesi gereken en mühim husus "Allah, gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, faaldir." hususudur. Bu hususun özellikle belirtilmesinin sebebi bazılarının ilk yaratılış yahut zuhuru tek bir akla bağlayıp aklın kendisi, bu akılda ilk illet düşüncesi ve bu düşünceden de ikinci bir aklın sadır olması gibi üç hususu öne sürmüşlerdir ki bu görüş sahih kabul edilmemiştir. Fakat bu ve benzeri görüşler bu hususlarda zihni karşıklığa yol açmış olsa da muteber sayılmamıştır.  Buradaki karışıklık, önce “aklı evvel” isnad edilip sonra haşa sanki Allah aradan çıkartılıyor ve geri kalan her şeyin ondan sadır olduğu gibi bir çelişkiye düşülüyor; oysa yukarıda da altı çizildiği gibi "Allah, gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, faaldir." Bu bahis pek kısa olsa da, söylenilen ve altı çizilen hakikat "Allah, gayr-ı şahsî bir ilk illet değil, faaldir." hakikati baştan başa bugüne kadar düşülmüş bir yanlışın altını çiziyor ve hakikatini gösteriyor, mühim.

*

Üçüncü Noktalama'da Mirzabeyoğlu, Allah'ı, Mutlak Varlık oluşunu ve münezzeh oluşununun altını çizmiştir. Bu aslında ilk öğrenilen ve öğrenilmesi gereken derstir; hani yaz tatillerinde çocukların camilerde yahut vesâir yer ve zamanlarda gördüğü derslerin ilki budur. Yaratıcı. Ardından Allah'ın sıfatları gelir. Mirzabeyoğlu da sonraki noktalamalarda bu usûlü gütmüş ve Allah'ın sıfatlarını tek tek anlatmıştır. İlm-i Hâl bilgileri yani. Buradaki usûlün güzelliği kuru bilgiden ziyade mesele içinde İlm-i Hâl'i işleyerek onu donuk vaziyetten çıkarma işidir ve galiba zamanın ruhuna da uygun olan budur. Kâzım Albayrak'ın Baran Dergisi'nde Ebu Bekir camii İmamı Ahmet Efe hoca ile yaptığı söyleşide Ahmat Efe “Fıkıh uygulamada olmadığı için donuk gözüküyor” demişti; tıpkı bu sözde dikkat çekilen incelikteki gibi, yani burada yapılan İlm-i Hâl'in donuk vaziyetten yahut donuk gözüken vaziyetten çıkarılıp meseleler içinde hayatiyetini göstermektir; doğrusu, meseleleri böyle işleyerek donuk fikir hayatlarımıza hayatiyet vermek te denilebilir. Allah'ın sıfatlarına inanmanın farz olduğunu tekraren hatırlatalım. Sonraki bahisler bunlar ile alakalıdır.


TENZİHİ ve Selbi Sıfatlar
Vücûd 
Kıdem 
Beka 
Muhalefetün lil-havâdis: 
Kıyam Bi-nefsihî 
Vahdaniyet


ZÂTÎ ve SÜBÛTÎ SIFATLAR

Hayât 
İlim 
İrâde 
Kudret 
Tekvin 
Sem' ve Basar 
Kelâm

 

*

Dördüncü Noktalama:

Bu bahis “ilk beliriş mertebesi” olan “vücudi beliriş”e kısa bir girizgâhtır.  Şöyle izah edilir: “Bu vücut ilk tecelliye gölge olma yoluyla Zat'a ve sıfatlara ait bütün kemâlleri kendinde toplamıştır.”

İlm-i Hâl'den:

"VücûdBu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir."

Burada bizim not düşmek istediğimiz husus, bu hususların Kültür Davamız isimli eserin "varlık ve oluş" başlıklı levhasında geçtiğini hatırlatmak olacak. Eğer "Big Bang" denilen teori doğru bile olsa, o Büyük Patlama'yı meydana getiren, "varlık"ı ortaya çıkaran "şey" ne? diye soruyoruz o vakit! Her şeyi o patlamaya isnad eden kuru aklın, kendini biraz daha zorlayıp "peki Büyük Patlamayı ortaya çıkaran sebeb ne?" diye sorması lazım gelmez mi?

Beşinci Noktalama:

Bu bahsi Salih Mirzabeyoğlu “ikinci beliriş mertebesi” olarak anlatır ve "ilk toplu mertebenin açılması" olarak ifade eder. Bu mertebede anlatılan “sabit olan, " ‘hayat’ sıfatıdır." Hayat sıfatı üzerinde dikkatlice durmak gerekiyor. Çünkü onu “bütün sıfatların anası” olarak izah eder. Ve “zat mertebesinde sabit olan, hayat sıfatının gölgesidir ki, onun hakkında, ‘ne odur ne de ondan gayrıdır’ denmiştir.” denilerek bir inceliğe dikkat çekilir. Bunun sebebine dâir ise “bu gölge, Zat mertebesinin gerisinde meydana geldiğinden, O’nun gayri değildir’ sözü onun hakkında sabit olmaz. Bu sebeple o, ‘gayriyyet’ ile adlandırılmıştır.” denilerek mesele izah edilir.

Burada  "ne odur ne de ondan gayrıdır" sözünün altını çizelim. Yukarıda Üstad Necip Fazıl'ın "ne ki o sanırsın ona perde" mısraını paylaşmıştık; aynı husus bu mevzu için de geçerli. Ve Mirzabeyoğlu'da büyük bir incelikle bu hususu anlatırken "-sanki- demiştir ve kesin bir ifadeden kaçınıp "dır ve tır"cılığa düşülmemesinin usûlünü de göstermiştir.

Altıncı Noktalama:

Bu bahiste “ilim sıfatı” anlatılır. İlim sıfatının hayat sıfatının gölgesi olduğunu, bu sıfatın diğer bütün sıfatları içine aldığını, kudret, irade ve diğer sıfatların bağımsız oldukları hâlde bu sıfatın “sanki” onun parçaları olduğu izah edilir. Çünkü ilim sıfatının Allah ile bir çeşit birleşmesi bulunduğunu, çünkü onun gayri olmadığını, bunun sebebinin ise “huzurî ilim suretinde bilginin, bilenin ve bilinenin birleşmeleri” olduğu anlatılır. Bunun ardından ise ilim sıfatının bir nevî parçaları olan “kudret”in “kudret sahibi ve kudretlenmiş şey arasında  birleşme olmadığı gibi, irade de bu birleşme yoktur.” denilir.

Bir önceki bahsi hatırlarsak ikinci beliriş mertebesinin ilk toplu mertebenin açılması olduğunu ve bu mertebede sabit olan hayat sıfatından bahsetmiştik. Bu bahiste ise hayat sıfatının gölgesi olan ilim sıfatı izah edilir. İlm-i Hâl’den alâkasına binâen “ilim sıfatı”nı buraya iktibas ediyoruz:

“Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir. Bilmesi mahlûkatın bilmesi gibi değildir. Bilmesinde değişiklik olmaz. Ezeli ve ebedidir.”

 

Yedinci Noktalama:

Bu bahis altında ilim sıfatından sonra gelen kudret, irade, duyma, görme, konuşma ve yaratma sıfatlarının geldiği anlatılır. Ve yaratma sıfatının “âlemin yaratılışının sebebi” olduğu söylenir. Burada, Keşfu’l-Hafâ’da geçen ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım.’ Hadis-i şerif’ini hatırlatmak istiyoruz. Devamen, âlemin Allah’ın gölgesi olduğu, bir eseri olduğu fakat tecellisi olmadığı ve yaratma sıfatının kudret sıfatının gerisinde olduğu anlatılır. Bunun sebebini ise “ 'fiil ve 'terk'in gerçekliği vardır ve yaratmada fiil tarafı belirlemiştir” diyerek izah etmiştir. Çünkü “kudretin iradeden önce, yaratmanın iradeden sonra” olduğuna binâen…

Önceki noktlamaları toparlayarak söylersek her şeyden münezzeh Allah, ilk beliriş mertebesi vücut, ikinci beliriş mertebesi -ilk mertebenin açılması olan- hayat ve hayat sıfatının gölgesi olan ilim…

Burada dikkat çekmek istediğimiz husus âlemin Allah’ın gölgesi, eseri olması fakat tecellisi olmaması bahsi.

Burada bir paragraf açarak İBDA Külliyatı’nda sıkça geçen ve İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektubat'ında geçen şu bahsi hatırlatmak istiyoruz:

"Bu âlem, mahlûkların hepsi Allahü teâlânın fi’llerinin, işlerinin zılleri, aksleri, görünüşleri olduğundan, bu âlemin aslı olan fi’ller, âleme, âlemden dahâ yakındır. Fi’ller de, sıfât-ı ilâhiyyenin zılleri olduğundan, Allahü teâlânın sıfatları âleme, âlemden ve âlemin aslı olan, fi’llerden dahâ yakındır. Çünki, aslın aslıdırlar. Sıfât-ı ilâhiyye de, Zât-ı ilâhînin zılleri olduğu için ve Allahü teâlânın zâtı, kendisi, bütün aslların aslı olduğu için, Allahü teâlânın zâtı, âleme, âlemden ve ef’âl ve sıfât-ı ilâhiyyeden dahâ yakındır. (Mektubat-ı Rabbanî Esseyyid, Mîr Muhammed Nu’mân Hazretlerine yazılan mektup)

Ayrıca, bu iktibas ettiğimiz hususun "insan dışı alemlerin hakikati" bahsi için ve diğer bahisler içinde bir şerh olduğu görülür.

Şimdi tekraren bu bahis altında söylenen “’fiil ve terk’in gerçekliği vardır ve yaratmada fiil tarafı belirlemiştir” cümlesinin altını çiziyoruz. Çünkü, denildi ki Kudret (Kudret; Gücü yetmek, Allah sonsuz kudret sahibidir, her şeye gücü yeter.) İrade'den (İrade; Dilemek, Allah diler ve dilediğini yapar) önce, yaratma (yani Tekvin; Yaratmak, Allah yaratıcıdır. Kainattaki her şeyi yaratan O'dur.)  iradeden sonradır.

 Sekizinci Noktalama:

Bir önceki noktalamada “âlemin Allah’ın gölgesi olduğunu fakat tecellisi olmadığı”nı aktarmıştık. Bu bahiste ise âlemin her an yeni bir tecelli ile var olması izah edilir. "Tecellinin bir anlık bile olsa kesilmesiyle âlemin varlığının kalmayacağı, tecellide tekrarlanma olmayacağı, her tecellinin eski varlığı giderirken yeni bir varlık meydana getiriyor" oluşu izah edilir. Zaman ile kayıtlı olan insanın aklı ile kestiremeyeceği bir husus da “tecelli bahsi”dir. “Âlemin her an yeni bir tecelli ile var olması” bahsi bize “Allah her an bir şe’ndedir”i hatırlatıyor. Zamanın bir varlık, bir yokluk temposunda işlemesi mevzuu bize tecelli bahsine dâir bir kıyas unsuru veriyor. Fakat böyledir ve budur demiyoruz. Daha anlaşılır olması bakımından “tecelli”nin sözlükteki karşılığını buraya not düşmek istiyoruz: “belirme, görünme, ortaya çıkma, zuhur etme…” burada Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in tecelliye dâir “Rapor 4-6”da geçen şu sözleri iktibas ediyoruz:

“Hiç beklemediğim bir zamanda, hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı. Daima böyledir. İlâhî tecelliler hep böyle tepeden inme gelir. Allahın tecellileri, yapmacıksız ve zorlamasız, boynunuz bükük, köşenizde otururken görünüverir.”

Elbette bu bahis Allah’ın tecellilerinin nasıl olduğuna dâirdir. “Tecelli”nin kendisine dâir değildir. Ancak biz burada “tecelli”ye dâir kafamızda bir şeylerin belirmesi için not düştük.

Dokuzuncu Noktalama:

Bu bahiste Salih Mirzabeyoğlu bir nevî bu noktalamaya kadar anlattıklarını toparlayarak sanki asıl anlatacağını anlatmaya geçer. Buraya kadar anlatılanların havada kalmaması için tabir-i caizse bir merdivenin basamakları gibi dizilmiş olduğunu bu bahse geldiğimizde anlıyoruz. Bu bahiste, " 'her şey O'dur' dememeli, 'her şey O'ndandır' demelidir" anlatılır. Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd bahislerini hatırlayalım. 

Burada altını çizilmesi gereken yer bizce "gölge" bahsidir. Çünkü Mirzabeyoğlu, bu bahiste "Allah'ın zatında vücut sıfatını, sonra bu vücut sıfatının suretleri olan diğer sıfatları yarattığı"nı, sonrasında "bu sırf vücuttan o vücudun karşılığı olan yokluk içerisine bir gölge düşürdüğünü" ve "orada mümkün ve geçici olan varlığın vücud bulduğunu" anlatır. Yukarıda "bütün sıfatların anası" diye bahsedilen "hayat" içinde böyle olduğunun altı çizilir: "aynı şekilde hayattan, bu hayatın karşılığı olan yokluk içerisine bir gölge düşürmüş ve orada geçici hayat meydana gelmiştir."

Hakeza, diğer sıfatlarda aynı şekildedir. Yani " 'Vücut' ve 'yokluk' neticesi olmuştur".

Şimdi bu bahis ve diğer bahisler bize yazının girişine nisbetle daha anlaşılır gözükmektedir; çünkü "mümkün" yani, varlık ve yokluktan ibaret olanın mahiyeti de yokluktur. Gölge'nin bir şeyin kendisi olmadığını bir çocuk bile bilir; o bir şeyin benzeri, misalidir. Bir meselede bile verdiğimiz misaller o meselenin kendi değil benzeridir. Demek ki gölge'nin varlığı aslına dâirdir ama aslının kendi değil ve kendi mahiyeti ile yoktur yahut başka bir ifadeyle mahiyeti yokluktur; yahut da mahiyeti yokluk olan varlıktır... Şimdi, Allah'ın her şeyi bir "yok"tan  varettiğini  hatırlayabiliriz. Fakat şu inceliği de görmek lazım ki "yok" ta bir "var"dır. Ve İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin dediğiyle "yokluk bir mahluktur"... İşte bütün bunlardan mülhem Mirzabeyoğlu "Gölge"nin "mümkünün hakikatinin" de yokluk olduğunu ve bu sebebten "mümkün" ün vacib-zorunlu olanın aynı olamayacağını söyler. Anlaşılacağı üzere de “binaenaleyh, ‘her şey O’dur’ dememeli, ‘her şey O’ndandır’ demelidir.” demiştir.

Bu bahse dâir Vahdet-i Vücûd meselesini hatıra geliyor. Yalnız Vahdet-i Vücûd meselesini başlı başına anlaşılmış olmasının da yetmeyeceği, Vahdet-i Şuhûd meselesinin de bilinmesi gerektiğini bu bahiste daha iyi anlıyoruz.. Hakezâ bu meseleleri başlı başına bilmek de yetmiyor; çünkü Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin bütün bir şekilde ifade ettiği Vahdet-i Vücûd’a nazaran İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin Vahdet-i Şuhûd meselesini bütün bir şekilde anlatması da biribirleri arasında bir aykırılık değil, biribirlerine açıcı olmak nazarından bakılmalıdır. Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Muhiddin-i Arabî Hazretlerine olan saygısı ve sevgisi sebebiyle onun izah ettiklerini almış başka bir açıdan ve başka bir şekilde izah etmiştir. Ve esasında  Muhiddin-i Arabî Hazretleri'nin değil, onun izâh ettiği Vahdet-i Vücûd'u yanlış idrak edenlere dâir Vahdet-i Şuhûd... 

Ve bu husustaki daha alaka çekici bir nokta ise Salih Mirzabeyoğlu'nun eserlerinde bu iki mühim meseleyi bugüne kadar izâh edenlerin aksine sarih bir biçimde izâh ederken muttasıl-bitişik bir hâlde anlaşılır bir şekle büründürmesidir. Aktüel hâle getirmesi yani!

Onuncu Noktalama:

Bu bahis, kısa bir şekilde "mümkün"e dâir bir inceliği anlatır. Mahiyetinin "yokluk" olduğu ve bu sebeble de mümkün'ün "bütün noksanlıklar ve kötülüklerin de yuvası olduğu" aktarılır. Buradaki incelik, Allah'ın dışında ne varsa gölge olduğunun bilinmesine dâirdir. Mümkün'ün mahiyeti olan yokluk'un ise "bütün gölgelerin üstü" olduğunun altı çizilir. Füsûsul Hikem'de de geçtiği üzere "Vacip ve ezeli varlık, kendi zatı için mümkün varlığı lüzumlu gördü." denilir. Vacip-zorunlu varlık haricindeki varlıklara "mümkün" denildiğini hatırlatırsak, mahiyetinin "yokluk" oluşu ve yokluk'un ise "bütün gölgelerin üstü" olduğundan mülhem bir önceki bahisteki gölge-mümkün'ün "yokluklardan bir yokluk" olduğu bahsi daha bir anlaşılır oluyor sanıyoruz.

Onbirinci Noktalama:

Bu bahiste iki mesele anlatılır birincisi baştan beri anlatılan "vücud"a dâir yeni bir merhale; ikincisi ise, "sırf yokluk".

Birincisi, "Vücudu zaruri ve zorunlu olanın hakikati sırf vücuttur ve bütün hayır ve kemallerin aynıdır" denilirek izâh edilir. Vücut bahsini yukarıda bir kaç defa işlemiştik...

"Sırf yokluk" a gelince; o, "bu vücudun karşılığı"dır. Buradaki dava, bir şeyin meydana çıkması için o şeyin hakikatinin bir karşılığı "sureti" bulunması meselesidir. Böyle olunca da sırf yokluk'ta zorunlu oluyor; ve, "sırf vücut" ise bu aynada meydana çıkıyor.

Sonraki iki noktalamada bu bahisle alakalı olması hasebiyle diğer noktalamalara geçiyoruz.

Onikinci noktalama:

Bu bahiste "sırf yokluk"un niçin "ayna" sayıldığı anlatılır.

Bir evvelki bahiste "sırf yokluk"un vücud'un karşılığı olduğunu öğrenmiştik.  Mütefekkir Mirzabeyoğlu "hakikat yolunun sonunda olanlar yokluk mertebesinde noksanlıktan ve kötülükten her ne sabit olursa, onun zıttı olan vücuttan çaresiz olarak meydana geleceği ve 'yokluk' mertebesinde çıkan her bir kemâlin 'vücut'a ispat edilmiş bulunacağı cihetle, yokluğun bu zihnî olan vücudunu, vücudun aynası saymışlardır" der. Anlaşılacağı üzere, varlığı vücudun karşılığı olmasına nazaran "yokluk" vücuda ait kemâllerin meydana çıkması hasebiyle "zorunlu"; bu sebebten de "ayna"...

Onüçüncü Noktalama:

Daha önce haber verdiğimiz gibi bu bahis te "sırf yokluk" ile alakalıdır. Burada iki husus anlatılır. İlki, "sırf yokluk"un "gölgelerden müteessir" olmaması ve onlardan "renk" almamasıdır; sanıyoruz bu bahis kolayca anlaşılabilir; çünkü evvel ki bahisler hatırlanırsa "sırf yokluk" gölgelerin değil "sırf vücut"un karşılığıdır.

İkincisi ise bir soru -cevabtır. Biraz evvel söylenilenden maada şöyle bir sualle açıcı olunmaya çalışılır:

-"sırf yokluğa, zıttı olan sırf vücudun rengiyle hükmetmek, iki zıttı birleştirmek olmaz mı?"

Cevaban ise "yokluk"un tali idraklerden olduğu ve bir evvelki bahiste gördüğümüz üzere dışta varlığı olmadığı, "fakat yokluğun fertlerinden bir fert, vücut ile sıfatlanabilir" denilir.

Hiçbir anlaşılmazlığa yer bırakmamak adına ise ardından "vücut, zorunlu vücudun aynı değildir" denilir; yani buradaki incelik vücudun da tali idraklerden olduğu ve dışta varlığı olmadığıdır. Oysa her şeyden münezzeh "Allah dışta mevcuttur ve bu takdirde aynı değillerdir."

Ondördüncü Noktalama:

Buraya kadar anlatılanlardan sonra bu bahis ve hemen ardından gelecek bahiste mevzu en baştaki bahse bağlanır. Dokuzuncu Noktalamada Allah'ın her şeyi "yok"tan yarattığına dâir kısa bir cümle kurmuş ve şöyle demiştik: Şimdi, Allah'ın her şeyi bir "yok"tan  varettiğini  hatırlayabiliriz... "Sınırlı ve geçici varlık 'sırf yokluk'tan meydana gelerek aktüel varlık kazanmış ve bu suretle âlem, çeşitli sıfatlarını ve objelerini elde etmiştir." Bu bahiste, âlemin bir görünüşten ibaret olmasına nazaran bizim muhayyilemize de bağlı olmadığının altı çizilir. Alemin bizden de ayrı olarak mevcut olduğunu, hatırlarsak "insan dışı alemlerin hakikati" bahsinde de işlemiştik. Hakikatte Allah'tan başka varlık olmamasından maada alemin vücudunun da "Allah'ın bir lütfu"olduğunu söyler Mirzabeyoğlu. Bunu da, Allah'ın "herşeyin ötesinde ve üstünde" olmasına bağlar. Berkeley'in sınırına kadar vardığı fakat Mirzabeyoğlu gibi ifade edemediği bahis budur; Berkeley "biz baktığımız zaman var, bakmadığımız zaman yok" derken muhayyilemizin sınırlarının Alem'e dâir spesifik özellikler taşıdığını keşfetmişti ama "sadece" akıl ile varabileceği yer de oraya kadardı.

Onbeşinci Noktalama:

Buraya kadar anlatılanlar bir bölümü ile, tabiri caizse "üst" kısmı ile tamam oluyor ve bu bahiste tekrardan Allah'ın "mutlak zorunlu" Alem'in ise "mümkün ve geçici" olduğunun altı çiziliyor. Tek dikkat çekilen Alem'in "mümkün ve geçici" olmasının sebebinin onun "zaman ve mekana" tâbi olması hususu.

Onaltıncı Noktalama:

Bu bahiste ise ruha dâir bir incelik anlatılır.. İnsanın cevheri olan "ruh"un da bir "yaratık" olduğunun  altı çizilir. Fakat ruhun farkı olaraktan şu husus ki, halk aleminden değil emr aleminden olması işin rengini değiştirmektedir. Böyle olunca da "onun kendine has temayülü iyiliklere yönelmektir". Hani ruh-nefs kutbu diye bir nevi iyi-kötü diye hamlederiz ya, işte onun sebebi bu! Peki herkeste ruh varken bu kadar kötülük neden çok? "Halk aleminde bedene girince, yani 'nefs'le karışınca, onun mahiyeti zorunlu olarak kötülüklere yönelmiş ve onda kötü istekler doğmuştur." Biz bu hususu kendimiz üzerinde de gözlemleyebiliriz; çünkü bedeni isteklerden her vakit nefsimiz, bedeni isteklerimizin aksi istikametindeki isteklerimizden de her vakit ruhumuz hoşnutluk duyar. Hatta Abdülhâkîm Arvasi Hazretleri'nin "Şeriat'ın hak olduğu şuradan bellidir ki emirleri nefse giran gelir" buyurmaları da bu meseleye ayrıca bir delildir... Hak-Batıl, Ruh-Nefs, İyi-Kötü nitelemelerini hatırlayalım.

Onyedinci Noktalama:

Bu bahis yaratılışın nasıl bir münasebet ile meydana geldiğini kısaca anlatır. Daha evvelki bahislerden de hatırlanacağı üzere Vücut ve Yokluk meselelerini ele aldık. Orada anlatılanları hatırda tutarak şu bahsi anlayalım:

 Yaratılış'ın vücut-yokluk münasebeti olması, bu sebeble de mümkün-alem'in bu münasebetinin bir neticesi olması ve yine yukarıdaki bahislerde sıkça geçtiği üzere mahiyetinin "yokluk" olması.

Onsekizinci Noktalama:

Hatırlanacağı üzere "ilk toplu beliriş", "ikinci beliriş" gibi mertebeleri işlemiştik. Bu bahiste ise Allah'ın isim ve sıfatlarının yayılışa geçince "ilim mertebesi"nde birbirlerinden ayrıldıkları "in'ikas-aks" ettikleri ve nasıl olduğu anlatılır.

Yukarıdaki bahislerde "yokluk"u öğrenmiştik; işte bu mertebede isim ve sıfatların bir "karşılığı-zıttı" var. Misal olarak eserde "ilmin sıfatının yokluk mertebesinde karşılığı ve zıttı, ilmin yokluğu olur ki, 'cehil-bilgisizlik'tir"denilir.

Diğer isim ve sıfatları da bu misâle göre anlayalım. Böyle olunca da "Allah'ın vacib ilminde birbirinden ayrılmışlar ve karşılıklı isim ve sıfatlarının akislerinin meydana çıkıp görünüşüne ayna olmuşlardır."

Berkeley'in "baktığın zaman var, bakmadığın zaman yok" dediğini bir kez daha hatırlayalım; mümkün-alem'in hakikatlerinin "yokluğa akseden şekiller" olduğunu Berkeley'in kavrayabildiğini  anlıyoruz. Ve eşya'nın, mahiyeti yokluk olan varlık olmasını bu bahisle daha iyi anlıyoruz; çünkü buradan öğrendiğimize göre bu meselenin aslının "isimler ve sıfatların zıtları olan yokluklar" olduğunu öğrendik.

Ondokuzuncu noktalama:

Bu bahiste bir evvel ki bahse dâir bir yanlış anlaşılma olmaması için İlim mertebesi'ne dâir bir inceliğe dikkat çekilir. İsim ve sıfatların "İlmî suretleri"nin yokluk aynasına aksettiği ve onlarla karıştığından mülhem bu mertebenin "isim ve sıfatların aynı" olmadığı, misal ve gölge olduklarının altı çizilir. Hakezâ, Eşya Alemi'nin ise "ayân- sabite"nin gölgesi olduğu, aynı olmadığı...

Yirminci Noktalama:

Bu son bahis, ele aldığımız başlığı hülâsa edici olmaktan çok, bahsedilen hususlarda hâlâ anlaşılmamış yahut yanlış anlaşılmış hususları ele alır ve bir tarafıyla da "anlamak"tan ziyade anlatılanlar arasındaki çizgileri kavramak adına sanıyoruz. Zat, Vücut, Yokluk'a ve bir önceki bahisteki İlmî Mertebede Dağılış'a dâir.

Önceki bahislerde Zat, Vücut, Yokluk'un ne olduklarına dâir çokça duruldu. Onlardan tekraren bahsetmeyeceğiz. Vücut'un, Zat üzerine "iştikak-kök" yoluyla atfedilemez olduğunu öğreniyoruz burada; yokluğun vücudun "karşılığı" olduğunu öğrenmiştik. Yani aralarında kök yoluyla atıf yok; fakat "ilmî açıklamada o mahiyete yokluk ilişince, o mahiyetin parçaları yoklukla sıfatlanmış olur; dolayısiyle de 'iştikak atfı' onlar için doğru olur"

Vücut'a dair ise bu durum şöyledir:

"Topluluk mertebesinde her kemalin aynı idi" ilimle birlikte meydana gelen ayrılık mertebesinde her  bir kemâl farklılaştı; böyle olunca da vücudun karşılığı olan yokluk'ta meydana gelen noksanlıktan ötürü her birinin ilim sureti biribirine karıştı.

Bu bahiste eşyanın mahiyetleri de, vücut kemallerinden her bir kemalin vücudun karşılığı olan "yokluğa ait noksanlıklardan her birinde 'ilim mertebesi'ne aksetmiş ve her birinin ilim suretleri biribirine karışmıştır. Kötülüklerden ve noksanlıklardan ibaret olan yokluklar, ilim mertebesinde, ilme ait farklılaşma gösteren ve akseden kemallerle birlikte eşyanın mahiyetleridir" denilerek anlatılır.

İlim sıfatına dair yazının giriş kısımlarında "İlim sıfatının hayat sıfatının gölgesi olduğunu, bu sıfatın diğer bütün sıfatları içine aldığını" aktarmıştık. Altıncı Noktalama'ya bu bahis için bakılabilir.

Yararlanılan Kaynaklar: Yazı içerisinde bütün iktibasların nereden olduklarına dâir not düştüğümüze göre, bahislerle alakalı iktibasların Kültür Davamız İsimli Eserden olduğu sanırız anlaşılıyor.

Salih mirzabeyoğlu, Kültür Davamız -Temel Meseleler, sayfa 76 ve 82 arası.

 Aylık Dergisi, Ağustos 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı