Haber Detayı
30 Temmuz 2016 - Cumartesi 14:27
 
Bu Millete Yeni Bir Ordu Lâzım - Ömer Emre Akcebe
Aktüel Haberi
Bu Millete Yeni Bir Ordu Lâzım - Ömer Emre Akcebe

15 Temmuz tarihinde, yargı ve diğer sivil bürokraside olduğu gibi askerî bürokrasinin içine de yuvalanmış devlet ve millet düşmanı Fetöcüler tarafından darbe teşebbüsü gerçekleştirildi. Milletimizin feraseti ve cesareti, emniyet güçlerinin gayreti ve artık ordu içinde azınlık olduğu aşikâr olan namuslu bir grup asker tarafından darbe girişimi bertaraf edildi. Saldırı bertaraf edildi; fakat 93 senedir Türkiye’nin muhasebe edilmeyi bekleyen temel dinamikleri üzerinde biriken tortu da bu kargaşa esnasında kalktı ve ortalığı toz bulutu kapladı.

Lozan ve Düşen Devlet Müesseseleri

Darbe kalkışmasında yazılan unutulmaz kahramanlık destanını güç de olsa bir kenara koyalım ve hadiselerin arka planına bir bakalım... Televizyon ekranlarından takib ediyorsanız, son bir haftadır FETÖ bağlılarının TSK ve devlet bürokrasisinin sivil kanadına hangi tarihten itibaren sızdığı konuşuluyor. Kimi bunun 1980’li yıllarda başladığını söylerken, kimileriyse 1990’lı ve 2000’li yıllara dikkat çekiyor. Oysa ki büyük yanılıyorlar. FETO ve bağlılarının meydana getirdiği Hizmet hareketi, herhangi bir ideali olmayan, bağlılarına bir dünya görüşü ve hayat tarzı teklif etmeyen, günün meselelerine çözüm getirmeyen bir organizasyon. Bu vaziyetine bakılır bakılmaz anlaşılacağı üzere; elinde âletler olan bir unsur değil, bunun tam aksine bir unsurun elindeki aletten ibaret. Bundan dolayı da Fetullah Gülen ve örgütünün sivil ve askerî bürokrasi içine yaptığı sızmanın vaktini, organizasyonun kuruluş tarihinden yola çıkarak aramak safdillik olur.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Devlet-i Aliyye dağılmış ve 1920’de kurulan TBMM, Lozan Anlaşmasından sonra 1923’te Anadolu merkezli Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Lozan Anlaşması, devletin eğitim kurumlarında bize lanse edilen bir zafer olmaktan ziyade, Türkiye’nin üstü kapalı bir şekilde anlaşmanın tarafı olan Batılı devletlerin güdümüne girmesi anlamına geliyordu. Devlet, inkılâblarla beraber Batılı ortakları yahut efendilerinin emir ve direktifleri doğrultusunda milletimizin ruh köküne saldırdı. Cemiyetin en büyük organizasyonu olan devletin müesseseleri, kendi öz milletine yasaklandı. Devlet ile millet arasına nifak sokuldu.

İlerleyen süreçte, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, Almanya’nın dağıldığı dünyada, sıcak savaş sona ererken bir yandan da uzun yıllar sürecek soğuk savaş başlıyordu. Bu dönemde İngilizlerin Bolşevik ihtilâlinden beri karşı olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği kurulmuş ve İkinci Dünya Savaşı’nın enkaz hâline çevirdiği Avrupa içler acısı bir vaziyetteyken, kendisine karşı bir güç unsuru olarak A.B.D.’yi bulmuştu.

S.S.C.B.’nin selefi Çarlık Rusya’sının Akdeniz’e inme politikasını sürdürme tehdidi karşısında, A.B.D., Türkiye ve Yunanistan’a destek olmak üzere, dönemin başkanı Harry Truman’ın 12 Mart 1947 tarihinde kendi adını vererek duyurduğu “Truman Doktrini” yürürlüğe koydu. “Truman Doktrini” ile izlenen siyaset Yunan İç Savaş’ında komünistlerin yenilmesine, Türkiye’deyse görünürde bağımsızlığa, esasında ise Lozan’da İngilizlerden sonra bir de Amerikalılar tarafından teslim alınmaya vesile olmuştur. Lozan ile başlayan süreç, ilerleyen yıllarda Millî İstihbarat Teşkilâtı çalışanlarının maaşlarının A.B.D. tarafından ödenmesi,  TSK’nın NATO emrine tahsisi, Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurulması ve son olarak da 15 Temmuz tarihinde millete karşı TSK’nın taarruz etmesine kadar sürer. Bugün o çok konuşulan Fettoş da Komünizmle Mücadele Derneği içinden çıkmış bir hain prototipidir.

Tutan eli görmezden gelip, âletlere odaklanırsak hata yaparız. Âletin nev’i yarın değişir ve bu sefer geçtiğimiz senelerde olduğu gibi tam bitti, gitti diye sevinirken bir ânda aynı filmi yeniden izlemek zorunda kalırız.

Deşifre

Bütün resmi göz ardı etmemek gerek. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet bürokrasisi içine milletimizin aslî unsuru olan Müslüman Anadolu İnsanı’nın seneler boyunca kabul edilmediği, bunun yerine içimizdeki yabancılaşmış adamların sivil ve askerî bürokrasiyi meydana getirdiği umumî bilgi hâline gelmiş vaziyette. 1980’li yıllara kadar bürokrasiye hâkim olan kesim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetiştirilmiş, Müslüman milletimizin yerine devlet tarafından cebren ikâme edilmek istenen Batıcı bir tipti. S.S.C.B’nin yıkılmasına kadar Kemalist âlet, A.B.D. adına Türkiye’de başarıyla görev yaptı. Ne var ki, Müslüman Anadolu İnsanı’nın ruh kökünden cebren kopartılması mümkün olmadığı gibi, cemiyetimizde kendisine yabancı olan devlet kadrosuna karşı büyük bir kin ve nefret birikimi oldu.

Memleketimizde görev alan CIA istasyon şefleri, Türkiye’deki bahsettiğimiz sosyolojik gidişatı iyi yakalamış olacaklar ki, bu vaziyeti bir fırsata çevirmeyi planladılar. Lâf aramızda, bir dinamiğin hesaba katılmaması haricinde, aslına bakacak olursanız son derece başarılı bir plandı. Hakkını da verelim.

Gelelim plana... Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti’nde senelerdir görev alan “Batıcı Kemalist” bürokrasi ve iktidar yerine, “Batıcı Müslüman”(!) bir insan tipi imâl edilecek ve bürokrasiyle beraber iktidarı teslim alacaktı. Liderliğini, Türkiye’nin köklü cemaatlerinden biri olan Nur Cemaati içinden devşirilen –belki de onun da içine sızdırılan- hoca(!) efendi Fettoş’un yapacağı, milletimizin dinî hassasiyetlerine nisbeten uygun, senelerdir kapıları kilitli olan bürokrasiyi Müslüman Anadolu İnsanına güya açacak ve böylelikle cemiyetimizin meşruiyet dairesinin merkezine gelecekti. Model(!) ülke T.C.’den başlayarak, İslâm âleminin geri kalanının da zapturapt altına alınmasına vesile olacaktı bu plan. Bir paragrafa sığınca size basit gelmesin. 40 senedir gergef üzerine en girift nakşı işler gibi işletilen bu plan, nihayet 15 Temmuz 2015 tarihinde milletimizin feraseti sayesinde iflâs etmiştir. E tabiî bu planı yapanların hesaba katmadığı, yahut bu planı işletmek suretiyle nasılsa ortadan kaldıracaklarını düşündükleri Ehl-i Sünnet omurgayı da unutmamak gerek...1980’den beri bunların hainliğini dillendiren ve milletimiz içinde beklendiği şekilde kök salmasına bir türlü müsaade etmeyen ve her fırsatta bu güruhu Anadolu’nun meşruiyet dairesinin dışına itmesini bilen...

Bahsimizin künhü olan âlet ve onu tutan el ile devam edelim. A.B.D. dediğimiz ülke de aslında kendi içinde bir bütünlüğü olmayan, buna mukabil içinde bulunan Yahudi ve sermaye unsuru tarafından dünyanın geri kalanını kendisi tarafından sömürülebilir kılmak ve karşısında direnecek güç bırakmamak adına kullanılan bir cihaz vaziyetinde. Dolayısıyla, yukarıda çizdiğimiz girift manzaranın ardında daha da girift bir manzara var; fakat bizim için işin A.B.D.’ye kadar uzanan kısmından bahsetmek zannediyorum ki kâfi olacaktır.

Evet, dediğimiz gibi dün Kemalistler ve bugün onların yerine ikâme edilmiş FETÖ, sızmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti bürokrasisi ve yerli zannedilen gayr-ı millî örgütler vesilesiyle, şartların dört bir yandan Türkiye’yi tarihî misyonunu üstlenmeye zorladığı zamanımızda, içeride imâl edilen sunî meselelerle bizi meşgul etmek ve son kertede iktidar cihazını kayıtsız şartsız teslim almanın, hasılı kelâm bağımsızlığımızı tam mânâsıyla iptal etmenin peşindedir. Gözden kaçmaması gereken bir husus da, FETÖ ile beraber muhtelif sol ve kürtçü gayr-ı millî örgütleri birbirinden ayırmamak ve bunların hepsinin aynı delikten dökülen ifrazat olduğunu unutmamak.

Dikkat ediyorsanız, Türkiye’nin dışarıdaki meselelere gözünü çevrilmesi bile içeride olmadık hadiselerin yaşanmasına vesile oluyor. Patlayan bombalar, çatışmalar ve her geçen gün dozunu arttırarak gelen dalga... İşte bu yüzden âletlere fazla odaklanmamak gerekiyor. Kılığı kıyafeti, ismi cismi, hattâ dini değişse bile asıl bakılması gereken bu âletlerin kime hizmet ettiği. Eli gözden kaçırmadan içeriye sızmış bu cihazların temizlenmesi bir meseleyken, diğer bir mesele de bunların arkasındaki elin yeni âletlerine karşı, yalnız Müslüman Millete dayanmak ve güvenmek suretiyle tedbir almak.  

Ordu – Millet Ordu

TSK, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri varlık sebebinin tam aksine dışarıya karşı değil de içeriye karşı, millete karşı teçhiz edilmiş vaziyette. Anadolu’nun gayr-ı millî ve gayr-ı meşru Kemalist iktidarına karşı mukavemetin adı olan isyanlardan başlayıp, doksan küsur senedir dışarıya karşı hiçbir hareketi olmamasına mukabil, emrine tahsis edilen tüm silahları kendi milletine karşı kullanmaktadır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle. Millet iradesi adı altında seçilen siyasî iktidarların üzerinde her daim giyotin gibi sallandırılan, Türkiye’nin politikasını Batıcı ve sömürülebilir hizaya çekmek vazifesi de olan TSK’nın son icraatı, 15 Temmuz tarihinde milletine savaş ilân etmek oldu.

Senelerdir peygamber ocağı kisvesi altına gizlenerek her türlü tenkitten kendisine vareste tutan, A.B.D.’nin ve onu kullananların menfaati istikametinde faaliyet gösteren bu ihanet yuvasının artık kurutulma zamanı gelmiştir. Devlet, milletin meydana getirdiği en büyük müesseseyse; ordu da bu müesseseler birliğinin bir unsuruysa; bu milletin öz evlatlarına tevdi edilecek. Aksi söz konusu bile olamaz ve kimse, “bu süreçte ya ordusuz kalırsak” bahanesine sığınamaz. İçi çıyan yuvasına dönmüş bir ordun olacağına, tam teçhizatlı bir ordu karşısında rahatlıkla ordulaşabilen milletin olsun yeter.

Tabiî, ordu dediğimiz şey nihayetinde ruh emrinde yumruk. Senin ruhun olmaz da yumruğun olursa, o yumruk mutlaka sapıtır, şaşar. 93 senelik tarihinde, Müslüman Milleti hizaya çekmek ve iktidarı öz milletine bırakmamaktan başka hiçbir ideali olmayan Türkiye Cumhuriyeti müesseselerinin bugünkünden farklı bir çizgide olması da beklenemezdi zaten. Atasözünde de geçtiği gibi, akan su pis tutmaz. Durgun su ise bulanır, bataklığa döner ve bir süre sonra yalnız üzerinden türeyen sivrisineklere hizmet eder. Dolayısıyla evvela bir ideale ihtiyacımız var. Müesseseler bu ideal istikametinde işletilmeli ki durgunlaşmasın, saha sola bakıp kendi kendine saçma sapan roller biçmeye kalkmasın.

***

Dediğimiz gibi en başta bir ruha ihtiyacımız var. Ondan sonra da bu ruhun emrine tahsis edilecek millî unsurlar tarafından sevk ve idare edilen müessese ve bu müesseselerden biri olan orduya. Bizim Müslüman Milletimizin tabiîatı icabı bu ruhu hangi “Mutlak”tan alacağımız belli. İdeal bahsindeyse, İbda Hikemiyâtından öğrendiğimiz üzere; siyasî, idarî, içtimâî, iktisadî, harsî, terbiyevî, fennî, ilmî, inzibatî, ahlâkî ne kadar dava varsa “elan hamle” kudretini ideal cezbesinden alır ve hiçbir iş şubesi onsuz, ileriye tek adım atamaz. Bürokrasiye bir dava, bir ideal aşılanmazsa, onun kokuşması mukadderdir.

Artık bu millet ile devletin birleşmesi, öyle lâfta değil, ruhî ve ideolojik olarak birleşmek gerek. Yaşadığımız son günler bize göstermiştir ki, bu ayrılık ve nifak sürecek olursa, hep beraber kaybedeceğiz ve yok olacağız. Bu dünyada varlığımızı sürdürebilmemizin yegâne yolu kendimize ait bir hüviyete sahib olmaktan geçiyor.

palet yürekli yaratıkların

artık çiğneyemeyecek

insan onurumuzu

çiğneyemeyecek

yabancı adam

toprağımızı

çiğneyemeyecek yabancılaşmış adam…

Salih Mirzabeyoğlu – Aydınlık Savaşçıları

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı