Haber Detayı
03 Ekim 2016 - Pazartesi 20:16
 
15 Temmuz Küresel Sisteme Atılmış Bir Osmanlı Tokadıdır
Gazeteci Yazar Ardan Zentürk ile Global Siyaset üzerine konuştuk.
Söyleşi Haberi
15 Temmuz Küresel Sisteme Atılmış Bir Osmanlı Tokadıdır

Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz hâdisesi dünyaya ne anlam ifade ediyor?

Bilge güç kavramını, geçtiğimiz günlerde yazmıştım. Dünya stratejileri askeri güç, soft power (yumuşak güç), kültür sanat, tarih falan. Bir de şimdi bir şey daha eklediler, smart power diye. O da akıllı güç. Bu ikisini güzelce birleştirip, yürütebilenler var… Dünyanın ve bizim başımıza bu 15 Temmuz belasını ören o güçlerin, atladıkları bir şey vardı... O da, Türk milletinin bilge gücü! Bilge güç, kadim uluslarda, hele hele o kadim tarihin boyunca insanlığa yön vermiş milletlerde kendiliğinden oluşan ve her zaman kendini göstermese bile tarihin fay hatları kırıldığında bir anda ortaya çıkan çok özel bir güçtür. Amerika Birleşik Devletleri’nde sözünü ettiğim o üç güç var, hem de iyi kullanıyorlar; Hollywood olsun, askerleri olsun, stratejileri olsun. Her şeyi bir arada yürütebiliyorlar. Ama eksik olan yönleri; bilge güç! Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin bilge güce sahip olması için, daha asırlar gerekiyor. Bu bilge güce sahip olamamaları aynı zamanda, Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın kadim uluslarının yaşadığı coğrafyalarda ciddi hatalar yapmalarına da neden oluyor. Amerikalılar, karşılarındaki gücün yapısını tanımadıkları için, 15 Temmuz’da yaşananları hâlâ büyük bir şaşkınlıkla seyrediyorlar. Türk milleti, niçin Cumhurbaşkanı Erdoğan meşhur konuşmasını yapmadan iki saat önce sokağa indi? Bu sorunun cevabını bulduğunuz zaman, o bilge güce ulaşıyorsunuz. Millet 15 Temmuz’daki saldırının kendisine, milletine ve devletine bir tehdit olduğunu, tarihten gelen bilge gücüyle fark etti ve indi sokağa!

Bu kavram, manasını kaybettiğimiz; fakat ruhunu yaşattığımız irfan değil mi?

İrfan tabiî... Bu sonuç itibariyle bir yerde duruyor… Toplumlar yaşıyor, kültürel saldırılara uğruyor, ayaklarının altındaki zemin çekilmeye çalışılıyor; fakat kavram duruyor! Bu mefhum, her zaman kendini gösteren bir kavram da değil. 30 Ağustos 1922’de mesela bu kavram oradaydı. Müthiş bir kavram… 15 Temmuz, yaklaşık 2001 yılından bu yana dünyaya düzenli olarak kaos pompalayan ve yeni dünya düzenini kendi kriterleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışan tüm emperyalist ve hegemonyacı güçlere bir gerçeği gösterdi: Millet harekete geçerse yaptığınız stratejiler, kağıt oyunlarına benzer, yahut kağıttan yapılmış kuleler gibidirler. Önümüzdeki dönemde bu sulandırılmaya çalışılacak. Öyle ki, bir-iki yıl içerisinde sanki hiç yapılmamış gibi gösterilmeye çalışılacak. Bunun için medyadaki güçleri hazır, sosyal medyadaki güçleri de hazır. Yani, sözcüleri bunu sulandırmak ve zaman içinde toplumsal hafızanın dışına atmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Aynı şekilde, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan tüm mazlum ulusların da gözünden saklamaya çalışacaklardır. Niçin? Çünkü 15 Temmuz küresel sisteme vurulmuş en büyük tokatlardan biridir. Bu bir Osmanlı tokadıdır. Ben bunu böyle görüyorum. Hiç beklemedikleri bir anda şamarı yediler. Hala da onun şaşkınlığını yaşıyorlar. Kırk gün sonra Biden gelmiş, “daha önce gelmem gerekirdi” diye özür diliyor. E gelseydin, senin elini kolunu bağlayan mı var? Koskoca Amerikan Başkan Yardımcısı, uçağın var altında, atla gel.

Yoksa uçağın, biz gönderelim.

Gönderelim… Bakın Avrupalılar da gelemiyorlar. Çünkü en korktukları şey başlarına geldi; kararlı, vakur ve kendini koruma refleksini mükemmel ve son derece sivil bir şekilde sergileyerek kendini savunan bir milletle karşılaştılar. O yüzden bütün bu baltalama, ortadan kaldırma, dikkatlerden uzaklaştırma, sulandırma gayretlerine rağmen; 15 Temmuz’un Ortadoğu’dan başlayarak tüm emperyalizmin zulmüyle karşılaşmış geniş kitleler için de büyük dalgalanma yarattığına inanıyorum. Devamının da 24 Ağustos’a bağlanması, ikinci bir Osmanlı tokadıdır.

1982 Yinon Siyonist planıyla yaptıkları şeyi biliyoruz. İsrail’in 21. yüzyılın ilerleyen dönemlerine kadar ulusal güvenliğinin tam olarak sağlanabilmesi için çevresindeki büyük devlet kuşaklarının parçalanması ve kantonlara bölünmesidir. Yazar Oded Yinon “birinci halkada Libya, Irak, Suriye ve Sudan’ı parçalamamız lâzım” demiş. Ne tesadüf, hepsi oldu. Devamında “Suudi Arabistan, Türkiye ve İran’ı parçalamamız lâzım ki, İsrail adam gibi yaşayabilsin” diyor. Gerekçesi için de, “özellikle Irak ve Suriye, İsrail’in güvenliğini tehdit edebilecek büyük Arap devletleridir. Bunların ikisinin işbirliği bizi mahvedebilir.” Ama tabiî Hafız Esad ile Saddam Hüseyin bölünmüş oldukları için böyle durumları yoktu; geçelim… 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarından sonra Evanjelik Neoconlar ile Siyonist lobinin 2003 yılı itibariyle tuşuna bastıkları bir planın başlangıcı. Nedir, “Afganistan’ı parçalayalım, oradan Irak’ı, buradan geçelim Suriye’ye, eh elimiz değmişken bir de Türkiye’yi parçalayalım.”

Cerablus’a girmemize gelelim… Tam dört yıl bu operasyonu önlemekte başarılı oldular, giremedik. 15 Temmuz’daki milletin direnişinden sonra, bunu önleyemeyeceklerini anladılar. Dış güçlerin planı, Cerablus’ta tarihe karışmak üzere! “Üzere” diyorum, daha henüz rafa kalktı demiyorum. Bölmeyi daha da fazla denemek isteyeceklerdir, ama sonuç itibariyle şunu görmüşlerdir; Türkiye, Ortadoğu’nun kanton devletlere dönüşmesini var gücüyle engelleyecek önemli bir noktasıdır. Bu olaya Rusya da bizim gibi bakıyor.

Rusya demişken, artık tek kutuplu bir dünyada değil, çok kutuplu dünyada yaşıyoruz. Amerika bu kutuplardan biriyse, diğerleri kimler ve bu oyunun neresindeler?

Bir defa Amerika Birleşik Devletleri tarihî fırsatları çok kolay harcadı.

2003 de bunlardan biriydi herhalde?

Agresif politikalarla, dünyayı kendi nizamı içine çekebileceğini düşündü. Biz burada bir Roma İmparatorluğu’ndan bahsetmiyoruz. Pax Romana bir Roma Barışı’ydı. Pax Britanya da bir Britanya Barışı’ydı. Pax Ottoman da bir Osmanlı Barışı’ydı. Bunlar tarihin içinde yer almış çok özel dönemlerdir. Yine biraz önce söylediğim gibi, felsefe ve bilgelikle birleşmiş dünyaya belli bir nizam vermeyi de sağlarken, Roma’dan Osmanlı’ya kadar uzanan o çok geniş tarih diliminde farklı ulus-inançların kendi içerisinde yaşamasını sağlamışlardır. Amerika Birleşik Devletleri tâ başta söylediğim gibi o bilge güce sahip olmadığı için Henry Kissinger, “Diplomasi” adlı kitabında çok basitçe, “Pax Amerikana, Amerika’nın kendi içsel değerlerinin bütün dünyaya hâkim olması demek olacaktır” diyor. Peki, kabul edelim. Kissinger, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlükçü anayasalar vesaire vesaire” dedi. Yani ABD’nin şu anda kendine biçtiği görüntüyü aktardı. Peki, sonra ne gördük? Sisi denilen bir adam Mısır’da darbe yaptı, destekleyen ABD! Halkın oyuyla seçilmiş Mursî idamlık, hücresinde, gıkı çıkmıyor. O zaman şunu anladık, ya Henry Kissinger büyük bir yalancı-hayal perest, yahut durumu tam kavrayamamış, kendi devleti ona kazık atıyor.

Hangisi?

İkincisi, Henry Kissinger’ın aptal olmadığını biliyoruz, hayalperest olmadığını da çok iyi biliyoruz. Bizim kuşak çok iyi tanır onu. Ama demek ki ABD’ye sahip çıkmaya çalışan bir lobi, bu lobi vasıtasıyla Neocon-Siyonist lobi Amerikan vergi mükelleflerinin ulusal güvenliğini bile tehlikeye sokacak berbat bir rotayı başlattılar, 2003’ten beri. Bir de, “Pandora’nın kutusunu” açtıklarını söylüyorlar. George W. Bush ile Tony Blair kendileri de itiraf ettiler, Irak’ın işgalini bir yalana dayandırmışlar. Bir süper güç düşünün, yalan sebeplerle ülke işgal ediyor. Ve o süper güç, o gerekçelerle işgal ettiği ülkede 1,5 milyon masum insanın ölümüne neden oluyor. Daha da vahimi, çok hassas bir coğrafyada Müslümanlar arasındaki Sünni-Şiî savaşının tohumlarını atıyor! Bütün bunları yaparken de bir tek şey düşünüyor, “ben bunları parçalayayım da, İsrail rahat etsin.” Şimdi o zaman, Pax Amerikana, İsrail tarafından yok edilmiştir! Yani Neocon cuntası tarafından… Bugün, 15 Temmuz’un arkasında Neocon cuntasının olması bir tesadüf olarak kabul edilebilir mi? Ama ABD ve vatandaşlarının ulusal çapta güvenliği için en çok ihtiyaç duyduğu vatandaşlardan başında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gelir. Öyle değil mi?

Evet.

Peki, siz nasıl insanlarsınız ki, Amerikan vergi mükelleflerinin ulusal güvenliği için son derece hassas olan bir ülkeyi karşınıza alıyorsunuz, yanınıza da PKK denilen terör örgütünü alıp Ortadoğu’da kanton devlet haritası çizmeye kalkıyorsunuz?

Ülkeyi mi karşısına alıyor, yoksa ülkenin siyasî iktidarını mı?

Şu anda iktidarda kim olursa olsun, Siyonist maşası iktidar olmadığı sürece…

Siyonist olsa bir problem yoktu ama...

Yoktu tabiî canım… 28 Şubat’ta bir problem yaşadık mı, Allah’ınızı severseniz. O yüzden bu yaşananlar çok yönlü bir oyun. Ben bunu yazımda da belirttim, 15 Temmuz’u püskürterek ve özellikle Neoconlara karşı Cerablus’ta operasyon yaparak belki de Amerikan vergi mükelleflerini de Neocon cuntasından kurtarmak üzereyiz. Amerikalılara millet olarak bir kıyağımız olacak gibi gözüküyor. Gelişmelere bakacağız… Oyuncular önemli; Rusya, Çin, Hindistan, Türkiye ve zavallı Brezilya. Tam oyuncu olabilecekken içeriden 17-25 Aralık gibi bir operasyonla çöktü Brezilya. Yarın bir gün Hindistan’a da ne yapacaklarını bilmiyoruz. Bize 17-25 Aralık’ı denediler olmadı, 15 Temmuz’u devreye soktular. Yarın bir gün, söz sahibi olabilecek bütün devletler için neler yapabilecekleri büyük bir soru işareti. Ama sonuç itibariyle, Rusya kadim bir devlet… Tıpkı Türkler gibi çok köklü tarihsel deneyimlere sahipler. Gidişatı gördüler ve dediler ki, “bu gidişat iyi değil.” Çünkü küresel oligarşi ne Rusya, ne Çin, ne Hindistan, ne İran, ne de Türkiye tanıyor. Bunların derdi bütün güçlü devletleri ortadan kaldırıp, şirketler tarafından yönetilen bir dünya sistemi kurmak. Rothschild ailesi bunun için plan yapmış olabilir, yahut Rockefeller ailesi. Yani ulusal devletler de ayaklarına dolanıyor bir yerde. O yüzden Ruslar büyük bir komplo ile karşı karşıya kaldıklarını anladılar ve Türkiye ile yaşamış oldukları yedi aylık krizin kendilerine ne kadar büyük bir risk taşıttığını gördüler. Türkiye de bunu gördü. Bu kriz beni çok şaşırtmıştı. Ben Putin ile Erdoğan’ın ortak paydalarda küresel oligarşiye karşı, dünyayı yöneten o ailelere karşı, anlaştıklarını biliyordum. Birbirlerine sahip çıkacaklarını da görüyorduk. Ama gördüğünüz gibi bir uçak meselesi yüzünden Türkiye-Rusya yedi ay kaybetti, ki bu uçağı da kimin düşürdüğü yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Şimdi sorunun özüne gelelim… ABD bu gezegeni kendi çöplüğü olarak görüyor. Ve bu çöplükte başka bir horozun dolaşmasını istemiyor. Daha vahim bir şey var, bu gezegeni geri bıraktırılmış ve şu anda çok büyük kan banyoları içinde yaşamaya zorlanmış kadim halkları da çöplük faresi olarak görüyor.

Hatta Neocon, Evanjelik ve Siyonist dediğimiz tipler kendilerinden başka hiç kimseyi insan olarak da görmüyor.

Evet. Bizler, çocuklarımız ve torunlarımız onlar için kolay öldürülebilecek çöplük fareleriyiz. Kimimiz Ege Denizi’nde boğulabiliriz, kimimiz Akdeniz’de, kimimizin üzerine varil bombaları düşebilir. Bazılarımızın üzerine nükleer taktik silahlar ile denemeler yapılabilir. Bu insanların barış metotlarından uzak uygulamaları nedeniyle Pax Amerikana, Kissinger’in hayalleri olarak kalmıştır; gerçekleşememiştir. Zaten beklemiyorduk. Bu tür barış dönemlerini ancak ve ancak kadim ulusların ortak iradesi oluşturabilir. 15 Temmuz’dan sonra bakın, bir başka kadim ulus İran durumu anladı. Bugüne kadar bize karşı çok düşmanca tavır seyrettiler; özellikle Suriye ve Irak’ta. Ama şunu gördüler, bir güç Türkiye’yi az daha dağıtıyordu. On sekiz saat gittik-geldik. Dönemeyebilirdik, dönemeseydik İran için ne olacaktı? Sıra onlara gelecekti, bunu gördüler. Yani 15 Temmuz’dan üç ay sonra İran dağılacaktı... Şimdi ana zemin bulmaya çalışıyoruz, anlaşmak için. Tabiî o Amerika’daki Neocon cuntası ve İsrail’in lobileri ve Pentagon bundan memnun değil.

Menfî anlamda söylemiyorum da, bu işten en kârlı çıkan Rusya oldu herhalde.

Rusya, potansiyeli bize göre daha yüksek bir devlet. Elinde zaten nükleer silahları var, eski Sovyetlerin bütün mirasını taşıyan bir devlet. Onu kültür ve ekonomi anlamında değil de, askerî anlamda iyi kullanıyor. Manevra alanı bizden daha güçlü… Bizim de fena değil ama o kadar güçlü değil. O yüzden Putin, her zaman askerî gücünü masaya koyarak diplomasi sürdürmeye çalışır. Bizim daha orta bir yol bulmamız gerekiyor. Bizim diplomasimiz sadece askerî güçle yapılamaz.

Türkiye’ye odaklanıldığında şöyle bir şey var sanki; Amerika’nın da Rusya’nın da Avrasya üzerinde hesapları var, Çin’den Avrupa’ya uzanan coğrafyada her iki taraf da kendi hakimiyetini istiyor. Bu iki hâkim olmak isteyen taraf için, Türkiye meselenin neresinde? Bir de şöyle bir tenakuz ortaya çıkıyor. Amerika’da Kissinger, Brzezinski gibilerin düşüncelerine baktığınız zaman görüyorsunuz ki İsrail ile uyumlu değil. Güzergâh farklı, uygulama farklı... E bu sefer büyük resim, küçük resim içiçe geçmiş vaziyette. Bunu nasıl okumak gerek?

Şöyle okunabilir; ABD’nin Avrasya’ya dönük politikası esas olarak Rusya Federasyonu’nu dağıtmaktır. İki türlü Avrasyacılık var, eski Sovyet Cumhuriyetleri’ni Rusya’dan uzaklaştırmak ve ikinci aşamada da Rusya Federasyonu’nu birçok parçaya bölmek.

FETÖ bu planda da rol aldı değil mi?

Almaz olur mu? Rusya zamanında fark etti.  Rusya’nın şu anda zaten yürütmekte olduğu bütün çaba, Ukrayna krizi, bir dönem Gürcistan’a baskı uygulaması. Turuncu ve Mavi devrimler her neyse falan. Rusya şunu gördü, “bunlar bizi dağıtacak.” Rusya çok merkezî sisteme bağlı ve ordusu güçlü bir ülke. İkinci Avrasyacılık da Rusların defansı olarak kabul edilir. Rusya, “gelin bütün Avrasya halkları olarak birleşelim, Türkler ve hatta İran da gelsin. Hep beraber siyasî rejimlerimizi fazla tartışmadan, kendi içimizde şöyle bir şey sağlayalım” diye düşünüyor. Türkiye 15 Temmuz’dan sonra, “ben şu ittifaktan ayrılıyorum, şöyle bir ittifaka geçiyorum” diyen bir ülke olmayacak. Bir kere vekâlet savaşları döneminde dikkat etmemiz gereken şey bu. Bazı arkadaşlar, “NATO Türkiye’nin geleceğine yönelik ağır bir siyasî kazık attı. O zaman biz NATO’dan çıkıp Şangay Beşlisi’ne girelim.” Bu 20. yy zihniyeti... 21. yüzyılın vekalet savaşları döneminde dikkatimizi çeken ana nokta şu olması lâzım; bu yüzyılda kalıcı, stratejik ittifaklar rafa kalkmıştır. Bu yüzyılda milletlerin ve devletlerin taktik işbirlikleri söz konusudur. X bir konuda birileriyle anlaşırsınız, o konuda taktik işbirliğiniz olur ve başka bir konuda anlaşamayabilirsiniz; o zaman da x üzerinden gitmeye çalışırsınız. Bunu Türkiye-Rusya hatta Türkiye-İran ile bile güzel yapıyor. Çok ciddi görüş ayrılıkları var küresel anlamda. Ama buna rağmen iki-üç devlet de, “tamam uzlaştığımız noktalar buralar, buradan yürüyelim” diyorlar. Uzlaşmadıklarını da sonra… Bu taktik işbirliği yöntemi. Benim NATO ile ilişkim de böyle olmak zorunda. Hala Türkiye’yi yöneten kadrolar Türk-Amerikan ilişkilerinden bahsederken, “model ortaklık, stratejik işbirliği” gibi şeyler söylüyorlar. Tam üç yıldır PKK’yı destekleyen bir müttefikle ne model ortaklığı yapacaksınız siz? Hangi stratejik işbirliği? Kendi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil bu. Üç yıldır PKK ile çalışıyor adam daha ne yapsın? Peki, biz bunun yerine ne koymalıyız? Taktik işbirliği, bir konuda anlaşabiliriz ABD ile. Bakın Cerablus’ta anlaştık. Ama Mumbuç’e gelince de kavga ederiz. Yapabileceğimiz bir şey yok, 21. yüzyıl “iki kere iki dört eder” kavramı dışında başka bir düşünce sistematiği getiriyor. Bu beş de edebilir. Bu yüzyılda böyle. Biz de hâlâ stratejik müttefikmiş bilmem neymiş... Yok öyle bir şey. İnanın bana, Türkiye Cerablus’a girmese Çin giriyordu. Bu kadar basit. Böyle bir yüzyılda hala daha Avrasyacılık, NATO’culuk. El âlemin ittifakında fazla işimiz yok. Hepsine girebilir, iki çift lâf edebiliriz o ayrı mesele, Şangay’a da girebiliriz. Ne yazık ki bu dönemde, bütün milletler yalnız esasında. Er veya geç yalnız kalıyorlar, ABD de dahil buna... Bir bakıyorsun ki, BM’de herkes aleyhine oy kullanmış. Olay bu böyle bakmak lâzım.

Çin hakkında ne söylemek istersiniz?

Bilge güç kavramını ben onlardan aldım. Onlar bilge bir millet. Müthiş bir vekâlet savaşı kavramları var. Diplomasileri çok ince ayarlı. Bence Türkiye’nin hariciyesine girecek bütün gençleri bir yıl Çin’e gönderip orada master yaptırmak lâzım. Çünkü tarihin köklerinden gelen bir birikimle davranıyorlar. Sıfır hatalı diplomasi olabilir mi? İnanılmaz…

Çok sabırlılar.

Sabrı hiç konuşmayalım.

İmkânlarının yarısı bizde olsa…

Dünyayı fethetmeye çıkardık. Çok sabırlılar, çok iyi organize oluyorlar, zayıf yerleri çok iyi biliyorlar. Dahası, beklemeyi, hâdiseyi soğutmayı falan çok iyi biliyorlar. Ben Çinlilerin bu bilge yapıları karşısında çok şaşkınım. Çin ABD ile çok büyük bir gerginlik yaşıyor Pasifik bölgesinde. Ama henüz Amerikan kamuoyuna “kötü Çinli” imajı yansımış değil. Çin bunu başarıyor. Amerikalılar da sanıyor ki Çin hala ABD’ye ayakkabı üretiyor, aralarını iyi olduğu bir ülke. 21. yüzyılın kamuoyu yaratma savaşları diye Google’a girdiğiniz zaman sadece Çin kitapları çıkıyor karşınıza. Mesela Çin Amerika’nın ayağına bizden daha çok basıyor ama, New York Times sürekli bize saldırıyor. Çin’e saldırmıyorlar.

Bu bizim beceriksizliğimizden mi kaynaklanıyor?

Hayır.  Biz normal davranıyoruz. Demek ki, 21. yüzyılda biraz sağdan soldan ders almak lâzım. Beceriksizlik deyince de lâfımı da esirgemeyeceğim, Türkiye kamu diplomasisinde sıfırdır. Türkiye, dünyaya derdini anlatamayan ender ülkelerden biridir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kamu diplomasisinden sorumlu bütün birimlerinin bir özeleştiri yapması lâzım. Batı basınında çıkan şeyler, neredeyse Türkiye’yi kum torbasına çevirmiştir. Bunun çok önceden önlemlerinin alınmış ve karşılığının verilmiş olması lâzım.

Yabancı siyasî forumlara baktığımızda, şeytanlaştırılmış bir Tayyip Erdoğan figürüyle karşılaşıyoruz.

Ben bunu da yazdım. Tayyip Erdoğan’ı, Hugo Chavez’leştirmeye çalışıyorlar. Yani Türkiye’yi kolay müdahale edilebilir bir ülke hâline getirmek istiyorlar idi. Yani “Erdoğan darbede öldürüldü” denildiğinde, bütün Avrupa “hahaha zaten belliydi, tabiî canım öyledir” falan diyecekti. Yahut da, “tutuklandı” denilseydi, “Erdoğan aranıyordu” denilecekti. Bütün bunlar yıllar öncesinden başlayan hainlerin ve hainlere safça destek verenler yüzünden yürütülmüş bir kampanyaydı. Bazı yazarların haftanın yedi günü Tayyip Erdoğan’ı yazması bir tesadüf olamaz. Dünyada yapılacak hiçbir şey yok, hiçbir olay yok, sadece “Tayyip Erdoğan diktatör.” Bu nasıl normal olabilir? Bunun cevabını 15 Temmuz’da gördük. Bu Chavez’leştirme eylemi darbeden sonra bir ay daha devam etti. Sonra 15 Ağustos gibi Batı’da da ayaklar suya erdi. Çünkü diktatör dedikleri adam sadece halkın desteğiyle ayakta duruyor. Bir diktatör düşünün kendi ordusu tarafından darbeyle karşılaşıyor. Olacak şey değil. Bu bile burada bir diktatörün olmadığını ispat etmek için yeterli. Darbeyi yapanlar da “demokrasiyi savunacağız” diyor. Üstelik bunlar Amerikan destekli ve hesapta “İslâmî” görünümlü bir teşkilat. Yüzde elli iki oy almış bir lider yok edilecek, diktatörlük de beraberinde yok edilecek öyle mi? Bu bir saçmalık. 15 Ağustos’tan sonra zaten ayaklar suya erdi. Bundan sonrasına bakacağız artık.

Büyük sermaye odakları mevduatlarını altına çeviriyor,

Rothschild stili.

Savaş alâmeti midir?

Ben bunu birçok uzman ile görüştüm, bu konuda uzman değilim. Güvendiğim uzmanlardan yola çıkarak söyleyeceğim. İki neden var. Rothschild gibi Rockefeller gibi, -biri de petrolden çıktı biliyorsunuz- bu tür ailelerin bu tür radikal kararlar almasının iki nedeni olduğu ifade ediliyor. Birincisi bütün dünyaya bir nizam uyarısı. Yani, “bakın biz çok radikal önlemler alırız, dünya ekonomisi ve siyaseti birbirine girer” diyorlar. Mesela Rothschild, “servetimin yüzde onunu altına yatıracağım” deyince doğal olarak birçok yatırımcı altına yöneliyor. Hâlbuki Rothschild bugün olduğu gibi elindeki bütün altınları yüksek fiyattan boşaltıyor da olabilir. Bizim kolay kolay tasavvur edemeyeceğimiz büyüklükte servetlerden bahsediyoruz.

Bu kadar çok para var. Belli ki parayla ilgili bir problemleri yok, kimini para kullanır, kimisi de parayı kullanır. Bu adamlar parayı kullanmayı bilen adamlar. Ne amaçla yapıyorlar bunu?

İkinci şık senin bu sorunu yanıtlıyor. Şöyle bir durum var; 4. Sanayi Devrimi sürecine girdik. Bu devrim süreciyle beraber temiz enerji kaynakları sürecine de girmiş olduk. Teknolojinin en üst düzeyde hâkim olabileceği yeni bir üretim metodolojisine doğru gidiyoruz. Biliyorsunuz, ben Marksist değilim ama Marksistyen yaklaşırım bazı işlere. Marks’ın doğru söylediği laflardan biri, “sosyal yapıları ve siyaseti üretim ilişkileri belirler.” Şimdi bu güçlü aileler Sanayi Devrimi’nden bu yana her yeni dönemin nizam kurucusu olmuşlar. Rockefeller ve Rothschild olmak üzere böyle birçok aile var. Benim anladığım kadarıyla bunlar yeni bir sıçramaya, üretime ve yeni bir dünya sistemi yapılanmasına doğru hazırlanıyorlar. Ve bunu genelde II. Dünya Savaşı’nda da gördük, büyük kaoslar ve büyük yıkımlardan sonra yapıyorlar. Rothschild’in lâfı önemli, “dünyanın geldiği bu noktada kâr etmekten çok mevcut servetleri korumak önemli hâle gelmiştir” diyor. Yani parasını azaltmamaya çalışıyor. Bunu da altın ve gümüşle yapacağına inanıyor, bilemiyorum. Ama böyle bir kaygıları da olduğu gerçek, o yüzden büyük bir savaş senaryosu ve küresel hesaplaşma hayal değildir. Tam tersine zaman zaman, son iki yıl içerisinde özellikle Ukrayna ve Suriye’de yaşanılan olaylar nedeniyle bu tür senaryolara çok yaklaştık. Tam kıyısından döndüğümüz anlar oldu. Bu devam ediyor.

Taraflar birbirini tartıyor gibi.

Evet, karşılıklı tartmalar gerçekleşiyor, bir yandan da hazırlık yapılıyor. Umarım birinci şık, ayar verme olayıdır. Eğer ikinci şıksa, o zaman konuşacağımız çok şey var.

Allah yardımcımız olsun.

Cümlemizin.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Hayır, teşekkür ederim.

Vaktinizi ayırdığınız için biz teşekkür ederiz.

Aylık Dergisi 144. Sayı, Eylül 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: 15, Temmuz, Küresel, Sisteme, Atılmış, Bir, Osmanlı, Tokadıdır,
Yorumlar
Haber Yazılımı