Haber Detayı
30 Kasım 2016 - Çarşamba 13:54
 
Abdülbaki Değer: Tehlike Amerika’dan İsrail’den Ziyade İçimizden Geliyor
Abdülbaki Değer ile 15 Temmuz Üzerine...
Söyleşi Haberi
Abdülbaki Değer: Tehlike Amerika’dan İsrail’den Ziyade İçimizden Geliyor

15 Temmuz günü darbecilerin ve bir kısım aydının milletimizden böyle bir reaksiyon beklememiş olmasının altında yatan sebeb nedir?

Bu sorunun cevabını Türkiye’nin tarihî hikâyesinde; serencamında yakalamak mümkün. Samuel Huntington, “Medeniyetler Çatışması” tezinde, Türkiye için “yırtılmış ülke” diye bir tanımlama yapıyor. Bu tanımlamanın, Huntington açısından bir beklenti tarafı var; fakat diğer açıdan gerçekliğe vurgu yapan bir tarafı da var. Bahsettiğimiz durum da tam olarak o yırtılmayla ilintili bir şey. Türkiye, yönetici elit, siyasî elit, iktisadî elit, akademik elit ile toplum arasından yarılmış vaziyette. Dolayısıyla akademinin toplumun hissiyatına, reflekslerini, yönelimlerini, talep ve beklentilerini, arzularını, şuur altını, kültür, medeniyet, inanç evrenini okuyamamasından daha doğal bir şey olamaz. Çünkü bu yarılma bizatihi toplumun kültür ve inanç evrenine karşı çıkılmasıyla alâkalı bir şey. Varlığını toplumun değerlerine karşı oluşta konumlandırmış. Hâliyle içerisinde yaşadığı topluma yabancılaşmış; eskilerin tabiriyle “garpzade” olmuşlardır. Dolayısıyla cinsiyetini, itikadını, insiyakını yitirmiş bir elit var karşımızda. Bu işin de siyasî pozisyondan tutun, iktisadî alana, oradan akademi ve kültür sahasına uzanan bir boyutu var. Onların bu refleksi okuyamamasının sebebi, bu toplumun sadece bir takım iktidar aygıtları ve güç üzerinden hizaya çekilebileceği, kendilerine gösterilen yere razı geleceği kanaatinde olmalarıydı. Tabiî ki bu kanaate varılmasında, tarihî süreçteki tecrübelere karşı takınılan tavırla da alâkalı; fakat kaçırılan husus, o tavırların gösterildiği dönem ile bugün arasındaki fark. Siyasî liderlerin, geçmiş darbe dönemlerinde gerekli performansı gösteremeyişi gibi amillerden bahsedebiliriz. Toplumun bu kritik anlarda geri çekilmesini, karşı koymak için gerekli şartların oluşmamasından ötürü bir sonraki aşamaya hazırlık yapma şeklinde düşünebiliriz. 15 Temmuz sürecinde ise toplum, yaşadığı birikim ve tecrübe ile bu operasyonun kendi varlık ve akıbetine dönük bir saldırı olduğu şuuruyla iradesini ortaya koydu.

Buna Müslüman ahlâkı, şuuru ve feraseti diyebiliriz. Müslümanların bu topraklardaki bin küsur yıllık derin irfanı uyandı, vicdanı ayaklandı. Kendi varlığına dönük bir kalkışmanın, bir kalkışmanın, kendisini boğmaya dönük bir girişimin olduğunu sezdi ve tavır aldı. Ortaya bir aksiyon koydu. Varlığına kasteden bu girişimi püskürttü.

Batı medeniyetinin ve Batı taklitçiliğine kendini adamış bizim aydınlarımızın genel olarak düştüğü bir hata var. Bu toplumu tam olarak anlayamıyorlar. Dolayısıyla yaptıkları projeler bir bir çöküyor. Buradaki temel yanlış nedir?

Bu toplumu anlamaya, bu toplumu kavramaya dönük bir takım enstrümanları, araçları yok. Yani kullandığı araçlar esas itibariyle, hem formasyon itibariyle, hem zihniyet itibariyle yetersiz. Bunun bilim felsefesine, epistemolojiye kadar uzanan boyutları var. Bu alan bizatihi eğer hayatı anlamaya, kavramaya dönük bir araç ise, bu araç bu toplumu anlamaya dönük bir araç değil. Bu araç zaten Batı dışı toplumları, özellikle de Müslüman toplumları anlamaya dönük olarak kurgulanan bir araç da değil. Tam tersine Müslüman toplumları istedikleri pozisyona getirmeye dönük, son derece politik; emperyalist tınısı çok yüksek, operasyonel bir araç. Nasıl ki silah endüstrisi, kültür emperyalizmi ya da ekonomik sömürgecilik gibi enstrümanlardan bahsediyorsak, bu işin bilimsel bir boyutu da var. Fakat bu bilimsel boyut, sistemin insan faktörünü, ruhunu, hissiyatını devre dışı bırakması üzerine kurgulandığından, İslâm toplumlarını açıklayamıyorlar. Çünkü İslâm toplumlarıyla, sistemin ve Batı toplumlarının kavramları birbirinin aynı değil. Zaten söylediğimiz gibi toplumdan kopuklar. Dolayısıyla bu toplumun dokusuyla uyuşmayan araçları kullanmaları da kaçınılmaz. İçimizdekiler için “garpzade” tanımını kullanmamın sebebi de bu. Batı tarafından ele geçirilmiş, işgal edilmiş vaziyetteler; fakat toplum o mânâda ele geçirilememiştir. Başkasının gözü ile kendi toplumlarına bakıyorlar. Bu bakış da esas itibariyle toplumun tavrını kabul edilebilir bulmuyor. Nitekim Cumhuriyet’in toplum tasavvuru da bu zihniyetin yerleşimi üzerine kurulmuş ve onu teyit eder nitelikte. Toplum sürekli olarak, tarihi ve müktesebatı itibariyle gayrimeşru ilan edilmiş. Kurulan yeni siyasnşa edilmesi gereken bir yapboz olarak düşünüşerine kurulmuş ve onuin aynı değil. bırakması üzerine kurgulandığından, İsllaî iktidarın tasavvuru ve beklentisi doğrultusunda, yeniden doldurulması gereken, yeniden var edilmesi gereken, yeniden inşa edilmesi gereken bir yapboz, bir balmumuna olarak görülmüş. Anadolu insanını Tandoğan Meydanı’na ya da Ulus Meydanı’na kabul etmemiş. Kıyafeti, tavırları, inançları dolayısıyla kabul etmemiş. Devlet-toplum ilişkisine dâir her veçhede bu manzarayı görmek mümkün. Ders kitaplarından tutun, kılık kıyafet düzenlemesine, tevhid-i tedrisattan tarih tasavvuruna, dilinden kültürüne kadar aklınıza gelen her alanda... Bu durumun temelinde ise dinin terakkiye mâni olduğu gibi saçma bir fikir vardır. Bu tasavvura sahip olduğunuz zaman, zaten toplumu bir varlık ve bir güç merkezi olarak kabul etmeniz, onunla irtibat kurup ondan hayatiyet bulacağınız bir amil olarak görmeniz mümkün değildir. Hâl böyle olunca varlığınızı ulusal ve uluslararası güç şebekelerine bağlarsınız. Bunu yaptığınız zaman da zaten toplumu okumanız, toplumla temas etmeniz, onun hissiyatını kavramanız mümkün olmuyor.

Basının ve akademinin mevzuyu magazinleştirmesi de bu kavrayamama hâlinin bir tezahürü mü? 

Magazinleştirme boyutu bence işin bir fasıl sonrası. Hadiselerin öncesinde yaşanacak olan şeyi kestirememe durumu var. Hadise yaşandıktan sonra ise boşaltma, içeriğinden arındırma, magazinleştirme, sulandırma, buharlaştırma gibi girişimler... Bunlar operasyonel tavırlar, tutumlar… Birinci safhada, hadise, öngöremediğimiz için yaşanıyor, ikinci safhada da madem bu başımıza geldi bununla nasıl baş ederiz diye düşünmek yerine magazinleştirerek saptırılıyor. Yakın siyasî tarihimiz bu açıdan zengin bir veri deposu. Her türlü hadise için bunu gözlemlemek mümkün bence.

15 Temmuz ile beraber Türkiye’de halk “parya modeli”ne isyan etti ve bu tüm Doğu toplumları için de cesaretlendirici bir misaldi. Batı bir yandan bunla uğraşırken kendi içerisinde de iktisadî, siyasî, sosyolojik, kısacası her sahada kriz yaşıyor. Bu krizin temelindeki amil nedir?

Mevcut dünya düzeninin insanî hasletlerden arındırılmış materyalist zihniyetinin ulaşabileceği nihaî nokta her zaman krizdir. Bu kriz onlardan kaynaklı olmakla birlikte, bizim de yeterli direnç gösteremeyişimiz sebebiyle cihanşümul bir hâl almıştır. Bugün, krizin aşılamamasında ve dünyadaki mazlum ve mağdurların yaşanılabilir bir dünyaya kavuşturulamamasında onlar kadar bizim de kabahatimiz var. Yeni bir düşünce ve insan modeli ortaya çıkarmamız gerekirdi.

15 Temmuz’da halk bir direniş destanı ortaya koydu. Ama asıl mesele şimdi başlıyor. Bu direnişin hem entelektüel, hem kültürel, hem işte zihnî ve maddî planda da ekonomik, sosyal, siyasî açılımlarının yapılması gerek. Batıya ilişkin, Batı kavrayışımıza ve tartışmamıza ilişkin esaslı bir muhasebe, mücadele yürütmemiz gerekiyor. Batı’ya ilişkin bizim hâlâ düştüğümüz en temel hata, Batı’nın aksayan yönlerini vurgulama, Batı’nın yaptığı yanlışları tartışma. Oysa Roger Garaudy’nin güzel bir tespiti var; “Batı eksik kaldığı ya da yanlış görüldüğü noktalar üzerinden değil, tam tersine başarılı görüldüğü alanlar üzerinden muhasebeye tâbi tutulmalıdır” diyor. Demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, refah devleti, sosyal devlet vesaire... Bu sahada bizim ciddi eksikliklerimiz var. Batı’nın yaşadığı çok derin bir kriz var. Keza, 19. yüzyıldan itibaren, Batı’nın kendi içerisindeki cins kafaların bu krizden bahsettiğini görüyoruz. İslâm medeniyeti açısından, İslâm toplumlarının Batı’nın bu krizini aşıcı ve neticede tüm dünyayı kurtarıcı bir performans göstermesi gerekiyor. Tabiî ki bunu yapamamamızda bizim de içinden geçtiğimiz tarihî sürecin getirdiği sosyal, siyasi, ekonomik şartların tesirini inkâr edemeyiz. Sömürüden tutun, kültür emperyalizmine kadar birçok musibetle muhatabız; fakat bunlara muhatap olmamız, hâlimize rıza göstermemizi de gerekli kılmaz. Tam tersine işimizin ne kadar ciddi, ne kadar acil ve varoluşumuz açısından da ne kadar zarurî olduğunu ortaya koyuyor. Bu anlamda Batı’nın içindeki namuslu unsurları da içine almak kaydıyla İslâm medeniyetinin müntesipleri açısından hayatî bir görev bizi bekliyor. Tabiî ki toplumu burada beri tutuyorum. Bu bizim münevverlerimizin yapması gereken iş. Toplum kritik anlarda zaten inanılmaz bir performans gösteriyor. Toplum, neredeyse iki yüz yılı aşan travmatik döneme mukabil hayatiyetini, hassasiyetlerini, yönelimlerini çok canlı ve diri tutmayı başarabilmiş; ama toplumu taşıyacak, toplumun hissiyatını derinleştirecek, o vizyonu, o ufku genişletecek yönetici elitlerinin performansı düşündürücüdür. Akademinin, entelektüel camianın, ehl-i ilim ve ehl-i irfan unsurlarının çok daha yüksek kalibrede bir performans sergilemesi gerekiyor. Batı’ya dönük tenkidlerimizi de, daha derin, daha entelektüel, irfanî boyutta ve öz bünyemizle mutabık bir şekilde yapmalıyız; oysa hâlâ çoğu insan buradaki kıstaslarını da Batı’dan devşiriyor. Dolayısıyla kendi kök değerlerimizle, inanç evrenimizden süzülüp gelen değerleri daha rafine bir dille dünyaya sunmak, dünyayı o pencereden görmek, analiz etmek ve insanlara bunu sunma noktasında bir takım sıkıntılarımız var.

Münevverlerimizin, entelektüellerimizin sorumlulukları olduğundan bahsettiniz. Peki, bahsettiğiniz kalibrede münevverimiz var mı? Mevcut sistem içinde bu kalibrede, liyakat sahibi münevver yetiştirmemiz mümkün mü?

Böyle bir şey mümkündür. Hazreti Peygamber (s.a.v.), okul inşa edip, o mektepte İslâm medeniyetini var etmedi. O kendi gündelik yaşantılarının, hayat tarzının rafine pratiğinde ortaya çıktı. Bizim bugün böyle bir şeye ihtiyacımız var. Bu ilişki biçimini tesis ettiğimiz zaman, bu yönelimi, hassasiyeti besleyecek bir ilişki ağı inşa ettiğimizde kendi okullarımızı da var ederiz. Kendi akademilerimizi, mekteplerimizi, beyt-ül hikmelerimizi de inşa ederiz.

Bizim burada bir açmazımız var: Yıllar boyunca, sistemin paryaları gibiydik. Siyasal sistemin merkezinin dışına iteklenmiştik, o karanlık bölgelerde duruyorduk. Dolayısıyla kısırlaşmış, kendini var etme imkânlarından, koşullarından beri kalmış bir vaziyetteydik. Bugün ise o kısır koşulların dışındayız. Bizim bugün siyaset üzerinden derdimize çare aramak gibi bir beklenti içerisinde olmadan, kendi imkânlarımızı maksimum düzeyde kullanacak, o potansiyelimizi seferber edecek girişimlerde olmamız lazım. Kendi gündemine sahip çıkan, siyasündelik, günlük  yanlış bir rotagirmeye hazır vaziyete gelir ki, bu da bir dönem faydalı olsa da bir zaman sonra yanlış bir rotaî yönelimini muhafaza eden tavır ve tutumlarda çok ciddi zaaflar yaşıyoruz. Gündelik akışa teslimiyet yaşıyoruz.

Bir de şöyle bir beklenti var; biz sanki yarın ya da bir sonraki gün inşa edilecek bir takım kurumlar üzerinden bu sorunlarımızı aşacağız diye düşünüyoruz. Buna gerek yok. Mesela, bugünkü siyasî alandaki başarı, nasıl on yıl, yirmi yıl, otuz yıl önceki lokal tartışmaların, her bir yapının, cemaatin, vakfın, derneğin kendi içindeki hareketliliğinden süzülüp gelmiş, bir dalgaya dönüşmüşse, aynı şekilde entelektüel ve ilmî tartışmalarımızda da böyle bir çaba ve gayret ile inkişaf edeceğimizi düşünüyorum. Mesela, Kemalizm, iktidarı, gücü, devletin ideolojik aygıtlarını, baskı aygıtlarını eline geçirmiş olmasına rağmen bir başarı gösteremedi. Yeryüzünde bu başarıyı gösteren hiçbir beşerî yapı yoktur. Bizim de resmî kurumlar üzerinden bu başarıyı gösteremeyeceğimize inanıyorum. Yarınlarımızı inşa edecek olan şeyin, sivil inisiyatiflerimizin aktif, güçlü, dinamik olmasıyla sağlanabileceğine inanıyorum. Nitekim bizim bu topraklarda varlığımızı mümkün kılan, bu toprakların ruhuna ruh katan şey, siyasî elitlerimizin göstermiş olduğu performans kadar, hatta çok daha fazla, bu toprakların ruh iklimini dokuyan sivil girişimler oldu. Hatta bu insanlar siyasete de öncülük ettiler. Siyasetin ufkunu da genişlettiler. Siyaset bu topraklara girmeden önce bile onlar, dervişler, Anadolu’nun mayasını çalıyorlardı. Dolayısıyla bizim bu tarihî tecrübemizi dikkate alarak, sivil inisiyatiflerin, unsurların ne kadar hayati bir misyon, bir rol üstlenebileceklerinin farkında olarak ilerlememiz gerekiyor. Siyaset bizi güçlü kılabilir. Siyaset bizim yol almamızda bizi motive edebilir; ama siyasetin, bu ufkun çizilmesinde, o mayanın karılmasında aktif rol almasını beklersek bence yanılgıya düşeriz. Onu yönetecek, yönlendirecek, motive edecek, besleyecek, derinleştirecek, başka hedefler, başka görevler misyonlar yükleyecek olan İslâm toplumunun canlı ve dinamik unsurlarıdır. Nitekim biz çok kaba bir Cumhuriyet tecrübesi yaşadık. Bu tecrübe içinde bile kendi değerlerini, kendi inançlarını muhafaza eden bu toplumun kendisi oldu. Siyasî partisi olmadığı zaman bile, yokken bile bunu başardı. Bu başarı üzerinden siyasî partiler inşa edildi. Bu ilişki ağımızı canlı tutacak, hem de tartışma düzeyimizi derinleştirecek arayışlara ihtiyacımız var. Bu anlamda illa resmî bir takım kurumlara ihtiyacımız olduğu kanısında değilim. Onlar da olsun ama ifa edeceği görevin sınırları bellidir. Toplumun daha sivil, daha doğal, daha kendiliğinden olanlara ihtiyacı var.

“Sosyoloji siyasete yön verir. Toplum İslâm şuuruna erdiğinde, o arzu ettiğimiz müesseseler re’sen teşekkül edecektir” diyorsunuz, değil mi?

Tam olarak öyle. Zaten öbür türlü sosyolojiyi siyasetin bir nesnesi hâline indirgemek modernizmin bir neticesidir. Yıpratıcı bir şeydir. Sosyoloji, hem devleti, hem kurumsal yapıyı var eden dinamiktir. Bu dinamikle siyaset arasındaki ilişki hiç şüphesiz önemlidir. Siyasette kimi noktalarda topluma öncülük eder, onu yönlendirir, zaten siyasetin bir görevi de budur; ama siyasetin belirleyiciliğinde, siyasetin gölgesindeki bir toplum, kendisini oraya bağlamış, oraya angaje olmuş bir toplum da bizim açımızdan sıkıntılıdır. Çünkü o ancak istenilen kalıba sokulabilecek bir toplum olur. Gönülleri fetih eden erlere ihtiyacımız var. Devrimci Dervişlere ihtiyacımız var.

Yani, Üstad Necip Fazıl’ın söylediği gibi; “kim var diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ben varım cevabını verici” bir gençliğe ihtiyacımız var.

Aynen öyle. Gençlik beden işi değil, ruh işi. “Doksan yaşında cihadı duyunca arkadaş ben de katılacağım” diyen adamdan tutun da yedi yaşındaki çocuğa kadar... Kendi sorumluluklarını yüklenmekten imtina etmeyen ve kendi sorumluluklarını hayata müdahil olarak, aktif bir şekilde katılarak, hissiyatıyla, yönelimiyle, değerleriyle, ilkeleriyle, varlık gayesiyle ve şuuruyla hayata müdahil olmak ve dönüştürmek...

Bugün itibariyle şöyle bir tartışma da bizi bekliyor: Siyasal sürecin çalkantılı olması, bizim açımızdan ciddi bir sorun, bununla hesaplaşacağız, bununla yüzleşeceğiz, amenna. Bizim için büyük tehlike Amerika’dan, İsrail’den ziyade, içimizden geliyor. Kültürel yapıdan geliyor. Gündelik hayatı belirleyen dokudan geliyor. Cumhuriyetin başında şapka giymediği için, Müslüman kılık kıyafetini tercih ediyorum diye hayatından olan İskilipli Atıf Hoca vardı. Bizim bugün kıyafetle ilgili hissiyatımız ne durumda, bu tartışmalı. Ekonomik alana ilişkin talep ve beklentilerimiz, bu ekonomik ilişkinin işleyişine dair tasavvurumuz nedir, sıkıntılı. Sosyal hayatın dizaynına, mimariye dâir bir tasavvurumuz var mı, yok mu? Çok emin değiliz. Çünkü bir akış içerisinde gidiyoruz. İstanbul’un karanlık bölgelerine sıkışan, bizim tarihimizden, kültürümüzden gelen mimarî nerede? Bugün onu yutmaya çalışan mimarî nereden geliyor? Böyle bir durumumuz var. Bu ikinci alan çok daha varlığımız, hayatiyetimiz açısından önemli bir şey. Yani siyasî alanda biz 15 Temmuz’da direnişi ortaya koyduk. Amenna, takdire şayandı. İnsanlar İslâm için gözünü bile kırpmadan can verdiler. Haklarını ödeyemeyiz. Büyük bir aksiyondu; ama bu aksiyonu taçlandıracak performans nerede?

15 Temmuz’un bir ihtilâl olduğunu söylersek şimdi inkılap vakti aslında.

Tabii ki... 15 Temmuz ölüm kalım meselesiydi ve o tavrı gösterdik. “Küçük cihattan döndük, şimdi büyük cihat başlıyor”. Büyük cihat hayatın her birimini bizim ilke ve değerlerimizle, bizim inanç evrenimizle dönüştürecek bir pratiktir. Bizim bu pratikte eksikliğimizi görmek ve bunu tartışmak gerek. Buna inkılap da diyebiliriz. Bu süreç en az 15 Temmuz süreci kadar hayatî bir süreç.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

15 Temmuz ve benzeri kritik süreçlerde bu toplumun refleksleri çok güçlüdür. Varlık ve yokluk durumlarında inanılmaz bir performans gösteriyoruz. Bu performansı bizim bu kritik anların hemen sonrasına yaymamız ve eylemliliği devam ettirmemiz gerekiyor. Türkiye’nin lokasyonu, bölgesel vaziyet, global durum da bunu zarurî kılıyor. Burası ana merkezdir. Bu merkezde olmanın hakkını her birimiz vermek durumundayız. Her birimize sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğu yerine getirmemizi de sadece İslâm toplumları değil, tüm dünya bekliyor...

Teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.

Aylık Dergisi 145. Sayı, Kasım 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Abdülbaki, Değer:, Tehlike, Amerika’dan, İsrail’den, Ziyade, İçimizden, Geliyor,
Yorumlar
Haber Yazılımı