Haber Detayı
03 Mart 2016 - Perşembe 13:34
 
Açmazlar ve Fırsatlar - Faruk Hanedar
Aktüel Haberi
Açmazlar ve Fırsatlar - Faruk Hanedar

“Sıfır Sorun” Politikası ve Bölgesel Güç Olma İddiaları: Açmazlar ve Fırsatlar

Giriş

İki kutuplu statik bir süreç olan Soğuk Savaş’tan çıkılıp daha hareketli bir sürece girildiğinde yeni dönemin anahtar kelimelerinin neler olacağı hususunda birçok tartışma ortaya çıktı.  Bu tartışmalar çerçevesinde Türkiye’nin dış politikasının nasıl bir mecraya kıvrılacağı da merak konusuydu. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra beliren yeni düzen birçok gelişmekte olan ülke tarafından fırsat olarak görülmüştü. Hiç şüphesiz tarihî derinliği, kültürel arka planı, dinamik nüfusu ve stratejik konumundan dolayı büyük bir avantaja sahip olan Türkiye için de durum böyleydi. 1990’lı yıllar ile beraber Türk dış politikasında tek yönlülükten, çok yönlülüğe bir dönüşüm yaşanırken, bu dönüşüm hissedilemeyecek derecede, Ortadoğu’ya yönelim ise yok denecek kadar azdı. Öte yandan yüzü Batı’ya dönük sürdürülen tek yönlü dış politika anlayışı devam ediyordu. Yaşanan büyük global değişime mukabil iç politikadaki istikrarsızlıklar ve dış politikadaki Batı ekseninde hareket etme hastalığı bu fırsatı değerlendirme hususunda eksik kalınmasına sebep oldu. Türkiye’nin 1990’larda ilişkilerini en çok geliştirdiği ülkenin İsrail olması da bunu ispatlar nitelikteydi. 2000’li yıllara geldiğimizde Türk dış politikasında çok yönlülük daha belirgin bir hâl aldı. Bilhassa 2008 sonrasında bu değişim “Türkiye’nin eksenindeki kayma” şeklinde uluslararası bir tartışmaya dönüşecek bir hüviyete büründü. Türkiye bu inkılâbı “komşularla sıfır sorun” politikası söylemiyle temellendirerek aslında bir eksen kayması yaşanmadığı tezini savundu. Bugün geldiğimiz noktada ise Arap Baharı’nın akabinde “komşularla sıfır sorun” politikasının inkıtâya uğradığı yönündeki görüşler ağırlık kazanmış durumda. Bu makalede, yukarıda bahsettiklerimiz çerçevesinde Türk dış politikasının tarihî sürecine, Türk dış politikasında “eksen kayması” tartışmalarına ve Türkiye’nin bu değişimi gerçekleştirme ihtiyacı hissetmesini doğuran sebeplere değinilecektir.

1- Politik Güç Unsurları Bakımından Türkiye

Her ne kadar dış politika yapım sürecinde genel olarak siyasî, askerî ve iktisadî gücün tesirleri üzerinde durulsa da devletlerin dış politika yapım sürecine etki eden ve gücünü ortaya çıkaran birçok unsur vardır. Bunları sabit ve değişken unsurlar olarak iki kategoride inceleyebiliriz.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu bu unsurları tarih, coğrafya, nüfus, kültür, ekonomik kapasite, teknolojik kapasite ve askerî kapasite olarak belirtir. Coğrafî konum, tarihî arka plan, nüfus ve kültür sabit unsurlar kategorisini teşekkül ettirir; ekonomik kapasite, teknolojik kapasite ve askerî kapasite ise değişken unsurları oluşturur. Bu verilerin had safhada kullanımını sağlayacak ve uluslararası sahada etki yapacak çapta çarpan etkisini doğuracak olan veriler ise stratejik zihniyet, stratejik planlama ve siyasî iradedir. (Davutoğlu, 2010; 17)

Değişken unsurlar birbirleriyle çok yakın ilişki içerisindedir. Her biri birbirini etkileme ve tetikleme kabiliyetine sahiptir. Teknolojik kapasitenin tam teşekküllü kullanılamaması, ekonomik kapasitenin ve askerî kapasitenin istenen düzeye ulaşamamasına sebep olurken teknolojik kapasitenin artırılması da yine ekonomi ile bağlantılıdır. Yani karşılıklı bir bağımlılık söz konusudur.

Mevzu bahis unsurların birbirleriyle olan etkileşimi dış politikada sahip olunan güçte çarpan etkisi oluşturur. Elbette bu verilerin kullanımı için de gerekli unsurlar mevcuttur. Bunlar ise strateji ve siyasî iradedir.

Yapılan stratejik planlamalar meselenin teorik kısmını oluştururken, bu teoriyi pratiğe dökecek olan ise siyasî iradedir. Kapsamlı stratejiler üretebilen ve siyasî iradeleri bu stratejileri pratiğe tatbik edebilen devletler uluslararası sahada güç sahibi olurlar.

Yukarıda sözünü ettiğimiz sabit unsurların tam kapasite kullanımı neticesinde devlet; coğrafya, tarih, nüfus ve kültür faktörlerinin ehemmiyeti nispetinde iktisadî, teknolojik ve askerî gücü elinde bulundurarak uluslararası arenada siyasî bir güç ve etkin bir aktör konumuna gelebilir. Stratejik planlama yetersizliği ve siyasî iradenin sabit unsurlarının düşük kapasitede kullanımı ise devleti, uluslararası arenada yaptırım gücü haiz devletlerin periferi/uydusu konumuna getirir ve bağımlı bir dış politikaya yol açar.

Türkiye’nin mevzu bahis güç unsurları bakımından ne gibi hususiyetlere sahip olduğuna gelirsek: Sabit unsurlar açısından bu kadar büyük avantajlara sahip olup, değişken unsurlarını bu kadar düşük kapasitede kullanma becerisini gösteren sayılı ülkelerden biri olduğunu ve bu durumu ile yıllarca Batı’nın uydusu olarak kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

a) Stratejik Konum

Türkiye’nin coğrafî konumu, diğer birçok ülkenin sahip olmak isteyeceği özellikleri bünyesinde ihtiva etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu toprakların tarih boyunca birçok köklü medeniyete ev sahipliği yapması ve bu coğrafyayı elinde bulunduran medeniyetlerin dünya sisteminde söz sahibi olması bunun göstergesidir…

Türkiye, Asya ile Avrupa’nın kesiştiği ve Afrika’nın bu iki ana karaya en çok yaklaştığı bölgede bulunmaktadır. Diğer bir deyişle kadim dünyanın tam ortasında, üç kıta ile de alâkadar olmasını lüzumlu kılan bir bölgede inşa edilmiş bir devlettir. Böyle bir coğrafyada bulunması Türkiye’ye stratejik bir köprü olma vazifesini yüklemektedir. Bu stratejik köprü özelliği tarihî arka plan ve kültürel yönden düşünüldüğünde büyük bir ehemmiyet kazanmakta, ayrıca ekonomik olarak da birçok avantajı beraberinde getirmektedir.

b) Tarihî Arka Plan

Türkiye, etrafında bulunan bütün devletleri ihtiva eden çok uluslu bir imparatorluğun dağılmasının akabinde doğan bir ulus-devletten ziyade, o imparatorluğun idaresinin merkezini-çekirdeğini oluşturan devlettir. İdarenin bir kültür meselesi olduğu düşünüldüğünde, bu yönetim tecrübesinin ehemmiyeti daha net idrak edilebilir. Üç kıtada hüküm süren ve bir süre dünyada hegemonik güç olma özelliğini elinde tutan Osmanlı Devleti’nin varisi olarak görülen Türkiye bu özelliği sebebiyle bilhassa İslâm coğrafyasında itibar görmeye namzettir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir türlü istikrarın yakalanamadığı bölgede Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde yaşanan şaşaalı günlere duyulan özlem, Türkiye’nin bu tarihî arka planı kendisine avantaj oluşturacak şekilde kullanabilmesinin önünü açmaktadır. Zira bu durum sebebiyle komşu ülkelerin hemen hemen tamamı Türkiye’nin hinterlandı konumundadır.

c) Dinamik Nüfus

Özellikle Avrupa’nın genç ve dinamik nüfus eksikliğinin sancılarını çektiği demlerde, Türkiye genç ve dinamik nüfus açısından da bölgesindeki birçok ülkenin ulaşmak isteyeceği düzeydedir. TÜİK 2014 verilerine göre 77,695,904 kişiden oluşan Türkiye nüfusunun yaklaşık olarak %70’ini (52,640,512) 15-64 yaş grubu oluşturmaktadır. İş gücü kapasitesinin bu denli yüksek olması da başta ekonomi olmak üzere birçok sahada büyük bir avantaj teşkil etmektedir. (tuik.gov.tr)

d) Kültür

Kültür, tarihî arka plan ile bir iç içelik arz etmektedir. Bir ayağı Avrupa, diğer ayağı Asya’da olan Türkiye, bu hâliyle tam bir mozaik olarak görünmekte ve “kimlik” açısından bir kalıba sığdırılamamaktadır. Özünde Doğulu ve İslâm’a mensub olan Türk toplumu, Tanzimat’tan bu zamana tepeden inme bir programla Batılılaştırılmaya çalışılmıştır. Bu da toplumda büyük bir kimlik bunalımına sebebiyet vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde izlenen politikalara ve uluslararası sistemle olan münasebetlerine baktığımızda bu “kimlik” bunalımının tezahürlerini görürüz. (Yanık, 126; 2013)

Türkiye, nev’i şahsına münhasır bir kimlik yapısına sahiptir. Kültürel olarak hem Batı’nın, hem de Doğu’nun dokularında bünyesinde ihtiva etmekle birlikte özünde Doğuludur; fakat ne Avrupa Birliği’ne üyelik serüveninden anlaşılacağı üzere Avrupa tarafından Batılı, ne de İslâm coğrafyası ülkeleriyle ilişkilerinden anlaşılacağı üzere İslâm ülkeleri tarafından Doğulu olarak kabul edilmektedir. Türk toplumunun kültür ve tarihî arka planını kullanarak aslına rücu etmesi hâlinde ise İslâm coğrafyasının hamisi konumuna geleceği aşikârdır.

e) Teknoloji

Çoğu zaman ekonomik ve askerî kapasitenin gölgesinde kalsa da, politik gücü belirleyen değişken unsurlar arasında belki de en ehemmiyetli olanı teknolojik kapasite ve gelişimdir. Günümüzde baş döndürücü bir ivme yakalayan “çağın gerekliliklerine uygun teknolojik gelişim”in yakalanamaması ekonomik ve askerî sahada gelişimin önünü keser ki dolayısıyla siyasî güç olabilme iddiası da hayallerde kalır. Bilhassa bizim gibi şanlı bir tarihi olduğu tezini savunan milletler, çağın gerekliliklerini yakalayamadıkları takdirde sadece tarihleriyle övünür ve bu da narsizmden öte bir mânâ ifade etmez.

Çok uluslu bir imparatorluğun varisi olarak görülen Türkiye’nin en çok sıkıntı yaşadığı hususların başında da çağın gerektirdiği teknolojik gelişimi yakalayamamak gelmektedir. Türkiye, hâlâ katma değeri düşük mallar üreten bir imalat ve montaj sanayiine bağımlıdır. Elbette elit tabakayı yakalamak adına çalışmalar yürütülmediğini söylemek de haksızlık olacaktır. Türkiye’nin teknoloji açısından nasıl bir durumda olduğunu Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’ın şu sözleri özetlemektedir:

“Türkiye olarak 'endüstri 4.0'da, buharlı[1] makinelerin icat edildiği birinci sanayi devrimi, elektriğin kullanılmaya başlamasıyla çıkan ikinci sanayi devrimi, elektronikle başlayan üçüncü sanayi devrimini arkadan takip ettiğimiz gibi acaba dördüncü sanayi devriminde de yine tribünden seyreden, ciddi para ödeyip, satın alıp tüketen bir ülke mi olacağız yoksa yeni sanayi devriminde, Türkiye rol alan, üreten, satan ve kendi gelir ve refahını yükselten bir ülke mi olacak? Odaklanmamız gereken önemli alanlardan biri bu.” (www.aksam.com.tr)

f) Ekonomi

Ekonomik kapasite ve gelişim, bir devletin uluslararası sahada yaptırım gücüne sahip olmasını sağlayacak yumuşak güç unsurlarının başında gelir. Bir yönüyle teknolojik gelişime bağlı, diğer yönüyle teknolojik gelişimi kendisine bağlı kılan ekonominin inkişaf etmesi birçok farklı sahayla da ilişkilidir.

Sanayileşmekte olan ülkeler arasında konumlandırılan Türkiye bir G-20 üyesidir. Doğal kaynak potansiyeli, pazar büyüklüğü ve bilhassa boru hattı taşımacılığının ehemmiyet kazandığı bir süreçte stratejik bir geçiş güzergâhı olmasıyla dikkat çekmektedir.

Uzun süre atıl düzeyde-kapasitesinin altında faaliyet gösteren Türkiye ekonomisi, tarihî ve kültürel arka planının da katkısıyla genişlemektedir. Resmi ekonomik veriler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

g) Savunma

Uluslararası ilişkilerde politik gücün, devletlerin askerî gücüne endeksli olduğu düşünülür. Son derece mühim jeopolitik ve jeostratejik bir konuma sahip olan Türkiye’nin tarihî arka planı da göz önünde bulundurulduğunda bölgedeki diğer devletlere nispetle askerî güce daha fazla ehemmiyet atfetmesi kaçınılmazdır.  Bir NATO üyesi olan Türkiye, nicelik bakımından dünyanın sayılı ordularından birine sahip olmasına mukabil, savunma sanayiinde bu niceliği karşılayacak bir nitelik yakalayamamıştır; fakat gelinen noktada Türkiye’nin savunma sanayiinde kendi araçlarını üretmeye yönelik attığı adımlar ümit vadetmektedir.

2) Genel Hatlarıyla Türk Dış Politikası

Türk dış politikası tarihine genel bir bakış yaptığımızda, bir hususun süreklilik arzettiğini görürüz. Türk dış politikası, yaşanan tüm hadiselere mukabil küçük savrulmalar dışında bu temel prensip üzerine bina edilmiştir. Bu prensip “Batı’ya yönelik olma” durumudur. Her ne kadar bu politika “güvenlik ve toprak bütünlüğüne dair tehditleri savuşturmak” gibi argümanlarla desteklenmeye çalışılsa da, Türkiye’nin Batı’ya bağlılığı bunların ötesinde bir mânâ barındırmaktadır ve millî meselelerde bile ufak-tefek güven kayıpları dışında sürekliliğini korumuştur. (Sander, 1998; 69)

Türk dış politikası analizlerinde genel olarak Batı merkezli bir okuma ile karşılaşmaktayız. Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile beraber reddi miras yapması ve Batılılaşma yolunu seçmesinin bundaki payı yüksektir.

Kemalist ideolojiyi benimseyen Türkiye, bu ideolojiyi benimserken Batılılaşma ve modernleşmeyi bir arada yürütmeyi hedeflemiştir. Reddi miras, geleneksel kültürün modernleşme önünde bir engel teşkil ettiği, bu sebeple “Batılılaşmak” ve “modernleşmek” adına geleneksel kültürün yok edilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle kendini göstermiştir. (Huntington, 2013; 97)

Bu çerçevede Türkiye, kuruluş safhasında çevresindeki ülkelerle seviyeli ilişkiler geliştirirken, “Batılılaşma” ve “modernleşme” yolunda adımlar atmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Soğuk Savaş’ın başlaması ile beraber bu adımlarını iyice hızlandırmıştır.

Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini güçlendirmesi çeşitli sebeplere bağlanmaktadır. Ekonomi temelli bir okuma yaparsak II. Dünya Savaşı’nın akabinde Türkiye’nin Batı’ya yaklaşmasının en önemli sebebi olarak Marshall yardım planından istifade edebilme düşüncesini merkeze almamız gerekir. Güvenlik temelli bir okuma yaptığımızda ise Türk toplumunun tarih boyunca rekabet içinde bulunduğu Rusya/SSCB’nin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit etmesini merkeze almamız gerekir. Bir üçüncü düşünce farklı bir ekonomi temelli okumayla önceki iki görüşü harmanlamıştır; Türkiye, Marshall yardım planından yararlanmak adına Sovyetlerin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği algısı oluşturmuştur. Sonuncusu ise “Batılılaşma” ve “modernleşme” hareketini Batı ile ilişkileri kuvvetlendirerek perçinleme isteğidir. Bu süreçte Türk dış politikasındaki en önemli jeopolitik kırılmalardan birisi de Türkiye’nin İsrail’i tanımasıdır. Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk halkı Müslüman ülke konumuna gelmiş ve bu durum 1970’lerin sonuna kadar bir utanç vesilesi olarak devam etmiştir. Türkiye’nin bu süreçte Batı’ya yaklaşmasının pragmatik bir siyaset felsefesinden hareketle gerçekleştiği söylenebilir; ama daha sonra millî meselelerde bile Batı’nın Türkiye’ye yaptıklarına rağmen Türkiye’nin bu siyaseti daha bir hevesle devam ettirmeye çalışması, akıllara, Türk devletini idare edenlerin zihin dünyası ile alakalı farklı fikirler getirmektedir.

Liberal-demokratik rejimler cephesinin saflarına katılmak için tek partili rejimi terk eden Türkiye, 1952 yılında NATO’ya üye oldu. Bu tarihten itibaren başını ABD’nin çektiği Batı blokunun resmî bir müttefikidir. Soğuk Savaş boyunca, uluslararası düzenin iki kutuplu hâlinden dolayı, Batı merkezde olmak üzere, zaman zaman ABD ile Sovyetler Birliği arasında gidip gelen bir Türk dış politikasından bahsedebiliriz. Türkiye’nin düşük düzeyde de olsa SSBC ile geliştirdiği ilişkilere baktığımızda, her temas öncesinde ABD ile pürüzler yaşadığını görürüz. Tüm pürüzlere rağmen Türkiye tek yönlü dış politikasından vazgeçmemiştir. Öyle ki bilhassa 1960’larda baş gösteren Kıbrıs meselesi etrafında gelişen hâdiseler Türkiye’nin uluslararası arenada yalnız olduğu hissine kapılmasına sebep olmuştur. Bu hissin temelinde Johnson mektubu ve akabinde BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada Türkiye’nin istediği sonucu elde edememesi yatmaktadır. 1970’li yıllarda Kıbrıs harekâtı sebebiyle Türkiye’ye uygulanan ambargo ve yine aynı süreçte yaşanan petrol krizi Türk ekonomisinde sarılması güç yaraları da beraberinde getirmiştir.

Müşahhas bir misalle; Türkiye’nin petrol ihtiyacı için ayırdığı bütçe 1972’de 300 milyon dolarken, 1974 senesinde 2 milyar dolara çıkmıştır. Bu giderleri karşılamak adına kaynak arayışına giren Türkiye, Avrupa ekonomilerinin içinde bulunduğu durgunluk sebebiyle çareyi Ortadoğu pazarına girmekte bulmuştur. 1979’da Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaptığı ihracat toplam ihracatın %23’ünü oluştururken, 1981’de bu rakam %44’e çıkmıştır. Öte yandan politik sahada da, İsrail’in 1980’de Kudüs’ü yeniden başkent ilân etmesine karşı çıkan Türkiye, ilişkileri maslahatgüzar seviyesine indirerek ve İslâm konferanslarına katılmaya başlayarak Batı’dan uzaklaşma ve Ortadoğu ülkelerine yakınlaşma emareleri göstermiştir. (Sander, 1998; 228)

Yaşanan tüm krizlere rağmen Türkiye, ABD’yi dolayısıyla Batı’yı en önemli müttefiki olarak görmekten vazgeçmemiştir. 90’lı yıllarda ise Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle beraber Türkiye, Sovyetlerin dağılmasının Ortaasya’da kendisine bir alan açtığını düşünmüş ve tarihî-kültürel mirası kullanarak Türkî cumhuriyetlerle yakın ilişkiler geliştirmek istemiştir. Öte yandan Yugoslavya’nın dağılmasıyla Balkanlarla yakınlaşmıştır. Aynı süreçte İsrail ile de birçok anlaşma imzalamıştır. Kısacası 90’lı yıllarda çok yönlülük kendisini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır; fakat bu çok yönlülükte dahî Ortadoğu’ya alâkanın payı hatırı sayılır düzeye getirilememiştir.

Dış politika iç politikanın tamamlayıcısı bir hüviyet taşıdığından içeride Batılılaşmaya yönelen Türkiye’nin, bölge ülkeleri ile ünsiyet kurmasında da tartışılan en ehemmiyetli mefhumlardan birisi “kimlik”tir. Türkiye’nin Batı’ya yakın, Müslüman ülkelere uzak yürüttüğü dış politika kısmen içeride benimsenin ideoloji ile de alâkalıdır. Mevzu bahis ideoloji Osmanlı geçmişini ve İslâmî kökenleri reddetmiştir. İslâm dünyası ile yakın ilişkiler geliştirmek için adım atan liderler kimlik meselesi etrafında tartışılmıştır. (Kardaş, 2011; 26) Hülâsa; “İslâm dünyasına yakınlaşmak Batı’dan uzaklaşmaktır” şeklinde bir algı hâlen varlığını sürdürmektedir.

3) Bölgesel Bir Güç Olarak Türkiye

2000’li yıllara gelindiğinde, Ortadoğu tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemi andıran bir vaziyete büründü. ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahaleleri, bölgedeki kaos ve çatışma ortamını tırmandırdı. Bu keşmekeş güvenlik açısından Türkiye’yi de tehdit eder bir hâl aldığından Türk dış politikasında inkılâb çapında köklü değişikler yapmak zarureti hâsıl oldu.

2001 sonrasında ABD’nin askerî olarak Ortadoğu’ya iyice yerleşmesi, Türkiye’nin komşularından Irak’ın parçalanmaya doğru adım adım ilerlemesi, mezhep merkezli bir siyaset güden İran’ın nüfuzunu yavaş yavaş artırmaya başlaması, Batı ile İran arasındaki gerilimin yükselmesi, Arap-İsrail anlaşmazlıkları, Amerikan karşıtlığının Türkiye’nin komşularında radikal hareketlerin eylemliliğini artırması gibi sebepler Türkiye’nin Batılı müttefikleri ile bölge ülkeleri arasında sıkışmışlık psikolojisine bürünmesine sebep oldu. Bu da Türkiye’nin bölge ile daha yakından ilgilenmesini sağladı. (Oğuzlu, 2012; 11)

a) Eksen Kayması Tartışmaları

Dış politikanın, iç politikanın aynadaki aksi olduğunu yukarıda belirtmiştik. İçeride uzun yıllar koalisyonlar, darbeler ve kaos ortamlarıyla boğuşan Türkiye 2002 sonrasında tek parti iktidarıyla yönetilmeye başladı ve nispeten daha istikrarlı bir döneme girdi. İktidarın arkasındaki halk desteği her geçen gün daha da arttı. Krizlerden bunalan Türk halkının ve devletinin çok uzun süredir olmadığı kadar rahat bir ortama kavuşması dikkatini dış politikaya verebilmesinin de önünü açtı. Bilhassa Türkiye’nin Müslüman halkı, halkı Müslüman olan diğer devletlerle münasebetler geliştirilmesine büyük destek verdi. Bu durum da her geçen gün bölgeye daha çok alâka gösterilmesini beraberinde getirdi.

Türkiye’nin bölgede daha aktif bir dış politika izlemesinin en önemli dış faktörü ise, bölgede artan Amerikan karşıtlığı sebebiyle ABD’nin müttefiki olan Türkiye’ye daha rahat hareket edebilme imkânı tanımasıydı. Türkiye istikrarlı yapısı ve yapıcı politikalarıyla bölgede güven ortamının oluşmasını sağlayacak yegâne güç olarak öne çıktı. Bu da “bölgesel güç” iddialarının kuvvetli bir şekilde dillendirilmesini sağladı.

Türkiye’nin hızlı bir şekilde yüzünü Ortadoğu’ya dönmesi “eksen kayması” tartışmalarını da doğurmuştur. Tam da bu tartışmalar yapılırken, Davos Ekonomik Forumu’nda dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres’e yaptığı, literatüre “one minute” olarak geçen sert çıkış, “alçak koltuk krizi” ve Mavi Marmara baskınının Türkiye-İsrail ilişkilerini kopmanın eşiğine getirmesi eklenince bu tartışmalar daha hararetli bir atmosferde devam etti.  İsrail ile ilişkilerin hiç olmadığı kadar gerilmesi Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmasının göstergesi olarak kabul edildi.

Oysaki dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Aralık 2009’da ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’da bir görüşme gerçekleştirmişti. Görüşmenin en önemli özelliği, gündeme gelen konuların ekseriyetinin ulusal değil, bölgesel ve küresel nitelik taşımasıydı. Görüşme, Obama yönetimiyle gündeme gelen “model ortaklık” nosyonunun ilk defa ete kemiğe büründüğü bir çerçeveyi oluşturarak ekonomik işbirliğinin kurulması kararı ile sonuçlanmıştı. (Yılmaz, 2010)

Türkiye’nin yüzünü Ortadoğu’ya dönmesini farklı sebeplerle de açıklamak mümkündür. Bu durum en başta dünya düzeninde yaşanan köklü değişimlere bağlanabilir. Bilhassa 11 Eylül hadisesinin ardından ABD’nin Irak ve Afganistan bataklığına saplanarak Ortadoğu’nun hâkimiyeti hususunda hızla kan kaybetmesiyle Türkiye’nin hareket kabiliyeti genişlemiştir. 2008 kriziyle birlikte de ABD ekonomik sıkıntılarla cebelleşmek zorunda kalmış ve dışarıdan çok içeriyle alâkadar olmuştur. Bölge geneline sirayet eden Amerikan karşıtlığı sebebiyle, bölgedeki önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin önünü açmak zorunda kalmıştır. Yine 2008 ekonomik krizinin Avrupa Birliği ülkelerini düşürdüğü zor durumun Türkiye-Avrupa ticarî ilişkilerinde doğurduğu negatif yönlü gelişme Türkiye’nin yeni pazarlara yönelmesini de zorunlu kılmıştır. Bu süreç, ekonomik yönden 1970’lerde İslâm ülkeleriyle yakınlaşmaya giden süreçle benzerlik arzetmektedir.

b) Sıfır Sorun Politikası

Bölgesel bir güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Türkiye’nin bu iddiayı gerçekleştirebilmek için sarfettiği çaba da dış politikada hissedilir değişimlere yol açtı. Bu süreçte hem Batı ile hem de kendi bölgesi ile ilişkilerini geliştiren Türkiye, kendisini “çok kimlikli” ve “bölge lideri” olarak tanımlayabilmek için daha yapıcı bir dış politika izlemeye başladı. Dış politikadaki imajını düzeltebilmek adına, komşularıyla geliştirdiği ilişkilerde hükmedici, buyurgan ve zorlayıcı dili terketmeliydi. Ulusal kimliğini ticaret, ekonomik zenginleşme, kültürel nüfuz, bölgesel liderlik ekseninde tanımlayan Türkiye, “sıfır sorun” odaklı bir dış politika yaklaşımı benimseyip Ortadoğu’da çok daha fazla görünür hâle gelmek istedi. (Oğuzlu, 2012; 16)

Bölgesinin kaotik bir sürece adım attığı 2000’li yıllar ile beraber Türkiye bölgesel güç olma iddiasını pekiştirmek adına, bölge ülkeleriyle siyasî, iktisadî ve askerî birçok mutabakat ve işbirliği girişiminde bulundu. Öte yandan geçmişte baş gösteren problemleri ılımlı bir şekilde çözmeye ve diğer ülkelerin aralarında yaşadığı problemlerde arabuluculuk yapmaya çalıştı. Hiç şüphesiz bunlar lider ülke olmanın gerekliliklerinden bir kaçıydı.

Bu yeni dönemde ortaya çıkan “komşularla sıfır sorun” anlayışı, bölge ülkeleriyle karşılıklı bağımlılığı artırmak ve ekonomik faaliyetleri politikanın merkezine yerleştirme düşüncesi üzerine binâ edilmiştir. Bu da askerî güçten ziyade yumuşak güç unsurlarının daha da ön plana alınması mânası taşımaktadır. Ekonomi merkezli bu anlayışın süreklilik arzedebilmesi için de bölgede ekonomik faaliyetlerin rahatlıkla yürütülebileceği bir istikrar ortamının tesis edilmesi ve korunması da elzemdi;  dolayısıyla buyurgan ve askerî gücün ön planda tutulduğu dış politika, yerini, problemlerin diplomatik yöntemlerle çözüldüğü bir dış politikaya bırakmıştır.

Yumuşak güç unsurlarının büyük ehemmiyet kazandığı bu yeni dönemde Türkiye, makalemizin girişinde bahsettiğimiz politikanın sabit güç unsurlarını kullanarak, doğal hinterlandında bulunan bölgelerle ticaret hacmini Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadığı kadar yükseltmiştir.

“Sıfır sorun” politikasını sadece hiçbir devletle sorun yaşanmayacağı şeklinde algılamak da sanırım yanlış olacaktır. Bir başka bakış açısıyla söylersek; “sıfır sorun” söyleminin bir özelliği de karşılıklı bağımlılıkları ön plana çıkaran yeni bir “denge politikası” olmasıdır. Bugün, “sıfır sorun” diye isimlendirilen ve esasında kanaatimce “denge politikası” diye de isimlendirebileceğimiz bu “yeni” uluslararası ilişkiler tarzı, 1890 sonrası Sultan II. Abdülhamid’in Osmanlı’nın büyük devletler nazarında güç kaybetmesinden mütevellit uygulamak zorunda kaldığı “denge politikası”nın, o günlerin siyasî atmosferi referans alınarak güncellenmiş hâlidir.

Elbette burada değinilmesi gereken önemli meselelerden birisi de Türkiye’nin Ortadoğu-İslâm ülkeleriyle geliştirdiği ilişkilere Türkiye-İsrail ilişkilerinin tesiridir. Türkiye ne zaman İsrail ile bir gerilim yaşasa, bu Türkiye’nin halkı Müslüman olan Ortadoğu ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirmesine zemin hazırlamıştır. Bunda Türkiye’nin bölgede ittifak arayışlarına girişmesinin payı olduğu kadar, İsrail’in bölgede bulunan tüm Müslüman devletler ve halklar nazarında işgalci olmasının da tesiri büyüktür. “One minute” ve “Mavi Marmara” hadiselerinin akabinde Filistin davasının müdafisi konumuna gelen Türkiye, Arap halkları nezdinde büyük bir itibar kazanmaya ve teveccüh görmeye başlamıştır. Türk halkının da bölge insanına olan alâkası ve tarafgirliği aynı doğrultuda yükseliş göstermiştir.

Geçmişten günümüze Türk dış politikasının serüvenine baktığımızda bu değişim şu cümle ile özetlenebilir; kültürel yakınlıkları paylaşan toplumlar birbirleriyle işbirliği yapmakta, toplumları bir medeniyetten öbürüne geçirme çabaları başarısız olmakta ve ülkeler kendi medeniyetlerinin çekirdek ya da önde yer alan devletleri etrafında kümelenmektedirler. (Huntington, 2013; 23) Türkiye de, İslâm medeniyetinin çekirdek devleti konumundadır.

4) Arap Baharı ve Zorunluluklar

Türkiye’nin dış politikasında bu köklü değişiklikler yaşanırken, Tunus’ta 17 Aralık 2010’da Muhammed Buazizi isimli bir vatandaşın kendisini yakmasıyla başlayan ve domino taşı etkisiyle bütün Arap coğrafyasına yayılan isyan dalgası, bölgenin siyasî yapısında da büyük değişiklikleri beraberinde getirdi. Tunus, Mısır ve Libya’da yönetim el değiştirdi. Suriye ve Yemen’de ise çatışmalar hâlâ tüm hızıyla devam etmekte. Bilhassa Mısır ve Suriye meseleleri Türkiye’nin “sıfır sorun” politikasının inkıtâya uğradığı yönünde yorumlar yapılmasına sebep olmaktadır.

a) Mısır

“Arap Baharı” olarak isimlendirilen ve toplumların otoriter rejimlere başkaldırısı şeklinde tasvir edilen bu isyan dalgasının ilk başladığı günlerde Türkiye, bölge devletleriyle olan tüm iyi ilişkilerine mukabil halkların isteklerinin gerçekleştirilmesi hususunda tavrını koydu. Nitekim Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali ve Mısır’da da Hüsnü Mübarek’in çekilmesiyle istenen elde edildi. İki ülkede de yapılan seçimler neticesinde Ak Parti Türkiye’sini kendisine rol-model olarak seçen yönetimler iktidara geldi. Bu süreçte Türkiye iki ülkeyle Arap Baharı öncesinde olduğundan daha yakın ilişkiler geliştirdi. Bilhassa Arap dünyasının merkezi gözüyle bakılan Mısır ile Türkiye’nin müşterek bir fay hattı oluşturması bölge ülkeleri açısından ümit vadeden bir durumdu; maalesef bu ortaklık çok fazla sürmedi ve seçimler neticesinde Müslüman Kardeşler Hareketi’nin desteğiyle cumhurbaşkanı seçilen Mursî, kendi genelkurmay başkanı Sisi tarafından devrilince Türkiye ile Mısır arasındaki iyi ilişkiler de kopma noktasına geldi. Darbe hükümetini tanımayan Türkiye ile Mısır ilişkilerinin hâlâ düzeltilebildiği söylenemez.

Mısır, Arap dünyasının merkezi olarak görülmesi ve Şii İran yayılmacılığının had safhaya ulaştığı demlerde bu yayılmacılığa karşı durabilecek hattı oluşturabilmek açısından Türkiye için hayatî ehemmiyete sahiptir.

b) Suriye

“Sıfır sorun” politikasının sekteye uğradığı yönündeki yorumların yapılmasına sebep olan hadiselerden biri Mısır iken diğeri de şu anda global çapta en önemli gündem maddesi olan Suriye iç savaşıdır. Türkiye, Suriye’de protestolar başladığı günden itibaren halkın yanında tavır koyarak Esed’in gitmesi yönünde fikir beyan etti. Elbette müttefik Batı devletlerinin de aynı doğrultuda düşünmesi bu beyanın ortaya çıkmasının sebeplerinden birisidir. Suriye meselesi, Türkiye’nin bölgedeki birçok devletle de ters düşmesine sebep oldu. Ayrıca Türkiye, iç savaştan kaçan mültecilerin yükünü neredeyse tek başına sırtlamak zorunda kaldı.

Türkiye, Suriye iç savaşı başladığında tıpkı Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi halkın istediğini elde edeceğini ve rejimin çekilmek zorunda kalacağını düşünüyordu. Bu sebeple Suriye meselesinde Batılı müttefiklerinin arkasına takılarak kesin ve net bir tavır ortaya koydu. Elbette Türkiye’nin bu meselede sorumluluktan kaçması bölgesel güç iddialarına uyumsuz bir hareket olarak göze çarptı.

Aradan yaklaşık beş yıl geçmesine mukabil Suriye’de çatışmaların daha da çetrefilli bir hâl alarak devam etmesi, Türkiye’nin son derece elzem bir stratejik hata yaptığını gözler önüne serdi. Elbette bu hatanın cürümleri de fazlasıyla çekilmektedir.

911 kilometre ile en uzun kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’de yaşanan savaş esnasında Türkiye’nin koyduğu kesin ve net tavır, sadece Suriye yönetimiyle değil, İran ve Irak yönetimleriyle de bazı problemler doğurdu. Daha doğrusu varolan bir rahatsızlığın fâş olmasına zemin hazırladı. Bu rahatsızlık Türkiye’nin Ortadoğu ile bağlantısını kesen Şii eksenin varlığıydı. Zira Türkiye’nin Esed’in gitmesini istemesinin belki de en önemli sebeplerinden biri de İran’ın mezhep (Şiilik) merkezli yayılmacı politikasıyla Türkiye’nin Güneydoğu’sunda oluşturduğu Şii eksendir. Bu eksen Türkiye’nin doğal hinterlandı olan bir bölgede kurulmuş olmasının yanı sıra yine Türkiye’nin doğal hinterlandı mesabesindeki Arap coğrafyası ile arasında bir duvar vazifesi görmektedir. Bu durum Türkiye’ye Anadolu’ya hapsolmuşluk hissi vermektedir. Hâlihazırda devletlerarası ilişkilerde inanç veçhesinden değerlendirmelere pek rastlamasak da bu rahatsızlık, inanç meselesinin de devletlerarası arenada önemli olduğunu gösterir. Bilhassa ABD’nin Irak’a müdahalesinden sonra ülkeyi İran’ın rahatlıkla yönlendirebildiği bir yönetime devretmesiyle Türkiye’nin etrafının çevrelenmesi tarihî arka planı da olan bu rahatsızlığın görünür hale gelmesine yol açmıştır. Bilhassa, 1979’daki İran Devrimi’nden bu yana, İran ile Türkiye arasında üstü kapalı bir mücadele söz konusudur. Türkiye, Suriye’de Esed’in gitmesi ve bu eksenin kırılmasını umut etmiştir. İran ise Esed rejimini ayakta tutmak için her türlü desteği vermiştir. İki bölgesel güç olma iddiası taşıyan devleti karşı karşıya getiren bu meselede Türkiye hâlâ hedefine ulaşamamıştır.

Öte yandan Suriye savaşından kaçan mültecilerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışması, Avrupa’nın Türkiye ile uzlaşma zemini aramasını da sağlamıştır. Tüm olumsuzlukların yanı sıra bunun da Türkiye için bir fırsat olduğunu belirtmek gerekir.

Sonuç

Makalenin girişinden itibaren Türkiye’nin Ortadoğu’daki diğer devletlerle mukayese edilemeyecek derecede ehemmiyetli özelliklere sahip olduğunu belirtmeye çalıştık. Uzunca bir süre tek yönlü bir dış politika izleyen Türkiye 2000’li yıllar ile beraber çok yönlü bir dış politika izlemeye başlamıştır. “Sıfır sorun” temelinde hayata geçirilen bu politika “eksen kayması” tartışmalarına sebep olsa da; esasında bir eksen kaymasından ziyade, kendisini Batı’nın uydusu konumuna getiren tek yönlü yanlış dış politika anlayışının terk edilip, normale dönmesinden başka bir şey değildir.

Türkiye’nin böyle bir politikayı benimsemesinin temel sebeplerini maddeler hâlinde sayacak olursak:

- ABD’nin 11 Eylül saldırısının ardından giriştiği Afganistan ve Irak müdahalelerinin çıkmaza girmesi, bölgede yükselen Amerikan karşıtlığı ile beraber Ortadoğu’daki tesirinin kırılması ve Türkiye’nin önünü açmak zorunda kalması,

- ABD’nin Ortadoğu’da tesirinin kırılması neticesinde bölgesel güçlerin inisiyatif alma kabiliyetini elde etmesi,

- 2008 krizinin ABD’nin dikkatini daha çok içeriye yöneltmesine yol açması ve ABD’nin hegemonik güç olma özelliğinde erozyona sebeb olması,

- Ekonomik krizin AB ülkelerini darboğaza düşürmesi ve Avrupa Birliği’ni tartışılır hâle getirmesi,

- İran’ın Şiilik merkezli politikalarla Türkiye’nin önünü kesme gayretinde olması.

Tüm bu sebepler Türkiye’nin yıllardır özlemini çektiği oyun kurucu ülke olma arzusunu gerçekleştirmesi için bir fırsat olarak yorumlanmıştır. Türkiye, “artık zamanının geldiğini” düşünmüştür. Bu çerçevede bölge ülkeleriyle karşılıklı bağımlılığa dayalı ikili ilişkiler geliştirilmiş, yapıcı bir dış politika izlenmiştir.

Arap Baharı’nın ardından ise bu yapıcı politikaya dayalı “sıfır sorun” anlayışı bir açmaza doğru sürüklenmiştir. Bilhassa Türkiye’nin Suriye ve Mısır konusunda “sıfır sorun” anlayışının ruhuna aykırı düşen buyurgan bir tavır ortaya koyduğu iddia edilmektedir. Mezkûr yönetimlerin halklarına rağmen iktidarda oldukları düşünülürse, bir meşruiyet problemiyle karşı karşıya bulundukları anlaşılacaktır. Türkiye’nin bu rejimlere karşı koymuş olduğu tavır buyurganlık içerse de, özünde bu ülkelerin milletlerinin çıkarınadır. Böyle düşünüldüğünde “sıfır sorun” politikası devletlere değil, milletlere hitap eden bir anlayışa irca etmiştir ve Türkiye’nin “şartların üstlenmeye zorladığı tarihî misyonunu” yerine getirmesinin yolu da buradan geçmektedir.

Özellikle Suriye meselesinde Türkiye’nin net ve kesin tavırlar ortaya koymasının bir başka nedeni de bölgesel güç olma iddiasını ispatlama isteğidir; fakat bu hususta ABD’nin arkasına takılarak yürütülen dış politika, Türkiye’nin bölge liderliği iddiasını zedelemektedir.

Türkiye bu iddiasını hayata geçirmek istiyorsa, bölgede yaşanan problemlerin çözülebilmesi için her türlü inisiyatifi almalı; her şeyden önce özüne dönerek devlete tam bir millî rejimi hâkim kılmalı ve akabinde millî bir dış politika tesis etmelidir. Türkiye’ye zarar verdiği düşünülen birçok şeyi faydaya tahvil etmenin yolu cesaretli ve dirayetli bir politikadan geçer. Siyasî iradenin bu köklü değişiklikleri yapması da Türkiye’yi sadece bölgesel değil, dünya çapında bir güç haline getirecektir.

 

Kaynakça:

Davutoğlu, A. (2010). Stratejik Derinlik, İstanbul: Küre

Yanık, L.K. (2013). Ayla Göl, Turkey Facing East: Islam Modernity and Foreign Policy, Uluslararası İlişkiler,45,126

Sander, O. (1998). Türkiye’nin Dış Politikası, Ankara: İmge

Huntington, S.P. (2013). Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, İstanbul: Okyanus

Kardaş, Ş. (2011). Türk Dış Politikasında Eksen Kayması Mı? Akademik Orta Doğu, 2, 26

Oğuzlu, T. (2012). Komşularla Sıfır Sorun Politikası: Kavramsal Bir Analiz, Ortadoğu Analiz, 42, 11

Yılmaz, N (2010). Erdoğan ile Obama’nın “Model Ortaklık” Zirvesi, www.http://arsiv.setav.org/

 

Aylık Dergisi, 137. Sayı, Şubat 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı