Haber Detayı
02 Şubat 2019 - Cumartesi 11:23
 
Ahmet Efe ile Sanat ve Edebiyat Üzerine Bir Konuşma
Söyleşi Haberi
Ahmet Efe ile Sanat ve Edebiyat Üzerine Bir Konuşma

Sizi tanıyabilir miyiz?

1955 yılında Kayseri’nin Bünyan ilçesine bağlı Büyükbürüngüz köyünde doğmuşum. Babam o köyün imamı ve vaizi. Daha sonra müftü oluyor. Onun memuriyeti nedeniyle küçük yaşlardan itibaren memleketin çeşitli ilçelerinde bulunmuşuz. Aynı anne ve babadan olma 9 çocuklu bir ailenin beşinci çocuğuyum. Uzun yıllar müftü olarak vazife yapan rahmetli babam pek faal bir kimseydi. 60’lı yıllarda görev yaptığı ilçelerde İmam-Hatip Okullarının açılması için gayret göstermiş, sohbetleri sebebiyle zaman zaman sürgünlere maruz kalmıştır.  Menderes hükümetinin devrildiği 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önceki ay içinde babam Kırıkkale’ye tayin edilmişti. Buradan Azdavay’a gönderildi. Daha sonra Keskin ilçesine geldik. Ben ilkokulu burada bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Ankara İmam-Hatib Okulu’na kaydoldum.

 

Babanız meşhur “Feteva-yı Hindiyye” adlı Hanefî fıkhına ait eseri tercüme eden kişi. Bu tercüme nasıl gerçekleşti, biraz bahsedebilir misiniz?

Feteva-yı Hindiyye Arapça bir kaynak eser. Kitap, 17. yüzyılın sonlarına doğru, Hindistan hükümdarlarından Sultan Âlemgir’in emriyle hazırlanmış.  Dönemin Hanefi uleması tarafından, en sağlam kaynaklara dayanılarak hazırlanan bu kıymetli eserin Türkçeye kazandırılmasını düşünüp babama teklif ettiğimizde hemen çalışmaya koyuldu ve tam beş yıl süren geceli gündüzlü bir mesaiden sonra 16 ciltlik tercüme, Akçağ Yayınları tarafından neşredildi. Rahmetli babam yayınevinden aldığı cüzi telif ücretini de hayır amaçlı olarak sağa sola bağışladı. 

 

Babanızı biraz daha yakından tanımak isteriz?

Bulunduğu her muhitte sevilip sayılan bir ilim adamı olarak rahmetli babam dinî hassasiyetinden asla taviz vermeyen muvahhid bir Müslüman’dı. Ehl-i Sünnet çizgisine tam bağlı, kendisinden icazet aldığı hocaları gibi sağlam duruşlu bir müftü idi. Vefatından sonra daha çok tanınması gayesiyle hatıralarını “Bir Müftünün Hatıraları” ismiyle yayınladık. Hayat hikâyesine dair hemen her konuyu özet halinde bile olsa aktararak tarihe ışık tuttuğu bu kitapta gerçekten ibret verici birçok hikâye nakledilmekte, yaşadığı zorluklar ve dini uğruna katlandığı eziyetler nakledilmektedir.

Rahmetli,  İlkokuldan mezun olduktan sonra köyünde çobanlık yapmış, derken 1942 yılında askere gitmiş. II. Dünya Savaşı dönemi olduğundan 4 yıl askerlik yapmış. Burada şahit olduğu birtakım hadiseler sebebiyle Arapça öğrenmeye karar vermiş.  Gaziantep’in ilçelerinden İslâhiye’de bir medrese hocası bulmuş. Askerlik sürecinde, başta Arapça olmak üzere diğer dinî ilimleri tahsile başlamış. Askerlik bitince, eğitimi yarım kalmış şekilde memleketine dönmüş. Bir süre fahrî imamlık yapmış. Ardından tahsiline devam için Kayserili müderris Hüseyin Aksakal Hoca Efendi’nin ders halkasına katılmış. Birkaç yıl da burada eğitim gördükten sonra icazet almış. Diyanet’in açtığı müftülük imtihanını kazanıp resmi görevine başlamış.

Rahmetli babam, emekli olduktan sonra bir süre Medine’de ikamet etmiş daha sonra da 10 yıl kadar Almanya’da hizmet etmiştir. Hicrî takvime göre 93 yıl süren bereketli ömrü boyunca pek çok hayırlı hizmetlere imza atmıştır. Üzerimizde çok büyük hak ve emeği vardır.

 

O dönemin ilim terbiyesi ve hassasiyetiyle bugünü karşılaştıracak olursak neler söyleyebilirsiniz?

Peygamber aleyhisselâm’dan sonra dört mezhep imamımız ve onları müteakip her biri ilim dünyasının yıldızları sayılan muhaddislerimiz sayesinde hadisi-i şeriflerin tasnifi mümkün olmuştur. Bu dönem içinde Mutezile, Şiilik gibi mezhepler hatta birtakım tarikatlar oluşuyor ama ümmetin çoğunluğu Ehl-i Sünnet hassasiyetinde devam ediyor. İtikadî hususlarda İmam Maturidî ve İmam Eş’arî takip ediliyor. Bu omurganın üzerinde durduğu çizgiye karşı başta Haricîlik, Gulât-ı Şia ve Mutezile gibi mezheplerin itirazları pek bir başarı kazanamıyor. Aslına bakılırsa,  Ehl-i Sünnet karşıtlığı biraz da İslâm karşıtlığı olarak anlaşılmalıdır. Çoğu batıl inanışlara kapılmış bu mezhep, hatta gizli teşkilatlar, mahfiller varlıklarını bugün de sürdürmeye çalışmaktadırlar. Dün neler söylenmişse bugün de benzer itirazlar seslendirilmektedir. Ne yazık ki bazı kimseler cehalet, inat veya hıyaneti sebebiyle İslâm’a saldırmaktadırlar. Zaman zaman sahih hadislerimiz inkâr edilmekte, büyük muhaddislerimiz töhmet altına alınmaya çalışılmaktadır. Söze İmam Buhârî’nin rivâyetiyle başlayıp sonra “Bu hadis bilime, sosyal yasalara ve çağımıza uygun değildir!” gibi mesnetsiz itirazlar serdedilmektedir. Bunu daha ileriye götürerek, Kur’an ayetlerini de tarihsel kabul edip, çağa uygun görmeyen nevzuhur bilginler(!) sahne alabilmektedir.

 

Çocuk edebiyatı çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Çocuk edebiyatıyla ilgili çalışmalarımızın mazisi 70’li yıllara kadar gidiyor. 1973-74 Öğretim yılı içinde İmam-Hatip Okulu’ndan mezun oldum. O yıl Diyanet İşleri bir yarışma açmıştı. Çocuk hikâyeleri yarışması. İki hikâyeyle katılmıştım. Bu çalışmalar ödül aldı ve küçük kitapçıklar olarak neşredildi. O tarihten sonra çocuklarımızın okuyacağı kitaplar yazmaya karar verdim. Zira o dönemde kendi kültür ve medeniyetimize, din ve ahlâkımıza uygun kitaplar yok denecek kadar azdı. Çocuklarımız yabancı müellifler tarafından yazılmış tercüme kitaplara mahkûm görünüyorlardı. Robinson Crusoe, Gulliver’in Seyahatleri, Küçük Prens, Çocuk Kalbi gibi kitaplar… Yapılacak çok iş vardı. Gecemizi gündüzümüze katıp yavrularımız için “İslâm Ansiklopedisi”, “İslâm Büyükleri Ansiklopedisi”, “Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi”, “Osmanlı Tarihi Ansiplopedisi” gibi kitaplar yanında şiir, hikâye, roman ve piyes kitapları hazırlamaya çalıştık. 1979 yılında Diyanet Çocuk Dergisi’nin yayın yönetmenliği vazifesine getirildik. Bu derginin kırkıncı sayısına kadar hizmetimizi sürdürdük. 1983 yılında bir ağabeyimizin desteğiyle kendi yayınevimizi kurduk. Birkaç yıl içinde değişik kalemler tarafından hazırlanmış yaklaşık yüz adet çocuk kitabı neşrettik.  Bunların her birini en az 3-5 bin adet basıyorduk o zamanlar.

 

Sizin ayrıca hat, tezhip ve grafik çalışmalarıyla da ilgilendiğinizi biliyoruz. Biraz da bu konudan bahsedebilir misiniz?

Hat, tezhip, minyatür gibi klasik sanatlarımız yanında özgün grafik tasarımlarıyla da uğraştık. Belki yüzlerce kitap kapağı, afiş, bilbord, megalayt, logo ve amblem tasarımı yapmışızdır ama hemen hepsi imzasız olduğundan pek bilinmezler. Bunlar daha çok ailemizin geçimini temin için yapılmış çalışmalardır.

 

Selçuklu ve Osmanlı Sultanları ile ilgili minyatürler yaptınız, bize biraz minyatür sanatından bahsedebilir misiniz?

Bildiğiniz gibi bizde asıl olan yazı, yani hat sanatıdır. Tezhib, minyatür ve ebru gibi sanatlar ise yazıya hizmet için üretilirler. Minyatür, Batılı resimle aramızdaki farkı pek iyi gösteren bir sanat dalı olduğu için rağbet görmüştür. Onda perspektif aranmadığından meramınızı çok farklı bir üslupla anlatabilirsiniz. Mesela bir dağ çizersiniz kağıda. Dağın ardında bir adam görünür ama dağdan daha büyüktür. Tam burada Necip Fazıl merhumun dizeleri akla gelmez mi? “Niçin küçülüyor eşya uzakta / Gözsüz görüyorum rüyada nasıl? /  Zamanın raksı ne bir yuvarlakta /  Sonum varmış onu öğrensem asıl”...

 

Bu sanatın Osmanlı’daki büyük temsilcileri kimlerdir?

Bizde Şahkulu, Kara Memi, Matrakçı Nasuh, Nigarî, Vassal Kalander, Veli Can, Levni gibi büyük sanatçılar yetişmiş, Osmanlı saray nakkaşhanesinde nice ünlü müzehhip ve nakkaşlar vazife yapmışlardır. Nakkaş Hasan, Nakkaş Osman, Ahmet Nakşî gibi sanatçılar bize göre hâlâ aşılabilmiş değildirler. Abdullah Buharî ve Ali Üsküdarî gibi çiçek ressamları ve lâke ustaları da unutulmazlar arasında sayılabilir.

 

Bu tür klasik sanatlarımız Cumhuriyet döneminde devam edebilmiş mi?

Cumhuriyet döneminde bir kırılma var. Birçok şey yasaklanıyor. Alfabe değişikliği sebebiyle okullarda Osmanlıca yazı ve okuma işi kaldırılıyor. Hat sanatı büyük bir darbe alıyor. Dolayısıyla bu sanatı yakından ilgilendiren ebru, tezhip ve minyatür gibi sanat dalları da geriliyor.

 

Bütün bunlara rağmen klasik sanatlarımızı koruma çabasında olan bildiğiniz isimler var mı?

Elbette var.  Cumhuriyet döneminde de kendi işlerine devamla talebe yetiştiren vefakâr ve cefakâr insanlarımız bulunmuştur. Bunlar arasında Necmettin Okyay,   Kemal Batanay, Hamit Aytaç,  Emin Barın, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, Süheyl Ünver, Rikkat Kunt, Muhsin Demironat  gibi sanatçılarımız icrai faaliyette bulunmuş, orijinal eserler üretmişlerdir. Bilhassa merhum Necmeddin Okyay derya gibi bir adamdır. Hem deha çapında bir hattat, ebruzen ve çiçekçi, hem de okçulukta mahir bir kimsedir. Pek çok talebe yetiştirmiştir. 

 

Geleneksel sanatımızın ilerlemesi, gelişmesi hususunda neler söyleyebilirsiniz?

Sanat biraz da ekonomik refah gerektirir. Günlük maişetiyle meşgul olan insan sanatla nasıl ilgilenebilir ki?  Devletin desteği de gerekli. Osmanlı’nın yükseliş dönemlerinde devlet büyükleri sanatçılarını destekliyor ve her halükârda onlara sahip çıkıyordu. Marifet iltifata tabidir diye bir söz var. Marifetsiz meta zayidir.  Şimdi o iltifat olmadan, marifet nasıl gelişecek? İşimiz zor. Buna rağmen sanatçılarımız büyük fedakârlıklar göstererek bugünlere gelmiş ve yeni talebeler yetiştirmişlerdir. İnşallah gelecek günlerimiz daha aydınlık olur diye dua ediyor, insanımızı kendi inanç, kültür ve medeniyetine sahip çıkmaya çağırıyoruz. Yardım, ümit ve başarı yüce Allah’tandır.

 

Son yıllarda roman yayınlamaya başladınız. Biraz da bu konuyla ilgili bilgi verir misiniz?

Evet,  daha önceki yıllarda da birkaç roman yayınlamıştık ama son üç – beş senedir başka bazı romanlar yazma imkânı bulduk. Bunlar Nar Yayınları tarafından neşredilmiş olup, daha çok tarihî hikâyeler çerçevesinde yapılmış çalışmalardır. Mesela “Sir Derya’dan Uçan Kartal” isimli romanımız Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey’i anlatmakta, “Köse Mihal”, “Bozkır Yılanı”, “Kutlu ile Melinda” isimli romanlarımız da yine Selçuklu ve Osmanlı tarihinden kesitler sunmaktadır. En son “Buz Kırığı”, “Zenâdika” ve “Heyâkil” isimli romanlarımız yayınlandı. Bu üç eserde ise daha çok dinî referanslarla yola çıkıp milletlerine ihanet eden gizli mahfil ve figürlerin hikâyeleri anlatılmıştır. Her birinin edebî ve tarihî romanlar arasında bir ses getirmesi umulmaktadır. İnşallah günü geldiğinde ve okuyucusu çoğaldığında bu gayeye ulaşırlar. Yine tekrar edelim ki, yardım ve başarı ancak yüce Rabbimizdendir. Görelim O n’eyleyecek?

 

Bize vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben de sizlere teşekkür ediyorum. Allah’a emanet olunuz.

 

Aylık Dergisi 172. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ahmet Efe, Sanat ve Edebiyat,
Yorumlar
Haber Yazılımı