Haber Detayı
04 Ocak 2017 - Çarşamba 13:34
 
Ahmet Yenilmez: Sanatçının Vazifesi Topluma Ayna Tutmaktır
Yönetmen-Oyuncu Ahmet Yenilmez ile "Sevdam Gözlerinde Kaldı" Filmi Üzerine...
Söyleşi Haberi
Ahmet Yenilmez: Sanatçının Vazifesi Topluma Ayna Tutmaktır

Türk tiyatrosu diye bir tanımlama yapmak mümkün müdür? Tiyatromuzun bugünkü manzarasına bakarak istenilen düzeye ulaştığını söyleyebilir miyiz?

Türk tiyatrosu diye bir tiyatrodan bahsetmek mümkün değil. Geleneksel Türk tiyatrosu diye bir bölümün olmadığı bir ülkede, Türk tiyatrosundan bahsedilemez. Sadece Türkiye’deki tiyatro faaliyeti diyebiliriz. Bu da tabiî istenilen düzeye ulaşmamıştır. Daha kat edilecek çok uzun mesafeler var. Batı’nın çok çok gerisindeyiz ve ayrıca illâ Batı’yı kıstas almaya da gerek yok, Asya’nın da çok çok gerisindeyiz. Bunun çeşitli sebepleri mevcut. İnsanımızın tiyatroyla problemi var, tiyatrocuların toplumumuzla problemi var, devletin tiyatro başta olmak üzere kültür politikası yok, kapitalistlerin de bu faaliyetler zaten umurunda değil. Böylece ortaya birkaç gönüllünün özel tiyatro anlamında faaliyet yürüttüğü ve devletin yüz yıla yakın süredir belirli aile ve kesimlerin hüküm sürdüğü bir uğraşı hâlinde… Oysaki bu çok ciddi bir mesele… Sanatın ve bilhassa tiyatronun aslî unsuru olan “ayna tutmak” hadisesi, hem devleti hem de kapitalistleri rahatsız ettiği için, çok fazla şikâyet edilen ve geliştirilmesi için çaba sarfedilen bir saha olmaktan da uzaklaşıyor. Burada ideolojik bir ayrım yapmadan söylüyorum; birkaç dertli ve samimî insanın gayretinin dışında, Türkiye’de tiyatronun gişe bağlamında da kayda değer ve etkileyici bir yönü yoktur.

Türkiye’de tiyatronun belli bir zihniyetin ve hayat tarzının propagandasını yapan araç olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Ne dersiniz?

Rahmetli Seyid Ahmed Arvasî’nin bir sözü var: “Üç çeşit ülkücü vardır; ülkücüler, ülkücü geçinenler ve ülkücülükten geçinenler…” Bunu istediğiniz her harekete ve ideolojiye uyarlayabilirsiniz. Devir geçinenler devri olduğu için, isimlerin ve markaların da bir kıymeti harbiyesi kalmıyor. Dolayısıyla kendisini bir ideolojiye mensup gösterenlerin tavrı da o ideolojiyi yansıtmıyor. Bu sorduğunuzu emperyalist bir zihniyet olarak söylersek daha doğru olabilir. Batı’da da akl-ı selim ve vicdan sahibi insanlar var. Emperyalist emperyalisttir; Batılısı, Doğulusu, Müslüman’ı Hıristiyan’ı olmaz. Zalim zalimdir. Emperyalizm ve zalimler her dâim sanattan rahatsız olmuştur. Çünkü sanat ayna tutar. Aynaya bakan insan da aksayan yönünü düzeltir. Sömürülen toplumlarda bu istenmemektedir.

Türkiye’de ve dünyada sosyolojik bir dönüşüm yaşanıyor. Bunu Müslümanların lehine olarak yorumluyoruz; fakat Müslümanların birçok eksiğinin olduğunu söylüyoruz, yeri geldikçe tenkid ediyoruz. Bu çerçevede başta tiyatro olmak üzere kültür-sanat faaliyetlerini kullanabiliyor muyuz?

Hangi Müslümanlar? Bu Müslümanlar 28 Şubat döneminde mağdur olan Müslümanlarsa eğer bu ne yaman bir çelişki… Yönetimdekiler o dönemde mağdur olan Müslümanlarsa bugünkü hâlimiz ne? Yüksek bina ve zina neyin alâmeti? Kıyamet alâmeti… Avrupa’nın en büyük binasını kim dikti? İmam-hatip mezunu birisi dikti Safir İş Merkezi’ni, açılışını da imam-hatip mezunu birisi yaptı. Bugün gidin Bakırköy Sahili’ne bir manzaraya bakın. Hangi sağ, hangi sol, hangi Ülkücü, hangi Müslüman? Asıl mesele de sıkıntı da burada.

Sanatçı içtimaî hayatta yaşananlardan bîhaber şekilde hayat sürdüremez. Çevresinde olanların ıstırabını çeker diye düşünüyoruz. Oysaki bugünkü algılanış biçimi hiç de öyle değil. Sanat ve sanatçı kavramlarının içi mi boşaltıldı?

Haberdar olmaktan ziyade, sanatçının bir orijinal bakışı vardır. Zaten kimsenin görmediğini menfî yahut müsbet mânâda gördüğü için sanatçıdır. Biraz önce de söylediğim gibi vazifesi topluma ayna tutmaktır. Durumdan vazife çıkarıp “ey insanlar siz bu kötüyü ve kötülüğü niye görmüyorsunuz?” derler. Tabiî ki herkes kendine dert edindiği çerçeveden bakar. Ben yüksek binaları şirk olarak görürüm, başka bir sanatçı ise o binadan en iyi daireyi nasıl alırım diye düşünebilir. Bunu kendisine idealleştirir. Fakat mevzu bahis iki kişi de sanatçıdır; sanatçı değil diyemezsin. Bu bir dert ve bakış açısı meselesidir. Üstad Necib Fazıl farklı dertlenmiştir; Nazım Hikmet farklı dertlenmiştir. İkisi de sanatçıdır. Nazım, şair değildir diyemeyiz. Vatan hainidir diyemeyiz; çünkü ikisi de vatanperver insanlardır. Bakış açısı bağlamında bakılması gereken bir meseledir bu. Bir de popüler kültürün içerisindeki insanları da sanatçı kimliği kapsamında görmek, sanatın ruhuna ne kadar uyar burası ayrı bir mesele. Sanatçı popüler kültürün içerisinde olur bunda da bir beis yok; fakat popüler kültür içerisinde bugün bize sanatçı diye takdim edilenlerin hepsinin sanatçı olmadığı aşikâr. Dizilerde, televizyon ekranlarında sanatçı olarak bakamayız. Toplumdan kopuk, hiçbir derdi olmayan, sadece hayatını da rol icabı yaşayan bir insan profilinden söz ediyoruz.

Üstad Necib Fazıl’ın kaleme aldığı tiyatro oyunları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Atina Devlet Tiyatrosu’nda on yıllarca sahnelenmiş bir oyun niçin burada sahnelenmesin? Tabiî ki buradaki problem Üstad’ın vasiyetinin yanlış yorumlanması. “Yönetmen nedir, tiyatro nasıl sahnelenir?” gibi konular bilinmediği için, “hiçbir kelimesini değiştiremezsin” gibi bir algı oluşuyor. Böyle bir şey yok. Hikâyenin bugüne uygun anlatım dili vardır. Üstad’ın yazdığı dönemdeki tiyatro ile sinemanın dili, bugünkü tiyatro ve sinemanın diliyle aynı değildir. Rahmetli tirad şeklinde yazmıştır; ama siz onu sadece bir kareyle, bir resimle, sadece bir müzik tınısıyla verebilirsiniz.

Mesele oyunu kimin yaptığıdır… Yapanın, Üstad’ı bilmesi, anlaması, derdiyle dertlenmesi lâzım. Bu sezon Allah nasip ederse Mayıs’a yetiştirmek istediğimiz “Üstad” diye bir oyun var. Bir de onu seyretmek lâzım. Ailenin hassasiyeti var, oyunlar sergilense bile bir alâkasızlık var. Mesela şehir tiyatrolarında Üstad’ın oyunları sergilendi, salon dolmadı. Dosta-düşmana karşı, oyunlarda eksikler de olsa, o salon dolmalıydı. Millet Üstad’ın eserleri oynanmıyor diye mi dert ediyor, yoksa Üstad’dan da geçinenler var da onlar konuşmanın fırsatını mı buluyorlar, sorgulanması gereken husus bu…

Dizi sektöründeki genişlemenin sinemaya ve tiyatroya tesiri nasıl oldu?

Sinema Türkiye’de yeni yeni filizlenmeye çalışan bir saha… Tiyatronun da zaten etki sahası çok kısıtlı. Bu sebeple dizi sektörünün buralara tesirinden söz edemeyiz. Televizyonu ve sinemanın bir kısmı zaten savaşın başka bir şekli. Sivil toplum kuruluşlarının gelişimini tamamlayamadığı toplumlarda, münevverlerin konuşmadığı ve sohbetin olmadığı bir toplumda bu sorgulanamaz. Bu toplum mahkûmdur ve sadece önüne konulanı görebilir. Önüne konulanı görür ve inanır.

Münevver yetiştirememek de en büyük problemlerimizden birisi sanıyoruz.

İnsanları nefsleriyle sorgulayamazsınız. Kimseye bunu niye göze almadı da diyemeyiz. Yunus Emre bu toprakların ahlâkî olarak dibe vurduğu bir dönemde gelmiştir. Demek ki tam olarak dibe vurmamışız.

2 Aralık’ta vizyona girecek olan “Sevdam Gözlerinde Kaldı” filminden biraz bahsedebilir misiniz?

Rahmetli Muhsin Bey ile bir aidiyetimiz ve bir kimliğimiz var. Nihayetinde insanız ve her insanın bir kimliği vardır. Herkes bizi kendi zaviyesinden gördü ve isimlendirdi. O isimlendirme içerisinde de ismin açıklamasını da kendileri yaptılar. Bizi adam döven, yumurta topuk ayakkabıya basan, teşbih sallayan, kadına saygısı olmayan, sevgiyle-aşkla işi olmayan insanlar olarak tasvir ettiler. Oysa ben aşık da oldum, çok aşık oldum, hatta hüngür hüngür ağladığım dönemler oldu. O dönemlerde bize bizi farklı gösteren ve bize farklı zaviyelerden bakanlara bir itirazdır bu film. Geçmişte Yenilmez Sanat Merkezi olarak “niye bu ülkede hiç Çanakkale’nin filmi çekilmedi?” dedik Kınalı Kuzular’ı yaptık. “Niye bu ülkede uluslararası literatüre de geçmiş geleneksel Türk tiyatrosu diye bir şey varken bunun eğitimini veren bir kurum yok?” dedik, konseptimizi ve tiyatro alanımızı bunun üzerine kurduk. Şimdi de “bizi niye böyle gösteriyorlar?” dedik. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu ile bir aşk hikâyesi konuşur ve kurardık. Daha açıklanamayan bir 12 Eylül gerçeği var. Çekilen acılar, mutluluklar, cezaevinde görüş günlerinde hangi aşklar doğdu, bunlar konuşulamadı. “Sevdam Gözlerinde Kaldı” bizim her türlü sevdamızın ismi… İdealizm adına da, beşerî anlamda da sevda… Bu filmin özelliği, 12 Eylül 1980 ve 2016 arasında bir hafıza tazelemesidir. Travmatik olaylarımızı filmin içerisine bugünkü teknikle yerleştirdik. Filmi izleyenler birçok şeyi ilk kez görecekler. Ne yaptık? Filmi bir kere Nişantaşı’nda çekmedik. “Van’da, Hakkâri’de, Mardin’de film çekildi de, buradan iki saat uzaklıktaki Bilecik’teki Şeyh Edebali Türbesi herhangi bir sinema filminde gösterilmedi?” diye düşündük. Bunu gösterdik. Şeyh Edebali Türbesi Yunanlılar tarafından yakılmıştı. Bizim kahramanımız da sevdiği kıza, onu sevdiğini söyleyeceği ânda bomba patladı. 1980 öncesi o bombayla onun istikbali de, sevdası da yanmıştı. Şeyh Edebali Türbesi’yle aynı kaderi yaşamışlar. İstanbul’un efsane bir ülkücüsü. Orada mezarlık bekçiliğine başlıyor. Hayat devam ediyor. Genç bir çocuk ve annesi de o mezarlıkta medfun. Her sabah güne annesine dua ederek başlıyor ve işe giderken de yanında gazete kupürlerini götürüyor. Kör olan kahramanımıza onları okuyor. Okurken de Muhsin Yazıcıoğlu’nu tanıyor; dava süreci devam eden Muhsin Yazıcıoğlu’na dâir haberler gazetelerde çıkıyor. Bunları kenara ayırıyor. Bilecik’te mahallî bir televizyonda haber sunan bir kıza aşık ve kız popüler kültüre ait. Hayalinde bir gün büyük bir televizyonda çalışmak var. Bu hayali gerçek oluyor ve gidiyor. Aşk kaybedince doğan bir şeydir; aşık olduğunu anlıyor ve kör olan arkadaşla peşine düşüyor. 36 yıl önce yaşanan aşk ile bugünkü aşk bir kavşakta kesişiyor ve hâdiseler gelişiyor. Hadiseler esnasında gidilen her bir mekân kör olan kahramanımıza bir şeyler hatırlatıyor. Bizim filmimizin içinde İstanbul’da yaşayan 20 milyon insanın içinde yaşadığı hâlde bilmediği mekânlar var. Seyirci bu filmde birçok şey öğrenecek ve birçok şeyi sinema perdesinde ilk defa görecek.

Bu filmde seyirci en başta neyi hissedecek?

Böyle şeyler yaşanmış ve biz buymuşuz; böyle bir şehirde yaşıyormuşuz diye düşünecekler. Sanatın estetik bir yönü vardır; bir sinema filmi seyredenin sorularına cevap vermez, aksine üstüne sorularının üstüne yeni sorular katarak yolcu eder. Birçok soru ile yolcu edeceğiz.

Memleket olarak 15 Temmuz gibi bir badireyi atlattık. Bu meselenin ehemmiyetinin anlatılması hususunda zorluk yaşıyor muyuz? Bu mevzuda kültür-sanat faaliyetleri nasıl kullanılabilir?

Süreç hâlâ devam ediyor, henüz neticelenmedi. Esasında bu hâdisenin adını bile henüz koyamadık. Devlet “başarısız bir darbe teşebbüsü” diyor; ben de “değil” diyorum. Bugüne kadar yaşanan darbelerde meclise kilit vuruldu; ama meclis hiç bombalanmadı. İnsanların üzerine bombalar, kurşunlar yağdırılmadı. Göstermelik de olsa bir mahkeme kuruldu ve insanlar asıldı. 15 Temmuz ise böyle değil; dolayısıyla bu bir işgâl girişimidir. 100 yıl önce başlayan savaşın aynı coğrafyadaki devamı. Ordumuzun Musul ve Kerkük’e dayanmaması ve hareket edemez hâle getirilmesi isteniyordu. Başarılı olamadılar. Tabiî bu sürecin bir neticelenmesi lâzım. İlber Ortaylı’nın bir sözü var, “bu ülkede tarih filmi çekilemez, daha romanı yazılmadı” der. Biz bir ülkü anlatıyoruz, bunun daha ülküsü yazılacak. Bir meselenin önce edebiyatının oluşması gerekir.

Siyasî ahvali nasıl yorumluyorsunuz?

Şu anda mücadele devam ettiği için içinde bulunduğumuz süreç bize sorgulama hakkı tanımıyor. Sadece koruma hakkı veriyor. Şu anda alternatifi düşünemiyoruz. Eksiğini görmekten ziyade yolumuza devam edebilmeyi düşünüyoruz.

Senelerce içerisinde bulunmanız hasebiyle sorarsak Ülkücü camianın tavrını nasıl buluyorsunuz?

Yangına körükle gitmiyor ve yangını söndürmek için bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Fakat ülkücü hareketin çok büyük problemleri var. Yine dönüp dolaşıp aynı şeye geliyoruz: Hangi ülkücü? Ülkü Ocakları’na gidip bir kâğıt dağıtsanız ve ülkücülüğü anlatmalarını isteseniz, her biri farklı bir şeyler yazar. Bir tarifte bile buluşamadık. Aslında buluşmuştuk da, tek tarifimiz çoklandı ve dağıldık. Millî mücadele sürecinde olduğumuz için bunu da sorgulayamıyoruz.

Bu mücadele nasıl neticelenecek?

Su akacak ve yatağını bulacak.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ediyorum.

Aylık Dergisi 146. Sayı, Aralık 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ahmet, Yenilmez:, Sanatçının, Vazifesi, Topluma, Ayna, Tutmaktır,
Yorumlar
Haber Yazılımı