Haber Detayı
01 Mart 2020 - Pazar 08:35
 
Asker, Vatan ve Din Uğruna Ölmek İçin Vardır - Dr. Vehbi Kara
Eğer Türkiye, Libya’da gerekli askeri desteği sağlayamaz ise Doğu Akdeniz ve mavi vatan suları elimizden çıkacaktır. Yetmedi; Akdeniz’deki gücümüz ve itibarımız aşındığı gibi güvenilirliğimiz de tehlikeye düşecektir; vesselam!
Aktüel Haberi
Asker, Vatan ve Din Uğruna Ölmek İçin Vardır - Dr. Vehbi Kara

Türk Silahlı Kuvvetleri hâlâ 12 ülkede, ülkemiz menfaatleri için görev yapmaktadır. Şimdi Meclis’ten geçen tezkere kararı ile Libya’ya da vatanımız için gitmektedir. Eğer Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan”ı elimizde tutmak istiyor ve Libya’da münhasır ekonomik bölge anlaşmasını yürürlükte tutmaya çalışıyorsak, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) yardım etmek zorundayız.


Elbette askerimizin ayağına taş değsin istemeyiz. Lakin silahlı kuvvetler mensupluğu gerektiğinde canını vatan için seve seve feda edecek soylu bir meslektir. Ülkemiz ve İslâm uğruna savaşırken hayatını veren askerler şehitlik mertebesine yükselir; ki böyle bir vatan evladı insanlığın en yüksek makamlarından birine yükselmiş olacaktır.


Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme devrinde yeniçeriler sık sık kazan kaldırır, askerî seferlere karşı çıkarak “istemezük” der, isyan ederlerdi. “İstanbul’da keyif ve zevk-ü safa içinde yaşamak varken nereden çıktı bu sefer?” diyen güya profesyonel asker olan bu zıvanadan çıkmış Yeniçeriler, koca Osmanlı’yı perişan etmişlerdir.


Cumhuriyet döneminde de darbeci askerler her 8-10 yıl arasında isyan ederek halkın seçtiği yöneticileri alaşağı edip liderlerini Cumhurbaşkanlığı makamına getirmeyi alışkanlık edinmişlerdir. Öyle ki işi garantiye almak için zırhlı birlikleri İstanbul ve Ankara gibi şehir merkezlerine konuşlandırarak tereyağından kıl çeker gibi darbe yapmaktan bir türlü vazgeçmemişlerdir.


Darbeciler en sonunda 15 Temmuz 2016 tarihinde halkımızdan öyle bir tokat yemişlerdir; ki bir daha darbe yapmaya ve halkın seçtiği yöneticilere isyan etmeye mecalleri kalmamıştır. Lakin bu uğurda 250 şehit ve binlerce yaralı vererek ağır bir kayba neden olmuşlardır.


Şimdi ay yıldızlı bayrağımızı, başka bir ay yıldızlı bayrağı olan Libya’da dalgalandıracaklar. UMH birliklerine destek olarak isyancı Hafter birliklerine dünyayı dar etmek için yola çıktı.


CHP’nin başını çektiği muhalefet partileri ise buna karşı çıkıyor. Sanki ordumuz yerine diplomat ve belediye temizlik işçilerimizi göndermemiz gerektiği anlamına gelen sözler sarf ederek asker göndermemizi istemiyorlar. Bu akılsız ve millet şuuru olmayan dangalaklara şu hususu hatırlatmak gerekiyor:


“Asker vatan uğruna gerektiğinde ölmek dahi olsa mücadele etmek için vardır.” Yıllarca verilen eğitim işte bugün içindir. Orduyu elli yıl beslersin; fakat günü gelince o gün ucunda ölüm olsa bile savaşması icap eder… Buna Meclis karar vermektedir. Hiçbir Müslüman Türk askeri, ucunda gazilik veya şehitlik olan bir görevden kaçmaz.


Fakat Ermeni, Rum ve Yahudi dönmeleri böyle görevlerden hoşlanmazlar. Onlar üniformayı giyip balolarda içki içip dans etmeyi isterler. Ordumuzun her an harbe hazır olması gerektiğini bildikleri halde kırk dereden su getirmek gibi ucuz bahanelerle askerî harekâtlara karşı çıkarlar. İsyancı Yeniçeri askerlerine yakışan; fakat asla Müslüman Türk askerine yakışmayan bu çirkin davranışı yapanlara ne kadar hakaret edilse azdır.


Kahraman silahlı kuvvetlerimize Cenabı Allah’tan muvaffakiyetler diliyor, burnu bile kanamadan vatana dönmeleri için dua ediyoruz. Bu vesile ile sık sık sorulan “Libya’da ne arıyoruz?” sorusuna cevap vermeye çalışalım…


Öncelikle Libya’daki çatışmaların iç savaş olarak görülmesi ve meşru UMH’nin “radikal İslâmcı” olarak nitelenmesinin doğru olmadığından başlamak gerekiyor. Libya’nın son 10 yıllık tarihine bakar isek doğru cevapları bulabiliriz.


2011 yılında Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra ortaya çıkan karışıklıklar 2015 yılının Aralık ayında BM öncülüğünde yapılan görüşmeler ile durma noktasına gelmişti. Libya’da farklı grup ve aşiretler anlaşmaya varmışlardı. Trablus’taki eski yönetim bu anlaşmaya uygun olarak varlığına son vermiş ve yeni kurulan, uluslararası meşruiyeti bulunan bu hükümete tâbi olmuştu. Hafter güdümünde doğudaki ayrılıkçı yönetim ise, anlaşmayı imzalamış olmasına rağmen uygulamaktan kaçınmıştı.


Uzlaşı sonrası kurulan BM’nin tanıdığı meşru Trablus Yönetimi yani UMH Başkanı Serrac, anlaşmadan önce karşı taraftaydı. O tarihte Hafter'in yanında ve denetiminde Tobruk’ta faaliyet gösteren meclisin bir üyesi idi. BM uyum anlaşmasıyla Hafter karşıtı Trablus güçleri, Hafter parlamentosunda aktif olarak çalışan bir vekile iktidarı devrederek iyi niyetlerini göstermişlerdi. Fakat dış müdahaleler sonucunda Hafter, halkın yönetimini kabul etmeyerek anlaşmaya ihanet etmişti.


Kaddafi devrildikten sonra Libya halkı da diğer Arap ülkeleri gibi hürriyeti esas alan bir rejim kurmaya çalışıyordu. Nitekim, 2011 yılında ilk serbest seçimler yapılmıştı. Radikal guruplar beklenen başarıyı gösterememiş sonuçta koalisyon hükümeti kurulmuştu.


Koalisyon idaresinin yetersizlikleri, silahlı gurupların faaliyetleri ve dış müdahaleler sonucunda işler kısa sürede çığırından çıkmış; hükümet ve meşru makamlar güç ve itibar kaybetmeye başlamıştı. Özellikle radikal guruplar Bingazi’de, eski rejimin uzantıları ile siyasi rakiplerini suikastlarla yok etmeye yönelmişlerdi. Ayrıca Bingazi’de ABD Büyükelçisi öldürülmüştü.


Hafter, radikal gurupların bu yıkıcı silahlı eylemlerine karşı duyulan nefret ve endişe sayesinde 2014 yılı Şubat ayında Libya’yı toparlamak ve teröristlerden temizlemek iddiasıyla Bingazi’de devlete el koyduğunu ilan etmişti. Bu durum resmen bir askerî darbeydi.


Kaddafi döneminde etkili, itibarlı ve çıkar sahibi olan darbeci subay ve elitler, ülkedeki çatışma ve güvensizlik ortamından bıkan halkın desteğini de almıştı. İlave olarak “Libya devrimi”ni kendilerinin yaptığını düşünen; ancak savaş sonrası iktidar kurumlarının Bingazi’den Trablus’a taşınmasıyla burukluk yaşayan doğu bölgesindeki kabileler de Hafter’e destek vermekteydi. Fakat işin garip tarafı, darbeciler Kaddafi’nin eski ekibi ile koalisyon kurarak birlikte hareket ediyorlardı.


2014 yazında Libya’da ikinci genel seçimler yapılmış katılım 15 ilâ 18 arası gibi çok düşük oranda kalmıştı. Seçilen milletvekillerinin bir kısmı Trablus’a giderken diğer bir bölümü Hafter’in kontrolündeki Tobruk’a gitmişlerdi. Böylece Libya’da iki meclisli iki yönetim ortaya çıkmıştı.


Bu durum Aralık 2015’deki BM Ulusal Uyum Hükümeti anlaşmasına kadar devam etmiş sonunda uluslararası kamuoyu ve aktörler, Libya’nın meşru yönetimi olarak Trablus’taki hükümeti kabul etmişlerdi. 


Hafter ise bunu kabul etmediği gibi dış güçlerin yardımına başvurarak darbeci yapıyı muhafaza etmeye başlamıştır. En önemli dış desteği, Mısır’da 2013 yılında bir darbeyle iktidara gelen ve dikta rejimi kuran General Sisi’den almıştır. Hafter’in Sisi'yi örnek aldığı ve aynı rejimi Libya’da kurmak istediği bugün çok iyi bilinen bir gerçektir.


General Sisi ve General Hafter’in darbe ve askerî güç kullanma yöntemleri birbirinin aynısıdır. Bu koalisyona daha sonra Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan’da katılmıştır. Çünkü yönetimin halka geçmesinden büyük bir rahatsızlık duymaktaydılar. Kendileri gibi petrol zengini bir Arap ülkesinde kurulacak hürriyet rejiminin başarılı olmasını istemiyorlardı.


Zaten Hafter’e ilk dış askeri desteği organize ve finanse eden BAE’dir. Bu amaçla muazzam bir fon oluşturmuştur. Dünya piyasasından her türlü silahı alıp göndermektedir. Hafter güçlerinin Nisan 2019’da Tajura’da uğradığı bozgunda ele geçen ABD’ye ait silah, bomba ve güdümlü mermiler, ilk anda şaşkınlığa yol açmıştır. Son teknoloji ürünü ABD silahlarını, BAE’nin, ABD'den başka amaç göstererek temin ettiği bu şekilde ortaya çıkmıştır.


Ayrıca BAE'nin Çin'den de gelişmiş silahlı ve silahsız hava araçları alıp Libya'ya aktardığı ve “Wagner” adı verilen özel paralı askerleri finanse ettiği ortaya çıkmıştır. BAE savaş uçakları, hâlâ Trablus’u ve diğer yerleşim yerlerini bombalamaya devam etmektedir.


Hafter’in ABD bağlantısı da dikkat çekicidir. Kaddafi’nin üst düzey komutanı olarak 1987 Çad savaşında yenilmesi ve yüzlerce askeriyle birlikte esir düşmesi sonucunda Kaddafi’den korkarak ülkesine dönememiş ABD’ye sığınmıştır. ABD’de 20 yıl sürgün kalmış ancak Kaddafi’ye karşı ayaklanma başladıktan sonra 2011 yılında Libya’ya dönerek Kaddafi’ye karşı savaşa katılmıştır. 


Hafter’in aradığı desteği veren diğer bir ülke ise Fransa’dır. İlginçtir isyanın başında Bingazi'ye yönelik Kaddafi’nin tank saldırısını Fransız savaş uçakları durdurmuştu. Fakat daha sonra Türkiye'nin nüfuzunun artmasından rahatsız olarak saf değiştirmiş Hafter’i desteklemeye başlamıştır. Son zamanlarda Fransa, silah sevkiyatından başka Libya'daki bazı çatışmalarda Hafter’e hava desteği vererek UMH mevzilerini bombalamıştır. Halâ Hafter saflarında danışmanlık yapan askerî personeli mevcuttur.


2019 yılı Nisan ayında BM Genel Sekreteri’nin barış çabaları için Trablus’ta bulunduğu sırada, Hafter’in Trablus'a saldırı başlatması dünya kamuoyunda çok çirkin görülmüştü. Bu maksatla Hafter’in BM Güvenlik Konseyi ve AB Başkanlık Konseyi’nde kınanmasını ABD ve Fransa engellemiştir.


ABD ve Fransa’nın ikiyüzlülüğü Hafter’in son Trablus saldırısını başladığında iyice gün yüzüne çıkmıştır. ABD Başkanı Trump, Hafter’i telefonla arayarak, kınamak yerine teröre karşı işbirliği yani onama mesajı vermekten çekinmemiştir.
Hafter’in, kara gücü zayıflığını gidermek üzere, Sudan ve Rusya'dan paralı asker getirme yoluna gittiği de görülmektedir. Bu kapsamda, Sudan'dan Darfur’da iç savaşta aşırılıklarıyla tanınan özel kuvvetlerden 3000 asker ile Rusya’dan, içlerinde keskin nişancıların bulunduğu çok sayıda Wagner adı verilen özel savaşçı kiraladığı ortaya çıkmıştır.


Hafter’in Trablus tarafıyla görüşmelerinde samimi olmadığı, esas amacının Libya’yı tek başına diktayla yönetmek olduğu bugün çok açık bir şekilde görülmektedir. Uluslararası baskı karşısında, 2015 Aralık ayında Ulusal Uyum Hükümeti anlaşmasını kabul etmiş, ancak uygulamamıştır. 2017 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un öncülüğünde Temmuz 2017’de Paris’te Saraç’la görüşmesinde ateşkesi ve seçimlere gidilmesini kabul etmiş, bilahare seçim öncesinde silahlı birliklerini Trablus’a alınması şartını ileri sürmüştür. Seçimlerde kendisinin seçilememesi durumunda geçerli saymayacağını açıkça ortaya koymuştur.


Hafter son olarak Şubat 2019’da Abu Dabi’de, BM öncülüğünde Serraç ile görüşmesinde yine ateşkesi ve seçimleri kabul etmiş, bu amaçla Almanya’da bir konferans yapılması planlanırken ve BM Genel Sekreteri konuyu Trablus’ta yerinde ele almaktayken kente saldırı başlatmıştır. Bu tavırların anlaşılmıştır ki; Trablus’ta bulunan UMH ile görüşmelerde samimi değildir. İktidara ve ülkeye tamamen kendisinin sahip olması için her türlü gurupla işbirliği yapmaktan çekinmediği açıktır.


Bingazi ve Tobruk’ta yaşayan Osmanlı’dan kalma Türklere karşı nefret dili kullanması ve etnik temizliğe başvurması ülkemiz açısından kabul edilemez bir durumdur. Yağma, öldürme ve tehditler sonucu Türk asıllı bir çok insan bölgeyi terk etmiştir. Bu yolla Bingazi’den göç ettirilenlerin sayısının 100 bine vardığı söylenmektedir. Hafter, bu siyasetini açıkça Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı söylemiş bazı denizcileri tutuklama yoluna gitmiştir. 


Türkiye'ye bağlı meşru UMH’nin ve sivil halkın dışarıdan yönlendirilen Hafter emrindeki askeri saldırı ve hava bombardımanına karşı korunması zorunluluk haline gelmiştir. Türkiye’ye bağlı meşru bir yönetim ağır saldırılarla yok edilme tehdidi altındadır ve Türkiye’den medet ummaktadır. 


Trablus yönetiminin ana gücünü oluşturan “Misrata devrimcileri”nin ellerinde az sayıda Kaddafi döneminden kalma ağır silah ve tank bulunmaktadır. Ancak hava güçleri ve dış destekleri yoktur. Kayda değer dış desteği sadece Türkiye ve Katar vermektedir. 


Türkiye ne yazık ki uzun süre kendinden yana olanlar ile karşı olanları bir tutmuş ve UMH’ne dişe dokunur bir yardım yapmamıştır. UMH, THY uçuşlarının tehdit edilmesi karşısında Türkiye’den hava savunma sistemleri istemiş ancak bu destek sağlanamamıştır. Nihayet 2019 Nisan ayında Trablus’a yönelik son Hafter saldırısının başlamasıyla tutumumuz değişmiş verilen Kirpi isimli zırhlı araçlar sayesinde Hafter saldırıları püskürtülebilmiştir.


Son tahlilde Trablus’taki hükümet, BM gözetiminde, her iki tarafın uzlaşması ve katılımıyla kurulmuş bir ulusal uyum idaresidir ve Libya'nın uluslararası tanınırlığı olan meşru yönetimi olup darbecilerin silahlı saldırısına uğramıştır. Hafter saldırgan ve UMH mağdur durumdadır.


BM Şartına göre saldırıya uğrayana savunma yardımında bulunmak meşrudur. Uluslararası Adalet Divanı 1986 Nikaragua Kararı’yla, meşru bir devlet yönetiminin silahlı saldırıya uğradığını ilanla askeri yardım istemesi halinde, müşterek savunmanın gerekli ve geçerli olduğunu teyit etmiştir. Bu durum Libya örneğinde gerçekleştirilmektedir.


Hafter güçleri, karşı tarafın hava gücü ve savunma sistemi olmamasından istifadeyle, sürekli kentleri bombalamaktadır. Şehirlerin bombalanması ve sivillerin ayrımsız hedef alınması bir savaş suçudur. Uluslararası toplumun ve diğer ülkelerin sivilleri koruma yükümlülüğü bulunmaktadır.


Türkiye’ye karşı düşmanca tavrı kesinleşen saldırgan Hafter’in dengelenmesi şarttır. Bölgesel güçlerin Libya’yı ele geçirmesinin önlenmesi için Trablus’taki meşru yönetime savunma yardımı yapmak zorunluluk haline gelmiştir. Ayrıca Trablus’taki sivil halkın korunması için askeri destek gereklidir.


Trablus Hükümeti tarafında yeterli savaşçı vardır fakat silahları yoktur. Savunma malzemesine ve Libya askerlerinin eğitimine ihtiyaç bulunmaktadır. Mevcut durum Kıbrıs’taki 1974 Barış Harekâtı’na çok benzemektedir. Bıçak kemiğe dayanmıştır.


Eğer Türkiye, Libya’da gerekli askeri desteği sağlayamaz ise Doğu Akdeniz ve mavi vatan suları elimizden çıkacaktır. Yetmedi; Akdeniz’deki gücümüz ve itibarımız aşındığı gibi güvenilirliğimiz de tehlikeye düşecektir; vesselam!

 

Aylık Dergisi 185. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Asker,, Vatan, ve, Din, Uğruna, Ölmek, İçin, Vardır, -, Dr., Vehbi, Kara,
Yorumlar
Haber Yazılımı