Haber Detayı
08 Ekim 2015 - Perşembe 15:36
 
Avrupalı Zihniyeti - Faruk Hanedar
Kültür&Medeniyet Haberi
Avrupalı Zihniyeti - Faruk Hanedar

Batı adamının, “Birleşik Avrupa” ve “Avrupalı Kimliği”ni oluşturmasında karşılaştığı arazların tarihî arka planına geçtiğimiz sayımızda değinmiştik. Batı medeniyetinin banisi Avrupa’nın “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı” üzerine bina edilmesine mukabil, bilhassa dinî inanç ve nesep meselelerinden kaynaklı ayrılıklar yaşadıklarından da bahsetmiştik. Bu yazımızda da “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı” tabirinin, nasıl bir zihniyetin kendisini ifâde terkibi olduğunu göstermeye çalışacağız...

Ortaçağ

Ortaçağ’da, Avrupa’nın içinde bulunduğu vaziyeti ortaya koyan kaynaklara rastlamak pek güç... Bu devirle alâkalı belli başlı bir kaç kaynağa ve global anlamda tarih sahasında otorite sayılabilecek kişilerin ifadelerine baktığımızdaysa görüyoruz ki; bugün ortaçağ ile alâkalı kaynakların olmaması son derece tabiîdir. Çünkü, kendisini medeniyetlerin banisi olarak görecek kadar kibirli olan Batı, kendi tarihiyle yüzleşmeye başladığı ândan itibaren dünya nezdindeki imajını bir ânda yitirecektir. Kaynak yokluğundan bahsettikten sonra, devam edelim...

Batı Roma İmparatorluğu’nun çöktüğü 476 yılından başlayan ve İstanbul’un fethedildiği 1453’te sona eren Ortaçağda, Yunan ve Roma mirasını devralarak hâkimiyet kuran Hıristiyan kilisesi ve zamanla Hıristiyanlaşıp asimile olan göçebe Cermen kavimlerinin başrolde olduklarını görürüz.

Göçebe kavimler sürekli hareket hâlinde olmaları sebebiyle sert bir mizaç ve katı bir hayat tarzına sahiptir. Barbarlıkları dolayısıyla işgâl konusunda mahir olsalar da, yerleşik hayata geçer geçmez toprakların aslî sahiblerine benzemeye, asimile olmaya başlarlar. Hayat tarzı ve inanışları da bahsettiğimiz asimilasyona tâbidir. Bu arada şu hususu da ilâve etmekte yarar var; göçebe toplumlar yerleşik düzene geçerken her ne kadar asimile oluyorlarsa da, kendi kültürlerini de yerleşik kültüre katarak kültürel zenginleşmeye vesile olmuşlardır. “Avrupa’nın ortak ataları” tabirini atfetmekte bir mahzur görmediğimiz “Cermenler” de bu duruma en güzel misâli teşkil eder. Göçebe olarak yaşarken Roma’ya doğru akınlar düzenleyen Cermenler, zamanla Hıristiyanlık ve Roma potasında erimişlerdir. Cermen kabilelerinin birbiri arasındaki münakaşaları bir tarafa, zaman içerisinde hepsi Hıristiyanlık merkezi etrafında buluşmuş ve hatta Hıristiyanlığın şövalyeleri hâline gelmişlerdir.  

Siyasî olarak, “Ortaçağ’da Avrupa” dediğimizde ilk akla gelen feodalizmdir. Cermen kökenli derebeylerinin küçük toprak parçaları üzerinde hâkimiyet sahibi olduğu, birbirleriyle kıyasıya mücadele ettiği, kendi aralarındaki mücadelenin yanı sıra üzerlerindeki mutlak otorite olan Kilise ile de rekabette bulundukları ve halkın bu iki (Kilise ve derebeyleri) güç merkezi arasında sıkışıp ezildiği dönemdir ortaçağ...

Hülasa; Cermenler Hıristiyanlığı kabul eder ve Roma’nın yerleşik düzeniyle beraber yeniden yoğurulurlar. Roma, eski Yunan’ın değerleri üzerine bina edilmiştir ve Roma sonrası dönemin mutlak otoritesi olan Kilise de “kâfir” olarak nitelemesine mukabil Eski Yunan’ın ilmini kadim ilimler ile harmanlayarak muhafaza etmeye özen gösterir. Böylece “Ortaçağ’da Avrupa” denilince incelenmesi gereken anahtar kelimeler ortaya çıkar; Cermen ortak atalar, Hıristiyan Kilisesi, Roma devlet nizamı ve Eski Yunan’ın fikir mirası…

Avrupa’nın Geçmişe Dönme Arzusu

Kilise’nin çıkarları doğrultusunda ortaya koyduğu her şeyi Tanrı buyruğu olarak siyasî otoritelere ve halka dayattığı, yine halkı ve siyasî otoriteleri ağır vergi yükleri altında perişan bir hâle getirdiği, “toplum” lafzı etrafında “ferd”in topyekûn hiçe sayıldığı bir ortamdan bahsediyoruz… Bu durum, Avrupa’nın hayâlinde canlandırdığı “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlâkı”nın mezcedildiği Roma’nın son dönemlerine dönüş arzusunun doğmasına sebep olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed’in “Konstantiniyye”yi fethederek son noktayı koyduğu Ortaçağ’ın son demlerinde ve Yeni Çağ’ın başlarında Avrupa’da filizlenen Rönesans ve Reform hareketleri bu arzunun tezahürleri; Avrupalının geçmişe dönüş çabasıdır.

Rönesans genelde Yunan ve Roma biliminin keşfedilmesi veya yeniden keşfedilmesi olarak tasvir edilir. Her ne kadar bu sırada bazı yeni keşifler yapılmışsa da, bilimin kaybedilip yeniden keşfedilmesi söz konusu değildi. Değişen tek şey teolojisini desteklemek için kadim bilimi kullanan kilise yerine artık bu bilim üretildiği sırada var olan Yunan ve Roma dünyasını imgelemeyi seven, daha çok kilise dışında âlimlerin olmasıydı. Kadim sanatçıların yaptığı gibi sanat yapmak, onlarınki gibi binalar inşa etmek, onlar gibi Latince yazmak ve onlar gibi düşünmek istiyorlardı. Pagan bir eski dünyada olduklarını hayal ediyorlardı; kilise bu pagan dünyanın bilimini kendi amaçları için kullandığından dolayı bilginlerin o dünyaya girmesini yasaklamıştı.” (1)

Ortaçağ sonrası Avrupa’da zuhur eden ve modern süreçte de tesirlerini iliklerimize kadar hissettiğimiz fikirlerin ortaya çıkışını, zamanın şartları nisbetle değerlendirmek zarurîdir. Unutmadan, zamanın şartlarına göre icat ettiği fikirlerin sadece o bünye için uygulanabilir olduğunu ve topyekûn taklidinin bizim gibi toplumlarda içtimâî şizofreniye sebebiyet verdiğini de belirtelim.

Geçtiğimiz sayımızda çokça bahsettiğimiz Reform hareketi de tıpkı Rönesans gibi tarihten kalan kültür mirasını zamanın şartları nisbetinde yenilemek özlemindeydi. Roma’nın yıkılmasının ardından doğan otorite boşluğu kilise tarafından dolduruldu. Kilise, Roma’dan sonra bir devlet gibi hareket edip, Avrupa’da mutlak otorite sağlarken, çıkarları doğrultusundaki emir ve yasakları “Tanrı buyruğu” diye dayattı. Esasında Reform hareketinin karşı olduğu da, kilisenin çıkarını merkeze alarak bir devletmiş gibi takındığı bu tavırdı.

Rönesans Ortaçağ dünyasının ilk büyük yıkımı oldu; ikincisi de on altıncı yüzyıldaki Protestan Reform hareketiydi. Reform kiliseye doğrudan saldırıydı. Amacı Hıristiyan kilisesinin Romalı olmadan önceki hâline dönüştürmekti. Görmüş olduğumuz gibi, kilisenin Romalı özelliklerini kazanmasının nedeni Roma İmparatorluğu içinde büyümüş olmasıydı; imparatorluk çöktüğünde kilise bir imparator figürüne benzeyen papası, eski Roma İmparatorluğu’nun yöneticileri gibi olan başpiskopos ve piskoposları ve onların altlarında her yörede bulunan rahipleriyle varlığını sürdürdü. Bu kutsal grubun yasaları, cezaları, hapishaneleri ve vergi sistemi vardı.” (2)

Ortaçağ sonrasında gelişen Liberal-Seküler düşünceyi bu iki noktadan hareketle değerlendirdiğimizde, tabloyu daha net görebiliriz.

Avrupalı Zihniyeti

Geçtiğimiz sayıda ortak Avrupa milleti adına, Avrupalıyı tanımlayan temel tamlamanın “Yunan aklı, Roma nizamı, Hıristiyan ahlâkı” olmasına mukabil, mezhep ve neseb üstü ortak bir paydayı merkeze almakta muvaffak olamadıkları için bir türlü bir araya gelemediklerini ifâde etmiştik. Bu ihtilaflardan doğan mücadeleler uzun seneler devam etmiştir. Sonunda bu mücadeleler başlamadan önceki dönemlere dönüş arzusunda olanlar ile statükoyu koruma kaygısı güdenler arasında bir mücadele baş göstermiştir. Ortaçağ’ın son demlerinde başlayan bu dönemi Avrupa için şafak sökmeden önceki en karanlık lahza olarak tarif etsek yanılmış olmayız.

Ekonomik, siyasal ve kültürel düzeylerde 12. yy’dan itibaren süreklilik içinde bir değişimden söz etmek mümkündür. Rönesansla birlikte gelişen yeni bir insan anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak vurgulanan özgürlük kavramı en önemli boyutudur.” (3)

Rönesans ile beraber filizlenmeye başlayan fikirlere, Avrupa zihniyetini meydana getiren tuğlalara bir göz atalım:

Hümanizm: Hümanizm köken bakımından “human-insan” kelimesinden gelir. Hümanizm ise “ferdiyetçilik” olarak anlaşılabilir... Ana prensibi seküler bir hayat tarzını benimsemek ve her otorite karşısında insanın özgürleştirilmesini(!) temin etmektir. Kökleri eski Yunan’a dayanan bu anlayış, Ortaçağ boyunca kilisenin baskısından boğulan Avrupa insanı tarafından, Kiliseye bir tepki olarak yeniden canlandırılmıştır. Aslolan kilisenin vazettiği Tanrı’nın istekleri ve Tanrı’yı memnun etmek değil, insanın kendi istekleri, faydası ve hoşnutluğu olduğu tezi savunulmuştur.

Liberalizm: Liberalizm günümüzde sadece iktisadî bir kavram olarak algılansa da aynı zaman da sosyal ve siyasî bir mefhumdur. Zaman içerisinde sistemleşerek bir “ideolojisizlik ideolojisi” hüviyetine bürünen Liberalizm de ferdî hürriyet fikrinden beslenir.

Liberalizmin tarihi aslında bireyin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatını kısıtlayan, sınırlandıran ve bu alanlardaki özgürlüğünü yok eden her türlü olguya karşı mücadelenin tarihidir. Bu tarih Ortaçağdaki yapının ‘özgürlük’lere doğru dönüşmesiyle başlamaktadır”(4) diyebiliriz.

Sekülerizm: Sosyal, siyasî, hukukî ve nevi meselede, kısacası hayatın her şubesinde dinin tesirlerinin en aza indirgenmesi ve hayatın din dışı argümanlarla izah edilme çabasıdır. Kısacası “dünyevilik”... Yani, Liberalizmin gayrı meşru çocuğu... Seküler anlayışın doğmasına sebep olan faktörlerden bahsedecek olursak, en üste Katolik kilisesinin Ortaçağ’daki tavrına yani “skolastik” düşünceye olan tepkiyi koymak kaçınılmazdır.

“Özgürlük”lerin kazanılması adına Avrupa’nın kendisine karşı sürdürdüğü bu savaş mevcut şartlar göz önünde bulundurulduğunda haklıdır; lâkin hakikati aramak adına çıkılan bu yolda, yaklaşım yanlış olduğundan muvaffak olunamamış, her ne kadar savaş kazanılmışsa da ortaya çıkan “zihniyet” Avrupalıyı kurtaramamıştır. Aksine bir batağa saplanmalarına sebep olmuştur.

Seküler-Liberal düşüncenin doğuşu ile beraber, asırlar boyunca göz ardı edilen ferdiyetçilik yeniden merkeze alınmış; lakin bu sefer de toplum arka plana itilmiş ve fert ile toplum arasındaki muvazene bu sefer belki de onlar zaviyesinden bir daha kurulamayacak şekilde bozulmuştur. Son olarak “Aydınlanma” düşünürleri, “biz klasiklerden daha üstünüz” diyerek geçmişi yakaladıkları ve hatta geçtiklerini iddia etmişlerdir.

Siyasî Sistemin Şekillenmesi

İlk olarak feodal rejimlerin mücadelesi olan 100 yıl, ardından da Katolik ve Protestanların mücadelesi olan 30 yıl savaşlarından sonra bitap düşen Avrupa’dan zuhur eden fikirlerin tezahürlerini siyasî sahada görmek mümkündür. Bu savaşları sona erdiren ve uluslararası ilişkilere yeni bir boyut kazandıran köşe taşı ise Vestfalya Anlaşması (1648) olmuştur. Bu anlaşma devletlerin egemenliği meselesine bir kıstas getirmiş, siyasî self-determinasyon ve devletlerin eşitliği prensiplerini doğurarak, ulus-devletin oluşumuna zemin hazırlamıştır.

Sonrasında gelen Fransız İhtilâli ile beraber zihnî bakımdan oluşumunu tamamlayacak olan Avrupa’nın Vestfalya Anlaşması ile beraber, birlikte hareket etme kabiliyeti konuşulmaya başlanmıştır.

İktisadî Refah ve Avrupa

Ortaçağ’da Avrupa’nın en büyük sıkıntısı iktisadî sahadadır. Halk, kilisenin yüksek vergileri altında ezilmekte, açlık ve sefalet, dolayısıyla da yaygın hastalıklar baş göstermektedir. Bu sahada dibe vuran Avrupa, içine düştüğü durumdan kurtulmak adına da adımlar atmıştır. Coğrafi keşifler ve Sanayi Devrimi en temel iktisadî atılımlardır. Coğrafi keşifler ile beraber yeni hammadde kaynakları Avrupa’ya taşınmış, Sanayi Devrimi ve endüstrileşme ile beraber ise düşük maliyete kemmî bakımdan daha fazla üretim yapılabilme imkânı doğmuştur.

Bu iktisadî kalkınma da Avrupa’nın birlikte hareket edebilme ümidini artırmış, kıtaya yayılan refahın anlaşmazlıkların ve savaşların önüne geçeceği düşünülmüştür; fakat refah düzeyindeki artış, tam aksine bir tesir doğurmuştur. “Oscar Heleck’in, Avrupa kimliğini tanımlarken Avrupa’yı belli bir dönem üstün kılan endüstri dönemi olduğuna ilişkin tesbit de bu bağlamda pek doyurucu bir açılım olamamaktadır. Çünkü endüstrileşme ile birlikte kıta ülkeleri arasındaki amansız rekabet başta silah üretiminde olmak üzere birçok alanda çatışmaya ve hatta birinci ve ikinci dünya savaşlarının çıkmasına yol açmıştır.” (5)

Burada tekrardan modern sürece doğru zuhur eden fikirler neticesinde ortaya çıkan zihnî haritadan dem vurmak gerek... Toplumu göz ardı ederek ferdi merkeze alan Batı medeniyetinin bu yaklaşımı, şahsî menfaatini her şeyden üstün gören insan tipini imâr ederken, toplum olabilme hakikatine malik olamamış insanlardan müteşekkil bir sürü meydana getirmiştir. Bu topluluklar, ulus-devletlerin çatısı altında sömürgecilik sahasında rekabete girişmiş ve bu rekabet belli bir süre rafa kaldırılan düşmanlıkların yeniden gün yüzüne çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Bu açıdan ekonomik birlikteliğin de belli bir noktadan sonra gerçekleşebilmesinin imkânsızlığı ortadadır; buna mukabil Avrupa Birliği tecrübesinde ekonomik birlikteliğin, şimdi çatırdasa da ortak para birimine kadar götürülebilmesinin bile Avrupa için büyük başarı olduğunu belirtelim. Bugünkü çatırdamaları da misal alarak, ekonomik refah kalıcı değildir diyebilir ve ortaya çıkan buhran yüklü iktisadî süreçlerin ırk ve inanç merkezli duyguları kabartıp Avrupa’nın yeniden karanlık dehlizlere doğru sürüklenmesine sebep olabileceğini söyleyebiliriz.

Netice

Avrupa’nın birlik olarak hareket edebilmesine zemin hazırlaması mümkün birçok argümanın varlığına rağmen, bunları boşa çıkaracak birçok tarihî ayrılık da mevcudiyetini muhafaza etmektedir.

Birleştirici ve ayrıştırıcı tüm bu argümanları değerlendirirken merkeze alınacak kıstas ise, Avrupa’nın zihniyetidir. Seküler-liberal zihniyet tüm Avrupa’nın müşterek paydası olmasına mukabil; tüm çabalara rağmen bir türlü ortak hareket edememelerinin altında da aynı zihniyet yatmaktadır. Paradoks...

 

Kaynaklar:

1-John Hırst, Kısa Avrupa Tarihi, Say Yayınları, Sh. 33 (2012)

2-John Hırst, Kısa Avrupa Tarihi, Say Yayınları, Sh. 38 (2012)

3- Halis Çetin, Liberalizmin Tarihsel Kökenleri, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Sh. 86 (2002)

4-Halis Çetin, Liberalizmin Tarihsel Kökenleri, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Sh. 81 (2002)

5-M. Zeki Duman, Avrupa Kimliği ve Türkiye’nin Birliğe Katılımının Yaratacağı Jeopolitik Boyutlar, Sosyo-Ekonomi Dergisi, Ocak-Haziran Sayısı, Sh. 81 (2015)

Aylık Dergisi 132. Sayı, Eylül 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı