Haber Detayı
16 Ekim 2014 - Perşembe 17:24
 
Aylık Dergisi 12 Yaşında
Aylık Arşiv Haberi
Aylık Dergisi 12 Yaşında

12 Yıldır Neyin Peşindeyiz?

Bazen insan sormadan edemiyor; derdi ne bu insanların, sıcak yuvalarını, eşlerini, gelir getiren işlerini bırakıp 12 yıldır dergide bir şeyler karalayıp duruyorlar, bir yerlere koşuşturuyorlar, bir nevi hem fikir üretiyorlar hem aşkla şevkle davalarının hamallığını yapıyorlar? Hakikaten bu insanların başka işi yok mu? Canları pahası, kanları pahası ve üstelik hiçbir şekilde iltifat görme ve servet edinme ihtimali olmayan bu işten çıkarları ne?

İşkence desen hakezâ! Zulüm baskı, para cezası, hapsedilme vs. hepsi bilvesile, artık nasibe ne çıkarsa. Dost bildiklerinin hasedi, kavgasını yaptıkları davanın kendilerinden bekledikleri ‘ulvi’ edeb ve ahlak. Herşey çok zor!..

Böylesine bir duruma ne adına niçin katlansınlar ki? Arkalarında kim var bunların? Kimin hesabına çalışıyorlar? Kimden emir alıyorlar?

Neyin peşinde bu Aylık Dergisi kadrosu?

1 Ekim 2004 yılında bir grup İBDA bağlısı gönüldaş tarafından çıkarılan Aylık dergisi elinizde tuttuğunuz bu sayı ile birlikte 12. yılında.

İlk sayısında bir müjdeyi mırıldanır gibi kapağına, topyekûn insanlığın temennisini taşımıştı; “Amerika Irak Çöllerine Gömülmek Üzere!”

O günlerdeki bu temenninin günümüzde gerçekleştiğini seyrediyor olmamız Aylık Dergisi’ni tanımamız ve neyin peşinde olduğunu anlamamız açısından oldukça mühim.

Ve yine ileriki sayıların birinin önsözünde belirttiği ve özetlediği durumun şimdilerde ayniyle vâki oluşunu ve birileri tarafından geç de olsa fark edilip tasfiye edilişini görüyor olmamız dergimiz kadrosunun tesbitlerinin hem isabet oranını hem de tesir gücünü göstermesi açısından dikkat çekici.

30. sayımızın önsözündeki şu ifade özün özü hükmünde meseleyi izah etmektedir: “28 Şubat’tan ve “Ilımlı İslâm” projesinden güdülen gaye, Türkiye başta olmak üzere, bölgedeki Müslümanları “Devrimci İslâm çizgisinden” uzaklaştırarak “Ilımlı İslâm” içine sokmaktır. Yani Allahsız İslâmcılar yetiştirmek… Bu açıdan baktığımızda her iki “çete”nin de müşahhas hedefi kendiliğinden meydana çıkar: İBDA. Ayrıca altını çizdiğimiz bu husus, Sayın Mirzabeyoğlu’nun “ne için cezaevinde” olduğunun anlaşılmasını sağlayacak en önemli noktadır.

Nüfusu 99 müslüman olan bir ülkede, “Müslümanlar tek millettir” mutlak ölçüsüne binaen, bu Müslümanların devlet olma hakkı var mıdır?

Cevap sorunun içinde; tabii ki var!..

Son İslâm Devleti Osmanlı’dan sonra devlet olma iradesi İbda çizgisinde devam etmektedir. Siyasî, fikrî ve coğrafî olarak Osmanlı’nın varisi İBDA’dır. ”

Son cümle üzerinde bilhassa duralım. Müslümanların hali hazırda yaşadığı sıkıntıların en önemli sebebi bu devletsizlik hali değil midir? Elbette bu söz, bu ifade ilk kez dillendirilmiş değil. Nihayetinde bu çağın iman ve aksiyon hareketi olarak zuhur eden Büyük Doğu-İBDA mimarları bu ifadenin içerisinden süzüldüğü muazzam bir mücadele tarihini ve devasa bir ‘kültür davamız’ merkezli külliyatı, fikir ve aksiyon sahamıza ikram etmişlerdir. Ancak bu durum bir gerçeği, yaşadığımız sıkıntının asıl sebebini değiştirmemektedir. Kendini ilahî rıza istikametinde ‘adanmış’ gören birkaç grup hariç hiç kimsenin de böyle bir derdi maalesef söz konusu değil. Onlar kendileri için bazen artırılan bazen kesilen ‘demokrasi muslukları’na ağızlarını dayamış, içerisine biraz İslâmî sos katılmış ifrazatı içmekle meşguller. “Tatlısu Müslümanları” olarak adlandırılan ve “süslümanlar” diye dalga konusu yapılan bu tipler ve fethedilmiş alanlarda ihalecilik ve yağmacılık oynayan eski mücahid! şimdi müteahhitler bu ifrazatın başını tutmakta ve yeniden dirilişin önündeki en büyük engel olarak durmaktadırlar. Çünkü konforları bozulsun, rahatları kaçsın, huzurlarına dikiz yapılsın istememektedirler. Bu sebeble, çok kocalı karılar gibi çok ideolojili olmayı daha makbul daha rahat görmektedirler.

Yine bu sebepledir ki, dergimiz yazarlarından Bilgehan Eren gönüldaşın kendi derûnunden gelen çığlığı en yüksek sesle herkese duyurma ihtiyacı hmiş ve Mirzabeyoğlu’nu KAFA KONFORUMUZU BOZAN ADAM olarak ilan etmiştir. Dergimizin 2011 Ocak sayısında Bilgehan Eren’in yazısından; “Ve bugün, -asitle bazı ayıran “litmus paper” hakikatince- kafa yormaya değil kafa çekmeye alışmış sözde aydınından, “güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanı”na; liboş demokratından, nonoş hürriyetçisine; şen sıpa sürüsünün kumandası altında olup da dâvâ sahibi olduğunu sanan omurgasızlara kadar, tüm sahte ve kahpeleri ayıklayan, hepsinin rahatını bozan Mütefekkir Mirzabeyoğlu!.. Salih Mirzabeyoğlu asrın konforunu bozan adamdır. Bundan dolayı da, adam olmanın sadece iki ayak üzerinde durmak olduğunu zannedenler, onun yaşadıkları karşısında “kuzuların sessizliği”ni oynamaktadır. ”

Necip Fazıl tarafından ‘Fikir çilesi haysiyetinin müstesna genci’ diye taltif edilen Mirzabeyoğlu, sadece kafa konforumuzu değil, maddî manevî tüm hayatımızı batıcı çirkef ve pisliklerden arınmamız istikametinde sarsmış ve 60 eserlik muhteşem bir külliyatı ve davası için çektiği onlarca yıllık hapis ve işkence hayatını önümüze koymuştur. Ne bir öf, ne bir şikâyet, ne bir beklenti; özlemini duyduğumuz derin mü’minden vasıflar, Ümmeti Muhammed kadrosundan esintiler. Tahliyesinin akabinde kendisiyle yapılan bir röportajda muhabirin devlete karşı bir kırgınlığının olup olmadığı sorusu üzerine; "Kırgınlık demeyelim. Bu adamın bir derdi, talebi var. Bu adam talebini ileri sürdüğüne göre 'gevezelik olsun' diye yapmıyor. Devlet olmadan da yapamaz zaten. Bunu davasında samimi olan insanlar için söylüyorum. Devlet düşmanı dediğin hadise menfaatin olduğu yerde olur. Menfaatin olmadığı yerde böyle bir şey söz konusu olmaz. Davası için ölümü göze almış bir adama bu söylenmez."

Ve mütefekkir, 16 yıl kaldığı ve kesintisiz süren işkenceye rağmen hücresini bir laboratuar-eczahane hükmünde, ilahî rıza ve rahmet istikametinde insanlığın hizmetine açıyor… O fikir üretiyor fikir damıtıyor… Allah’tan yana tek bir sitemi ve şikâyeti olmadan ‘haysiyetli insan tavrı’nın ne ve nasıl olması gerektiğini bu davanın talibi “muztarip”lere yaşayarak gösteriyor. Aynı röportajdan; “Biraz mübalağa olacak ama aya ayak basar gibi bir durumdayım. Hayatın yokuşu da, inişi de var. Bu durumu hayatımda kayıp, ziyan olmuş bir dönem olarak görmüyorum. Bir safha olarak, kazanım olarak görüyorum. Bu benim hayatımın boşa geçmiş bir safhası değil. Ben hayatımı o şartların gerektiği fikri damıtarak geçirdim. Ondan dolayı hayatım ziyan oldu demiyorum ve elbette dışarıda olmayı istiyorum”

Bu çerçevede şu denilebilir; Aylık Dergisi, Büyük Doğu-İBDA'ya muhatap insanların oluşturduğu bir cephe olarak şahsında Büyük Doğu-İBDA fikrini parıldatmak ve yine şahsını cemiyet hayatının fikir çehresine Büyük Doğu-İBDA’yı taşımakla mesul hmek gibi bir ulvi vazifelendiriş ile hareket etmekte ve etrafında halkalandığı liderinin madde ve mânâda takipçisi olabilmek için çaba göstermektedir. Cephe hükmünde, çekirdek ekoller olmak üzere düştüğü toprakta, kendi fıtrat ve istidadına uygun meyveler ve yemişler verme gibi ulvî hesaplar peşindedir. Ve gayesi; fikir ve aksiyon üretmek olan Aylık Dergisi kadroları gerekirse bu işte en zorunu yapmayı, yani DAVASI İÇİN DAVANIN İSTEDİĞİ İSTİKAMETTE ÇİZGİDE VE SAMİMİYETTE YAŞAMAYI temel prensip olarak benimsemiştir.

MÜCADELE TARİHİNDEN NOTLAR

Aylık dergisi yazarları mânâda kökleri Büyük Doğulara kadar uzanırken ilk görünüşleri-belirişleri 1988-89’lu yıllarda çıkan Tavır, Öfke, Karar, Elif, Ak Doğuş vb. dergiler ve ardından birçok korsanı çıkmasına rağmen efsanesi çökertilemeyen, itibarı düşürülemeyen ve İslâmcı camiada bıraktığı etkisi halen devam eden Taraf dergileri.

Gaye aynı olunca farklı gemide olunmuş, tayfa yahut kaptan olunmuş fark etmiyor. Yukarıda adı geçen dergiler kendileri içinden bir çok ekol-cephe doğurduğu gibi günümüz bir çok aydınına ufuk açıcı fikirler de sunmuştur. Hepsi bir tarafa geliştirdiği ve halk içinde kolayca nüfuz etmesini sağladığı iman ve aksiyon heyecanı sayesinde her ne kadar içeride görünmeseler de dışarıda aynı dili konuşmaya, bu kadroların yürekli ve seçkin tavırlarından istifade etmeye baktılar. Adı geçen dergilerden Aylık Dergisi’ne kadar değişen şey sadece isimler ve suretlerdir. Malum olduğu üzere “suretler olmadan mânâ görünmez”. Fedakârlığı ve davasına karşı samimiyeti ile takdir edilmiş Yayın Kurulu’ndaki gönüldaşımızın idare ve yönetiminde Aylık Dergisi “yeni çağa akın”a devam etmektedir.

Bu çerçevede kadrolar ve dergi isimleri değişse de MANA AYNIDIR, DAVA AYNIDIR, GAYE AYNIDIR, HEYACAN AYNIDIR, SAMİMİYET VE AŞK AYNIDIR, CESARET AYNIDIR, İSTİKAMET AYNIDIR.

Ne aslımızı inkâr ediyoruz ne geçmişimizi. Ne dün söylediklerimizi yalanlıyoruz ne bugün söylediklerimizi ‘kesinkes mutlak doğru’ ilan ediyoruz.  Biz kimseden emir almıyor, kimseye emir vermiyor, kimseden bir şey beklemiyor, kimsenin de vesayetinde yol-istikamet çizmiyoruz. Gönüllü olarak çıktığımız yolda Pazarlıksız ‘Allah Rızası ve Resulü Davası’ dışında yol ve istikamet bilmiyoruz. Gayemiz bu yolu şekillendirmiş, müşahhas hale büründürmüş Büyük Doğu – İBDA sefinesi ile İlahî Rıza’ya ulaşmak. Elbette kimse bu hususta yalnız değil ve yine bu iş yalnızların-teklerin işi değil. Bu sebebtendir ki fıtratımıza, istidadımıza ve büro faaliyetimizin getirdiği mükellefiyete uygun şahsiyetlerle bir araya gelerek İslâm’ı, başta kendimiz olmak üzere topyekûn cemiyet hayatına geçirmeye, yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz. Bir fikir teknesi olarak gördüğümüz dergi büromuzda Kumandanın en muazzam hayâ edep, davranış ve üslupla hecelediği ‘fikir damıtma-fikir üretme’ işi ile uğraşmaktayız. Bunu söylemek bile bize ağır gelirken varın siz hesap edin hâlimizi ve gerçek ‘FİKİR ÇİLEKEŞİ MÜTEFEKKİR SALİH MİRBEYOĞLU’nun bizim zihnimizdeki konumunu. O’nun sesine yankı olmak dışında O’nunla organik hiçbir bağı olmayan cephemiz-büromuz diğer deyişle Büyük Doğu – İBDA çatısı altında kendisini bir ekol-çekirdek oluş tanımlayan dergimiz, kendi içerisinden de birçok farklı cephe-büro ve dergi doğurdu. Bir nevi kendi aydınını yetiştiren ‘okula’ dönüştü.

Son sayılar incelendiğinde görülecektir ki, birçok üniversitenin akademik çalışmalarını bile geri bırakmış, olağanüstü gayret ve performansla ‘Kültür Davamız’ üzerinden temel meselelerimiz masaya yatırılmış. Eksik yok mudur? Elbette vardır. Ama bu eksik ‘Lady Gaga’ özelinde fikir üreten laik-batıcı güruhun çarmıha gerilmiş ve şuurunu yitirmiş aydınlarının(!) söyledikleri değil. “Daha öze, daha iyiye, daha doğruya” yolculuk, eksiğimiz bu mânâda ve henüz işin başının başında bile olamayışımızda.

O diyor; “Bütüne nisbetle parça aksiyonla (mevzuundaki aksiyonla) bütün aksiyona katılacak olanların, bu bütün ihtilâl-inkılâb şuurundan pay alarak, kendi mevzularındaki aksiyona yönelmeleri ve gerekeni yapmaları; belli bir fikir birikimiyle Büyük Doğu İdeolocyası’nın ruhunu kavrayarak “bilmeyi bilme” durumuna gelmek, oradan ilgi mevzuuna yönelmek (pratik), pratiğin verileriyle vasıtanın teorisini zenginleştirme, o teoriyle tekrar pratik şeklinde, “dış oluş vasıtalarını iç oluş destekleriyle beraber kuşatmak”… Yapılması gereken budur.” S. Mirzabeyoğlu, İdeolocya  ve İhtilal, s,180)

 

Ve birkaç anekdot; “FİKRİMİZ ve KAVGAMIZ”ın tarihinden.

Aylık dergisi 31.Sayıdan (7 yıl önce) Necip Müftüoğlu Gönüldaşın günümüze ayna tutan ve o gün kapağımıza taşıdığımız bir yazısı; ‘Dijital Dinleme ve Gözetleme Kuleleri’. Yazı genel olarak telefon, internet ve ortam dinlemelerinin nasıl ve kimler tarafından yapıldığını anlatıyor: “Genel elektronik istihbaratın bir parçası da IMINT (görüntü istihbaratı). IMINT, fotoğraf uydularıyla resim çekerek ve radar uydularıyla karaları, denizleri tarayarak dünya ölçeğinde gerçekleştirilen bir casusluk sistemi. Bu görevi yürüten Ulusal istihbarat Ofisi (NRO) Amerikan gizli servisleri içinde en küçüğü. 2000 kadar görevli çalışmaktadır. “Echelon bahsiyle ilgili, Amerikalı eski senatörlerden Frank Church’un 20 yıl evvel konuyla ilgili bir konuşmasından alıntı «…aynı zamanda, bu büyük sistem her an Amerikan halkının üzerine odaklandırılabilir.” (…) “Echelon’a tepki gösteren Avrupa Birliği el altından ‘kendi Echelon’u olan Enfopol adlı sistemi geliştiriyor.” (…)Türkiye ise, ABD ve İsrail gibi müttefikleri sayesinde bu sistemin küçük çaplısını kullanmaktadır. Mehmet Ağar’ın bir konuşmasında “Aynı anda 20.000 telefon dinleyebiliyoruz.” demiştir.”(…)

“ABD’nin Türkiye’de de faaliyet gösteren (CIA’dan başka) bir NSA’ları, İsrail’in de (Mossad’ın dışında) İbranice adı Agaf ha-Modi olan, bir AMAN’ları var. ABD, NSA’yı, İsrail’in AMAN’ı ‘Yabancı diplomatları ve askeri ataşeleri dinlemek için kurmuş.’ Bunlar Türkiye’nin ‘Askeri istihbaratı’ olan J2’ye tekabül ediyor. NSA ve AMAN’ın elinde Türk askeri ve sivil istihbaratını dinlemek için kullandıkları öylesine elektronik bir teknoloji mevcut ki, mesela, ne kadar örtülü ve çapraşık olursa olsun, bir telefon konuşmasını, bir elektronik yazışmayı, bir faks iletisini gözden kaçırmaları neredeyse ‘imkânsıza yakın’. Sistemin adı, Pormis ve Echelon, NSA ve AMAN, her gün 50’nin üzerinde kelime ve kavram yüklüyor. Mesela, ‘Öcalan’ dediklerinde, içinde ‘Öcalan’ kelimesi geçen bütün yazışma ve konuşmalar kayda geçiyor. Sonra, mümkün olduğunca insan gibi değerlendirme yapabilen bilgisayarlarda bu kayıtlar, niyet ve hedefe göre ayrıştırılıyor. Önemsiz görülenler çöpe atılıyor, önemli görülenler NSA ve AMAN ajanlarının önüne konup, analiz ediliyor. Dünyadaki bütün istihbarat örgütleri, telefon, faks, internet gibi ne tür teknoloji kullanırsa kullansınlar Pornis ve Echelon sistemini kullanıyor. Pornis ve Echelon sistemlerini ise,  yabancı diplomat ve askeri ataşeleri izlemek için kurulmuş bulunan ABD’nin NSA’sı ile İsrail’in MOSSAD’ı geliştirmiş. Bu sistemi İngiltere ile birlikte kullanıyorlar. İşte Cevher Dudayev bu teknoloji kullanılarak şehid edildi. İsrail son saldırıda Lübnan’da başarılı olamadıysa, Hizbullah’ın teknoloji kullanmamasındandır. Bu teknoloji Filistin’de öyle sıkı kullanılıyor ki, nefes almak mümkün değil. Gerçi Filistinliler İsrail’in bu teknolojisinden elbette haberliler; önemli ve gizli işleri bilgisayara ve telefona düşürmüyorlar.”

       Zaman zaman özeleştiri yaptığımız gibi sözlerini emir telakki ettiklerimize kulak kabarttık ve bir çekidüzen verdik hâlimize. Aylık dergisi 99. Sayıda Mevlüt Koç büyüğümüzden bu yönde çok nadide nasihatler aldık ve hızımızı kesmeden kendimizi yenileyerek bayrağımız daha yükseğe kaldırmak için çaba sarfettik; “Açıkça dillendirilmese de yaşanan olumsuzlukların temelinde: Sürekli sahada kalmazsam unutulur, kuruyup giderim psikolojisi ve bu psikolojinin sahiplerini reaksiyoner ve ajitatif kılması yatıyor. Oysa, “insanın sorununun olmasıyla kendini sorun haline getirmesi farklı şeylerdir.” Bunun gibi, bir dünya görüşünü benimseyip, samimi olarak onun îcaplarını yerine getirme niyetiyle; O’nu, “ olamadığı mânânın mâliki görünme” hovardalığında tüketme cahilliği de farklıdır. Birincisinde bağlanma, fikirde fani oluş- aşk ve vecd hâli hüküm sürerken; ikincisinde tam tezat oluşturacak şekilde yabancılaşma; “düğüne gitse damat cenazeye gitse ceset olmak” peşinde koşan şaşkın misâli, aklî ve ahlâkî pejmürdeliğini sergilemek söz konusudur. “Niyet ve cahillik ayrı dava.” (Esatir ve Mitoloji- S. Mirzabeyoğlu) Değişime direnerek, taze suyla beslememiz gereken havuzu gire çıka kirleterek; “Yürüyen Büyük Doğu”  yürütülemeyeceği gibi, kendini değiştiremeyen de sistem falan değiştiremez.”

51. Sayımızdan (5 yıl önce), Sezai Kırlangıç gönüldaşın sonraki yıllarda kitaplaştırdığı Kürt Meselesine dair tesbitleri; “Bir hakikati en başta zikretmek gerekir ki O’da ‘Kürt’ün Kurtuluşu’ ifadesinin gerçekte, ‘Türk’ün Kurtuluşu’, ‘Arab’ın Kurtuluşu’, ‘Laz’ın Kurtuluşu’ndan ayrı düşünülemeyeceğidir. Ve yine başa alınması gereken hakikat ‘üst dil-üst mana’ çerçevesinde ‘insan’ın Kurtuluşu’ mücadelesidir. İnsan; kendini tehdit eden, istismar eden, sömüren ve hayvanlaştıran “faşizm, kapitalizm, globalizm, komünizm ve sahte dindarlık” gibi seküler olgulardan kurtulmak ve yine bu olguları dezenfekte edici tedbirleri almakla kendini mükellef hmektedir. Bütün bunları gerçekleştirirken, kendisini kuşatan etnik, siyasi, ahlaki ve dini marazlardan, hastalıklardan uzak durmak zorundadır. Bu fiili gerçekleştirmek, mücadele içerisinde kılıç sallamaktan daha zordur ve bu yüzden cemiyet inşacıları en başa ‘tatbik fikir’ esasını almayı şart koşarlar. Çünkü ‘doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olamaz.’

Doğru düşünme faaliyeti boyunca ‘insan’ kendini istismar eden ve zihinler üzerinde fesat estiren tüm oluşlara karşı çıkabilir, eşya ve olaylar karşısında kendi inanç ve dünya görüşünden hareketle ‘pratik ve teori’ geliştirebilir. Tatbik fikir eksikliğinde ya da ‘doğru düşünce’ nisbeti yokluğunda, bir şeylere veya yerlere karşı olmanın fazla bir anlamı olmadığı gibi, kendi kendini tüketmek gibi, tersinden yok oluşu yaşamak demektir.”

Ömer Emre Akcebe kardeşimiz dergimizin 115. sayısında dost ve düşmanlarını izah etmekle aynı zamanda kurtarıcı fikri de işaretlemiştir. Dergimizin gayesi de bu ifadeler arasına serpilmiş ‘Kültür Davamız’da gizli idi. Gönüldaşımızın yazısından;  “İslâm Medeniyetini ortadan kaldırmak için, milletimiz uyduruk inkılâblarla kendi kültüründen koparıldı ve “kökü ezelde dalı ebedde” olan İslâm Kültürü yerine Batı’dan ithâl edilen kültür, “Muasır Medeniyetler Seviyesi” diye dayatıldı. Herkesin ve her kesimin malûmu…

90 senelik Cumhuriyet döneminde, “Muasır Medeniyetler Seviyesi”nde yetişmiş olan aydın(!)lar bu ızdırabı en derin şekilde hissedenler olması lâzımken, meydana gelen garabetin güzellemelerini yapmak çilesine(!) talib oldular.

Son dönemdeyse, demokrasi menşeili popülist kavga dâhilinde parsa ekseninde mevzi tutan aydın(!)lar türedi ve aydın sorumluluğunu dalkavukluk ve “istemezük” nârâsı seviyesine indirdikten sonra, meseleler meselesi olan Kültür Dâvâsı gündeme getirileceği yerde üzerine toprak atılarak yokluğa mahkûm edildi.

Yalnızca bir tek çizgi müstesna... "İslâm'a Muhatab Anlayış" dâvâsının çözüm çekirdeklerini muhteva eden Büyük Doğu ve Büyük Doğu'nun meydana getirdiği anlayışa nisbetle Doğu ve Batı fikir sistemleri arasında kanatlarını açıp, ikinciyi birinci önünde hesaba çekerek, “anlayış”ı ibda eden İBDA Fikriyatı...”

Nihai sözümüz ve kendimize biçtiğimiz rol Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’ndan: Davayı, estetik, diyalektik, ideolojik ve politik sahalarda beslemek ve ocaklaştırmak... Meydana gelemeyişlerin sırrını kendi "antitez"inde göstermek ve ortada ne kadar zaaf varsa davan lehinde semerelendirmek... Asla küçük ve bücür oluşlara ve erişlere yanaşmamak, sahte tesellilere miskinliğe kapılmamak... "Hepçilik"ten vazgeçmemek ve zerrece taviz vermemek... Strateji ve taktik dilinden anlamak ve taviz vermemeyi öküzlük etme sanmamak... Millet tarlasını, ünüformalı ve ünüformasız genç fidanlar ve yeni ekinler halinde donatmak... Yepyeni bir diyalektikle muazzam bir kültür ve telkin savaşına girişmek, gerektiği yerde gerekeni yapmak, sır dolu bir strateji yolundan istikbalini hazırlamak..” (S.Mirzabeyoğlu, İslâma Muhatap Anlayış)

Aylık Dergisi Ekim 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Aylık, Dergisi, 12, Yaşında,
Yorumlar
Haber Yazılımı