Haber Detayı
01 Nisan 2018 - Pazar 21:58
 
"Batı, İslam Ulemasının Keşifleriyle Gelişmiştir"
Melikşah Sezen ile İzmirli İsmail Hakkı’dan tercüme ettiği “İslâm Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese” kitabı ve kelâm ilmi üzerine bir röportaj yaptık.
Söyleşi Haberi

Okurlarımız açısından soracak olursak Melikşah Sezen kimdir?

 

İsmim Melikşah Sezen, Adanalıyım. Gazi Üniversitesi’nde Muhasebe-Finansman Öğretmenliği Bölümü’nü okudum. Akabinde Anadolu Üniversitesi’nde İlahiyat Bölümü’nde okudum. Şimdi ise İlm-i Kelâm alanında yüksek lisans yapmaktayım. Sahn-ı Seman İslâmî İlimler Merkezi’nde ders vermekteyim. Ayrıca Yakaza Derneği gibi muhtelif derneklerde de derslere girmekteyim. Kelâm, akaid, itikadî mezhepler tarihi asıl çalıştığım alanlardır. Akademik alanda ise Maturudîlik üzerinde çalışmalarda bulunmaktayım.

 

“Batı, İslâm Ulemasının Keşifleriyle Gelişmiştir”

 

İzmirli İsmail Hakkı’nın “İslâm Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese” eserini tercüme etmenizdeki gaye nedir?

 

Kelâm alanında çalışma yaptığım için bu eseri tercüme ettim. İzmirli İsmail Hakkı Efendi Osmanlı’dan cumhuriyet dönemine geçişteki önemli figürlerden biridir. Son Osmanlı âlimlerindendir ve alanı da kelâmdır. Hatta “Yeni İlm-i Kelâm” denilen bir faaliyetin de müteşebbislerinden birisi… Dolayısıyla ilm-i kelâm adına Osmanlı’nın son dönemlerinde birtakım talepleri ve yönlendirmeleri olmuştur. Batı ile hesaplaşma diye tabir edebileceğimiz eserlere sahiptir. İslâm tarihindeki önemli şahsiyetlere dair risale boyutunda da olsa yetmişe yakın eseri vardır. vardır ve 70’e yakın tutar eserleri… Velud bir yazardır yani… Dolayısyla İzmirli İsmail Hakkı’yı ve eserlerini tanımadan Türkiye’de ilm-i kelâm üzerine yapılacak çalışmalar eksik kalacaktır, o sebeple önemli bir isimdir. Kendisi kadîm ulemadan gelen itikadî esaslara hâkim birisi, aynı zamanda modernizm akımlarının zuhur ettiği döneme rastladığından Batı’ya dönük bir yüzü de var. Batı’dan da birçok dile hâkim ve Osmanlıca’ya, Arapça’ya da hâkim bir zât olduğu için hem bizim hem de Batı’nın kaynaklarını aslî dillerinde tahkik edebiliyor, bu bakımdan çok önemli bir şahsiyettir. Sadece ilm-i kelâm alanında değil, hadis, usûl, hilafiyat gibi alanlarda da çalışmış ve eser telif etmiştir. Şunu da belirtelim; bir şeyde “yeni” kelimesi varsa bu bizzat menfi yaklaşımın sebebidir, birinin din açısından yeni bir şey iddia etmesi hoş karşılanmaz. Fakat İzmirli’nin öne sürdüğü “Yeni İlm-i Kelâm” tezi Ehl-i Sünnet akaidine mugayir bir tez değil, bunu eserlerini okudukça, kendisini tanıdıkça anlıyoruz. Avam için itikadın temel prensiplerini bilmek kâfidir; fakat iş akaid üzerine konuşabilecek düzeydeki insanlara, yani âlimlere geldiğinde Batı’nın çalışma yaptığı alanlara yönelip bu alanlara en az Batılılar kadar hâkim olmak zorunluluğu doğmuştur. Buradaki “yeni” tabiri de buna işaret eden bir arayıştır… Çünkü Batı’nın bilim ile Müslümanlar üzerinde oluşturmak istediği menfi tesiri artık kadîm eserleri okuyarak gidermek çok zordur. Geçmişi inkâr etme gibi bir durum söz konusu değil tabiî ki. Günümüzde reformistler kendilerinden görürler İzmirli İsmail Hakkı Efendi’yi, fakat öyle değil! Onun ileri sürdüğü yenilik, zamanın getirdiği ihtiyaçlara cevap arama üzerindedir. Zamanın karşı konulamaz bir hakikati var. İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri’ne bir talebesi soruyor: “Ashab-ı Kiram döneminde neden akaid üzerine tartışmalar olmadı da, bizim dönemimizde bu meseleler vuku buldu?” İmam da cevap veriyor: “Ashab zamanında bu konular üzerinde itirazda bulunanlar yoktu. Ashab, bu hususta elinde kılıcı olan ama düşmanı olmayan kimselerdi. Bizim ise düşmanımız var fakat elimizde kılıcımız yok.” İmam-ı Âzam Hazretleri ve devamında gelen büyüklerimiz hakkı bâtıldan ayırmak için bu meseleler üzerinde eser telif etmiş ve bunları okutmuştur. Bugün de bizim Batı ile kuantum fiziği üzerinden, evrim tezi üzerinden mücadele verebilmemiz için en azından o alanlara da asgarî düzeyde vakıf olmamız şarttır. İsmail Hakkı Efendi’nin beyan ettiği de budur. Yeni İlm-i Kelâm’ın İsmail Hakkı’dan hariç temsilcileri de var; mesela İsmail Fennî Ertuğrul, Filibeli Ahmed Hilmi, Manastırlı İsmail Hakkı Efendi gibi birçok isim mevcut.

 

Kelam ilminin temel meselesi İslâm itikadı olmasına mukabil İzmirli İsmail Hakkı’nın merkeze batı felsefesine cevap vermesini ve yine kelam ilmimin temelinde İslam itikadı olmasına mukabil İzmirli İsmail Hakkı'nın Batıniyye dışında hiç bir batıl mezhep hakkında menfi görüş bildirmemesi hususunda neler söyleyebilirsiniz?

 

Bu sualin birkaç açıdan cevabı olduğunu düşünüyorum. Öncelikle şuna temas edeyim; İzmirli İsmail Hakkı’nın felsefeyi merkeze alması ifadesi doğru değil, daha çok felsefeyi muhatap alıyor denilebilir. Felsefenin birincil muhatap olarak ele alınması ise İzmirli’nin yeni ilm-i kelâmdan ne kastettiğini anlamakla çözülecek bir iş aslında. Bunu daha evvel ifade ettiğim için tekrar girmiyorum. O dönem İslam itikadının karşısında A. Comte’nin Pozitivizmi, Hegel’in Komünizm’i, Darwin’in Tekâmül nazariyesi gibi önemli felsefî meseleler var. Bunlar muhatap alınmadan kelam yapmanın imkânı ve anlamı yok. Dolayısıyla bu muhataplık keyfî olmaktan ziyade zaruri...

 

İkinci husus olarak İzmirli’nin Batınîlik dışı fırkalara tenkidi olmadığı meselesi ki, bu konuda da aynı fikirde değilim. Bu noktadaki bilgi eksikliği bence İzmirli’nin yeterince tanınmamasından ve eserlerinin büyük kısmının hala transkripsiyon çalışmasına tabi olmamasından kaynaklanmaktadır. Yoksa o diğer mezheplerle ilgili menfî kanaatlerini yeri geldikçe ifadeden geri durmaz. Ama başta da söylediğim gibi sizin gündeminizi bazen kendiniz değil halk, onların meseleleri belirliyor. Dolayısıyla İzmirli’nin mesela Kerramiye hakkında müstakil bir çalışmasının olmaması onları tasvip ettiğinden değil, başka konuların zaruri olmasındandır. İnşallah 70 kadar eserinin tümü neşredilir de insanlar hangi alanlarda çalışıp, konuştuğunu daha rahat öğrenebilirler.

 

Yeni İlm-i Kelâm’a teşvik ederken istinadı nedir? Bahsettiğimiz eserinde ne tür mukayeselerde bulunuyor İzmirli İsmail Hakkı Efendi?

 

Eseri, ana duruşu açısından şu noktada konumlandırmıştır: Müslümanlar, çok uzun bir müddet ilmi olarak, tıbbi olarak vesaire Batı’nın önünde durmuş, Batı’yı da yönlendirmiş bir kültürel yaşantı içerisinde hayatını idame etmiş bir topluluktur. İslâm toplumunda türlü ihtilaflar olmuş, fakat bu ihtilaflar neticesinde tıb alanında olsun, astronomide olsun, matematikte vesaire olsun büyük alimler yetişmiş ve önemli buluşlar ortaya konmuştur. Sadece dinî ilimlerle meşgul olunsa idi bu türlü kültürel bir gelişme kaydedilemezdi; elbette ki bu gelişmenin tetikleyicisi de din-i Mübin-i İslâm’dır. Bugün biz, bir mağlup psikolojisiyle kendimizi Batı’ya ifade etmeye çalışıyoruz. Fakat Batı’nın ortaya koydukları bizim ulemamızın keşifleri üzerine bina edilmiştir, bunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla Batı karşısında ezilip büzülmeye hacet yok; bizim medeniyetimizden aldıklarıyla tüm bu buluşlara imza attılar. Bizim de “nerede kalmıştık” dememiz gerekiyor ve bu özgüvenle tekrar zaman ve mekândaki yitirdiğimiz yerimize dönmemiz gerekiyor. Sadece İzmirli İsmail Hakkı bunu yapmıyor, cumhuriyet döneminde de mütefekkirlerimiz aynı şeyi yapıyor, söylüyorlar; meselâ Üstad Necip Fazıl gibi…

 

“Mütefekkir Yetiştiren Mütefekkir”

 

Büyük Doğu külliyatına eğilen bir araştırmacı olarak siz bu külliyata nasıl bakmamız gerektiği hususunda ne söylemek istersiniz?

 

Kişinin biraz kendi istidadıyla, merakıyla alakalı bir hususa bağlı bu. Herkesin kendine ait bir tanışma hikâyesi var. Bir insan Büyük Doğu ile tanıştıktan sonra Büyük Doğu’nun müşarihi olduğunu iddia eden insanlara da yöneliyor ve fikriyatı kendi bünyesinde oturtması epey zaman alabiliyor tabii… Türkiye’de Üstad hakkında müsbet kanaat besleyen kesim olduğu gibi, ona menfi gözle bakan, fikirlerine karşı duvar örmüş bir cephe de var, dolayısıyla oradan bir kesim kazanmak gerçekten mümkün mü, onları bu fikir örgüsü ile tanıştırmak ne derece mümkün olabilir, bunun yolu neler; bunların cevabı gerçekten çok zor. Üstad sadece kendi sevenlerine hitab edecek eserler telif etmiş değil, eserleri çok geniş bir yelpazeye yayılmıştır; bu da Üstad’dan kaçışı imkânsızlaştırıyor. Üstad’dan azade kalıp da entelektüel olma iddiası güden varsa, bu ayakları yere basan bir iddia olmaz. Mesela Türkiye özelinde “Şu konu hakkında konuşan kimse yok” dediğinizde birisi hemen “Üstad bu hususta yazmış fakat sizin haberiniz yok” diye cevap vererek eksikliğinizi yüzünüze çarpabilir. Tasvip edilir edilmez fakat Türkiye’de bu tarz geniş yelpaze tutan külliyatları okumak, entelektüellik adına, akademik yönlendirme adına gerekli asgarî şarttır. Bir insan kendini, uzun vadede ilmî açıdan geliştirmek istiyorsa bir şekilde Üstad ile tanışacaktır. Türkiye’de dini referans alarak veya almayarak bir dünya görüşü adına çalışmalarda bulunduğunuzu iddia ediyorsanız Büyük Doğu’yu görmezden gelme lüksünüz yoktur. Üstad sadece 100 esere sahip bir mütefekkir değil, kendisinden sonra gelen birçok ismi de yetiştirmiştir. Bu isimlerden yine yüze yakın eser telif edenler var. Salih Mirzabeyoğlu’nun tabiriyle “Mütefekkir yetiştiren mütefekkir”dir Üstad. Üstad’ı ademe mahkûm etmek demek yaklaşık bin adet eseri görmezden gelmek demektir, az evvel Üstad’ın kendinden menkul olmadığından bahsettik. Bugün Salih Mirzabeyoğlu, Sezai Karakoç gibi isimler Üstad’ın fikriyatından kaynak aldıklarını açık açık söylüyorlar, bir nevi şerh edicileri diyebiliriz. Batı ile hesaplaşmak noktasında, dünya görüşü noktasında, siyasi anlayış noktasında iddiası olan kişinin kendini Üstad’dan azade koyması demek samimiyetsiz ve çiğ bir tutumdur. Üstad, “Doğru Yolun Sapık Kolları” isimli bir eser yazıyor, “Ulu Hakan” isminde bir başka eser, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin “Mektûbat”ını sadeleştiriyor; yani tasavvufa dair eseri var, biyografik eserleri var… Bu eserler akademik mânâda kaynak olarak kullanılması için yazılmış eserler değil; Üstad burada kendisine muhatap bir kitle oluşturmaya çalışıyor. İslâm’ı, Ehl-i Sünnet’i bilen, bugün ile tarihi kıyaslayabilen ve tarihin muhasebesini yapabilen muhatap bir kitleyi kastediyorum. Bu kitle ile bugünün muhasebesini yapabilecek bir zemin oluşturmuş oluyor aynı zamanda… Üstad’ın tarih üzerine yazmış olduğu bir eseri ele alalım; Üstad belki de ulema tarafından yazılmış daha sağlam eserler olduğunun farkında, fakat üzerinden rejimin silindiri geçmiş nesillerin bu eserlerle bağının koptuğunun da farkında… Dolayısıyla yapmak istediği, bugün karşımıza çıkan iktisadî, harsî, siyasî tekliflere karşı muhasebe yapabileceğimiz bir zemin oluşturmaktır. Şunu da belirtelim; Üstad’a muhabbet besleyen bir kişi, sadece onun eserlerini okursa ıskalamış olacaktır. Çok ciddi bir arka planla tekrar külliyata dönmek gerekiyor çünkü… Büyük Doğu külliyatını okumak, çok ciddi aşamalardan geçmiş olmayı zarurî kılıyor. Üstad’ın fikriyatına muhatap olmamız lazım demiştim; bazıları da okuduğu halde bir karşılık bulamayabilir, fakat onlar da bir nefs muhasebesine girişmelidir. Yoksa ucuza, basite kaçarak çamur atmak veya görmezden gelmek küçüklük olur. Üstad’ı, İslâm’da devlet anlayışı hususunda veya akaid meselelerinde ne gibi eksikliklerim var, hatta sanatta, felsefede nerede geride kalmışım gibi kendi kendimizi sürekli tartarak okumamız lazım ve sağlam bir altyapı ile külliyata dönmek lazım. Bu arka plan ile değerlendirmedikçe ortaya “Üstad da adam, ben de adamım” diye sırıtan bir manzara çıkıyor. Üstad eserlerinde aslında bir örgü veriyor; sizin de bu örgüyü lif lif açmanız lâzım alanınızda kendinizi geliştirerek. Yoksa Üstad’ı direkt kendi eserlerinden okuyarak anlamak, çok zor bir iş. Bu şekilde Üstad’ın dediklerinin arka planına sarktığımızda Üstad’ın ne demeye çalıştığı malum olmaya başlıyor ve böylece gönüldaşlık bağı oluşuyor, hemhal olma hali dediğimiz vaziyet…

 

“Maturîdilik ve Eşarîlik Arasında Esasta Bir Fark Yoktur”

 

Kendi küçük dünyalarında Maturudîlik ile Mutezile’yi akılcılık ortak paydasında birleştirerek Eş’arîlik’in bunlara karşı ortaya çıktığını söyleyen bir akım türedi. Bu insanlar neye dayanarak böyle bir şey öne sürebiliyorlar? Geçmişte bunun kökleri var mıdır?

 

İmam Maturudî, Horosan bölgesinde, Maturîd bölgesinde doğmuş ve kendi muhiti dışına çıkmamış bir âlimdir. İmam Eş’arî ise merkezde bulunan bir âlim ve iki âlim muasırdır, fakat birbirilerinden haberleri yoktur. Dolayısıyla bu âlimler kendi çevrelerinde var olan itikadî problemleri çözmek adına meydan yerine atlıyorlar.

 

İki imamımız da farklı sosyoloji içerisinde yani…

 

İmam Maturudî, Semerkand bölgesinde ve o zaman Samanîler hüküm sürmekte o bölgede… Nüfus olarak da ağırlıklı olarak Türkler olmakla beraber Farslar da mevcut. Aynı zamanda bu bölgede Kerramiye, Mutezile, Mürcie gibi sapkın itikadî akımlar da kendilerine yer bulmuş ve İmam Maturudî bunlarla mücadele etmiş. Bize ulaşmayan fakat ismini bildiğimiz birçok eserinden de bunu anlayabiliyoruz; hep bu fırkalara reddiyeler… Özellikle o dönem Mutezilenin reisi konumunda olan el-Kabî ile ciddi bir ilmî savaş içerisinde. İmam Eş’arî ise merkezde bulunduğu için ister istemez farklı bir sosyoloji içerisinde görüşlerini olgunlaştırıyor; hilafet meseleleri var, orada güçlü olan hadis alimlerinin etkisi var, bunlar farklı parametrelerin oluşmasına vesile olmuştur elbet. Fakat netice olarak ikisi de Ehl-i Sünnet itikadının temeli eserler telif ediyorlar. Bunlar zaruret-i diniye açısından birbirinden farkları olmayan metinler. Ancak iş kelâm noktasına, yani görüşlerini dillendirme, şüpheleri giderme adına izledikleri usûl noktasına gelince zâhirde birtakım ihtilaflar meydana geliyor.

 

İmam-ı Âzam dönemine nazaran, İmam Maturudî döneminde nasıl bir şekil alıyor kelâm ilmi?

 

Tabii ki genişliyor ilim. Ümmet fetihlerle beraber yeni ırklarla tanışıyor, yeni meselelerle karşılaşıyor ve ulema onların meselelerini kendi gündemine almış oluyor ister istemez. Asr-ı Saaddetten uzaklaşıldıkça insanlardaki nefs azgınlaşıyor, şeksiz şüphesiz iman edenlerin sayısı azalıyor ve akılcılık ön plana çıkıyor. Dolayısıyla bu şüphelere cevap verebilmek adına sistemli bir görüşün ortaya konması lazım ki imamlarımızın yapmış olduğu da budur. İmam Eş’arî Hazretleri 40 yaşına kadar Mutezilî olarak yaşamıştır ve babası el-Cübbaî başta olmak üzere çeşitli Mutezile âlimleri ile yaptığı tartışmalar, onun Mutezile’yi sorgulamasına vesile olmuştur. Mesela “Üç Kardeş Meselesi” vardı, bu meseleye Mutezile cevap verememektedir. Özellikle bu meselede tatmin olamayınca Ehl-i Sünnet itikadına döndüğünü ilan ediyor. Bu meseleye de kısaca değinecek olursak: Mutezilenin itikadî gereği inandıkları “kulun yaptığı en hayırlı işi Cenab-ı Hakk’ın yaratması” prensibi var. İmam Eş’arî de babasına bir misal veriyor; üç kardeş var, bunlardan biri mü’min olarak ölüyor, diğeri küfür üzere ölüyor bir diğeri de büluğa ermeden ölüyor. Bunların durumu nedir diye soruyor. Cübbaî de iman üzere ölenin cennette olduğunu, küfür üzere ölenin cehenneme gittiğini büluğa ermeden ölenin ise ne cennette ne cehennemde yeri olmadığını söylüyor. İmam-ı Eş’arî de son kardeşin durumu hakkında daha fazla duruyor; yaşasaydı da cennete gidenlerden olsaydı bu onun için daha hayırlı olmaz mıydı, neden daha iyi olanı yapmadı diye soruyor. Babası da Allah’ın o çocuğun ileride kâfir olacağını bildiği için öldürdüğünü söylüyor. Bu sefer de İmam Hazretleri diyor ki “O zaman da kâfir olan kardeşi neden kâfir olmadan evvel öldürmedi?” Babası Cübbaî buna cevap veremeyince İmam Eş’arî Mutezilî itikadını reddediyor ve o saatten sonra da Mutezile itikadını çürütmeye yönelik eserler telif etmeye adıyor hayatını… İmam Maturudî ise hayatında böyle bir dönüş olamamasından mütevellit şanslıdır endini Ehl-i Sünnet akaidi hususunda daha fazla geliştirmiştir. Dolayısıyla İmam Maturudî’nin eserlerinin İmam Eş’arî’den daha kuvvetli bulunur. Aralarındaki ihtilafların sayısını İbn-i Kemal Paşa 13 olarak verir, fakat başka alimlerimiz vardır, onlar da 70’e kadar çıkarırlar ihtilafların sayısını. Bunlardan hangisini kabul edersek edelim bunlar lafzî meselelerdir asla dayalı meseleler değil. Meselâ ihtilaflardan birisi şudur: Kadından peygamber olur mu olmaz mı? Eş’arîlik’e göre vahiy alan herkes peygamber olarak kabul edilir, dolayısıyla Hz. Meryem, Hz. Asiye peygamber olarak kabul edilir. Fakat Maturudî’ye göre paygamber olabilmeleri için vahiy yanında tebliğ görevi de verilmelidir, kadınların bu tarz bir vahiy almadıklarını Eş’arîler de kabul eder. İbn-i Hümam Hazretleri mealen “Onlar tarifi böyle yaptıkları için cevabı bu, biz böyle yaptığımız için cevabı böyle” demiştir, yani esasta bir fark yoktur. Asla taalluk eden meselelerde ise 3-4 ihtilaf var. Bu ise bir kayıp değil, aksine ümmete bir zenginlik kazandırıyor.

 

Günümüzde Ehl-i Sünnet akaidini tartışan bir grup var ve bunların başını da ilahiyat fakülteleri çekiyor. Bu türden menfiliklerin önü nasıl kesilebilir?

 

İlm-i Kelâm, bu dinin sıhhatidir. Bu kadar önemli bir ilmin de avamdan uzak tutulması gerekiyor ve hatta âlimlerimiz de buna dair eserler telif etmişler, mesela İmam Gazalî’nin “İlcamü'l Avam An İlmi'l-Kelam” adlı eseri avamın kelâmdan uzak durması gerektiğini delilleriyle anlatır. Tabii ki kelâm bilen iyi eğitimli insanlarımız olmalıdır, bunlar, bir yerlerden bizlere gelecek itirazlara karşı makul, tutarlı, şüpheleri bertaraf edecek cevap verebilsinler…

 

Bir de televizyon programlarında din adına bu kadar rahat konuşulabilmesinin sebebi nedir? Bu tarz programlar gençleri de etkiliyor, özellikle deizm yaygınlaşmış durumda… Bu nasıl engellenebilir?

 

Bu durum diğer ilmi disiplinler için söz konusu değil farkındaysanız; mesela bir adam çıkıp da “yarın deprem olacak” diye asıp kesemiyor ya da bir kalp uzmanı atıp tutamıyor. Ne yazık ki iş İslâm’a gelince, din konusuna dayanınca bir de bakıyorsunuz ki kadın programında yan tarafta “hoca” oturuyor veya biri yemek yaparken “hoca” da güya dinden konuşuyor… Spor programında konu bir anda dine geliyor ve programcı hemen dini görüşünü izleyiciye arz edebiliyor, “böyle olmaz şöyle olur” falan diyebiliyor. Böyle abes durumlar var. Din hususunda bir medrese eğitimi almadan insanlar konuşabiliyor, bundan ne utanıyorlar ne de çekiniyorlar, fakat iş tıbba, mühendisliğe vesaire geldiğinde eğitim almamış kimse buna cesaret edemiyor. Neden; çünkü halk arasında bunun yanlışlığı yaygınlaşmış. Din konusunda müceddid konuşur, müçtehid konuşur, fakih konuşur; halk da bunlara tâbi olur. Fakat bu şuur zamanla deforme olmuş ne yazık ki… Allah korusun mesela ben kanser hastası olayım ve doktora gittiğimde bana kemoterapi tedavisi önersin. Fakat ben “istemem, ben her gün maydanoz yer iyileşirim” diyebilir miyim? Bir süre sonra öleceğimi bilirim değil mi, akıbet belli… İş dine geldiği zaman ise, lâ teşbih dinin doktoru olarak kabul edebileceğimiz âlimlerin önerilerinin dışında inançlara kapılmanın akıbeti bu dünyada hissedilir olmadığı için, adam çok rahat çıkıp “kabir azabı yok, şefaat yok, şu yok, bu yok” diyebiliyor. Böyle durumların belki hissedilir akıbeti yok fakat iki cihan saadetini kaybetme gibi bir akıbeti var ki, son nefesi verdikten sonra ondan da geri dönüş yok, Allah korusun…

 

Amin. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

Ben de teşekkür ederim.

 

Röportaj: Cumali Dalkılıç
Aylık Dergisi 162. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: "Batı,, İslam, Ulemasının, Keşifleriyle, Gelişmiştir",
Yorumlar
Haber Yazılımı