Haber Detayı
01 Şubat 2020 - Cumartesi 09:34
 
Batı'nın İcat Ettiği Kavram: İslâmofobi - Dr. Vehbi Kara
Batı’nın zihin dünyasını yansıtan kavramların esareti altında yaşıyoruz. İslamofobi, radikal İslâm, siyasal İslâm, ılımlı İslâm ve cihadizm, Batı’nın icat ettiği kavramlardır. Bu ve benzeri sözler, Batı’nın kendi suçlarını gizlemek ve komünizmden sonra yeni bir düşman meydana getirmek için kullandığı kavramlardır. Amaç; insanları aldatmak ve İslâm düşmanlığını insanların beyinlerine kazımaktan ibarettir.
Kültür&Medeniyet Haberi
Batı'nın İcat Ettiği Kavram: İslâmofobi - Dr. Vehbi Kara

Batı’nın zihin dünyasını yansıtan kavramların esareti altında yaşıyoruz. İslamofobi, radikal İslâm, siyasal İslâm, ılımlı İslâm ve cihadizm, Batı’nın icat ettiği kavramlardır. Bu ve benzeri sözler, Batı’nın kendi suçlarını gizlemek ve komünizmden sonra yeni bir düşman meydana getirmek için kullandığı kavramlardır. Amaç; insanları aldatmak ve İslâm düşmanlığını insanların beyinlerine kazımaktan ibarettir.

 

Batı dünyası, kendisine tehdit olarak algıladığı her şeyi “radikal” diyerek ötekileştirmiştir. Böylesine kendi kültür ve inançlarına ters bir anlayışı kabul edip benimsemek biz Müslümanların önemli açmazlarından bir tanesidir. İslâm’ın aslî kaynaklarını “radikallik problemi üreten” unsurlar olarak gören anlayışı sorgulamak gerekiyor.

 

Aynı şekilde Batı’da İslâm’la ilgili olarak yaygınlaşan ve sözü edilen “İslamofobi”, İslâm’dan değil Batı’nın dine ve özelde İslâm’a bakışından kaynaklanan bir hastalıktır. Kendi çıkar ve menfaatlerinin, gelişen dünya ulusları ve özellikle de Müslüman toplumlar lehine bozulmasından endişe eden Batı dünyası, “Ne yapıp etsek de elimizdekileri kaybetmesek?” telaşı ile İslâm’dan korku üretmeye çalışmaktadır.

 

Hâlbuki İslâm, kelime kökü itibariyle de barış, huzur ve esenlik anlamına gelmekte olup, Batı’nın insanlığa empoze etmeye çalıştığı “İslâm anlayışının” 180 derece tersi olan bir inanç sistemidir. İslâm kelimesi Arapça “silm” köküne dayanır ve şiddet ve savaşın tam zıddı bir anlam içerir. Selamlaşma ve selam kelimeleri de “İslâm” kelimesinden türemiştir.

 

“Allah’ın selamı üzerine olsun.” ve karşılığında da “Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi senin üzerine de olsun.” anlamlarını içeren selamlaşma, İslâm’da çok ehemmiyetli bir davranıştır. Hatta selam vermek sünnet ise almak ise farzdır; yani selam veren birisine karşılık verme, hatta daha güzeli ile cevap verme mecburiyeti vardır.

 

O hâlde Batı’nın uydurduğu bazı kelimeler ve İslamofobi üzerinde biraz durup bu hastalıklı anlayışı izah etmeye çalışalım.

 

İslamofobi, sosyolojik bir realite olmaktan önce psikolojik bir meseledir. Batı, kontrol edemediği, teslim alamadığı bir güç olarak gördüğü için İslâm’a karşı korku üretmektedir. Batılı medya ve kamuoyunda üretilen ve İslâm’ı terör ve şiddetle özdeşleştiren algı, çok güçlü olup Batı’nın sömürü ve menfaat çarklarının sona ermemesi için elde kalan son çare olarak görülmektedir.

 

Bu korku stratejisinin aşılması için, Müslümanlar kadar Batı’nın da çaba göstermesi gerekmektedir. Kendilerini sömüren ve aldatan “kapitalizm” gibi materyalist düşüncenin tuzağına düşmek artık yeter. İslâm’ı aslî kaynaklarından öğrenerek zihinlerinde meydana getirdikleri bu “canavar” kavramından kurtulmaları, kendi ruh sağlıkları açısından çok mühimdir. Enerji ve para yüzünden terör üretip dünyanın tamamının başına bela olacaksın, sonra da kalkıp Müslümanlara “Şiddet içeriyorlar.” diyerek çamur atacaksın. Olmaz böyle şey! Artık kendilerini kandırmaktan kurtulmaları ve akıllarını başlarına almaları gerekiyor. Şiddet, ırkçılık, menfaat, arzu ve hevesleri peşinde koşmak Batı felsefesinin bir ürünü olup, İslâm’a ve Kur’ân medeniyetine tamamen zıttır. Bunu birçok yazı ve makalede konu ettiğim için burada kısa kesiyorum.

 

İslâm dünyası içinde çıkan ve bir kısmı şiddete başvuran müfrit ve aşırı unsurların, Müslüman dünyanın ana çizgisini temsil ettiklerini kimse söyleyemez. Suçun şahsîliği söz konusudur ve bir insan veya bir toplum bir insanın yapmış olduğu bir fiil yüzünden toptan suçlanıp ötekileştirilemez. Kur’ân-ı Kerim’in “Hiçbir günahkâr başkasının günahına ortak edilemez.” mealindeki ayetinin dikkatle ele alınması gerekir.

 

Batı’nın düşmanca tutumu yetmiyormuş gibi bir de bazı grupların tekçi ve tekfirci çizgileriyle, İslâm’ı şiddet dini olarak göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Tarihte her toplumun içinde ortaya çıkan şiddet eğilimli gruplar daima var olagelmiştir. Haricîlik gibi akımlar, sergilemiş oldukları barbarlıklar ile zihniyet problemini yansıtmışlardır. Fakat I ve II. Dünya savaşlarında görüldüğü gibi hiçbir şiddet Avrupa’nın gösterdiği vahşetten daha büyük olamaz. Çoluk çocuk demeden şehirleri dümdüz edip sivil katliamlarını gerçekleştiren Batı dünyası, önce kendisi ile yüzleşmeli sonra diğer toplumlarda çoğu zaman kendi unsurlarınca gerçekleştirilen şiddeti eleştirmelidir. Türk atasözünde olduğu gibi önce iğneyi kendisine batırmalı, sonra çuvaldızı başkasına sokmalıdır.

 

Batı’nın İslâm dünyasına yönelik ikiyüzlü, sömürgeci, baskıcı ve zalimce tutumundan dolayı meydana gelen sadece Müslüman toplumlardaki değil, dünyanın her yerindeki terör olaylarını bir de bu açıdan ele almak gerekir. Sömürgecilik bitmiş; lâkin sömürü düzeni sona ermemiştir. Batı’nın acımasızca operasyonları dünya kamuoyunda büyük bir tepkiye yol açmaktadır. Terör unsurları da bu tepkiden beslenmektedir.

 

Elbette bu tepkisel akımların ürettiği terör, İslâm’a ve diğer inanç sistemlerine yüklenemez, mâl edilemez. Zaten terör, İslam’ın temel değerleri itibarıyla asla meşru değildir. “Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir.” mealindeki ayet, şiddetin önündeki en büyük engeldir.

 

Batı dünyasının ikiyüzlü tutumunun, sömürü ve zalimce politikalarının, bu yöndeki öfkeyi besleyerek büyüttüğü unutulmamalıdır. Bu nedenle “İslâm terörü reddeder.” gibi ifadeler doğru; ama eksik ifadelerdir. Söz konusu problemin aşılması terör kadar, onu doğuran veya ona meşruiyet üreten zulüm, işgal ve haksızlıklara karşı da kararlı bir duruş gerektirmektedir.

 

İslâm tarihi içinde ortaya çıkan aşırılıkların, öncelikli olarak “itikadî” bir zeminden üremediğine bilhassa dikkat edilmesi gerekir. Haricîlik, Şia, Cebriye, Mu’tezile gibi fırkaların oluşumu, esasen “siyasî” düzlemde yaşanan bir ihtilafın, “itikadî” bir zemine yerleştirilmesi sürecini bize göstermektedir. Bu durum ise siyasî tavır alışları, “itikadî” bir çerçeveye oturtmama konusunda uyarı niteliğindedir. Dinin meşrulaştırma gücünün siyasî meselelere âlet edilmesine müsaade etmemek gerekir.

 

Ümmet içerisinde sıkıntı ve problem odağı olmuş, küresel kamuoyu nezdinde İslâm hakkında olumsuz önyargılar oluşturulması için de “fotoğraf” sunan yapılara baktığımızda, bu yapılarda hakikati kendi tekelinde gören, kendisi gibi düşünmeyen kişi ve grupları ise “dalâlet” hatta “küfür” ile itham eden bir din diline sahip oldukları görülmektedir.

 

Bu inhisarcı, yani her şeyi kendi tekeline alan ve tekfirci anlayışa karşı, Ehl-i Sünnet’in “Ehl-i secde tekfir edilmez.” ve “Tevil varsa tekfir yoktur.” diyerek geliştirdiği kuşatıcı ve muvazeneli yaklaşım, mü’minlerin istikamet çizgisini teşkil etmektedir.

 

Ehl-i Sünnet’in bu itidal çizgisi, her türden aşırılığa karşı, dün olduğu gibi bugün de ümmetin ana eksenidir. Bu eksenin muhafazası için, İslâm dünyası ve Türkiye’de yakın zamanda yaşanan bazı olayları Ehl-i Sünnet omurgaya, özelde bu omurganın taşıyıcısı olagelmiş usûle, geleneğe, kurumlara, cemaat ve tarikatlara fatura ederek Ehl-i Sünnet’i kriminalize etme yönündeki fırsatçı propagandaya karşı özellikle dikkat edilmelidir.

 

Kanaatimce, Ehl-i Sünnet’in bu kuşatıcı ve kucaklayıcı istikamet çizgisinin bir temsilcisi olarak Risale-i Nur, ittihad-ı İslâm idraki içinde İslâm’ın ana caddesinde mü’minlerin ortak yürüyüşünde bir muvazene ve itidal örneğini teşkil etmektedir. Bu noktada Bediüzzaman’ın hayatı ve eseriyle ortaya koyduğu örneklik ve ölçülerin hem gereğince anlaşılıp hem de uygun bir üslûpla geniş Müslüman kamuoyuna mâl edilmesi gerekmektedir.

 

Müslümanlar, “hakikatin bir olmakla birlikte, çok renkleri ve veçheleri olduğu” gerçeğinden hareket eden bir ihtilaf ahlâkıyla hareket etmelidir.

 

İnsanların mânâ ve aidiyet ihtiyacı hmeleri fıtrîdir. Bu ihtiyaçları suiistimal eden müfrit ve marazî yapıların mevcudiyeti, onların fıtrî ihtiyaçlar olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Problemli olan, bu fıtrî arayış ve bağlılığın marazî bir bağımlılığa dönüşmesidir. Dolayısıyla yapılması gereken, bu iki ihtiyaca cevap veren sıhhatli mecralara sahip çıkılması, bu ihtiyacı suiistimal eden yapılara karşı da bir uyanıklık ve dikkatin geliştirilmesidir. Bunu anlamda temel bir ölçü, insanların aidiyet ihtiyacına cevap veren yapıların mensubu olan kişilerin akıl ve iradesine kapı mı açtığı, yoksa akıl ve iradesine ipotek mi koyduğu; muhakeme ve müzakereye mi, yoksa körü körüne bağlılığa mı davet ettiğidir.

 

Kendini ümmetin ortak aklının murakabesine kapatan her türden eğilim tehlikelidir. Kur’ân, sünnet ve İslâmî miras ile ilişkinin niteliği bu noktada büyük önem arz etmektedir. Bu temel kaynaklardan beslenen her yapı ve her yaklaşım makbulümüz olmalıdır. Bu kaynakları kendi duruşuna “meşruiyet üretmek” üzere “kullanan” yapı ve yaklaşımlara karşı ise tedbir gerekmektedir.

 

Önemli bir kısmı şiddete de başvuran aşırı yapı ve yaklaşımların Müslüman toplum içinde hangi kesimlerde kendisine zemin bulabildiğine dair ciddi sosyolojik ve psikolojik çalışmalar yapılması gereklidir. Bu aidiyetlerle “seçilmişlik” ve “kurtarıcılık” misyonu edinmenin cazibesi, ümitsiz bir hayata bu şekilde anlam bulma, dağılmış veya problemli bir aile ortamının bu yönelişteki etkisi, özellikle gençlerle iletişimde yaşanan meseleler bu çerçevede hususi olarak incelenmelidir. Fert olma ve ümmet içinde daha geniş bir bütünün mensubu olma arasındaki dengenin temini, mesafe ve yakınlığın doğru tespitini gerektirir. Memlekete hizmet için yakınlık, eleştirel düşünüş ve muhakeme için ise mesafe gerekir. Mesele, bu ikisi arasındaki dengeyi tutturabilmektedir, vesselam…

 

Aylık Dergisi 184. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: İslamofobi,
Yorumlar
Haber Yazılımı