Haber Detayı
09 Mart 2020 - Pazartesi 09:16
 
Beyanu’l-Hak İsimli Tefsirin İtikadi Açıdan Tenkidi - Melikşah Sezen
M. Zeki Duman’ın (ö. 2013) Beyânu’l-Hak “Kur’ân-ı Kerim’in Nüzûl Sırasına Göre Tefsiri” isimli üç cilt halinde neşredilen çalışması, tüm akademik hayatındaki birikimin ötesinde -müellifin ifadesiyle- altı yıllık yoğun bir mesainin neticesinde vücut bulmuş bir tefsirdir.
Edebiyat Haberi
Beyanu’l-Hak İsimli Tefsirin İtikadi Açıdan Tenkidi - Melikşah Sezen

M. Zeki Duman’ın (ö. 2013) Beyânu’l-Hak “Kur’ân-ı Kerim’in Nüzûl Sırasına Göre Tefsiri” isimli üç cilt halinde neşredilen çalışması, tüm akademik hayatındaki birikimin ötesinde -müellifin ifadesiyle- altı yıllık yoğun bir mesainin neticesinde vücut bulmuş bir tefsirdir.(1) Eser üç ciltte toparlanmış olduğundan fıkhî, ahlâkî ve sair konulara mufassal bir şekilde temas edemediği gibi itikadî konulara da geniş yer ayıramamış, kahir ekseriyetle oldukça veciz değerlendirme ve özet yorumlarla meseleleri ele almıştır. Lakin mufassal olmayan bu pasajlardan ortaya çıkan genel manzara, Duman’ın kelâmî arka planının kuvvetli olmadığı ve beyanlarında Ehl-i Sünnet’e ciddi oranda muvafık kalmadığı şeklindedir. Bu durum doğal olarak tefsirde de kendisini tekrar tekrar göstermektedir. 

 

Allah Teâlâ’nın sıfatlarından ‘haberî sıfatları’ izahta te’vil metodunu tercih etmekte fakat bu tercihinde bazen ta’tile varacak kadar zahirî mânâların kıymetini ve vurgusunu yok saymaktadır. İstiva, vech, fevk, nüzûl vb. kavramların daima ikinci, üçüncü anlamlarını tercih etmekle beraber bazen daha uzak anlamlara gitmekte ve hatta bu kavramların ‘sembolik’ ifadeler olduğunu da beyan etmektedir.(2) Duman, temelde tenzih hassasiyeti üzerine bina ettiği zahirî mânâlardan uzaklaşma ölçüsünde haklı iken vardığı neticeler itibariyle yer yer isabetsiz duruma düşüp haklılık zeminini yitirmiş olmaktadır.

 

Cenab-ı Hakk’ın ahirette görülmesi/rû’yetullah bahsinde daima menfî vurgular kullanmakta ve ahirette ru’yetin tahakkuk edeceğine dair tek tasdikte bulunmamaktadır. Halbuki malum olunduğu üzere Ehl-i Sünnet’in iki itikadî mezhebi de -Eşariyye ve Mâturîdiyye- rû’yetin ahirette sabit olduğu konusunda icmâ etmişlerdir. Buna Mutezile ve bazı Haricîler muhalefet etmiş ve ne bu dünyada ne de ahirette ru’yetin sübûtuna kâni olmuşlardır.

 

 Cumhuriyet sonrası telif tefsirlerin -bir iki istisna dışında- müşterek hastalığı olan mucizeleri bilimsel izaha bağlama durumu Zeki Duman’ın tefsirinde de ne yazık ki sıkça görülmektedir. Halbuki mucizelerin yani insan kudretinin üstündeki fiillerin makuliyet sınırına indirilmesinin ondaki harikulâdeliği yok edeceği ve muhatabı acze düşürmeyeceği bu kabule sahip kimseler tarafından unutulmuş gibidir. Aslında genel mânâda peygamberlere hissî mucizeler verildiğini kabul eden Duman, Hz. Peygamber (s.a.v.) özelinde ise bu kabulünden vazgeçmekte ve Resûl-i Ekrem’e Kur’ân-ı Kerim haricinde herhangi bir hissî mucizenin verilmediğini dile getirmekte ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hissî mucizesinin naklî delili olarak görülen âyet-i kerimelere ise daima ‘mecazî anlam’ vurgusu yüklemektedir.(3) Nitekim o, inşikâk-ı kamer hadisesini bildiren Kamer sûresinin ilk âyetinden muradın, “İşte, kıyamet yaklaştı; diyelim ki ay da yarıldı. Yarılsa ne olacak ki inanacaklar mı? Hayır!” mânâsında olduğuna kanaat getirmiştir.(4) Her ne kadar seleften bazı isimlerin bu konuda hissî mucize olmadığı yönünde rivayetleri aktarılmışsa da bu nakiller ya senet ya sıhhat yahud delâlet açısından istidlale elverişli görülmemiş ve âlimler tarafından ciddi tenkidlere tabi tutulmuştur.(5) Tarihî vetirede inşikak-ı kamer ile ilgili üç anlam nakledilmiştir:

 

Bu âyet ayın Peygamber (s.a.v.) zamanında yarıldığına delalet eder,

 

Bu âyet ayın kıyamete yakın ayrılacağına delâlet eder,

 

Âyette geçen ‘ayın yarılmasından’ murad, hakikatin ortaya çıkmasıdır.

 

Mezkûr âyet-i kerimeye zikredilen üç anlamın dışında bir mânâ veren müfessir bilinmediği gibi Duman’ın verdiği mânâ yani varsayımsal bir durum ihtiva ettiği ile ilgili bir imâ tefsir tarihinde mevcut değildir diyebiliriz.

 

Duman’ın, ilm-i kelâmın ‘nübüvvet’ babı içerisinde ele aldığı ismet sıfatı hususunda da Ehl-i Sünnet’e muvafık olmayan bir kısım değerlendirmelerinin bulunduğunu söylememiz mümkündür. Aslında teorik olarak peygamberlerin tümünün ismet, sıdk, emanet, fetanet, tebliğ ve iffet gibi sıfatlarını tasdik ediyor(6) olmakla birlikte pratikte bu kabulüne muhalif ifadelerde bulunmaktadır.(7)

 

İlm-i kelâma teknik anlamda bir vukufu olmadığının, bu sahanın ıstılahına hâkim bulunmadığının en bariz ve çok hissedildiği yer irade-i cüzîyye bahsini vuzuha kavuşturmaya çalıştığı bölümlerdir. Teknik bir değerlendirme yapılacak olduğunda Cenab-ı Hak için kullanılmayacak -mesela; Allah her zaman ve her yerde uygun davranması’ gibi- kelimelerle/cümlelerle meramını ifade etmeye çalışması sık sık karşımıza çıkmaktadır. Tabi bu noktada müellifin -irade-i cüzîyye özelinde- muradını dikkat-i nazara alarak değerlendirdiğimizde anlatmaya çalıştığı malumatın muhteva açısından problemli olmadığını söyleyebiliriz. Lakin hem tefsir hem de usûliddîn ilimleri ıstılaha ve lisanın muhafazası ile itikadın hassasiyetini yansıtmaya en muhtaç ayrıca mecbur olunan sahalardır. Dolayısıyla Duman’ın cümleleri, okuyucularını bu konuda hatalı düşünce ve kanaatlere sevk edebilecek türden arızalarla maluldür.

 

Rû’yetullah konusunda izâhatlarında görülen Mutezilî temayül, tövbe etmeden ahirete irtihal eyleyen Müslümanın akıbeti konusunda tekrar görülmektedir. Ehl-i Sünnet’in itikad imamları bu durumdaki bir kimsenin akıbeti hususunda kat’î bir beyanda bulunmayıp akıbeti Allah’a irca etmekte ve dilerse o kimseye lütfedip cennete, dilerse adaleti ile muamele edip cehenneme gönderebilir demişlerdir. Lakin Mutezile bu konuda ‘adalet’ ile ‘el-menzile beyne’l-menzileteyn’ ilkeleri gereği tövbe etmeden ölen Müslümanın “ebedî cehennemlik” olduğunu söylemiştir. Duman da şu cümleleriyle bu konuda aynı kanaati paylaştığını ilan etmektedir: “Cehennem kâfirler, müşrikler ve tövbe etmeden ölmüş kebire sahibi kimseler içindir. (Bz. Furkan, 25/68-71) Oraya ancak ebedi kalacaklar girecektir.”(8)

 

Büyük günah sahibinin tövbe etmeden ölmesi durumuna oldukça müteşeddit yaklaşan Duman’ın, aynı müteşeddit tavrı cennetlikleri anarken takınmadığını görmek ise oldukça enteresandır. Ona göre, ‘Müslümanlardan başkası cennete giremez’ diyenler muhafazakâr bir tavırla genelleme yapan cahillerdir!(9) ‘Görünüş itibariyle bir insan Mecusî, Yahudi, Hıristiyan, Sabiî veya herhangi bir dine mensup olabilir ve bu zahirî görüntü onun cennete gitmesine mâni değildir’ gibi kıymet-i harbiyesi olmayan ve hilaf-ı hakikat birçok iddia esere dahil edilmiştir.

 

Mucize konusu gibi muasır hastalıklardan bir diğeri olarak takdim edilebilecek nüzûl-i İsa (a.s.)’ın inkârı hususunda da ne yazık ki Ehl-i Sünnet’in beyanlarından uzak bir vaziyettedir. Hz. İsa (a.s.)’ın çarmıha gerilmediğini kabul etmesine rağmen onun yeri ve zamanı bilinmeyen bir şekilde öldüğünü ve doğal olarak nüzulünün mevzu bahis olmayacağını savunarak 18. yüzyıl öncesi herhangi bir âlimin beyanında göremediğimiz bir iddianın müdafiî durumuna geçmiştir.(10) Halbuki Mustafa Sabri ve M. Zahid el-Kevserî’nin bu konuya hasrettikleri müstakil eserlerinden mukni delillere ulaşabilirdi.

 

Duman’ın tefsirindeki itikadî arızalardan son olarak şehit ve peygamberlerin ‘ölü’ olduğu konusundaki ifadelerine temas edeceğiz. Ona göre şehitler, veliler, salih kullar ve hatta peygamberler ‘ölüdür’ ve bu ölü halleriyle kimseye bir faydaları bulunması, tasarrufları söz konusu değildir.(11) Hadi diğerlerinin diriliğini teyid edecek bir kaynak bulamadı diyelim lakin şehitlerin ‘ölü olmadığı’ konusunda mevcut âyet-i kerimeye rağmen bu konuda kat’î bir söylemde bulunmanın yanlışlığını fark edememesi gerçekten enteresandır. Halbuki Ehl-i Sünnet’e göre şehitler ve peygamberler mütevatir nasslarla sabit, veliler ve salih kullar ise haber-i ahad ve aklî delillerle sabit olarak diridirler. Belirli tasarruf ve tesir imkânları mevcuttur.

 

Öyle anlaşılıyor ki Duman, tasavvufî bazı uygulamalardan sakındırmak yahud aşırılıklardan muhafaza etmek niyetiyle bir şeyler söylemek istemiş lakin söylediği sözler, düzeltmek istediği yanlışlardan daha büyük bir yanlış haline gelmiştir. Netice-i kelâm olarak, merhum M. Zeki Duman’ın Beyânu’l-Hak isimli tefsiri -bilhassa itikadî açıdan- hakkı beyandan uzak bir eser haline gelmiştir.

 

Dipnotlar

1-M. Zeki Duman, Beyânu’l-Hak ‘Kur’ân-ı Kerim’in Nüzûl Sırasına Göre Tefsiri’, I-III, Fecr, 2. Baskı, 2008.

2-M. Zeki Duman, Beyânu’l-Hak ‘Kur’ân-ı Kerim’in Nüzûl Sırasına Göre Tefsiri’, II, s. 215, III, s. 186.

3-M. Zeki Duman, a.g.e., II, s. 596.

4-M. Zeki Duman, a.g.e., I, s. 281.

5-İnşikak-ı kamer özelinde detaylı bilgi için bz.; Melikşah Sezen, Siyer ve İtikad, s. 75-93.

6-M. Zeki Duman, a.g.e., I, s. 94.

7-M. Zeki Duman, a.g.e., I, s. 27, 187, 301.

8-M. Zeki Duman, a.g.e., II, s. 286.

9-M. Zeki Duman, a.g.e., III, s. 40-41.

10-M. Zeki Duman, a.g.e., III, s. 204-25.

11-M. Zeki Duman, a.g.e., I, s. 576.

 

Aylık Dergisi 185. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: tefsir, tasavvuf, beyanul kelam,
Yorumlar
Haber Yazılımı