Haber Detayı
10 Mart 2021 - Çarşamba 15:15
 
Bir Liberalizm Güzellemesi: Ulusların Düşüşü - Abdullah Said
Bu kitap Ulusların Düşüşü’nden ziyade Avrupa ve Amerika medeniyetinin fikri ve akademik düşüşünü de göstermektedir. Nobel ekonomi ödülüne aday gösterilen kitap Batı’nın artık üretemediğinin delilidir.
İktisat Haberi
Bir Liberalizm Güzellemesi: Ulusların Düşüşü - Abdullah Said

Siyaset ve iktisat bilimcilerin uzun yıllardır üzerinde durdukları ve üzerine çeşitli tezler ortaya koydukları “Bazı uluslar zengin ve refah içindeyken bazı uluslar neden fakir ve sefalet içindedir?” sorusu Daron Acemoğlu ve James A. Robinson tarafından “Ulusların Düşüşü-Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri-” isimli kitapta da incelenmiştir. Yazarlar bu soruya iktisatçıların klasik yaklaşımlarından farklı bir şekilde yaklaşmış ve yeni kavramlarla tezlerini ortaya koymuşlardır. Yukarıdaki soruya cevap olarak Jared Diamond, “coğrafi faktörler”in, Adam Smith “serbest piyasa ekonomisi”nin, Max Weber ise “kültürel iş ahlakı”na sahip olmanın belirleyici olduğunu öne sürmüştür.

 

Bizim ele aldığımız kitapta (Ulusların Düşüşü) ise yazarlar ulusların zenginlik ve yoksulluklarının kökenleri olarak coğrafya, tarih ve kültürün değil kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumların belirleyici olduğu tezini ortaya koymaktadır. Öne sürdükleri bu tezlerini, kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumların toplumsal ve teknik alandaki dönüşümlere olumlu etkilerini; sömürücü kurumların ve baskıcı siyasi otoritenin ise toplumun refahına ve gelişimlerine olumsuz etkisini dünyanın farklı coğrafyalarından ve farklı zamanlardaki hadiselerden örneklerle desteklemeye çalışmışlardır.

 

Yazarlar kitabın önsözüne “Birleşik Devletler, Büyük Britanya ve Almanya gibi dünyanın zengin ülkelerini, Sahra-altı Afrika’dan, Orta Amerika’dan ve Güney Asya’daki yoksul ülkelerden ayıran gelir ve yaşam standartlarındaki büyük farklılıklar hakkında” diye başlayıp tam da bu döneme tevafuk eden Arap Baharı’nı ele almışlardır. Bu toplumsal olaylar yazarların doğal olarak dikkatini çekmiş ve önsözde bu olaylardan ve aktörlerinden uzun uzadıya bahsetmişlerdir. Arap Baharı’nın geçmişi, ortaya çıkışı, gelişimi ve son durumuyla alakalı bilgi verildikten sonra Mısır’ın Tahrir Meydanı’nda toplanan kalabalığın “niçin toplandıkları ve hangi taleplerde bulundukları” üzerine demeçlerini aktarıp konuyu siyasi kurumların gelişmişlik düzeyi üzerine etkileri nelerdir sorusuna cevap bulmaya getirmişlerdir. Diktatörlükle yönetilen Mısır’da kişi başına düşen yıllık gelir, bir Amerika Birleşik Devletleri vatandaşının yıllık gelirinin ancak 12’sine tekabül etmektedir. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in 70 milyar dolarlık servetini ve siyaset kurumunun dar bir elit etrafında kümelenişi aktarılmıştır. “Sömürücü siyasi” ve ekonomik kurumların halka yayılması gereken zenginliği ellerinde toplamaları, kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumların inşa edilmemiş olmasına bağlanmıştır. Fakat ne hikmetse, başta İslâm coğrafyası olmak üzere ekonomik açıdan gelişmemiş bölgelerde halkı sömüren bu tip müesseselerin oluşması ile kitapta sürekli övülen emperyalistlerin mevzu bahis coğrafyalarda giriştiği sömürgesi faaliyetlere hiç temas edilmemiş, mevzu bu geri kalmışlıkta onların hiç rolü yokmuş gibi işlenmiştir.

 

Yazarları tezlerini ABD ile Meksika sınırında bir çit ile ikiye bölünen Nogales kentinin kuzeyi ile güneyinin karşılaştırmasını yapmıştır. Nogales Arizona’da (şehrin kuzeye yani ABD tarafı) yaşayanların çoğu 65 yaş üzeri olmasına rağmen yıllık gelirleri 30 bin dolardır. Evlerinde elektrik, telefon, su tesisatı ve ısıtma sistemi bulunmaktadır. Amerika sağlık hizmetlerinden yararlanmaktadırlar. Şehir içerisinde ve diğer şehirlere ulaşımlarında geniş yol ağlarına sahiptirler. Kendilerini koruyan bir yasa ve düzen vardır. Bilgi, emek ve sermayelerini yatırıma dönüştürme imkanları olmakla beraber istedikleri alanda eğitim görebilmektedirler. Bu hizmetleri düzenli sunamayan belediye başkanlarını, kongre üyelerini ve senatörlerini değiştirmek için oy kullanabilir; ülkelerini kimin idare edeceğini belirleyen başkanlık seçimleri için sandığa gidebilirler. Çitin Güney tarafındaki Nogales Sonora’da ise durum çok farklıdır. Kişi başına düşen yıllık gelir 10 bin dolar civarındadır. Yetişkinlerin çoğu lise mezunu bile değildir, gençlerin çoğu eğitim görememektedir. Doğumda ve sonrasında ilk bir yıllık süre içerisinde bebek ölüm oranı oldukça yüksektir. Ortalama yaşam süreleri bir ABD vatandaşına göre 10 yıl daha azdır. Temel kamu hizmetlerden yoksun olan bu bölgede suç oranı fazla, güvenli yatırım ve iş kurmak ise fevkalade risklidir. Dolayısıyla sıkı korunan Amerika-Meksika sınırından ölümü göze alıp geçmeye çalışmaları için yeterli sebepleri bulunmaktadır.

 

Tüm bu anlatılanlardan sonra akla şu soru geliyor; coğrafyası, iklimi, ataları aynı olan bu kentin kuzeyi ile güneyi arasındaki farkların sebepleri nelerdir? Yazarlar bunun sebebi olarak sınırı gösteriyorlar. Yani bir tarafın ABD, bir tarafın Meksika sınırları içerisinde olmasını… Farklı kurumların şekillendirdiği farklı dünyalar olduklarını ileri sürülmekteler.

 

Bu farklılıkların kökenlerine inmek için İspanyolların Amerika’ya çıkarma yaptıkları tarihe gidilmiştir. Güney Amerika’yı işgal eden İspanyollar, Aztek ve İnka imparatorluklarının varlığına son vermiştir. Bu işgaller esnasında İspanyolların temel stratejisi yerlilerin liderlerini öldürmek, hiyerarşiyi ele geçirmek ve vergi sistemini kendi tekellerine almak olmuştur. Altın ve gümüş gibi kıymetli madenleri sömürüp İspanya’ya göndermişlerdir ve İspanya bu dönemde ekonomik ve askeri anlamda Avrupa’nın en güçlüsü haline gelmiştir. Yerleştikleri bölgelerde varlıklarına son verdikleri krallıkların prensesleriyle evlenip yeni bir aristokrasi sınıfı oluşturmuş ve halkı kendilerine hizmete mecbur etmişlerdir. 16. yüzyılda Avrupa’nın içinde bulunduğu durum detaylı aktarılmıştır. İspanyolların İngiltere’yi işgal girişiminin başarısız olması (1588) sonrası İngilizlerin denizlerdeki etkinliği artmış ve kolonileşmek için fırsat sunmuştur. İngilizlerin Kuzey Amerika’dan başka seçenekleri de yoktu. Kuzeyi işgale gelen İngilizler geniş bozkırlarda yaşayan seyrek nüfus ile karşılaşmışlardır. Kuzeyde değerli altınlar ve madenler de yoktu. İngiltere’den getirdikleri köylüleri ve yerli halkı zorla elde tutamadıkları için kendileriyle işbirliğine gidip çeşitli haklar tanımışlardır. Güneyde kurulan sömürgeci (dışlayıcı) kurumların aksine İngiliz kolonilerinde kapsayıcı kurumların temelleri atılmıştır. Bu durum yıllar içerisinde siyasi ve ekonomik dönüşümleri sağlamış nihayetinde günümüzdeki durumun ortaya çıkmasıyla neticelenmiştir. Yazarların iddiası budur.

 

Robinson ve Acemoğlu’nun bazı kuramların bugünkü iktisadî eşitsizliği açıklamakta yetersiz kaldığını belirttiklerini söylemiştik. İşe yaramaz gördükleri kuramlar şunlar;

 

Coğrafya Hipotezi; Afrika, Orta Amerika ve Güney Asya’dakiler gibi çoğu fakir ülke Yengeç Dönencesi ile Oğlak Dönencesi arasında yer almaktadır. Zengin ülkeler ise ılıman kuşakta yer almaktadır. Bu hipotezi savunanlar tropikal iklimin, insanları tembelliğe sevk ettiğini, çeşitli hastalıklar sebebiyle iş gücü ve verimini düşürdüğünü, bu toprakların tarıma elverişli olmadığını öne sürmektedirler.

 

Yazarlar aynı coğrafyada bulunan Nogales örneği üzerinden bu tezi reddetse de coğrafya ve iklimin yaşam biçimlerini belirlediği bir gerçektir. Dolayısıyla bu hipotezi bütün bütün reddetmek doğru değildir.

 

Kültür Hipotezi; Max Weber’e dek uzanan prestijli bir savunucu silsilesine sahip bu hipotezle, Protestan ahlakın Batı Avrupa modern sanayi toplumunun yükselişini kolaylaştıran anahtar bir rol oynadığı savunulmaktadır. Öbür yandan Afrikalıların düzgün bir iş ahlâkından yoksun oldukları, Latin Amerika halklarının ise sefih ruh halleri ve manana (tembellik) kültürüne sahip oldukları için gelişmedikleri öne sürülmüştür. Bu hipotezin haklı tarafları olmakla birlikte tek başına yeterli olamayacağı söylenmiştir. Nogales örneğine geri dönülmüş; ayrıca Arjantin ve Peru halkının çoğunun Avrupa kökenli olduğu halde ekonomik durumlarının kötü oluşu, Japonya’ya yerleşen Avrupalıların ise refah içinde oldukları aktarılmıştır.

 

Cehalet Hipotezi; insanların ya da yöneticilerin fakir ülkeleri nasıl zengin hale getireceklerini bilmemesine bağlayan hipotezdir. Yazarlara göre; gerçekten kıt kaynakların, sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamada en doğru şekilde kullanılması yönünde bir cehalet varsa, bu danışmanlar ve eğitimle çözülebilir.

 

Günümüz dünyasını şekillendiren siyasal ve ekonomik dönüşümlerin merkezi olarak İngiltere’yi gördüklerinden, yazarlar ağırlıklı olarak tarihin seyri içerisinde İngiltere’yi ön planda tutmuşlardır. 1346 yılında Çin’den yayılan veba 1348 yılında Avrupa’ya ulaşmış ve yayıldığı her yerde nüfusun yarısını öldürmüştür. İngiltere’de hâkim olan feodalite, gücünü ve bunun devamlılığını toprağa bağlı köylüler üzerinden sağlıyordu. Yani emeğe dayalı bir ekonomik devinim söz konusuydu. Nüfusun yarısı kırılınca emeğe olan talep artmış, buna karşılık köylüler yüksek ücret ve yeni haklar istemişlerdir. Çeşitli girişimler ve isyanlar sonucu yasal haklar elde edilmiştir. Bu gelişmeler neticesinde günümüz siyasi ve ekonomik kurumlarının temelleri atılmıştır.

 

Kitabın sonlarına doğru genel bir mevcut durum değerlendirmesi yapılmamış ve gelecekle alakalı muhtemel senaryolar yazılmamış olsa da Çin üzerinde genişçe durulmuştur. Çin’in kapsayıcı olmayan siyasi ve ekonomik kurumlarının, oluşan zenginliği kendi içlerinde sömüreceği, dolayısıyla Çin’in büyümesinin sürdürülebilir olmayacağı iddia edilmiştir.

 

İlginç bir şekilde neolitik çağdan başlayıp insanlık tarihi, medeniyetler tarihi, siyasal tarih anlatılmıştır. Tezlerinin temelini sağlamlaştırmak için Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki toplumsal yapıdan siyasi oluşumlara, ekonomik düzenden tarihi kırılma noktalara değin okuyucuyu yoracak şekilde detaylar aktarılmıştır. Kitabın ana temasından fazla ağırlık verilen bu detaylar, mantık olarak da sorunlar barındırmaktadır.

 

Yazarların tarihi olayları, kapsayıcı ve sömürücü kurumların kökenleri olarak sunuşları tezlerinin mantık örüntüsünü kuvvetlendirmiş olsa da kitabın genel diyalektiğine ciddi zarar vermiştir. Ortaya yeni bir şey koymaktan ziyade tarih aktarımı -vakanüvislik- yapılmış, birkaç kavram etrafında tüm tarihi yorumlama girişimleri sığlığa sebep olmuştur. Anakronik bir hataya düşerek tüm tarihi bugünün penceresinden değerlendirip diğer tezleri reddederken kendi tezlerini zoraki bir şekilde doğrulamaya çalıştıkları okuyan herkes tarafından bariz bir şekilde anlaşılabilmektedir. Coğrafya tezi hakkındaki yorumları bunun en belirgin misalidir.

 

Şimdi biz birkaç soru soralım: Zenginlik ve refahın ölçüsü nedir? Aynı ülkede yaşayan, aynı siyasî ve ekonomik kurumlara sahip toplumlardaki –sözgelimi Amerika’daki- gelir eşitsizliğini nasıl açıklamak gerekir? Coğrafyası, iklimi, kültürü, halkın bilgi düzeyi müsait olmayan ülkelerde, sadece kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumlar ihdas ederek zenginlik ve refahı yakalamak mümkün müdür? Bugün diktatörlükle ya da tek parti rejimiyle yönetildiği halde iktisadî bakımdan gelişen ülkelere ne demeli?

 

Kitapta İslam ve muazzam mirası hakkında tek kelâm edilmemiş, Osmanlı için “sömürücü bir devlet” denip geçilmiştir. Bunun hakkaniyetli bir tavır olup olmadığını konuşmaya dahi lüzum yok; fakat bunu yaparken, tarihi topyekûn İngiltere-Amerika eksenli ele almaları yazarların meseleye Atlantik ötesinin gözlüğünden baktığını göstermektedir. Zira yukarıda da belirttiğimiz üzere, Batı’nın sömürgecilik faaliyetlerine tek eleştiri getirmemek, sömürgeciliğin İngiltere ve ABD’nin günümüzdeki zenginliğine katkısını görmezden gelmek de bu tek taraflı tutumun göstergelerindendir. Hatta bazı noktalarda, “iyi ki sömürgeleştirmişler” tarzı bir yaklaşımı dahi görmekteyiz. Bu şartlar altında yazarların tek kaygısının, kapsayıcı ekonomik ve siyasi kurumlara sahip olan gelişmiş ülkelerce girişilen müdahaleler sebebiyle geri kalan ülkelerin, geri kalmasının gerçek sebebini örtmek olduğu anlaşılmaktadır.

 

Bu kitap Ulusların Düşüşü’nden ziyade Avrupa ve Amerika medeniyetinin fikri ve akademik düşüşünü de göstermektedir. Nobel ekonomi ödülüne aday gösterilen kitap Batı’nın artık üretemediğinin delilidir.

 

Sonuç olarak yazarlar, bazı uluslar zenginken bazı uluslar neden yoksuldur sorusunun kökenlerine inmek istedikleri bu çalışmalarında "siyasetin ve kurumlarının bu durum üzerindeki etkisi nedir?" sorusunu sorarak yola çıkmış, Neolitik çağdan günümüze insanlık ve medeniyetler tarihini bu eksende ele almış ve sordukları sorulara cevap aramışlardır. Fakat bunu yaparken anakronik davranarak taraflılıklarını ortaya koyarken kendi tezlerini ispatlamak adına bir takım gerçekleri de görmezden gelmişlerdir. Bahsettiğimiz hususlar okuyan herkesin direkt dikkatini çekecektir.

 

Aylık Dergisi 197. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Bir, Liberalizm, Güzellemesi:, Ulusların, Düşüşü, -, Abdullah, Said,
Yorumlar
Haber Yazılımı