Haber Detayı
03 Ekim 2017 - Salı 11:22
 
Bir Medeniyetin Sanat Anlayışının Tezahürü Mimarisidir
Hattat Levent Karaduman ile İslâm sanatları ve hat üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.
Söyleşi Haberi
Bir Medeniyetin Sanat Anlayışının Tezahürü Mimarisidir

Levent Karaduman kimdir?

Her zaman kitaplara alâkaya duyan birisiydim. Herhangi bir yere gittiğimde, ilk yaptığım şey oranın kütüphanesine bakmak olurdu. Okulda da böyleydi bu. Okuldaki kütüphanelerden birisinde gezerken, “Son Hattatlar” diye bir kitapla karşılaştım. Onu okurken, hat sanatına âşık oldum. O andan itibaren, “bizim sanatımız bu ise, kesinlikle hat sanatını icra etmeliyim” diyerek bir misyon edindim. Hattat olmak için başlamamıştım bu işe, sadece Müslüman bir Türk olarak bu sanatı yapmak istedim, bir ucundan başladım. Birkaç yıl hat sanatını inceledim, 1994 senesinde Hocam Fuat Başar ile tanıştım ve buralara kadar geldim. Fuat Hoca’dan hem sülüs, hem de nesih yazıyı neşrettim. 2003’ün sonbaharında icazetimi aldım. 2004’ün Ocak-Şubat aylarında ilk atölyemi açtım, Küçük Ayasofya’da. Hocamın eteğinin dibine gittim, ihtiyacı olduğu zaman onun yanında bulunmak istedim, oradaki pasajın en arka taraflarında bir yere geçtik, ortalıkta görünmeden talebe gibi icazet alarak sanatımı icra etmeye başladım.

Şu an itibariyle kaç talebeniz var?

Talebe sayımı tam olarak bilmiyorum, ancak icazet verdiğim sekiz talebem mevcut.

Hat sanatının yakın tarihinden bahsedecek olursak, neler söylemek istersiniz?

Sanatın doğduğu ve devam ettiği bir süreç vardır. Bu da tıpkı insan gibi gelişim gösterir, zaman zaman farklılaşır. Abbâsî döneminde, Emevîlerden kalma tezyinat ve mimarîde kullanılan dekorlar, kendi zamanının estetik anlayışını etkilemiştir. Hat sanatı da öyle, tezyinatı zaman şartlarına göre gelişmiş ve devam etmiş. Emevîler yıkılırken seyr-ü sefaya daldıkları zaman olmuş. Sanatla çok fazla ilgilenememişler. Ancak son zamanlarında nefse ve ihtişama hitap eden eserler görüyoruz. Abbasîler ilk olarak hat sanatına eğiliyor. Çok önemli bir dönemdir. Hattı öyle bir icra etme çabasındalar ki, bütün hoşnevisler, “ben daha güzel yazacağım diyerek” her biri, birbiriyle yarışırlardı. O zamanlar İbn-i Mukle var çok önemli eserler vermiş. Mukle demek, noktanın teşkil etmesi demektir. Sonra Yâkut Musta’simî’ye geliyorsunuz. Musta’simî’de yazı bambaşka bir kıvama gelmiştir. Muhakkak yazıya daha çok itibar edilirken, Yâkut Musta’simî ile sülüs yazı daha da gelişiyor. Muhakkak yazı da aynı zamanda itibarını kaybetmiyor, devam ediyor. Yâkut’un yazısı kendi döneminin “çağdaş yazı biçimi” olarak kabul ediliyor, farklı olduğu için de talep görüp, beğeniliyor. Muhakkak yazı ön planda, iç kısmı tezyin edilerek daha farklı formlar elde ediliyor. Bunlar mimarîde Selçuklu motifleriyle kullanılıyor. Memlûklerin tarzında biçimler icra ediliyor, zamanının klasiği. Yâkut zamanında sülüs itibar görür hâle geliyor.

Kaçıncı yüzyıl acaba?

On birinci yüzyıl olması lâzım.

Estetize olması on altıncı yüzyılda mı başlıyor?

Evet, Şeyh Hamdullah ile kıvama geliyor. Kanunî’den önceki dönem. Fatih devrinden sonra desek daha isabetli olur aslında. İstanbul’un fethi ile birlikte artık Osmanlı tamamen kendi sanatına yönelmiş, kendi sanatını geliştirmeye çalışmıştır. İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı devlet olmaktan çıkıyor, koca bir imparatorluk hâline dönüyor. Devlet erkânının ata binmesi bile tören hâline dönüşüyor. O zamana kadar vezirler ile birlikte padişah aynı sofrada yemek yiyordu. Fatih devrinden sonra padişah yemeklerini tek başına yemeye başlamıştır. Bir organizasyon, yahut bir ziyaret olduğu zaman padişah elbette teşrif ediyor. Bugün Osmanlı konuşulurken de yapılan bir hata var, Osmanlı düğün ziyafetleriyle anılıyor. Koskoca imparatorluk sadece ziyafetten ibaret midir? Sultan tek başına yemek yer, bazen yemek test edilirdi, zehirli mi diye... Bugün beni bile koruyanlar var. Ne var bunda? Meselemize dönecek olursak, on altıncı yüzyılda bile muhakkak yazı itibar görmüştür. On altıncı yüzyıl Ahmet Karahisarî’nin dönemidir. Mimar Sinan’ın yaptığı bütün camilerde muhakkak yazı ön plandadır. Muhakkak yazının iç dekorları, kubbelerin içerisi Selçuklu motiflerine benzer. Aslan gözü deriz bunlara. On altıncı yüzyıl biterken Yâkut’un ekolü Şeyh Hamdullah ile birleşir ve “Hamdullah’ın ekolü” adı altında sanat devam eder. Ondan sonra Hafız Osman, Mustafa Rakım, Mahmut Celâleddin gelir. Sonrasında Şevkiler, Kazaskerler var. Şu anda bizim “on altıncı yüzyıl klasik tezhip” diye isimlendirdiğimiz üslup sadece yüzyıllık bir döneme ait. Emevîler, Abbâsî, Selçuklu’ya ait benzerlikler var.

Kûfî tezhipleri vardı.

Memlûklerin yazdığı Mushaflara bakıldığı zaman kûfî tarzı görülür. Fakat on altıncı yüzyılda anlaşıldığı biçimde değil. On altıncı yüzyıla ait bulutlar yapılır mesela. Bulutlar tamamen on altıncı yüzyıla ait bir olaydır. On beşinci yüzyılın sonlarında bir şeyler yapılıyor, estetik kazanmıyor, on altıncı yüzyılda sembol hâline geliyor neredeyse. Yılana benzeyen dalgalı bir form vardır mesela. Rumîler girmeye başlıyor motiflerin içerisine ufak ufak.

İran etkisi devreye giriyor mu?

On altıncı yüzyılda İran bizim olunca devreye giriyor. Memlûkler ile Osmanlı savaş hâlinde, Osmanlı galip durumda ve aynı zamanda İspanya’ya da gidiliyor. Viyana kuşatılıyor. İran kendi kültüründen ayrılmadan sanatını geliştirmiş. Hep kendilerini anlatmışlar.

Taklitçilik yok muymuş?

Hayır, yok.

Taklitçilik olsa bugün ne olurdu?

Hiçbir şey olmazdı. Bugün biz sadece Emevî’de kalırdık. İran, sanat adına çok önemli bir yerdir. İran’daki sanat eserlerinin binde biri Türkiye’de yok. Abartmıyorum, bir gidin bakın. Bizde bir tane kaşıkçı elması var, kaşık kadar bir şey. Benzeri de İran’da var, işlemeli. Keşke bir görseniz...

Eskiden kapı koluna kadar bizim de her şeyimizde işleme vardı. Koltuklar ve sandalyeler de öyle.

Osmanlı’nın itibar ettiği en önemli şey, İslâm topraklarını geliştirmek, İslâm’ı yaymak. Osmanlı, “benim şu kadar altınım olsun, şu kadar elmasım olsun” diye mücadele etmemiş, har vurup harman savurmuşlar. Toprakları geliştirmek için de altına ihtiyaç duyulur. Ben burada sanatımı icra edeceğim, “ulvî bir sanat bu ya, gelene geçene bedavaya yazayım” kötü bir düşünce. O zaman ben ne ile geçineceğim? Benim evim var, faturalarım var, kiram var, çocuğum var vesaire. Benim vazifem toplumu uyandırmak. Onlara yön verip iz bırakmam gerekiyor. Ben çağımı yaşamayacaksam, Kapalı Çarşı’da çalışayım, benden çok kazanıyorlar. Sanat yapacaksan, tarihe mâl olacak, tarihe mâl olması için de topluma yön vermen gerek. Lafla değil, icraat ile. Sanatınızı bir misyon doğrultusunda icra ederseniz, topluma etki edersiniz. Bu sizin yaşayış biçiminizle de alâkalıdır. “Ben yaptım, sattım ve benden çıktı” bu değil. O maddî kısmıdır. Parasını sen verdin, yırtıp attın; geri getiremem, üzülürüm. Sen külfetinden zarar görmüş olursun.

Son dönemin hat sanatı üstadlarından bahseder misiniz?

Her şeyden evvel Hamid Bey’i es geçmemek lâzım. Çok iyi yazar, yahut yazmaz; bunlar tartışılır. Ama az önce bahsettiğimiz gibi, Hamid Bey topluma iz bırakmıştır, o misyonu en güzel şekilde icra etmiş sanatkârdır. Bugün bütün hocalar Hamid Bey’in talebesidir, Halil Hoca’nın bir tane talebesi yoktur, Hasan Çelebi Hoca kısa bir dönem gündeme gelmiştir. Bir tane icazetli talebesi vardır, Sayın Özel, o da rahmetli oldu. Sakarya’da bir teknede yazısı var; Sabri Berkel diye birisi vardı, o da Halil Hoca’nın tezgâhından geçmiştir. Hamid Bey’in icazet verdiği Hasan Çelebi, Turan Sevgili, Hüseyin Öksüz, Hüseyin Kurtlu var, Fuat Paşa bir de. Hamid Bey’in önemli talebeleri. Yine Hamid Bey’in çağdaşı olan Emin Barın, Necmettin Hoca var. Necmettin Hoca, Sami Efendi’nin talebesi, talip meşk etmiş bir zat. Necmettin Hoca, iki tane talebe yetiştiriyor; bir tanesi ilerliyor, bir tanesi geride kalıyor. Biri eczacı iken işin ticarî kısmına yöneliyor ve sonra eczacılık kısmını da bırakıp işin akademik kısmına yöneliyor. Makale kısmında işi sürdürüyor. Ki bu da lâzım olan bir şeydir. Rahmetli Ali Alparslan Hoca, Necmettin Hoca’nın talebesi. Uğur Derman’dır diğeri de, Derman’ın icazeti yoktur, sonradan uydurulma bir şeydir bu. Sözlü bir icazet vardır, bunu sonraları kendisi de itiraf etti. Bu iki insan da es geçilmez. Ali Alparslan Hoca, kibarlığı ve teşvik etme yeteneğiyle alâ bir insan. Çelebi Hoca da bir zamanlar Suudi Arabistan’a gidip, diyanet tarafından görevlendirildi. Oradaki camilerin yazıları elden geçirildi, yenilendi; kendini orada geliştirme şansı bulmuş. Oradaki insanlara böyle bir sanatın olduğunu göstermiştir Çelebi Hoca. Yok sayamayız, bunlar önemli hizmetlerdir.

Uğur Derman’ınki de çok önemli bir hizmettir. Kimse yazmıyor bu işi, herkes icra ediyor. Mahmut Kemal İnan, “Son Hattatlar”ı yazıyor aynı zamanda. O da bir şeyler yazıyor ama, işine geleni yazıyor, işine gelmeyeni yazmıyor. Hasetlik var. Beni seviyorsa, uzun uzun anlatıyor. Sevmiyorsa, bir tane eserini koyup geçiyor, “arada bulunsun” diyor. Beğenince de on eser koyup, dört-beş sayfa yazıyor. İşin içine girince bunları görüyoruz. Hülâsa bize bayrağı teslim eden hocalar bunlardır, Hamid Bey olmasa bunlar da olmazdı, biz de olmazdık. Hamid Bey’den sonraki üçüncü nesil olarak geldik, dördüncü nesil de yetişiyor.

Hattat, sadece tekniği değil, kendisinde olan hâli de talebelerine aktarmalı öyle değil mi?

Evet. Hoca-talebe münasebeti. Bu sadece sanatta değil, tarihte de vardır. İlmi talep ederken, ilim tahsili ekollere göredir. Matematik, fen hepsi ayrı bir ekoldür, öğretme-öğrenme biçimi vardır. Okuldur bunlar. Sen hangi okuldan mezun isen, o okulun biçimine göre kendini yetiştirir, tertibini-araştırmanı o düzen ile geliştirirsin. Okul sana öğretir ve sen kendini o yönde geliştirirsin, farklı metotlar da kullanabilirsin. Fakat sanatta sadece madde ile ilerleme kaydedilemez. Madde, bir kalem, bir mürekkep, araç gereçtir, grafik çalışmalar ve sairedir. Gözle görülebilir şeylerdir. Ekol dediğimiz şeyi kastederken gözle görülür şeylerden bahsediyoruz; ama ekol sadece bu değildir. Sanat aynı zamanda ruha hitap ettiği için, ruh derinliği ile anlatımıyla bir yorum kazanır. Eser bir nesnedir neticede. Sen ruhunla bir şeyleri yapabiliyorsan, o eserin manası o kadar iyidir. Vermek istediğin mesaj ne ise, ruh dünyanda onu yaşayacaksın, sonra aksettireceksin. Sanatın öğrenimi de aynı şekildedir, bir hoca bir talebeye öğretmek istediklerini hangi misyon ile anlatmak istiyorsa; talebe de o minvalde yetişir. Benliğinle “ben büyüğüm” kibriyle anlatırsan, talebe de o yönde hareket eder. Toplumun içerisinde aç gezen insanların yanında, ziyafet sofrası kurarsan eğer, taleben senden bu davranışı öğrenir. Sonra aç insanların yanında, ziyafet yapar.

Günümüzde ölçüye uymayan “hattat”lar var. Mesela camilerde çoğu sülüslerde vavın kuyruğu aşağı doğru kaymış, usûl tahrip edilmiş. Sanatkârlar bu problemden ötürü normal insanlara nispetle daha fazla ıstırap çekerler.

Cami yazılarıyla, levha yazıları arasında farklı bir yön vardır. Cami yazılarını yazarken, arada sadece ticarî kaygılar olduğu için, o camiyi yapan yahut restore edenler, “ne kadar ucuz o kadar iyi” diye düşünüyorlar. Okuldan yeni mezun yahut yeni bir şeyler öğrenmiş birisine iş veriyorlar. Eskiden camilerde hazırlanmış yazıları taklit ediyorlar, bilgisayar sisteminde büküp bir şekilde oraya işliyorlar. Cami yazıları için, “sanat eseri olsun” düşüncesi yok; “yazı olsun işte” zihniyeti var. Mesela TİKA, bütün dünyada camileri restore ediyor ve bunu yaparken ne yazık ki gelecekteki sanat anlayışını şu anda katlediyor. Sanat en çok mimarî ile ortaya çıkar, bir medeniyetin ispatı oradadır. TİKA mevzuunu herkesle tartışırım, restorasyonlar berbat. Aslı ile alâkası yok.

Çeşmelerden, mezarlıklara bunun birçok misali var, yenisi yapılıyor ancak eskisine nisbetle değil...

Siz yapılacak restorasyon işini tutup bir kanalizasyoncu firmaya verirseniz, o da orayı kanalizasyon gibi yapacaktır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu işleri denetlemesi lâzım değil midir?

Bizim ülkemizde denetim sıfır. Bu denetimin olmamasının sebebi de kültürsüzlükten dolayıdır. Kültür bakanlığı, kültürden ve sanattan yoksun bir kurum. Kültür var ama bakanlık sadece oraya bakıyor; “ne var orada” diye hiç bakmıyor. Kültür bakanlığında, bu toprakların kültürünü bilen, okumuş, sanattan anlayan insanların olması gerekir. Pazarlamacı birisinin kültür bakanlığında işi yok.

O yüzden “Kültür ve Turizm Bakanlığı”ndaki ifadenin “kültür” tarafı atılıyor ve “turizm” kısmı ön plana alınıyor.

Evet.

Mağlova Kemeri 450 senedir bulunduğu yerden tekrar gün yüzüne çıktı. Belediye başkanı daha orasının insanlar için ne ehemmiyet taşıdığını bile ifade etmeden, “turizme açacağız” diyor.

Kendisi bile bilmiyor zaten. Birçok ehemmiyetli eserlerimiz var, çoğu bilinmiyor. Çoğu sohbetlerde Batı’dan bahsediyorlar, matematikten, felsefeden, keşiflerden bahsedilirken hep Batıcılık ön plana çıkıyor. Dünyanın en büyük keşiflerini İslâm âlimleri yapmıştır, kimse kusura bakmasın! Gülhane müzesi vardır, müzenin tanıtım filminde ben oynadım. Tarihçi Fuat Sezgin, her bir eseri bir araya toplamış, ispatlamış. Birisi “dürbünü ben icat ettim” diyorsa, Fuat Sezgin, “hayır kardeşim sen değil, dürbünü falanca zamanda, şu İslâm âlimi zaten kullanıyormuş” diye ortaya çıkartmış. Gülhane’deki İstanbul İslâm, Bilim ve Teknoloji Müzesi’ne gidilirse, çok daha detaylı görülebilir. Bir ara Sultanahmet’te teşhir edildi, herkes geldi, baktı bütün Avrupa gelip seyretti. Ben soruyorum, “İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi var, gördünüz mü” diye soruyorum, bilmiyorlar. Ayıp olmasa Topkapı Sarayı’nı soracağım da, alacağım cevaptan, “hiç gitmedim” denilmesinden korkuyorum. Bu ülkede Topkapı Sarayı’nı gezmemiş bir sürü insan var. Biz bile Topkapı Sarayı’nın her bir odasını gezemedik ki zaten.

Estetik idraki mevzuunu konuşmak istiyoruz. Bu topraklar İslâm ile yoğrulduğu için Müslüman’dan Ateist’e kadar herkeste hat estetiğinin vermiş olduğu bir bakış açısı var. İnsanımızın şuur altına işlemiş, “ben Müslüman değilim” diyen insan bile hat, ebru ve tezhibten bir bakış açısına sahip. İslâmî sanatlar toplumun estetik idrakini belirleyici bir vasıf taşıyor.

Çok geniş bir mevzu... Anadolu’nun birçok yeri Hitit ve Roma tarafından paylaşılmış bir bölgeydi. Türkler Anadolu’ya geldiler, kimi Rusya üzerinden yukarılara gitti, kimisi de aşağı kısımlara doğru kaydı. Bir şekilde Anadolu üzerinden geçti. Türkler Müslüman olmadan önce Şaman idiler. Yerleşik bir düzen kazandıklarında Müslüman oldular. Buraya geldiklerinde Anadolu boş değildi. Türkler kovulmak istendi, ama istenilen olmadı; Türkler bir şekilde galip geldi. Bunları yaparken de köleliklerle karşılaştılar. Hattat Yâkut bir Türk idi, Abbasî Halifesi’nin kölesiydi. Anadolu toprakları üzerindeki sanat ve mimarî ile ilgili iş yapanların çoğu Türk idi. Ayasofya’nın tuğlalarını Türk ustaların yaptığı ispatlandı. Buradan şunu görebiliriz; Anadolu ve dünyaya sanatı kendi estetik görüşüyle Türk ırkı azımsanmayacak şekilde yaymıştır. Roma’ya bakalım, heykel ve mimarî ön plandaydı. Gotik mimarî... Fransız yahut İtalyan motiflerine bakıyorsunuz, o bitki motifleri neredeyse aynıdır, biraz geliştirmişler o kadar yani. Yine Anadolu’dan geçmiş bu. Hititlerde de Asurlularda da vardır bu. Perslerde bile var. Pers dünyanın önemli bir yeri, hiçbiri yok sayılamaz. Anadolu’ya gelince de Roma’yı büyük ölçüde görüyoruz. Sonra Selçuklu, İlhanlı, Osmanlı geliyor. Akabinde de Türkiye... Biz tüm Anadolu’ya sahibiz, Anadolu kocaman bir medeniyet yeri. Anadolu topraklarında hangi ırk yaşarsa yaşasın, hangi dine mensup olursa olsun, estetik idraki gelişmiştir.

Kim ne derse desin, o kültürden bir şekilde etkilenmişler öyle mi?

Evet. Müslümanlar da Romalıların bazı şeylerinden etkilenmiştir, mesela mozaikler. İslâm’da suret çizmek yasak mesela. Biz suret yapmamışız. Sanatı yaparken, duvara bir şey işlerken bunu önemsemişiz biz. Şamanlarda totem vardı, tapınmak değil de, figürler. İnandıkları şeylerin sembollerini önemserlerdi. Hataî motifleri mesela, onları farklı bir şekilde kullanarak Kur’an kenarlarında kullanıyoruz süs olarak. Maksat o güzel tezyinat ile Allah’ın kelamını süslemek. Türk toplumları her zaman dine önem vermiştir, Müslüman olduktan sonra da Kur’an yazısını güzelleştirme çabası had safhada olmuştur.

Batı’nın Doğu’dan etkisine değindiniz. Picasso’nun da Cezayirli bir hattattan ders aldığına dair rivayetler var. Picasso kendi çalışmalarında da o hattan öğrendiği birtakım şeyleri uygulamaya çalışmış.

Eğitim aldığı ifade ediliyor. Ancak bilmiyorum. Picasso böyle bir şey söylemiş mi bilemem. Şunu çok iyi biliyoruz; dünya sanatta Anadolu’dan çok istifade etmiştir. Kimse bunun aksini iddia edemez. Estetik anlayışı Türklerin inancına bağlı olmasından kaynaklıdır. İnançlar Türklerin hep gözdesi olmuştur... Türkler İslâm ile şereflenince, sanatı kalıcı hâle getirmeye çalıştılar. Her şeyi güzelleştirmeye çalıştılar, değerlere sahip çıktılar ve yaptıkları şeyi üst seviyeye getirdiler. Türkler çizgi ile birlikte bir hayat yolu bıraktı. Bu yol, hayatın içerisindeki güzelleri seçme kabiliyeti verdi, nesillerden nesle de bu şuuru enjekte etti.

Kûfî hattı denilen bir hat ekolü var. Kûfî sahabilere ait olduğu için onda ayrı bir güzellik mevcut. Bu kadar estetize olmadığı hâlde, naifliği ön planda. İlk orijinallik.

O dönemde yazı yazmayı bilen insan çok fazla değil. Okumayı biliyorlar, ama yazmayı çok değil. Mesela sen Osmanlıca okuyor olabilirsin, ama günlük notları tutmak zordur değil mi? Yazmak işi o zamanlarda çok ulvî bir hâdise. O zamanlar yazı da yazsan, bu iş acayip ulvî bir şey. Hazret-i Ali’nin bir ifadesi, “yazı, herkese öğretilmesi gereken ulvî bir iştir.” Güzel yazmak özel bir marifet.

O dönem ne kadar rahat yazılırsa, çizgi o kadar akıcı oluyor. O zamanın insanları bunu keşfetmişler. Mektuplarda kûfî ile yazarlardı, nebati kûfîsi de var. Bu sevinçlerin en büyüğü olarak görülüyor, o sevinç ve güzellikle yazılmış yazılar. Kelâmullah yazılsın, çoğaltılsın diye çaba gösteriyorlar insanlar. Asr-ı saadet dönemi ve sonrasındaki döneminden Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye dönemine kadar bile yazmaya önem vermişlerdir. Kur’an ilk defa yazılacak, düşünebilir misiniz? Bunu öyle bir güzel yazacaksın ki... İlk yani bu. Kur’an-ı Kerim yazıyorsun. Herkes, “daha ne kadar güzel yazarım” diye çabalamıştır.

Ulvîlik terbiye edici midir?

Kesinlikle. Her türlü çizgi, insanı terbiye eder. Bazen canın sıkılır, hiçbir şey bilmiyorsan imza karalarsın... Çizgi insanı terbiye eder, karalamak da öyle. Kendi içinde barınan perspektif bir çizgidir o. Senin hem iç dünyanı, hem de dış dünyanı tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir çizgidir, hat çizgisi... Kıyamete kadar devam eder. Bir ses uzayda nasıl kaybolmuyorsa, o çizgi de öyle... Ancak göz önünde bulunan bir harf var, o harfi teşkil etmek için bir leke koyuyoruz, blok oluşturuyoruz, o kıvrımlar ancak bize harfi oluşturuyor. O kıvrım aslında bitmiyor, orada ölüyor; öldükten sonra devam ediyor. Doğmak ve ölmek diye bir şey yok, doğum var! İhlâs Suresi’nde “lem yelid ve lem yûled” ifadesi geçiyor değil mi. “Doğurmadı ve doğmadı” yani ölümden bahsedilmiyor. Ölüm ancak, Allah’ın dışındaki varlıklar için geçerlidir.

Yakın zamanda serginiz var...

Evet. Sergide icazet vereceğiz, bazı talebelerimiz üstadların eserlerini yapmaya çalışacak. Eserlerin imzalarını bile yapmak zor. Ben yardımcı oluyorum. Sami’nin imzası atılacak mesela, çok zor... Sergi Ekim 27’de olacak.

Serginin ismi nedir?

“Beş Kadın Hattat - Hattın Mücevherleri”... daha da uzun aslında.

Siz Fuat Hoca’nın hattını görseniz, tanırsınız değil mi?

Evet. Her insanın bir DNA’sı olduğu gibi, insanın çektiği çizgide de kendine ait bir iz vardır. O çizgi her zaman gelişir, ama temel taşların ayak izleri kaybolmaz. Ne kadar seri yazarsan yaz, ne kadar hızlı çalışırsan çalış, karakter orada durur; parmak izi gibidir.

Hattat Levent Karaduman’ın hattına baktığımızda, “bu Levent Hoca’nın eseridir” diyebilmem için ne yapmam gerekir?

Yâkut’un sülüs yazıyı tekrar sistemli hâle getirdiğinden bahsetmiştik, kendi döneminin çağdaş sanatçısı olduğunu söylemiştik... Sülüs yazı gündelik bir yazı idi o zamanlar. Bugün gündelik bir yazıyı düşünün, süslü bir yazı değil. Times New Roman yazıyorsun mesela... Düşünün harfleri daha naif bir hâle getirip, farklı bir karakter ortaya çıkarttığınızı, ‘bold’ olduğunu. Yâkut bunu yaptı, tasarladı, modern idi. Diğerleri olanı uyguluyordu, nesih yazı mesela.  Yazı ile alâkalı birçok kitap var o dönemde. Topkapı Sarayı’nda saklanıyor, gün yüzüne çıkartmıyorlar. Sorunuza gelecek olursak, İnsanlar harfleri kurguladığı şekilde yorumluyorlar. Eskilerden birisinin sanatını gördüğümüzde, imzasını görmeden dahi tanıyabiliyoruz. Bugün ise bunu yapamıyoruz. Çok ayrışıyorlar, yerine göre uyarlamışlar, grafik değerleriyle oynanmış, harfler deforme olmuş. Ama nesih ve ince sülüs yazıları yazan kişilerin yazıları normal ve naif kurallar içerisinde. O naifliğinden dolayı da insanların karakteri yansır. Celîye gelelim; oradaki anlatım biçimi ne ise, leke dengesi nasıl kullanılıyor, oradan kişiyi tanırız. 2004’te atölyemi açtığımı ifade etmiştim. Resim ve heykel altyapım da var. Dolayısıyla burada şunu düşünerek hareket etmeye karar verdim; hattı bütün dünyanın sanat tarihinin içerisine sokmak istiyorum. Hattı oralarda bir şekilde değerlendirmek, insanların göz ardı etmesini engellemek istiyorum.

Bu ideal ile üslup da gelişmiş oluyor...

Evet, üslup da gelişiyor. Önce on altıncı yüzyıl denen tezhip kısmını hafifletmeye doğru meylettim. Hafifletmeyi hiç yapmamakla başarabilirsiniz, yaptığınız takdirde “biraz daha hafifletse miydim?” diye düşünüyorsunuz. Hiç olmadığı zaman “ihtiyaç yokmuş” denildi. Kabul de edildi. Çağdaş yorumlar, tezyinatlarda karalamalar da kullandık. Yeşili tasarladık, başka metinler ilave ettik Fetih Suresi, Yasin’i, Tehiyyat’ı, Esma ül Hüsna ile birleştirdik ve saire. Çok farklı kompozisyonlar ortaya çıkarttık. Güzel olan bir şeyi tezyin etmek, bizim ruhumuzda olduğu için “bunu tekrar tezyin edelim” dedik kendimize. Sonra “ne yapmalıyız?” sorusunu sorduk. Hattı hat ile tezyin etmeyi düşündük. Yani yazıyı yazı ile güzelleştirme, simetrik biçimde. Etrafına hâl motifleri ile hikâyeler yazıldı. Onları kurgulayarak, hattı hat ile süsledik. Sonrasında işi daha da hikâyeye çevirmek istedik. Bugün hatta bakılınca, kimse onun ne manaya geldiğini anlayamıyor neredeyse. Arapçası yok ki insanların... Kur’an okumayı bilen biraz zorluyor, bir şeyler anlıyor. Bu çağda ilmi insanlar okuyarak değil, kulaktan duyarak tahsil ediyorlar. Birine itibar var, o ne derse o oluyor, onun ruhunu yaşamaya çalışıyorlar. İlim ve kültür sıfır. Böyle bir ortamda çok güzel murakkalar yazabilir, ortaya koyabilirim. Ama okumayan bir insan için o murakkalar ne ifade eder. Ruh dengeleri, şuur seviyeleri sıfır. Eserlerimi şimdi çalışırken, evvela hikâyeleri ve soyut anlatımlardaki leke dengelemelerini seçiyorum. Kompozisyona bakıyorum  ve “insanlar buraya baktığında hissederek nasıl anlayabilir” düşüncesiyle eserler üretmeye çalışıyorum. Bu zamana kadar da çok fazla yanılmadım. Kelimeler farklı ifade ediliyor olabilir, hisler aynıdır.

Sülüsleriniz diğer celî sülüslerine nazaran biraz daha farklı. Siz bir elifi çizdiğinizde, mesela o elif beş nokta ise onu tek noktada birleştirmek doğru bir şey olur mu? Yani bir şey usulünce değiştirilir mi?

Bir şeyi çok iyi bilmen gerekir ki, istediğin gibi deforme edebilirsin. Bilmiyorsan deforme edemezsin. Bir insanı çöp adam olarak çizebilmen için, insan bedeninin nasıl olduğunu, bir baş, iki kol, iki bacaklı olduğunu bilmelisin. Daha detaylı çizebiliyorsan, daha detaylısı da olabilir...

Gelenek hâline gelmiş sanatları bilmek lâzım yani.

Her detayıyla iyi bilmen lâzım. Sadece hattı, harfi bilmekle olmaz deforme etmek. Arkadaşlarıma, “sadece hat ile ilgilenmeyin, Doğu sanatına, İslâm sanatlarının hepsine alâka duyun” diyorum. Heykele de bakılsın, mimarîye de, dünyaya bir bakın. İnsanlar kendisini nasıl anlatıyor. Alfabelere bakmayın, hislere, dünyaya, yaşayanlara bakın. İnsanlar yazışmakla, konuşarak değil, hisler ile yaşıyor. Kaç sene evvel, iki kişi geldi, tek bir kelime konuşmadık. Bir hafta boyunca ne öğrettiysem, hepsini yapabildiler; düşünün tek kelime etmeden... Giderken uğurluyordum, arkadaşlar ağlayarak bana sarıldılar, ben de ağladım. Nasıl bir his geçmiş aramızda, hiçbir kelam konuşmadık. O kadar iyi insanlardı ki, sohbetimizi içimizden pekiştirdik, yemek yedik. İngilizce bilmem, onlar da Türkçe bilmiyorlardı. Hisler kelimelerden önceliklidir. Kelimeler cümlelere dönüşür, anlaşmak için lehçeler de lâzımdır ama, hisler bir başka. Bütün insanların birbiriyle anlaşması için, Allah’ın vermiş olduğu bir lisan var; his lisanı. Bu göz ardı edilemez. Arap harflerini okuyamıyoruz, ama ona bakan insan, ruhunu katarak bakıyor onlara. Hmeye çalışıyor. O yüzden çalışmalarıma hikâye katmayı tercih ediyorum. Düşünce yapısıyla anlatmak... Düşünceyi eritiyorum eritiyorum ve içime bir damla bir şey düşüyor. O da bir tane cümle oluyor. Arka tarafına da hikâyeni kurarsın, böylelikle daha iyi anlatmış olursun. İnsan o ansiklopediyi öyle bir hızla okur ki, “aa çok güzel” der. 

Global çapta soracak olursak; hat sanatına insanlar ne gözle bakıyor?

Arap dünyasını bir kere saf dışı bırakıyorum. Arap dünyasında hat sanatı var, ama yok. Estetik kaygısından bihaberler, yoksunlar. Onlar sadece avuç dolusu altın istiyor. Hiçbir şekilde okusa bile, okuduğundan anlamıyor. Değer vermiyorlar. Onların da koleksiyonları ve müzeleri var, yüksek paralar ödüyor olabilirler... Ama bu sanatın değerini bilmiyorlar, o yüzden Arap dünyası bir kenara ayrılır. İstisnalar çok az. Şunu da söyleyeyim, maalesef Türk toplumu cahil. Sanat ile iştigal etmiş, yıllarını resme ve diğer sanatlara veren insanlar, hat sanatına daha fazla önem veriyor. Adamlar hat sanatına “paha biçilemez, buna ne verebilirim ki” diyorlar. Bazı insanlar hattın içerisindeki hissi yakalayabiliyor. Hislerinin esiri değil bu insanlar, tam aksine, duygularını yaşayan insanlar. Tecrübe ile yetişmiş, on dört yaşında babası oğluna, “git kendi ayaklarının üzerinde” dur demiş. Şimdi devir öyle mi? Biz ilk başta hisleri törpüleyerek başlıyoruz hayata.

Ezber ve taklitçilik ile.

“Aman çocuğum şöyle olmasın, usta kulağını çekmesin” diyorlar. Ben de az dayak yemedim.

Bir hattat, talebesine kızıyor; talebe de bir daha geri gelmiyor.

Vallahi ben öğrencilerimi kovuyorum, yine geliyorlar. “Gidin” diyorum, kızıyorum ama gitmiyorlar. Hislerden, duygulardan bahsettik. Bu kapı benim kapım değil, bu kapıyı ben kimseye açamam, bu kapıyı ben kimseye kapatamam. Ben kimseye, “gel-git” diyemem. Ben ancak “buyur gel konuşalım” derim, kalırsa kalır. Kalmazsa kendisi bilir. Bu sanatın kapısını ben açmadım ki kendime. Beni bu sanata iten kitap kütüphanede olmayabilirdi. O kitabı ben almadım elime, getiren “bir şey” vardı. Daha evvel de görebilirdim o kitabı, aklım ermeyebilirdi, değil mi?.. On yaşımda denk gelseydim o kitaba? O yaşlarda da bir sürü kitap okudum. Anlıyor yahut anlamıyordum. Ben elimden geldiğince bu kapının eşiğinde duruyorum, layık olmaya çalışan bir paspasım. Üstüme basan geçerler, elbet birisi gelir tozumuzu silkeler. Ben tozumu da silkeleyemem ki. Düşüncem bu, sanata bakışım da bu.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. 

 

Röportaj: M. Taha İnci
Aylık Dergisi 156. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Bir, Medeniyetin, Sanat, Anlayışının, Tezahürü, Mimarisidir,
Yorumlar
Haber Yazılımı