Haber Detayı
08 Ekim 2015 - Perşembe 15:49
 
Burak Çileli ile Söyleşi...
Söyleşi Haberi
Burak Çileli ile Söyleşi...

Burak Çileli Söyleşi 

Söyleşi: Ömer Emre Akcebe

Ergenekon Davasında alınan ifâdelere baktığımızda açıkça görülüyor ki; İhsan Güven ve Necib Hablemitoğlu cinayetleri hemen hemen aynı mahfil tarafından gerçekleştirilmiş gibi...

Bu soruya kesin bir cevap verebilmek zor, zira çok bilinmeyenli bir denklemle karşı karşıyayız. Ergenekon davalarında her şeyin üzerine sonuna kadar gidilebilmiş olsaydı bir çok karanlıkta kalmış husus bugün belki aydınlatılmış olurdu. Ancak Fetullahçı yapılanma ile kendilerine “Ergenekon” etiketi münasip görülen çıkar amaçlı suç şebekesi, her ne kadar kendi aralarında boğazlaşsalar da, neticede “Yeni Dünya Düzeni”nin kuklaları olmaları bakımından, yani aynı sistemden nemalandıklarından dolayı, İbda’ya ve Mimarı’na düşmanlar. Fetullahçılar zihniyetlerini zaten gizlemiyorlar, malûm.  Çıkar amaçlı şebekenin durumu ise, Salih Mirzabeyoğlu’nun, Ergenekon operasyonlarından çok önce -2003’te- yazdığı Telegram kitabında, telegramcı çevre hakkındaki tarifine uyuyor; “lâfta Türkçü ama sebep ve netice hâlinde Yahudi uşağı bir yapılanma”. Ergenekon operasyonlarının tam gaz sürdüğü o dönemlerde, Salih Mirzabeyoğlu “Baran Dergisi”ndeki Ölüm Odası tefrikasında, Topal Şükrü Efendi’nin kasidesinde geçen, “aferin çarha ki çattırdı kuduzu kuduza” mısraına atıfta bulunmuştu. Sözkonusu kasidenin ve “Çarh” kelimesinin dünya görüşümüzdeki mânâlandırılışı itibariyle “Mehdi-Zamanın Sahibi” mevzuuyla alâkasını da kısaca hatırlatmış olayım. Ben mahkeme sürecinde, bir yandan savunma yaparken bir yandan da telegram meselesinin gündeme getirilmesi ve perde arkasındakilerin deşifre edilmesi çabası içindeydim; duruşmaları izlemeye gelen gönüldaşlar şahittir. Onlara da -bu vesileyle anmışken- gösterdikleri alâkadan dolayı teşekkür ediyorum. Talebim üzerine ilk duruşmanın hakimi, Mirzabeyoğlu davasında verilen idam cezasında emir komuta zincirinin son halkası Metin Çetinbaş, göstermelik de olsa, mahkemede dinlenmek üzere, Emniyet’te ifadeleri alınan “Dost Tarikatı” mensuplarını çağırma kararı vermişti. Ancak mahkeme başkanı, çıkar amaçlı şebekeyle ilişkisi daha sonra belgelenen ve bugün sade vatandaş statüsündeki Erkan Canak olarak değişince, mahkemeye gelen Dost tarikatı mensuplarına yönelik sorularım âdeta yangından mal kaçırır gibi tavırlarla engellenmeye çalışıldı ve taleplerim göz ardı edilmeye başlandı. Bilhassa maktulün eski eşi ve Dost tarikatıyla beraber daha birçok karanlık işlerin üzerindeki sır perdesinin aralanmasına vesile olan besteci Ayşe Ersoy’un ve şarkıcı Çelik Erişçi’nin ifadelerinin alındığı duruşmalarda, o dönemin zannedersem geçici Hakimi Sinan Çelakıl’ın sanki bir yerlerden tembihliymişçesine tedirginliği, ayrıca sorularımı engelleme ve celseyi geçiştirme çabası görülmeye değerdi doğrusu! Dost Tarikatı mensupları, sanki şahit sıfatıyla dinlenmek üzere değil de dostlar alışverişte görsün kabilinden çağırılmışlardı mahkemeye! Bütün bunların yanı sıra, eski savcı yeni sanık Zekeriya Öz’ün Ergenekon operasyonları sırasında bizleri de ısrarla Ergenekon’a katma çabası, işi iyice yılan hikâyesine döndürdü. Gelen gideni aratır derler; Ergenekon sanığı azgın İslâm düşmanı ve Mirzabeyoğlu’na cezaevinde suikast tezgâhının başı olduğu belgelenen Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un karısı Mukaddes Eruygur’un internete düşen ses kaydındaki “14. Ağır Ceza Mahkemesi bizden” tarzındaki beyanından sonra,  yargılandığımız 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Erkan Canak ve sair efradının yerine atanan Fetullahçı heyet çok daha beter bir tutum takındı; “ölene kadar” kaydıyla ağırlaştırılmış müebbed cezasını da mezkur heyet verdi zaten. Hattâ Savcı, ortada delil ve şahit nâmına hiçbir suç unsuru bulunmadığı hâlde, bir de cesetlere işkence yapmakla suçlayarak hepimize “canavarca hislerle cinayet işleme” suçundan ceza vermeye zorluyordu Hâkimi! Bu ne demek biliyor musunuz; yine ölene kadar ağırlaştırılmış tecrit; ancak ilk üç senesi hücrede, ağırın da ağırı şartlarda, tümden tecrit edilmek!.. Yani, havalandırma kapınız sadece 1 saat açılacak; hücrenizde TV bulunmayacak; ziyaret, mektuplaşma, telefon gibi haklardan tümüyle mahrum, gebertmekten beter tam bir esaret! Bir zamanların “hoşgörü” tellallarına bakın; bu ne kin böyle, diyeceğim ama, gariban sitemi gibi kaçacak! Kinlerinin sebebini az önce arzettim; ipleri başkalarının ellerinde, “hizmet” ediyorlar! Nihayet 17 Aralık ile girilen bu kez Fetullahçıları tasfiye sürecinde, Mahkeme Başkanı Rüstem Eryılmaz Şanlıurfa’ya sürüldü. En son öğrendiğime göre açığa alınmış. Davamıza bakan 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki bu kadar şaibeli ismin kimlerden olduğu meselesi zaman içinde açığa çıktığı gibi, haktan ve hukuktan yana olmadıkları da ortaya çıktı. Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yargılama kararı bu durumun resmi kanallardan tescil edildiği anlamına geliyor. Bundan sonraki süreçte adalet ne ölçüde tecelli edecek, göreceğiz inşallah.

Biraz da Emniyet’teki gözaltı safhasından bahsetseniz…

Aslında en başta mevzuya oradan başlamam gerekiyordu. Önce kısa bir girizgâh yapayım; 1999’dan sonraki dönemde, bugün de devam eden bir süreç hâlinde, Telegram projesiyle Salih Mirzabeyoğlu’nu dönüştürme, robotlaştırma, mankurtlaştırma çabalarından artık hemen herkesin haberi oldu; maruz kaldığı ruhî ve bedenî işkencenin yanı sıra, zihni ve duyu verileri de dahil 24 saat elektronik gözetim altında tutulmayı saymazsak, onca gayretin hiçbir işe yaramadığına da hemen herkes şahit oldu ve oluyor… Ancak yine o dönemde, sistem tarafından, bilinen İbdacılar üzerinde pazarlık, taciz ve şantaj veya bir takım yol verme, göz yumma yahut teşvik etme kurnazlıkları gibi, -tabiî ki telegram ile kıyas kabul etmez çok daha hafif ve klasik metodlarla- mankurtlaştırma ve robotlaştırma amaçlı, içten ve dıştan bir kontrol ve gözetim mekanizması oluşturma gayretlerinden kimin ne kadar haberi oldu, bilemem. Hattâ, şahsım aleyhine, herhâlde şantaj malzemesi temin maksadıyla, cep telefonumdan -çok afedersiniz- bir fahişeyi musallat etme denemesine kadar vardırdılar işi; kimlerdendir, bilmiyorum ama, Bolu F Tipine giden ziyaretçilere, jandarma karakoluna çekip yapılan hakaret ve tehditlere, anladıkları dilden cevap günlerindeydi. Ayrıca yine o günleri yaşayanlar hatırlar; HSBC ve sinagog bombalamalarında da yasadışı bir İBDA-C hücresinin adı geçmesi üzerine dönemin MİT’inin bir yetkilisi, MOSSAD’a, “size şahsi teminat veriyorum, biz onların dişlerini söktük, onlar yapmış olamaz” demişti. MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen “debkafile” sitesinde ifşa edilmişti bu el altından beyanat.

Şimdi geleyim benimle beraber suçlanan diğer 4 kişinin yargılandığı davaya. Cinayetin işlendiği günden itibaren yapılan bütün resmî açıklamalara baktığımızda, benzer sözlerin o olay için de sarf edildiğini görüyoruz; İBDA-C tarzı eylemlere benzemediği, geride hiç delil ve şahit bırakmadan profesyonelce ve susturuculu silahlarla yapıldığı, aradan şu kadar gün geçmesine rağmen olayla ilgili sır perdesinin hâlâ aralanamadığı vs. ifadeler, yalnız medyada değil, başta dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah olmak üzere konuyla ilgili bütün üst düzey yetkililer tarafından da dillendiriliyordu. Ama ne oldu, nasıl oldu bilinmez, o “profesyonelce yapılmış suikast”,  sonrasında bu 5 kişiye indirgeniverdi! İndirgeniverdi diyorum, zira ikisi lise, biri taşra üniversite öğrencisi ve hiçbir kaç-göç hayatı yaşamayan ve zaten malûm kontrol ve gözetim mekanizmasının tacizi altında yaşayan ben ve Abdüsselâm Tutal, toplam beş kişi!.. Bu kez yine aynı yetkililer birdenbire ağız değiştirip, olayın 12 saat içinde çözüldüğünü söylemeye başladılar! Bu durumda, ya yetkililer yalan söylemiş oluyor yahut da…  Neyse, uzatmaya gerek yok; neticede, Anayasa Mahkemesinin 12 sene sonra da olsa bu yanlıştan dönmesi, davanın sil baştan görülecek olması, ümit verici bir gelişme. Bundan sonra yeni bir sürece girmiş olduk. Adalet ne ölçüde tecelli edecek, göreceğiz inşallah.

Salih Mirzabeyoğlu’nun kaleme almış olduğu ve 2003 senesinde yayımlanan, -Zihin Kontrolü- alt başlıklı “Telegram” adlı eser, dünyada belki de ilk defa, Telegram cihazının başında oturan operatörleri açıkça ilân ediyordu. O tarihe kadar sır gibi saklanan cihaza ve cihazı bu operatörlerin istifadesine sunanlara ulaşılabilmesinin ilk halkası da böylelikle deşifre edilmiş oluyordu. Size göre bu cinayetten maksat, bütün silsilenin çözülmemesi adına deşifre olmuş İhsan Güven halkasını kopartmak olabilir mi?

İhtimâller arasında bu da var tabiî; fakat çok yönlü düşünmeyi de ihmâl etmemek lâzım. Evvelâ şunun iyice açığa çıkması gerekiyor; İhsan Güven kimdir? O dönemlerdeki Dost tarikatı çevresi kimlerden oluşuyor? Amaçları ve bağlantıları nelerdir? Telegram projesiyle alâkaları -bugün bu işkenceyi sürdürenlerle alâkaları da dahil- ne ölçüdedir? İhsan Güven, o zamanlar Emniyet tarafından sıkı takip edilen biriydi. Bunu gözaltındayken öğrendim; nitekim müteakip yıllarda Ergenekon operasyonlarıyla bu belgelendi. Tabiî, yalnız Emniyet değil bürokrasinin çeşitli kurumlarında da, homojen bir yapıdan -bilhassa- o günler için bahsedemeyiz; Fetullahçısıyla Kemalistiyle kâh paslaşma kâh boğazlaşma içinde olan, kendi aralarında da illegal küçük çıkar gruplarına bölünmüş, çok parçalı bir yapı sözkonusuydu. Öyle bir konjonktürde, tarikat usûlü örgütlenen, askerî ve sivil bürokrasinin yanı sıra medyada, özel şirketlerde ve hattâ bir yayınevi ve dernek vasıtasıyla entelektüel plânda da kendini ifade eden geniş bir çevredaşlık ilişkisidir Dost tarikatı adını verdikleri Şamanist yapılanma. O puslu atmosferde ve kimin eli kimin cebinde cinsinden karmaşık ilişkiler ağı içindeki birinin cinayetidir İhsan Güven cinayeti de. İhsan Güven’in Telegram ile ilişkisini, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun “Telegram” adlı eserinden biliyoruz.  Bunun yanında, Dost tarikatı mensuplarının kendi aralarındaki gece âlemlerinden başka, İhsan Güven’in, göz koyduğu bağlılarının eşlerine nasıl sarkıntılık ettiğini de, özellikle eski karısı ve şarkıcı Çelik’in gizli bestecisi Ayşe Ersoy’un Emniyet ifadesinden biliyoruz. Necip Hablemitoğlu ile yan yana fotoğrafları, Ergenekon operasyonları sırasında açığa çıkanlardan. İlahlık iddiası, hattâ -hâşâ-, Yaratıcıyı da kendisinin yarattığı gibi saçmalıklarından kamuoyunun, Salih Mirzabeyoğlu’nun onunla Telegram seanslarındaki konuşmalarından bahsettiği “Telegram” kitabı sayesinde haberi oldu. Cinayet sonrasında ise Emniyet ifadelerinde bu husus belgelendi. Küçük çocuklara kadar varan “ilahlık kromozumu geçirme” iddiaları gibi mevzuların tafsilatına, mide bulandırmamak için girmek istemiyorum. Mirzabeyoğlu, “akla hayale gelmedik cinsî sapıklıkların şahı” ve “Lut kavmine bile taş çıkartacak mel’anetler” gibi ifadelerle üstü kapalı olarak çok önceden Telegram kitabında yazmıştı zaten. Böyle çok yönlü(!) bir kişiliğin, bırakın Müslümanları, aklı başında İslâm dışı çevreler tarafından bile sevilmesi mümkün değil. “Göz hasmını tanır” misâli, o tıynette birinin Salih Mirzabeyoğlu’na musallat olması yahut musallat edilmesi de manidar bir durum. Ancak cinayet sözkonusu olduğunda, bu kadar ihtimâl varken -hem de ortada delil ve şahit nâmına en ufak bir ipucu bile olmadı hâlde- sadece İbda bağlıları üzerinde durulması haksızlık; neticede, yasadışı bir İBDA Cephesi bunu gerçekleştirmiş olsa bile, bildik adreslerden adam toplayıp olayı onların üzerine yıkmak, üstelik Telegram kitabı hakkındaki yazımı suç delili diye Hakimin önüne koymak, hiçbir hukuk anlayışına sığmaz. Kaldı ki, yargı sürecinde Mahkemenin talimatıyla bizzat Terörle Mücadele ekipleri eliyle yapılan araştırma neticesinde, Emin ve Selim’in olay günü ve saatinde okulda bulundukları ispatlandı. Bundan sonraki yeniden yargılama sürecinde bu hususların üzerinde durmaya devam edeceğimiz gibi, davayı, hâlâ bütün şiddetiyle süren Telegram işkencesinin gündeme getirilmesi ve deşifre edilmesi için vesile kılmaya da devam edeceğiz inşallah. Maktulün ağabeyi Ömer Güven’in çok kritik bilgiler içeren Emniyet ifadesi kayıp meselâ! İfadenin alındığını, Dost tarikatının ikinci ismi ve Mahkemeye ifade vermekten kaçan Ümit Emre’nin Emniyet ifadesinde, kendisine yöneltilen sorulardan anlıyoruz. Bunu her duruşmada, ısrarla belirttiğim ve üzerine gidilmesini talep ettiğim hâlde, her seferinde sözlerim tutanağa geçiriliyor ancak gereğinin yapılması adına hiçbir adım atılmıyordu. Diğer duruşmalarda bu durumu da belirtiyordum; yani ısrarlı taleplerime rağmen hiçbir adım atılmadığı, eğer gerek görülmüyorsa niçin gerek görülmediğinin bana söylenmesi gerektiğini söylüyordum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi, bu sefer o sözlerim de tutanağa geçiriliyor ve gereği yine yapılmıyordu. Âdeta için için dalga geçiyorlardı! Bu tutumları 10 sene boyunca hep böyle sürdü!

Ömer Güven’in ifadesinde sizi bu kadar ilgilendiren ne vardı? Ayrıca Mahkeme bu talebinizi niçin kulak arkası ediyordu?

Emniyet’te Ümit Emre’ye yöneltilen sorularda, maktul İhsan Güven’in ağabeyi Ömer Güven’in ifadesine başvurulduğu, kendisinin, ağabeyinin Dost tarikatı yöneticisi olduğunu kabul ettiği, ziyaretine üst düzey bürokratların gelip karşısında el-pençe durarak, “emredersiniz efendim, keramet buyurdunuz efendim” gibi hürmetkâr hitaplarda bulundukları gibi hususlar geçiyor. Yani, Ömer Güven’in ifadesi alınmış ama dosyada yok! 27 Mayıs cuntasında Milli Birlik Komitesi raportörlüğü yapan ve kendi aralarındaki çekişmeler neticesinde henüz Binbaşı rütbesindeyken emekliye sevkedilen -gerçi kendini etrafına Albay emeklisi diye satıyormuş!- birinin karşısında, devletin yüksek mevkilerini işgal edenlerin bu kadar mübalağalı hürmet göstermelerinin sebebi ne olabilir acaba? Halbuki aynı Ömer Güven, cinayetin işlendiği o günlerde, kendisine uzatılan mikrofonlara, “ne tarikatı be evlâdım, Atatürkçülükte tarikat mı olurmuş” diyordu! İki yüzlülük ortada! Ayrıca İhsan Güven’i kastederek, “hep, bizim gibi adamlar yataklarında ölmez, derdi, öyle de oldu!” sözü de dikkate değer! Bir adam ne işler çeviriyor olmalı ki böyle lâflar edebilsin. Ama asıl çarpıcı olan husus şu; olayın henüz yeni olduğu günlerde, Telegram kitabı hakkındaki yazımı okuyup röportaj bahanesiyle ağzımı aramak üzere telefonla beni arayan veya arattırılan Akşam gazetesi muhabirinin, “ben İhsan Güven’in ağabeyi Ömer Güven ile görüştüm. Siz yazınızda ondan büyücü diye bahsediyorsunuz ama o büyücü değilmiş, sadece bir gücü varmış” sözüne, “80 yaşındaki adamın kas gücünden bahsetmiyorsunuz herhâlde!” demiştim. Bunun üzerine sözkonusu muhabir sesini, sanki çalıştığı servistekilere madara olacağından çekindiği için duyurmamak üzere kısarak, “cin çıkarma gücü!” cevabını vermişti. Gerisi çorap söküğü gibi geldi tabiî; meğer maktul, Sivas’ta görev yaptığı sırada Kemal adında bir Hakimden bu cin işlerini öğrenmiş! Eski karısı Ayşe Ersoy’a bu hususu Mahkeme’de sorduğumda, o da doğruladı. Telegram kitabında Mirzabeyoğlu, maruz kaldığı telegram seanslarında Sivas’a ait sahneler geçtiğinden kısaca bahsedip tafsilatına “B-7 Koğuşu” adlı kitabında gireceğini yazıyor, malûm. Ayrıca Maktulün evinden koliler dolusu klasör çıktığını o günleri hatırlayanlar bilir; evrakın bir kopyasının acele Ankara’ya yollandığını da!.. Emniyet’te birkaç tanesini görme fırsatım oldu. Zannedersem Cemal Kutay’ındı; ana dilde ibadet projesi! Akîm kalmış bir teşebbüs olan 28 Şubat proğramına ait bir proje! Telegram kitabında, İhsan Güven’in Aktüel Dergisi’ne verdiği röportajdan seçmelerde, onun 28 Şubat’ı -sanki perde arkasında kendisi de varmış gibi bir edayla- kastederek, “irtica en son 28 Şubat’ta durduruldu ama bu sefer yeraltına indi” sözüne de yer veriliyor. “Yeraltına indi”den kasıt da 1999 süreci olsa gerek! Dediğim gibi, yeniden yargılanma faslında bütün bu hususlara tekrar değineceğiz inşallah zira, İhsan Güven cinayetini aydınlatmanın yolu Telegram işkencesinin deşifre edilmesinden geçiyor. Mahkeme’nin taleplerimi kulak arkası etmesi, bu karanlık ilişkiler ağının üzerine gitmek istememesinden, dahası, özellikle 14. Ağır Ceza Heyetlerinin bizzat o ağın parçası olmasından kaynaklanıyordu. Mirzabeyoğlu’nun eserlerinden şimdiye kadar takip ettiğimiz kadarıyla, hâlen sürmekte olan Telegram’ın nereden yapıldığı hususunda bir belirsizlik var; “himaye kimden?” diye kendisi de belirtti “Ölüm Odası”nda. Tayyip Erdoğan’ın bahsettiği “Eski Türkiye”, gerçekten eskide kaldıysa, bugün bu Telegram’ın da araştırılıp deşifre edilmesi, sorumlularının bulunup cezalandırılması gerekiyor. Cihazın yerini tesbit edebilecek teknik imkânlardan mahrum olunsa bile, bir zamanlar, cezaevinde, Telegram projesinin yardımcı unsurları olan ve Mirzabeyoğlu’nun “yardımcı hizmetliler” diye andığı şahıslar sorguya çekilip cihazın başındakilere ulaşılabilir. Bu konuda seve seve yardımcı olmaya hazırız. Bugün hâlâ 24 saat boyunca zihni ve duyu verileri gözetim altında bulunan bir insanın ev hayatındaki kısıtlılığı düşünün. Hele bedenî ve ruhî işkenceye karşı, bana stoisist filozof Epiktet’i hatırlatan mukavemeti… Acı ile bağırıp çağırmıyor, ağlamıyor diye -zaten telegramcıların onu rezil etmek için istedikleri de bu!- işkence görmediği zannedilmesin. Tek parti dönemindeki zulümlerden bile özür dileyen devletin, hiçbir zulümle kıyaslanamayacak kadar vahşî bir işkence olan Telegram için Mirzabeyoğlu’na da bir özür borcu var. CHP Milletvekili Veli Ağbaba, erkekçe bir çıkış yaparak, alay edilme ihtimalini de umursamadan Telegram’ı TV’lerde, Meclis’te vs. gündeme getirdi. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne, ağırlaştırılmış müebbed hücremize Cezaevleri İzleme Komitesi olarak ziyaretimize geldiğinde, sözkonusu çıkışından dolayı kendisine minnettar olduğumu belirttim. Aynı şekilde, Gazeteci-Yazar Ruşen Çakır da cezaevinde Kumandan’ı ziyaret ettikten sonra, “ben Mirzabeyoğlu’nu yakından tanırım, o kendisini kurtarmak için böyle bir yalan uyduracak mizaçta biri değil. Bu iddiaların araştırılması gerekiyor” demişti. Dışımızdan kesimlerin bile Kumandan Mirzabeyoğlu hakkında bu kanaate sahip olduklarına şahitlik ettikçe, Allah Resûlü’nün “El-Emin” lakâbını ve O’nun nuruna veraset davasını hatırlıyorum. Tabiî onu bu konuda destekleyen başka isimler de var; Ebubekir Sifil Hocamız, yine CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, AKP’li bazı vekiller ve şu ân hatırıma gelmeyen haysiyetli isimler… Fakat burada şunu da söylemek isterim; kendi gözlemlerim itibariyle konuşursam, Telegram projesinin, avama indikçe inandırıcılıktan uzaklaştığına ve bu işi yapanlar tarafından Mirzabeyoğlu hakkında oluşturulmak istenen “bunalım geçirdi” tarzındaki imajın avam nezdinde yer yer tuttuğuna şahit oluyorum. Bunu bir veri olarak kabul edip Telegram’ın deşifre edilmesi için çaba göstermek, en çok İbdacılara düşüyor tabiî! Cüneyt Özdemir CNN-Türk’teki programına konuk ettiği Veli Ağbaba’ya, Telegram mevzuu hakkında kamuoyunun ikiye bölündüğünü, yüzde ellisinin inanıp diğer yarısının “yok canım, olur mu öyle şey” diyerek ciddiye almadığını söylemişti. Mirzabeyoğlu’nun da, eserlerinde Telegram’a herkesi inandırmak için özel bir çaba göstermediğini görüyorum. Nihayetinde bu mekanizma bir gün ortaya çıkacak inşallah; bir ideolog, tabiî olarak bütün bir mesaisini buna vakfedemez. Ancak İbda bağlılarının hiçbir mazereti yok bu hususta. “Münşeat” adlı eserinde Mirzabeyoğlu, İmâm-ı Şafii Hazretleri’nin, “ne çok dostum var zannederdim, başıma bir musibet geldiğinde hiçbirisini etrafımda bulamadım” sözünü aktarıyor. Ayrıca, daha birkaç ay önce, “Ölüm Odası”nda, hâlimden kim ne anlıyor, kimin umurunda, mânâsında bir şeyler söylüyordu yine. Kıssadan hisse! Çok sevdiğiniz birini yoğun bakımda can çekişirken gördüğünüzde çok etkilenirsiniz başlarda. Sonra gözünüz alışır. Derken bir kanıksama gelir. 16 senedir süren bu telegram da bizim üzerimizde aynı kanıksama etkisi yapmasın. Kendilerini göstermeye gelince cabbar cevval davranışlar içine girenlerin asıl kendilerini göstermeleri gereken yer ve zamanda pasif davranmaları, dava samimiyetiyle bağdaşmaz.

Ömrünüzün 12 senesi, hukuksuz bir yargılama neticesinde kesinleşen hükümle cezaevinde geçti. Kısaca da olsa “cezaevi” hayatından bahsedebilir misiniz? Neticede hukuksuz yargı kararları dolayısıyla hâlen cezaevinde yatmakta olan birçok Müslüman var ve dışarıdan bakanlar, o insanların hâllerini idrak etmekte zorlanıyorlar.

Cezaevi, bir davaya inanan kimse için en baştan göze alması gereken bir mekândır. Kumandan’ın 99’daki deyişiyle, “imanın sağlamasının yapıldığı yer”. Yani hem bir davaya gönül verdiğinizi iddia edip hem de dava çilesinden kaçınmak olmaz. Kâzım Ağabeyin yıllar önce bir yazısında dediği gibi, dava çilesinden kaçınanlar başka çilelere maruz kalıyorlar. İçerideyken, çok sıkıntıda olduğum bir zamanda, “cezaevini idrak etmemiz gerektiği”ne dair bir ikaz almıştık. Devamında da, “adam yıllarca yatıyor, cezaevini idrak etmemiş olarak çıkıyor” denilmişti. Demek ki, şu kadar sene yattı, bu kadar sıkıntı çekti filan, bunlar ölçü değil. Kişinin çektiği onca sıkıntıdan, cezaevinde devirdiği onca seneden ne anladığı, dışarı çıktıktan sonra mankurtlaşıp mankurtlaşmamasına, yani zihniyet kaymasına uğrayıp uğramamasına göre değerlendirilir. Zaten mankurtlaşmanın en acıklı tarafı, kişinin zihniyet kaymasına uğradığını kabul etmeyip kendisinin geliştiğini zannetmesidir. Bir zamanlar, attığında mangalda kül bırakmayıp, köprünün altından çok sular aktıktan sonra en azından dua edeceği yerde, şehitlere ve mücahitlere, “ölmekten ve öldürmekten başka bir şey bilmeyen yaşayan ölüler” diyecek yahut onları Medine’li münafık Kuzman’a benzetecek kadar alçalanlara, alay edenlere, kendi gibileri överek çoğalmaya, herkesi kendine benzetmeye çalışanlara şahit olduk, oluyoruz. Neyse, geçelim bunları. Benim 1999’da başlayıp 2001’de biten, 6 ayı Metris’te ve 1 senesi Kartal Cezaevi’nde olmak üzere bir buçuk senelik bir cezaevi tecrübem olmuştu. Hem de ne tecrübe! (Gülüyor) Kumandan Mirzabeyoğlu ile bir kez, o da 1991’deki Körfez Savaşı zamanında meşhur “Panik Operasyonu”nda işkencehanede görüşme fırsatı bulabilmiştim; son bir hafta, yattığı hücrenin karşısındaki hücreye vermişlerdi beni, mazgaldan konuşabilmiştik. Ondan sonra da 1999’da 6 ay kadar Metris’te… Sonra 2001 Ocak ayında tahliye… O süreçten anladıklarım itibariyle, imkânlar nisbetinde ve nefsime söz geçirebildiğim ölçüde kendime her bakımdan yeni bir yol haritası çizmeye çalıştım. Yaş ölçüsüyle keyfiyet ölçüsünü birbirine karıştırıp, yaş yahut güya kıdem ölçüsüyle “ağbiciliğe” yani engelciliğe soyunanlara nasıl bir tavır almamız gerektiği hususundaki ikazları unutmadan ve şahsım ve büro-cephe arkadaşlarımın aleyhinde çoğalanlara da aldırmadan yolumuza devam ettik. 2004’te tekrar cezaevine… İki buçuk senesi ağırlaştırılmış müebbed hücresinde olmak üzere 12 senelik bir süreçten sonra tekrar tahliye… Ancak “iman sınama” hâlâ devam ediyor ve son nefese kadar da devam edecek; tahliye olduk olmasına ama Sosyolog Michel Fouccault’nun “modern kapatılma” adını verdiği tehlikeyle karşı karşıyayız bu sefer de! Fouccault’ya Telegram kitabında “Pranga” başlığı altında atıfta bulunmuştu Mirzabeyoğlu, okuyanlar hatırlıyorlardır. Bahsi dağıtmayayım; cezaevlerinde yıllardır yatan gönüldaşların ve diğer İslâmî gruplara mensup Müslüman kardeşlerimizin ilgi ve yardım beklediklerini ve onların da serbest kalmaları için çaba göstermenin Ümmet-i Muhammed’in boynuna borç olduğunu söyleyeyim.

 “Aylık Dergisi” için kaleme almış olduğunuz “Ölüm Odası – İdrisî Seyr-i Sülûk” adlı yazı dizisi, arka plandaki çalışmanın büyüklüğü ile epey bir alâka topladı. Peşinen şunu soralım; çalışmanıza neden ara verdiniz ve devam edecek mi?

 “Ölüm Odası”, İBDA Mimarı’nın “B-7 Koğuşu” başlığı ile, ve müsait şartlarda yazacağını Telegram kitabından başlayarak haber verdiği ve benim merakla beklediğim eseriydi. “B-7 Koğuşu”, eğer ileride müstakil bir eser olarak yayınlanmayacaksa yahut Ölüm Odası’nın bir cildine isim olmayacaksa, “B-7” adıyla Ölüm Odası serisinin alt başlığı oldu. İşin asıl şaşırtıcı tarafı, Ergenekon operasyonları döneminde, Baran Dergisi’nde henüz 2 ciltlik “İnsan” adlı eserini tefrika ederken, “B-7 Koğuşu”nun ebcedinin “Ergenekon”a tekabül ettiğini göstermesiydi! “Ölüm Odası”nı da, malûm tasfiyeyi müteakip “Ergenekon hikâyesi bitti!” dedikten sonra tefrika etmeye başladı. Açık konuşmam gerekirse ben, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “İşkence” adlı eseri formunda, hatırat neviînden bir eser bekliyordum. Biraz da “Adıbelli” türünden hücum ve polemikler!.. Ancak böyle girift bir formu tercih etmiş olması, Telegram hakkında müşahhas anlatımlar bekleyen okuyucuları hayâl kırıklığına uğratmış olabilir. Benim içinse bu bir fırsat oldu, zira “Esatir ve Mitoloji” hakkında yazmak üzere kolları sıvamışken, bir nevi onun devamı gibi çıkan Ölüm Odası, biriktirdiğim malzemeyi yeniden gözden geçirerek buraya taşıma imkânı sağladı bana. Bu son iki eser, eksikliğini htiğim ama hiç hazzetmediğim Tarih alanını sevmeme de vesile oldu; Eskişehir Açık Öğretim Fakültesi’nin geçen sene milletler arası akreditasyon kalitesine ulaşmış olmasının da teşvikiyle Tarih Bölümüne ve İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi’nin Sosyoloji bölümüne kaydoldum. Az önce Sosyolog Fouccault’nun “modern kapatılma” mevzuuna atıfta bulunmam, Telegram vesilesiyle yapılan fikrî açılımların bilhassa modern sosyoloji teorileriyle ilgisine de işaret etmek içindi. Bunun yanında sosyoloji bölümü, psikoloji, antropoloji, iletişim, iktisat, hukuk gibi birçok alanı kendine alt dal olarak edinen kapsayıcı bir alan. Bütün bunlara, cezaevinde her gün, bizim için çok kıymetli o 4 saatlik beraberliğimizde, yan hücre komşum, gönüldaşım, spor antrenörüm -kendisi Kung-Fu hocasıdır- ve İngilizce ve Arapça hocam Burhaneddin Yalçın ile bahis mevzuu alanlardaki çalışmalarımız da eklenince, hazırladığım yazı dizisinin ikinci kısmını ertelemek durumunda kaldım. Şayet az önce bahsettiğim, hapishaneden beter “Modern Kapatılma”ya maruz kalmazsam çalışmalarıma devam edeceğim inşallah.

Böylesine külfetli bir işe talib olmanızın sebebi nedir? El atılabilecek pek çok entipüften mesele varken, neden pek çok çalışma ve kafa yorma gerektiren bu eser?

 “Ölüm Odası”, İBDA Külliyatından ayrı bir eser değil. İBDA Mimarı Mirzabeyoğlu, hem sohbetlerinde hem de eserlerinde bütün eserlerini tek bir eser esası üzerine bina ettiğini söyler. Bunu kitaplardaki tekrarlardan da anlayabiliriz. Benim İbdacılık hayatım, 89’dan 99’a kadar bir süreç, 99’dan bugüne kadar da ayrı bir süreç olarak ikiye ayrılır. Bu mânâda 99 senesi, benim açımdan da büyük bir dönüm noktası olmuştur. İbda Mimarı’nın mevcut yanlışlıkları kritik ederek yaptığı ikazlar benim için ufuk açıcı oldu. Zaten ara kademelerin yetişmemesinin ortalığı mahvettiğine dair tesbitlerini hep işitirdik. Yanlış hatırlamıyorsam “Kökler” adlı eserinde, “âlemde her türlü fenalığın, halkın birbirini taklit ile inanmasından ve amel etmesinden kaynaklandığı”ndan bahsediliyor. Yersiz bir tevazu göstermeyeceğim; bütün o ikazlarının ve tenkidlerinin, söylenildiği yerde bırakmayıp, nüfuz edebildiğim ölçüde ve imkânlar dairesinde gereğini yapmaya çalıştım hamdolsun. Bu minvalde, İbda fikriyatının temel kavramları ve argümanları üzerinde derinleşmeye çalışıyor, külliyattan dış’a açılışın ipuçlarını da bu metodla buluyordum. Mirzabeyoğlu’nun Telegram vesilesiyle üretkenliği de arttı. Tabiî bundan dolayı telegramcılara teşekkür edecek değiliz, ayrı mesele! Kendi ifadesiyle, İBDA fikriyatı içinde “Telegram Feylesofisi” adı altında neredeyse kısmen müstakil bir ekol oluştu. Bu, “Sefine” adlı eserinden beridir böyle. Bu hıza yetişme yoğunluğu içinde, hatırı sayılır gönüldaşların da teşvikiyle, “Esatir ve Mitoloji” üzerine bir şeyler yazmaya davranmışken, dediğim gibi, bu sefer uzun yıllardır merakla beklediğim “B-7 Koğuşu” niyetine “Ölüm Odası” tefrika edilmeye başlandı. “Esatir ve Mitoloji”, ağırlıklı olarak Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin Füsûs-ü’l Hikem’i ve bu eserin mufassal hâli olan Fütuhât-ı Mekkiye’si üzerine yükseliyor. Sözkonusu eserler, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin ontolojisinde esaslı bir kavram olan Muhammedî Hakikat’in taayyününü -determinasyonunu- anlatıyor, kısaca ifade etmek gerekirse. Bu Hakikat’in İBDA külliyatında Mehdi misyonuyla “Mehdi Muhammed” kalıbı içinde üç isimde temsiline şahit oluyoruz: Kâinatın Fahri Allah Resûlü, Mehdi Muhammed Salih Mirzabeyoğlu ve Hazret-i İsa. Bir nevi “Esatir ve Mitoloji”nin devamı mahiyetindeki “Ölüm Odası”nın ebced değerinin “Mehdi Muhammed”e tekabül etmesi, meraklısına çok şey söylemeli! Telegram’ın, bizzat telegramcılardan biri olan Duran Arar tarafından, “Bu bir din mi ilim mi çekişmesidir!” diye nitelenmesi de!.. Allah Resûlü’nden başlayan Mehdi misyonunun Salih Mirzabeyoğlu üzerinden Hazret-i İsa’nın nüzulüne kadar tamamlanması sürecinde, böyle bir eser!

Ölüm Odası hakkında, “dili anlaşılmıyor, bize yazmıyor, bize hitap etmiyor” gibi söylemler vardı. Yapmış olduğunuz bu çalışmayla beraber görülmüş oldu ki; bu gibi iddialar müellifin üslubundan, dilinin ağırlığından yahut başka(!) birilerine yazmasından değil, esere muhatab olan okurun kendi temelsizliğinden kaynaklanıyor. Bu vesileyle, bizim camiamız dışında da böylesine muazzam bir esere el atmak ve bu eserden istifade etmek isteyenler için neler söylemek istersiniz?

 “Dünya Çapında” olma iddiasındaki İslâmî bir dünya görüşü ile karşı karşıyayız. Öyle büyük bir medeniyet projesi ki, hukuk, iktisat, sosyoloji, fizik, kimya, biyoloji, tıp, psikoloji gibi birçok Batı formasyonundaki ilimler, süzgeçten geçirilerek İslâmî formasyonda yeniden yazılacak inşallah. Büyük Doğu-İbda sistemi bunun için aracı dil vazifesi görecek. Bu işleri gerçekleştirecek olanlar için İbda Mimarı –zannedersem Hikemiyat adlı eserinde- “dünya çapında buluşlara imza atacaklar” diyordu. Bu bakımdan “Ölüm Odası”nı anlaşılmaz bulanlar, eğer İbdacılık iddiasındaki kimselerse onlara, evvelâ dönüp kendilerine, meselâ “Bütün Fikrin Gerekliliği”ni veya “İdeolocya ve İhtilal”i anlayıp anlamadıklarını sormalarını tavsiye ederim; zira Kumandan’ın her kitabını anlamanın yolu diğer kitaplarını da anlamaktan geçiyor; “onun bütün kitapları tek bir kitap” meselesine geliyoruz yine! Peki bütün kitaplarını anlamanın yolu nereden geçiyor diye sorulacak olursa, onu da bir metod hâlinde, kurduğu dünya görüşünün, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu kanatlarında yükseldiğini hatırlatarak yine kendisi söylüyor. Demek ki Batı tefekkürü’nden pedagojik formasyonda pay almak gerekiyor. Tasavvuftan -nazari tasavvuftan- pedagojik formasyonda pay alma işi ise, maalesef Türkiye’de ilahiyat fakültelerinin müfredatı problemli olduğu için daha zor. İBDA dünya görüşü, tıpkı öğrenilmesi gereken yabancı bir dil gibi yoğun bir sembolizm barındırıyor. Ancak dışa tümüyle kapalı bir sembolizm değil bu. Meselâ “Elif” adlı eserinde, Aristo’da “formun varlık öncesi alıcısı” kavramına atıfta bulunmuş, “matematikteki sıfır gibidir, sırf yokluktur” tavsifinden sonra, kitaplık çapta bir açılım potansiyeline sahip olduğundan kısaca bahsetmişti. İşte orada kısaca bahsettiği bu kavramı “Ölüm Odası”nda “Abdülhakîm Koltuğundaki Delik” sembolü üzerinden merkeze alarak kitaplık çapta bir açılıma tâbi tutuyor. İbda dışından, ancak Aristo felsefesine iyi derecede vâkıf bir kimse, bunun Aristo’daki Grekçe “steresis”, İngilizce “privation” terimlerine tekabül ettiğini bilecektir. “Sırf yokluk”, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin ontolojisinde de geçmektedir ve Mirzabeyoğlu bunu kendi dünya görüşünün varlık nazariyesinin temel taşı yapar. “Yokluk”un bu bakımdan hem müspet hem de menfî anlamları var. Yerine göre de topyekûn varlığın toplu olduğu varlık alanını temsil ederek ters bir anlam kazanıyor. Nitekim “delîk”, gül tohumu, yani tomurcuk demek! İslâmî ilimlere iyi derecede vâkıf bir kimse de bunu hemen yakalayacaktır. Aslında Ölüm Odası hakkında yazmayı tasarladığım ikinci bölümde bahsedecektim ama burada sırası gelmişken kısaca söyleyeyim; “Sırf Yokluk-Sırf Adem” bütün kötülüklerin, eksikliklerin ve kusurların kaynağıdır. Batı felsefesinde, Teodise adıyla bilinen “kötülük problemi”, Aristo’daki steresis kavramına dayanır. Hani Duran Arar Telegramı, “din mi ilim mi çekişmesi” olarak görüyordu ya; Ölüm Odası’nda da, Taoculuktaki Tai Chi yani Yin-Yang sembolündeki gibi bir düalizm var. Elbette Taoculuktaki gibi kaba bir şemalaştırma değil; sadece misâl olarak veriyorum. Yin, o yuvarlak içinde, dişi, menfî, bâtıl unsuru temsil ediyor. Bâtıl’ın hakikati yok; bu anlamda yokluğun temsilcisi. Mirzabeyoğlu henüz Bolu F Tipi’ndeyken verdiği bir röportajda, Ölüm Odası ile, hâkim Batıcı düşüncenin mekanik kainat-mekanik hayat-robot insan algısını yıkmayı, bunu yıkarken de yerine, İslâm tefekkürünün duygu ve düşünce alışkanlıklarını kazandırmayı amaçladığını söylüyordu. Bu izaha göre bir makine marifeti olan Telegram ile, Salih Mirzabeyoğlu’nun şahsında, yalnız din ile Batı ilmi arasında değil, hürriyet ve mekanik zorunluluk, ruh ile nefs, ruh ile beden arasında da bir savaş -Armageddon!- ve ihtilal yaşanıyor! Bunun dünya çapındaki yansımalarını da 2000’den beridir gören görüyor! Sadreddin Konevî Hazretleri, Deccalı Dünya hakikatinin mazharı olarak niteleyerek, böylece Hazret-i İsa ile Deccal arasındaki kavga, Ahiret ve Dünya mazharları arasındaki kavgadır, der. Kumandan Ölüm Odası’nda “avrat” kelimesiyle “telegram” kelimesi arasındaki ebced alâkasına dikkat çekiyor. Yani “yin-dişi” unsuruyla telegram arasında bir alâka!.. Şimdi sıkı durun; Deccal ile ilgili Hadis’te, onun sağ gözünün silik ve ayıplı olacağından bahsedilirken “avrat” ile aynı kökten “aver” kelimesi kullanılmış! Sağ göz Mülk Âlemine sol göz ise Melekût Âlemine açıktır tasavvufa göre. Bunun yanında iki ciltlik “İnsan” adlı eserde, Allah Resulü’ne büyü yapılması üzerine inen iki sûreden biri olan Felak Suresi’nin bütün âyetlerinin toplamının yine “telegram” kelimesine denk geldiği belirtiliyor. Felak Sûresi, bildiğim kadarıyla Kur’an’da içinde şer yani kötülük kelimesinin en fazla geçtiği sûre ve telegramı Kumandan “modern büyü” olarak vasıflandırıyor. Daha da devam edebilirim ancak biribirinden ayrı disiplinlerin İBDA’nın aracılığı ile ne kadar geçişken hâle gelebildiğini göstermek açısından bu kadar yeter sanırım.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.  

Aylık Dergisi 132. Sayı, Eylül 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler: Burak, Çileli, ile, Söyleşi...,
Yorumlar
Haber Yazılımı