Haber Detayı
01 Haziran 2015 - Pazartesi 13:40
 
Büyük Musikişinas Dede Efendi ve Klasik Türk Musikisi
Kültür&Sanat Haberi
Büyük Musikişinas Dede Efendi ve Klasik Türk Musikisi

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Gölgeler kitabının bir bölümünde şöyle diyor “Bir lokantada yemek yerken, sizi memnun etmek için çalışan aşçıların neye ne katarak lezzeti yakaladıklarını düşünmezsiniz; onların görevi mutfakta.”

Bu satırlar benim satırlarıma ilham oldu ve oturup düşündüm mutfakta olanlar ve yemeğin lezzetini tatmaya memur olanlar. Türk musiki mutfağında yapılan besteye hangi notanın konulduğu hangi makam ile acı hissi verildiği, çok acı olan yemeğin sonunda sofraya ne konulup  da yüreklerin ferahladığı? Musikişinasların görevi mutfakta bizim görevimiz ise lezzeti hissetmeye memur olmakta fakat mutfağa girip tüm acabaların sorusunu bulmanın vaktiydi. Bana öyle biri söyleyin ki çok sevdiği şeyin nasılını niçinini sorgulamasın. Klasik Türk Musikisi Avrupa’nın tiyatro, roman ile beraber yaptığı etkiyi tek başına yapıp ruha hitap eder. Hâl böyle iken musikimizi yakından tanımanın derdi ile dertlenmişken elbette ki bahsedilecek ilk isim Dede Efendi’ydi…

Türk Sanat Musikisi çevrelerinde Dede Efendi, Derviş İsmail, Hammamizade İsmail Dede Efendi olarak bilinin Türk Musikisi’nin büyük musikişinası bu deha miladi 9 Ocak 1778 Hicri 10 zilhicce 1191 tarihinde Şehzadebaşı’nda bir kurban bayramında dünyaya gelmiştir ki bu yüzden kendisine “İsmail” adı verilmiştir.  Babası Süleyman Ağa, Cezzar Ahmed Paşa’nın uzunca bir süre mühürdarlığını yapmış sonrasında İstanbul Şehzabaşına yerleşerek Acemoğlu Hamamı’nı satın almıştır. Dede Efendi'ye “hammamizade” sıfatı babasının hamam işletmesinden ötürü verilmiştir. Dede Efendi üç-dört yaşlarındaki iken babası Süleyman Ağa bu hamamı satıp aynı semtteki Çavuş Hamamı’nı satın almıştır. Dede Efendi yedi yaşlarında iken Çamaşırcı Mektebi’nde başdeftedarlık Anadolu kisedarlığı görevinde bulunan Uncuzade Mehmed Efendi’nin oğlu ile eğitime başlamış ve bu vesile ile Uncuzade Mehmed Efendi O’nu yakından tanımış, musikiye olan istidadını hemen fark etmiş ve onunla meşklere başlamıştır.

İcazetin Verilmesi

Uncuzade Mehmet Efendi, sazkar faslı (Türk muskisinde bir makam) meşk olunduğu sırada Tab'i'nin “hemişe dilde sühan elde sazkarımdır”  bestesinin her nasılsa meyanını (Klasik Türk Musikisi’nde eserin tiz kısmına verilen isim) unutmuş ve öğrencilerinden bu meyanı bestelemelerini isteyerek, hangisi başarılı olursa onu kabul edip, meşk ederiz demiştir. Ertesi gün tüm öğrenciler yapmış oldukları meyanı okurlar sıra İsmail e gelip başladığı an bestenin meyanı, Mehmed Efendi’nin aklına gelir ve Dede Efendi ile beraber eseri aslı şekli ile meşk ederler. Dede Efendi’nin göstermiş olduğu başarıdan dolayı da Mehmed Efendi musiki icazetini verir.  Mehmed Efendi’nin yanında kaldığı yedi yıl Dede Efendinin müziğin temel unsurlarını, teknik ve formunu öğrenmesi açısından büyük önem arz etmekle birlikte geniş bir repertuar kazanmasını da sağlamıştır.

Artık Dede Efendi’yi çok başka alemler beklemektedir. Bir maden işçisi olup derine en derine doğru kazmıştır Mehmed Efendi toprağı ve gönül aleminin seyrinde bu büyük musikişinası himayesine almış ve başdeftedarlığa katip yardımcısı olarak yerleştirmiştir. Dede Efendi pazartesi ve perşembe günleri Yenikapı mevlevihanesine gitmeye başlayacak  ve orada da Ali Nutki Dede’nin dikkatini çekerek tüm ilgisini üzerine çekecektir. Ali Nutki Dede, derviş olma yolunda ilk adımları atmaya başlayacak olan Hammamizade İsmail’e olan takdir duygularını aynen şu sözlerle dile getirir:  “oğlum musiki fenni sana bir Allah vergisi öyle görüyorum ki istikbalin en büyük üstadı olacaksın. Cenabı Hakk feyzini arttırsın.” Mevleviliği ve musikiyi daha geniş mânâda öğrenmek için geldiği dergahta artık İsmail’in gönlü büyük bir aşk, feyz ve iman ile doludur ve şeyhi Ali Nutki Dede’ye artık tariki aliye büsbütün dehalet arzusunda olduğunu ve ikrar vereceğini söyler. İkrar vermek Mevlevilikte dervişliğe söz verme ve hizmete girme. İkrar ancak irşada yetkili bir zata verilir. Ali Nutki Dede aynen şu cevabı verir: “Oğlum pekala amma burası tekkedir. Çilekeşlik kolay değildir, sonra yapamazsın. Bu işe girme. Çünkü burada insana sırasına göre odun yarıcılık da yaptırırlar.” İkrar verecek kişi genç ise ailesinden izin alıp çileyi girebilir ki bundan mütevellit Dede Efendi güç bela ailesini ikna eder ve çileye başlar. Çile; farsça kırk demek olan çihil kelimesinin Türkçe’deki karşılığıdır Arapça erbain karşılığı da verilmektedir. Muhtelif tarikatlarda çilehane veya halvethane adı verilen küçük hücrelerde sürekli ibadet ve riyazet halinde olma ile çileye girilmiş olunur. Çile için şer'i bir dayanak olarak Eyüp El Ensari'nin rivayet ettiği “Kırk günü Allah için ihlâs ve samimiyetle geçiren kimsenin dili hikmet pınarlarıyla beslenir” mealindeki hadis gösterilmekle beraber Hz. Musa’nın kırk gün Tur'da kaldığına dair rivayetler vardır ki bu Ahdi Atik'te “Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı” (Mısırdan çıkış/ 24,18)  şeklinde geçtiğinden dolayı Hristiyanlarda Paskalya'dan altı hafta önce başlayan ve kırk gün süren bir perhiz dönemi vardır. Mevlevilikteki çile ise çok başkadır. Süresi 1001 gündür. bu 1001 günde Allah'ın rızasını kazanmak için zikir ve hizmetle meşgul olunur ki rıza kelimesinin ebced değeri 1001'e tekabül etmektedir. 

“Çillesi bin bir gün olduysa rızâdır maksadı

Eyler emrâz-ı kulûbu gel tedâvî Mevlevî”

diyen Remzî olayı ne de güzel özetliyor 

Dede Efendi kapandığı hücresinde gerçek özgürlüğü bulmuş kafesteki bir kuş iken adeta okyanustaki balığa dönüşmüştür. Öyle ki en güzel eserlerini bu çile döneminde vermiştir. Sığ suları bilmeyen derin suyu anlamaz; çünkü derini derin kılan sığ suya nispetidir ki Dede Efendi hammamizade iken derviş, sonrasında, dede olmuştur. Derin suların tadını alan Dede Efendi için artık sığ sularda oyalanıp durmak bir nevi haramdır.

Dede Efendi çilede iken babası Süleyman ağa vefat etmiş annesi rıza göstermemesine rağmen Dede Efendi hamamı satarak parayı dergahta hayırlı işleri için kullanmıştır.Yine çile döneminde iken bestelemiş olduğu “Zülfündedir benim baht-ı siyahım, sende kaldı gece gündüz nigahım” şarkısı ile büyük bir üne kavuşacağından habersiz olan Dede Efendi’nin bu eserinin dönemin musiki anlayışını yansıtması açısından Türk musikisi repertuarında yeri çok ayrıdır. Buraya bir mim koyup; Güftesi Keçecizade Mustafa Molla’ya ait olan bu eseri Kani Karaca ve Bekir Sıdkı Sezgin icra etmişlerdir ve iki muhteşem ses aynı güfteyi icra etmelerine rağmen sizi bambaşka alemlere götürür ve uzunca bir süre geri getirmez oralardan. Kani Karaca’nın icrası adeta bahar geldi hadi çık sokaklara derken Bekir Sıdkı icrası yağmurlu bir havada sığındığımız o sokak başlarını anımsatır. Birçok musiki meraklısı, Yenikapı Mevlevihanesi’ne Dede Efendi'yi ziyaret etmeye geldikleri bu günlerde, musikişinas padişah 3. Selim, Dede Efendi’nin bu buselik şarkısını dinlemiş ve  huzurlarına davet etmiştir. Dede Efendi çilede olduğundan dolayı huzura gitmesi zordur lakin Ali Nutki Efendi genç dehanın musiki konusunda önünü daha fazla açabilmek için akşam ezanından evvel dergahta olması şartı ile izin vermiştir.

Dede Efendi artık  hem bir derviş hem bir saray adamıdır; padişahın huzuruna gidip bestesini icra ettikten sonra padişahın iltifatlarına mazhar olmuş mütebessim bir halde annesini ziyaret eden Dede Efendi, hamamı sattığı için kendisine darılan annesi Rukiye hanıma bahşiş olan keseyi vererek ''bak bana pirim neler ihsan etti'' der ve yine dergahın yolunu tutar. Dede Efendi’nin besteleri dönemin musiki anlayışını yansıtması açısından ayrıca ele alınacak bir konu olmakla birlikte Dede Efendi’den bahsederken Osmanlı sarayı ve padişahların musiki anlayışlarından bahsetmemek Dede Efendi’ye haksızlık olacaktır ki onu ancak dönemindeki anlayışı bilirsek daha iyi anlarız. Üç padişahın yönetimine şahit olmuş Dede Efendi değişen şartlar karşısında musikisindeki değişikliği peyderpey yeri geldikçe ele alacağız. Dönemi itibariyle bu sesi ilk keşfeden 3. Selim’in musiki anlayışı ve sarayda musiki ana hatlarıyla şöyledir:

3. Selim’in Nizam-ı Cedid adını verdiği yenileşme hareketi kendisini musikide de göstermekteydi ki nota, makam, bestekarlık anlayışlarında köklü değişiklikler bu dönemde olmuştur. Romantik padişah olarak bilinen şair, tanburi aynı zamanda klasik Türk musikisinin büyük musikişinaslarından olan 3. Selim Batı müziği ile de yakından ilgilenmektedir. Öyle ki sarayda opera temsilleri verilmekte, elçilerden batı müziği hakkında geniş bilgiler elde edilmekteydi ve yine bu dönemde Mevlevi dergahlarıyla saray adeta iç içedir sarayda meşkler düzenlenir, saray mensupları meşk için dergaha gider ve Mevlevi ayinlerinden en güzel eserler bu dönemde verilmektedir. Derken yenileşme hareketleri  tüm hızıyla devam etmektedir. Padişahın Batı müziğine olan ilgisini inkâr etmemekle birlikte klasik Türk musikisinin en güzel devrini yaşadığı büyük musikişinasların bu dönemden çıktığı göz önünde tutulunca Dede Efendi de musikide ilk zirveyi burada yakalamıştır ve padişahın Dede Efendi’ye teşvikkâr tutumu ise yadsınamaz öyle ki Dede Efendi’nin ikinci eseri olarak bildiğimiz “Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni” eserinde padişahın teşvikkar tutumunun payı oldukça büyüktür. Buraya tekrar bir mim koyup; Güftesi Kadı Mehmet Riyazi Efendi’ye ait olan bu parçayı naif sesi ile büyük musikişinaslarımızdan Meral Uğurlu oldukça hoş icra etmiştir. Öyle ki o naif ses bir bahar günü, laleler arasında, size fazlasıyla ilham verecektir. Dede’nin 3. Selim ile olan münasebetini padişah için bestelediği suznak makamındaki şu eser ne de güzel özetliyor: 

“Müştak-ı cemalin gece gündüz dil-i Şeyda

Etti nigeh-i atıfetin bendeni ihya

Mesrur ede hak zat-ı kerem-karını daim

Ediyye-i hayrın dil-ü canımda hüveyda”

Ve Dede Efendi 1001 gün olan çile süresini şeyhinin izni ile on ayda tamamlayarak “Dede” ünvanını almıştır. Bunun sebebi olarak kaynaklarda musikide adını duyurmuş olması ve 3. Selim’in göstermiş olduğu yakın ilgiden ötürü olduğu yazmaktadır, ki yine burada Ali Nutki Dede'nin bu büyük musikişinasın  yolunu açmak istediği görülmektedir. Görüldüğü üzere O'nun hayatını Hammamizade İsmail, Derviş İsmail ve Dede Efendi veya 3. Selim döneminde Dede Efendi, 2. Mahmud döneminde Dede Efendi ve Abdulmecid döneminde Dede Efendi olmak üzere üç bölümde ele almak mümkündür. 1802 yılının ilk aylarında saraylı bir hanım olduğu söylenen Nazlıfer hanım ile evlenir; fakat Nazlıfer hanım ile alâkalı günümüze gelmiş hiçbir bilgi yoktur.

Dede Efendi'nin hüzün yılı

Ağustos 1804'te çok sevdiği şeyhi Ali Nutki Dede'yi Hakk’a uğurlamış olmanın dünyevi acısını çekerken 3 yaşındaki ilk çocuğu olan Salih'in ölümü ona “Bir gonca femin yaresi vardır yüreğimde ateş dökülürse yeridir ah-ı serimde” güftesini beyati makamında bestelettirmiştir. Güftesi ve bestesi Dede Efendi’ye ait olan, Alaeddin Yavaşça’nın icra ettiği şarkının devamı ise şöyledir:

“Her lahza hayali duruyor didelerimde

Takdire nedir çare bu varmış kaderimde”

Tam bir teslimiyet içerisinde yaşar Dede Efendi acısını ve hır mısranın sonunda çekilen ahh’lar küçücük bir çocuğa dahi ahh çektirir. Sokak başlarında çıplak ayakları ile dilenen çocuklar için her gün ölüm haberleri ile uyandığımız bu ülkeden çekip gidemiyor olmanın verdiği hüzün için, bu ülkede yaşanamaz deyip bu ülkeyi yaşanmaz hale getiren bizler için ahh çekiyor bu şarkı, teslimiyet nedir bilmeyenler bizlere teslimiyet nedir öğretiyor belki de ama çekilen ahh’lar delmiyorsa yüreğimizi gdo’dan mı dersiniz?

Mütevazı bir musikişinas

Eski musikişinaslarımızda bir gelenek vardır. Büyüklerin huzurunda fasıl yapılırken mesela hanendelerden biri eskilerden bir eser okur da, arkadaşları bu eseri bilmez ise onları sükuta davet ederek onları utandırmak kendini övünmelere açık bir ortam meydana getirmiş olur. İşte bu gelenekten faydalanmak isteyen yine büyük musikişinaslarımızdan Şakir Ağa, Dede Efendi'yi 2. Mahmud'un huzuruna meşke davet eder; fakat işler istediği gibi gitmeyince padişah, “Şakir Dede musikide bir canavardır. Sen onunla güreşemezsin” demiştir. Benliği okşayan bu sözden Dede Efendi müteessir olmuş ve ağlamıştır hatta bu olaydan sonra uzunca bir süre eser vermediği bilgiler arasında yer almaktadır. Yine buraya bir mim koyarak devam etmek istiyorum. “Aşırı mütevazılıkta kibir vardır” diyerek kendimizi kandırdığımız şu çağda, “Olympos dağından inip halk ile birlikte olmaya davet etsek müzisyenlerimizi” diyeceğim ama durum o kadar vahim ki Amerikan kültüründe y kuşağı olarak tanımlanan bu kuşakta klasik Türk musikisi tabiri caiz ise sadece kokoş teyzelerin dinlediği bir müzik olmaktan ne zaman kurtulacak? Klasik Türk Müziği insanı çokça müşahhas alemde oyalayıp ulvi duygular ile donatırken günümüzde  “genç kızların sevgilisi” olan dümbük tiplerin icra(!) ettiği sözde müzik; sufli duygulara iterek ülkeyi ve gençliği büyük bir ahlâksızlık çukuruna atmaktadır ve bu  lağım çukurunu kuyu sanan gençlik kuyu edebiyatı yaparak Yusuf olmaya aday görür kendini, ne acı oysa “hey genç senin giydiğin gömlek Polo” diye haykıran bir büyüğün olmaması canımı sıkıyor, küfrediyorum. Bu beni ahlâksız yapacaksa evet ahlâkınız sizin olsun. Ben küfrediyorum ki bizim “büyük adam” diye vasıflandırdığımız adamlar bu tiplerin başını çekiyor. Otobüste, mağazada, markette, yolda, vapurda hayatın her bir köşesinde bize “merhaba buradayım” diyen bu dümbük tiplerin şarkılarına maruz kalıyor ve hiçbir rahatsızlık duymuyoruz. Hızlı yaşıyoruz hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki bir lağım çukuru da beynimizin içinde ve zevk-ü safa içinde yaşıyor.

İkinci Mahmud, Dede Efendi ve Ferahfeza 

Dede Efendi 3. Selim’in ölümünden sonra da ilham dolu eserlerini vermeye devam etmiştir ki Dede Efendi musikide altın çağını yaşamakta. Dini musikîmizin önemli formlarından olan ayinleri bu yıllarda bestelemektedir. Yine “dönemi anlaşılmadan Dede Efendi anlaşılamaz” deyip 2. Mahmud dönemini musiki açısından ana hatlarıyla ele alıyoruz; çünkü artık tahta 2. Mahmud vardır:

2. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve bununla beraber Mehteran’ın lağvedilmesi ile Batı müziği saraya tamamen girmiştir. Askeri amaçlı kurulan Mızıka-ı Hümayun ile askerî bandonun yanı sıra sarayda artık polifonik müzik de boy göstermekteydi ve Mızıka-ı Hümayun’un başında bir Avrupalı olan İtalyan müzik adamı olan Donizetti Paşa vardı.

Tüm bu rayihanın içinde Dede Efendi eserlerini vermeye devam etmekte; hatta sanatında altın çağını yaşamaktadır. Öyle ki 2. Mahmud Klasik Türk Musikimizin en etkili koruyucularından olmuştur.

Sultan 2. Mahmud çokça Yenikapı Mevlevihanesi’ne gitmekteydi. O gün Dede Efendi’nin ferahfeza makamında yaptığı eserleri dinleyen padişah, bu makamı çok sever ve bu makamdan bir ayini şerif yapmasını buyurur. Bunun üzerine Dede Efendi çalışmalara başlar. Gerçekten de ayin formunun çok daha ötesine giden ferahfeza ayinini tamamlar ve meşk için Yenikapı Mevlevihanesi’nin yolunu tutarlar; fakat padişah tüberküloz hastalığının son safhasındadır ve oraya gidecek gücü yoktur. Itri'nin Rast Naatı okunurken kapıda padişah görünür ve tüm hanendeleri bir sevinç kaplar. Meşk sonrası padişah ayinin kendisine bir hayat iksiri olduğunu dile getirir. Ferahfeza ayinini yapmadan önce Neva ayinini yapan Dede Efendi, ayinde adeta insan ruhuna seslenir ve müşahhas alemden hiçbir iz yoktur. İnsanı alır götürür ve uzunca bir süre geri getirmez. Hakeza ferahfeza ayini de öyledir. Gönlü ferahlatır, tüm bu karışıklığın içinden alır kaçırır insanı, metropol insanı olmanın verdiği hızı azaltır gönlü dinginleştirir; fakat Dede Efendi için durumlar çok farklıdır. Padişahın isteği üzerine bestelediği Ferahfeza ayini üzerine şu cümleyi kurar: “Diğer ayinlerimi şeyhlerimin emir ve tarifleri mucibince bestelemiştim. Ferahfeza ayini ise padişahın emri üzere bestelediğim için o kadar ruhlu olmadı. Onlardaki zevk ve neşeyi Ferahfezada bulamıyorum.”

“Sultân-ı meni sultân-ı meni

Ender dil ü cân imân-ı men

Dermen bî demi men zinde şevem

Yek can çi şeved sad can-ı meni

(Sultanımsın, sultanımsın,

Canımda gönlümde imanımsın

Bana üflersen ben dirilirim

Bir can de nedir? Bin canımsın.)”

Diyor Dede Efendi Ferahfeza ayinin dördüncü selamında. Öyle ki büyük icracılarımızdan Kemal Karagöz’den ışıkları kapatıp dinleyen hiç kimse yok ki yüreği büyük bir aşk ile dolmasın. Dede Efendi’nin ilhamı rabbaniydi. Tüm bu ayinlar rabbani ilham sonucu yazılmışken, insanda ulvi duygular uyandırması garipsenemez. Türk müziğinin içinde bulunduğu lağım çukurunun tek sebebi Ferahfeza’yı bilmiyor oluşudur ki, Ferahfeza gönle ferahlık verip insanı fezaya gönderir de geri göndermek istemez, “tutunup bir yıldıza seyredelim kainatı” der. Dede Efendi’nin gönlünün “Ferahlığı” ve ruhunun “Fezası’dır” Ferahfeza. Dede Efendi’nin Ferahfeza’sı kâinatın dili ile yazılmıştır. İnsan dinlediği zaman sessizce kainatı okur; adeta ne okuduğunun farkında olmadan. Ahh bir de farkında olsak, ne ahh’lar çekecektir ruhumuz. Dede Efendi kâinat muammasını çözmüştür. Her şey döküldüğü kaba göre şekillenir. Bu yüzdendir ki Dede Efendi’nin bir eseri dahi yok ki ruhu sufli duygulara düçar etsin. Büyük ıstırabın ve rabbani ilhamın eseridir bunlar. Istırab çekmeyen ruhumuz bunları anlamakta zorlanır elbet; ama buna rağmen Ferahfeza ayini daha ilk cümlesinde ömrümüzden alır götürür. Bizim tecrübesiz bu kulaklarımızın bile gelgitleridir bu ayinler.

Ferahfeza ayini için Ahmet Hamdi Tanpınar “acaba Dede, bu eserinin, bir medeniyetin, bir kültürün son defa ve en gür sesiyle bütün kudretleri, bütün mazisi beraberinde olarak konuşmasını mı istemişti?" der; çünkü orada yalnızca Allah’ı bulmaz günahlarımız ve sevaplarımızla bir topluluk, cemaat olarak huzura çıkarız.

Ve parantezi burada kapatıp devam ediyoruz.

Dede Efendi 31 yıl boyunca kendisini takdir eden, meşk yapıp gönül aleminde bambaşka alemlere yolculuk ettiği padişahını son görüşüdür.

Abdülmecid döneminde Dede Efendi

Abdülmecid dönemi ile birlikte Dede Efendi’nin musikî hayatı ve bununla birlikte de yaşantısı artık değişmeye başlayacaktır. 3. Selim ve 2. Mahmud dönemlerinde şaheserler veren Dede Efendi için bir duraklama çağı başlamıştır. Artık sarayda piyano eğitimi almış ve Batı müziği ile yakından ilgilenen bir padişah vardır. Bu demek değildir ki padişah kendi an’anelerini reddedip sadece Batı’ya yöneldi; fakat sevaplarımızdan bahsediyorsak günahlarımızdan da o nispetle olmasa da bahsetmenin yeridir. Çünkü “bu günahlara nispetle o işlenen sevaplar var” derken Klasik Türk Musikisi büyük bir düşüş yaşamaktaydı. Abdülmecid her ne kadar babasının değer verdiği, hatta birlikte fırsat buldukça Gelibolu’ya Mevlevî ayinlerinde meşke katıldığı Dede Efendi’ye saygı ve hürmette bir kusur işlemediyse de, saray artık Batı müziğinin tamamen etkisi altındaydı ve padişah üzerinde de tesiri oldukça büyüktü. Bundan Dede Efendi’nin etkilendiğini yine bir Gülnihal  şarkısındaki vals ritminin etkisi ile açıkça görmekteyiz. Sarayda Dede Efendi yönetimindeki fasıllar devam ediliyordu; fakat Dede’nin huzursuzluğu gün geçtikçe artmaktaydı. Çünkü musiki anlayışında Batı müziği etkisinden dolayı çok fazla değişik değerlendirmeler yapılmakta, Dede artık eski neşesini kaybetmekteydi. Ya ayak uyduracak ya da gidecekti ki çok sevdiği öğrencisi Delalzade İsmail Efendi’ye “bu oyunun tadı kaçtı” diyerek, hacc yolunu tuttu ve haccda iken Yunus Emre’nin “Yürük Değirmenler Gibi Dönerler” ilahisini besteleyerek Mekke’de kolera salgınından dolayı kurban bayramının birinci günü doğan Dede Efendi yine bir kurban bayramının birinci günü Hakk’a irtica etti. Ardından Yahya Kemal şu dizeleri kaleme aldı:

“Ta’una giriftar olarak Mina’da

Can verdi cehennem gibi bir hummada

Fani ise öz bestelerin hallakı

Doğmak yaşamak nafiledir dünyada”

Hakk ilhamı ile halk eden bu eserlerinden dolayı Dede Efendi’yi doğru anlamak ve yaşamak gerekir diyerek, dualarla selamlıyorum.

Aylık Dergisi, 128. Sayı, Mayıs 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı