Haber Detayı
28 Mart 2014 - Cuma 16:13
 
Cihad ve Ticaret - Sezai Dilbilen
Aktüel Haberi
Cihad ve Ticaret - Sezai Dilbilen

Ahlak; hayatın tüm alanına, hatta rüya ve hayal alemine bile nüfuz eden, müdahil olan belirleyici hükümler ve anlayışlar bütünü. İdrak ve zevk bahsi üzerinden her iradenin kendi fikri ve zihni durumu üzerine pay sahibi olduğu mücerred oluş dairesi... Mücerred ama "iman olsa tezahürü olur" hikmetinden mülhem "ahlak olsa tezahürü olur" hesabı müşahhasla da yakından ilgili. Neredeyse her meselede ön şart. Ahlâksız hiçbir şey mevcut değil. O halde cevaplanması gereken soru şu; mevzu edinilen işin ahlâkı ne ve nasıl? Kimde yahut nerede?

Yaşadığımız devire baktığımızda gördüğümüz şey ise değil cevap vermek, inkârın ötesinde "bilimsel" kılıflarla gereksiz addetilmiştir. Üçyüz yıldır dünyanın yaşadığı buhranın ana sebeblerinden biri de budur. Artık neredeyse üçbeş yılda bir yaşanmaya başlayan ekonomik krizler kitleler üzerinde "ahlâkî ve psikolojik" krizlere dönmekte, kitleler sosyolojik anlamda toplu halde cinnet geçirmekte, ahlâki hiçbir kaygı taşımadan tüm bünyeleri sarsıcı fiil ve beyanlara girmektedir. Dünya idare ve siyasette, iktisat ve eğitimde, giyimde ve sağlıkta bir ahlaki nizama muhtaçtır. Dünya üçyüz yıldır "ahlaksız" ideolojilerin, yönetim biçimlerinin, şahıs ve zümrelerin hakimiyeti altında şirazesini kaybetmiş, ruhunu yitirmiş, kültürel ve estetik idrak olarak tükenmiştir. Bu durum son günlerde ekonomi dünyasında bütün çıplaklığı ile kendisini göstermektedir. Mütefekkire ait "İktisat ve Ahlak" ve "Parakuta- Paranın Romanı" adlı eserlerinin dışında meseleyi sistemlik çapta ele alan ve modern dünyanın düştüğü çıkmazı "kurtuluş reçetesi" ile birlikte işaretleyen bir kaç makale yazarı ve şifai olarak ifade edici şahıs dışında kimsede yok. Yazımıza başlık olarak attığımız "Cihad ve Ticaret" sözü de yine Mütefekkir'in Parakuta adlı eserinden.  Bu başlıkta hem meselenin ciddiyeti hem de nelerin nelere gebe olabileceği ve yine nelerin nerelere kadar evrilebileceği gerçeği görülebilmektedir. Mütefekkirin bu başlık altında kaleme aldığına bir gözatacak olursak;

"Sâf Sûresi'nden bir âyet meâli:

- "Ey imân edenler, elem verici bir azabtan sizi kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size?"

Allah, cihada ticaret ismini vermiştir!..

Ticaret ve savaş... Engels, 1858'de Marks'a yazdığı mektupta şunları söylüyor:

- "Başka şeyler arasında, şu ânda Clausevitz'i okuyorum: Savaş üzerine adlı kitabını. Garib bir muhakeme yürütme tarzı var; ama aslında mükemmel bir eser. Askerlik sanatı mı askerlik ilmi mi demek gerekir sorusuna, savaşın her şeyden çok ticarete benzediği cevabını veriyor. "Savaş içinde muharebe, ticarette nakdî ödemenin yerini tutar: Her ne kadar gerçekte ve uygulamada peşin ve nakdî ödeme şart değilse de, sonunda her şey ona bağlıdır, bütün faaliyetlerin gayesi odur, eninde sonunda bu ödemenin yapılması gerekir, yâni kesin ve tayin edici odur" diyor!"(Salih Mirzabeyoğlu, Parakuta-Paranın Romanı, 25)

Cihadın nev'ileri temel fikir olarak düşünüldüğünde görülecektir ki; aslında insanın her anı, her işi, rüyası ve hayalleri de dâhil cihad'dan ibarettir. Ve insanın cihadsız tek ânının olması, o insanın bitmesi, tükenmesi demek. Tefekkürsüz tek ânının olmaması ve bu tefekkürün ilahi murada uygun olması gerekliliği insan için elzem ve baş şart.

Diğer taraftan Batılı ve siyonistler bilhassa son yüzyılda askeri işgali ikinci öncül olarak benimsemiş ekonomik ve kültürel savaşı başa almıştır. Bunun içinde kendi çıkarlarına uygun hiyerarşik kurumlar(IMF, OPEC, DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ, FED, UNESCO, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, AVRUPA BİRLİĞİ, DÜNYA BANKASI) oluşturmuş, kendi çıkarına uygun iktisadi ve siyasi teoriler(Keynes, Kanon) üretmiştir. Sömürgeci; iktisadi baskılar, para kurlarını kontrol eden teşekküller vasıtası ile “zenginlik-fakirlik” ayarı çekmeler, üzerine kuruldukları ülkelerde pazar paylarını ve ticari sürekliliği kaybetmemek için yerli sanayi ve şirketleri yok etmeler, kültürel anlamda kapitalizmin ve ilgili sermaye gruplarının üretimlerine uygun sosyolojik değişime tabi tutulmalar gibi “ekonomik savaş stratejileri” ile milletleri ve onların yaşadıkları coğrafyaları yağmalamakta ve sömürmektedir. Ekonomik yaptırımların ve siyasi müdahalelerin geçersiz olduğu durumlarda, askerî müdahale seçeneği kullanılmaktadır. Libya, Mısır, Orta Afrika Cumhuriyeti, Afganistan, Irak, Somali ve Sudan bunun en canlı örnekleridir.

Riba ve faiz; Allahın kesin emir ve yasaklarından. Yenilmesi, işletilmesi, şu veya bu vesileyle bulaşılması haram. Fuhşiyat nev'inden çirkin bir iş. Riba ve Faiz Cumhuriyetlerine, iktisadi sistemlere, kurum ve yapılara Allah rızası için mücadele cihadi anlamda bir zaruret. İslâm'ın kendine baağlı bir dünya görüşünü hayata geçirme hamlesinde en büyük engellerden biri...

Bu açıdan bakıldığında;

PARA SADECE PARA DEĞİLDİR

"İktisat ve Ahlak, Para ve ahlak, İnanç ve ahlak" diyalektik doğurtkan kavramlar tefekkür dairesinde, çağından sorumlu aydının meselelere sarkarken ön kabul şeklinde derinliğine araştırması ve bünyeleştirmesi gereken mevzulardır. Ahlak bir yaşam biçimi olarak iktisadı da çepeçevre kuşatan bir şeydir. Batı daha yeni yeni bu noktaya gelmekte ve İBDA mimarının onlarca yıl öncesinden işaret ettiği  noktayı henüz yeni idrak etmeye başlamıştır. Bunda elbette bilhassa 2008'de yaşanan Küresel krizin etkisi var. Kapitalizm Tarihi adlı eserinde Joyce Appleby bunu şöyle teyid eder; “İktisatçılar artık insanlara yanlış teşvikler vermenin sakıncalarını belirtmek için ahlaki tehlike denilen bir şeyden söz etmeye başladılar. Hükümetlerin bankaları iflastan kurtarmaları ahlaki bir tehlike doğurur, çünkü bankerler yaptıklarının yanlarına kâr kalacağına inanırlarsa, delice riskler almayı sürdürürler. Bu durum, “iflassız bir kapitalizm, cehennemi olmayan Hıristiyanlık gibidir” diyen uzmanı anımsatıyor. Görüldüğü kadarıyla, günahı denetleyecek sistemli bir yöntem, din için olduğu kadar ekonomi için de gereklidir. “Ahlaki tehlike” tabiri, piyasa katılımcılarının artık kapitalizmin toplumsal normlarda temel bir desteğe sahip olduğunu fark ettikleri anlamına gelebilir.”(Kapitalizm Tarihi, 432)

Bu arada mütefekkirden öğrendiğimiz veçhile hatırlatalım; ilginçtir, eski çağlarda yaşamış kavimlerin hiçbirinde, ne efsanesinde ne mitolojisinde "para tanrısı" diye bir tanrı mevcut değil. Ne Yunan'da, ne Mısır'da, ne Çin'de, Hindistan'da, ne Türklerde ne Araplarda hiçbirinde böylesi bir tapınma putu, totemi yahut ritüeli yok. Bu ancak kendini modern ve medeni zanneden 19. ve 20. yüzyıl insanlarında ortaya çıktı ve onlara mahsus bir inanç ve tapınma biçimi oldu. İBDA Mimarının bu noktada oldukça dikkate değer tesbitleri var, müracaat edecek olursak;

"Kalbler, ihtiyat icabı mala meyleder... "Suret olmadan mânâlar ebediyyen bilinemez" hikmeti icabı, sözkonusu meylin hakikatini bilmeyen ve mânâda malı putlaştıran insan, şayet suretin geçici ve zamanla mahvolan mahiyetini idrak etseydi, tıpkı "kâfir putlarda neyi aradığını bilseydi zındık olmazdı" hesabı, ihtiyatı Allah'ta ve Allah'ın Resulü ile bildirdiği ölçülerde arardı. "Samirî'nin öküzü" misâlinde, insanların mala atfettikleri değerin, doğrudan doğruya malın zâtıyle puta dönüşümü, ne kadar mânâlı!.."(!"(Salih Mirzabeyoğlu, Parakuta-Paranın Romanı, 49)

"Paranın, mal ve hizmetlerin takas ve tedavülüne yarayan bir araç ve mal ve hizmet almaya yarayan potansiyel bir değer olmanın ötesinde mânâsı var ki, ihtiyaç ve ihtiyat kavramlarıyla açıklanamaz... Paranın insanları teshir eden ve ihtiyaç ve ihtiyat ötesi ona malik olmayı arzu ettiren yönü, onun âdeta her şeye muktedir bir güç ifâde eder yönüdür; "kendi yaptığına tapar" hesabı, paranın teshiri altına giren insan... Üstadım'ın müslüman geçinen zenginlere söylediği bir söz vardır ki, bahsin bütün ruhunu gösterir:

-"Biliyorum siz yardım etmek istiyorsunuz ama, paranız müsaade etmiyor! Siz paraya hükmetmiyorsunuz, para size hükmediyor!"!"(Salih Mirzabeyoğlu, Parakuta-Paranın Romanı, 50)

Para mevcut tarihi kayıtlara göre Lidyalılarla birlikte resmileşerek ticaret hayatında kullanılmaya başlanmış. Öncesi var veya yok. Şu an insanoğlunun bilgisi henüz Lidyalılarla ilgili kayıtlara erişebilecek teknolojik alt yapıya ve araştırma bilgisine sahip. Sonraki nesiller daha gerilere gidebilir ve insanlığın ortak ilim hazinesine daha doğru ve sağlıklı bilgileri taşıyabilir. Paranın ortaya çıkması ve önemsenmesi ile birlikte, kendisine atfedilen değerin ve gösterilen ilginin etrafında "bakış açısı" ve "paylaşım şekli" ayrımları sebebi ile bir kaç mezhep oluştu. Bir dinden ve yine bir dinin kutsal addettiği sembollerden daha fazla iş, amel, kurban, emek, secde, fedakârlık, sadakat, bedel isteyen bu paganist inanç sistemi 18. yüzyıl sonundan itibaren kendini "şeytani" anlamda dünya iktidarına hazırlamak, "Yeni dünya düzeni" şeklinde kendini konumlandırmak ve tek hakim unsur olarak diğer milletlere ve devletlere kendini kabul ettirmek için harekete geçti. Bu çıkışta herkesi secdeye, itaate zorladıkları iki ana puttan biri "para" idi. Diğeri ise demokrasi.

Para malum olduğu üzere mal ve hizmetlerin değişimi için devletler tarafından da kabul edilen araçlardan en yaygın olanıdır. Para sözcüğü ile genellikle madenî para ve banknotlar kastedilmekle birlikte ekonomide vadesiz mevduatlar ve kredi kartları da parayı meydana getiren unsurlardan sayılır. Nakit paranın yanı sıra vadeli mevduat, devlet tahvili gibi değişim araçları da para benzeri olarak değerlendirilir.(Vikipedia)

Hz. Peygamber döneminde para basılmamış ve o devre kadar tedavülde bulunan sikkeler kullanılmıştır. Kısa süren Hz. Ebubekir'in halifeliği döneminde bu meseleye fazla eğilinilmemiş Hz. Ömer'in “para basmaktan ziyade ayarlama” diyeceğimiz uygulamaya kadarda müdahale eden olmamıştır. Hz. Ömer, piyasada dolaşan üç farklı dirhemi(gümüş para), ağırlık bakımından 10, 6 veya 5 miskal altına denk gelen 10 dirhem'i “bilir kişi-heyet” tayin ederek, ne beytülmala nede içtimai duruma zarar vermeden çözülmesini sağladı. Ve ortaya 7 miskal altının 10 dirhem olduğu bir denklem ortaya çıktı. Zamanla Hz. Osman, Haz. Muaviye ve Abdullah Bin Zübeyir'de para bastılar. Devletin para basımına el atması Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan dönemine rastlar. Mervan'ı para basma hikâyesi mevzumuza ışık tutucu cinstendir. Şöyle ki; “Halife olarak Mervan Doğu Roma İmparatorluğuna gönderdiği resmi yazılara “De ki Allah birdir” ayetini başlık yapar ve sonuna da Hz. Peygamber'in adını yazardı. Bu üslûba kızan Roma İmparatoru, yazılardan bunları çıkarmasını, aksi halde İslâm ülkelerinde dolaşan Roma paralarının üzerine Hz. Muhammed'in adını, müslümanların hoşuna gitmeyecek şekilde yazdıracağını söyler. Bu tehdit üzerine, ilmi bir heyet toplanarak devlet adına para basılmasına ve piyasadaki  yabancı paraların tedavülden kaldırılarak değiştirilmesine karar verildi.” ( Prof. Dr. Hamdi Döndüren,Ticaret ve İktisat İlmihali,364)

Günümüzde kullanılan nakit para miktarı, her devlette para basmaya yetkili özel bir banka olan merkez bankası tarafından kontrol edilmekte ve ticari bankalar aracılığı ile piyasaya sürülmektedir. Ticari bankalar Merkez bankalarından alınan paraların karşılığından fazla elektronik ortamda para yaratarak müşterilerine verebilirler. Bu noktada durmak lazım. Bu nedir? Cevabını biz verelim; "Borca Dayalı Para Sistemi". Ve hemen ekleyelim bu tür sistemlerde bilinenin aksine parayı devletler üretmez. Para bankalar tarafından müşterilerin borçlanmasıyla üretilir, çünkü bu sistemde para, borç demektir. Ülkenin yarısından çoğunun bankalara borçlu olması, vatandaşın gelirinin kat kat  üstünde harcama yapması ve henüz olmayan ve tedavülde dahi karşılığı bulunmayan parayı "borçlanma usulü" piyasaya sürmesi, paranın nasıl bir tehlike doğuracağını göstermesi bu sistemi anlamamız için yeterlidir. Sistemin kurucusunun Rothschild ailesi olduğunu özellikle belirtelim.

Türkiye'de Koç, Sabancı ve Şahenk Aileleri bu manada para basan – kredi satan ve kredi kartları üzerinden “tedavülde olmayan parayı” millete harcatan kemirgenlerdir. Gezi'de faiz lobisi atmosferi ve 17 aralık darbe girişiminde fetullah-koç işbirliğinin açığa çıkması ile bir kez daha para piyasasına müdahele ederek milletin emeğini çaldılar.

Hatırlarsanız, BDDK’nın kredi kartı taksit sayısına sınırlandırma getiren ve hatta bazı ürünlerde tamamen kaldıran yönetmelik -önceki haftalarda- 1 Şubat’tan itibaren uygulanmaya başlanmıştı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) kredi kartına taksit sınırlamasının ardından yayımlanan Merkez Bankası’nın ilk verisine göre taksitli kredi kartı harcaması bir haftada yaklaşık 700 milyon lira azaldı. Meselenin "tedavülde olmayan para" kısmında daha iyi algılanması adına harcama rakamlarını tam verecek olursak, olayın vahameti apaçık görünecektir sanırım.

BDDK’nın yayınladığı yönetmeliğin ardından geçen hafta kredi kartı harcama tutarı 1 milyar 297 milyon lira azalarak 92 milyar 688 milyon liradan 91 milyar 391 milyon liraya geriledi. Kredi kartı harcamalarında taksitli tutar ise yönetmeliğin yürürlüğe girmesinin ardından bir haftalık dönemde 693 milyon lira azalarak 52 milyar 896 milyon liradan 52 milyar 203 milyon liraya düştü. Analistler, BDDK’nın etkilerinin bundan sonraki süreçte daha büyük hacimlerde görüleceğine dikkati çekerken, kredi kartı harcamalarında da bir düşüş görüldüğünü ve bundan sonra da görülmeye devam edeceğini aktarıyor. Tedavülde olmayan paranın harcanmasına ve onun doğuracağı ekonomik yahut para krizini önceden tahmin ederek önlem alan Merkez bankası 17 Aralık Darbe girişimi sonrası içte ve dıştaki ekonomik tetikçilerin ve spekülatörlerin direktifleri ile başlatılan dövizdeki yükselişe ve "sanal para kaçışı" diye adlandırabileceğimiz para transferlerine engel olabilmek adına tamda faizci ve rantiyeci kesimin istediği oranda hatta daha fazla yükseltmiştir. Bugün ülkemizdeki bankaların büyük bir bölümü yabancıların elindedir. Türk görünenlerinde birçoğu yine yabancı ortağa yahut yabancı bankalardan aldıkları kredi desteği ile işlem yapma hakkına sahiptirler. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye'nin ne bağımsız bir bankası, ne bağımsız bir para politikası, ne bağımsız bir para ve altın rezervi vardır.

Türkiye dâhil bir çok ülke, hele hele Batılı sömürgecilerce "gelişmekte olan ülkeler" ve "az gelişmiş ülkeler" diye adlandırılan ülkelerin nerdeyse tamamının Merkez Bankası kendine mahsus bir para politikası üretmeyecek durumdadır. Hatta birçok Merkez Bankası'nın sahibi bile o ülke değildir.  Sadece Merkez Bankası değil, Türkiye'de bütün bankalar bir şekilde Dünya Bankacılık Sistemine ve sömürü ağına dâhil edilmiştir. Son 17 Aralık darbe girişiminde de açıkça görüldü ki; Halk Bankası adıyla matuf bir Türk Bankası kendine bağımsız bir program ve para politikası izleyecek oldu, inanılmaz bir öfke ve düşmanlık ile içteki ve dıştaki finansal sömürgeciler harekete geçerek neredeyse ülkeye 100 milyara yakın bir zarar verdiler. Bu zararla tatmin olmayan kapitalist sömürü odakları ve dünya ekonomi piyasasını elinde tutarak "Yeni Dünya Düzeni" iktidarlarını sürdürmek isteyen elitler içteki ekonomik tetikçilerini ve siyasi-dini aktörlerini ileri sürerek ülkeye ve bağımsız hareket etmek isteyen yerli sermayeye karşı operasyon üstüne operasyon yaptılar, yaptırdılar. Bir nevi para krizi yaşattılar.

Biraz açalım; "gelişmekte olan ülkeler" de emperyalistlerce ve çok uluslu banka tröstlerinde çıkartılan ve o ülkelere sık yaşatılan kriz tipi para krizidir. Yatırımcı gibi görünen iktisadî ajanlar ülke parasına bağlı varlıklardan ya da dövize bağlı diğer varlıklardan hızla uzaklaşırlar. Demokrasi bu saldırının, bu çökertme işleminin fikir cephesini teşkil eder. Hali hazırda; demokrasi ne olduğu belli olmayan kiminle beraber olsa "piç" ve "şen sıpa" nesil doğuran fahişe bir kadını andıran, çok eşli, çok yüzlü, çok hileli, çok yalanlı, çok ihanetli acip bir mevkide bulunan "yedi kocalı Hürmüz" misali bir yaratıktır. Hal böyle olunca demokrasi maskesi ile herkese, yaptıkları "soygunu, yağmayı, saldırıyı"  makul ve ilmi nazariye! üzerinden vermeye gayret edilmektedir. 500 yıldır beklenen ve Batıcı rejim tarafından tek başına bir hücrede ve sürekli işkence altında tutulan Mütefekkir Mirzabeyoğlu'nun deyişiyle; "Batı'nın DEMOKRASİ DAYATMASI, herkesin eşit olduğu haklardan istifade edeceği bir dünya bütünlüğü için değil, George Orwell'ın ünlü eseri "Domuzlar Diktatoryası"nda geçtiği gibi, "Hepimiz eşitiz ama, bazılarımız biraz daha eşit" anlayışı çerçevesinde bir düzene boyun eğdirme zorbalığıdır..."(Baran Dergisi 371, Salih Mirzabeyoğlu ile röportaj, Şükrü Sak)

PARA POLİTİKASI OLMAYAN BİR YAPI

Türkiye'nin kendine mahsus bir para politikası geliştirmemesi için batılı ve siyonist elitler önleyici tedbir olarak iktisadî, siyasî, askerî ve yükseköğretim çevrelerinde fonksiyonel bir ideolojik şartlanma, “bilimsel” dayanaklı peşin kabuller ve Batılı retoriğinin dışına çıkmayı akledemeyen aydın!lar meydana getirilmiştir.

Önceki günlerde Eski Dünya Bankası ekonomisti Justin Yifu Lin, Brüksel ‘Bruegel’ siyasi-analitik merkezinde verdiği seminerde: “Doların hakimiyeti; küresel mali ve ekonomik krizin temel nedenidir. Çözümü ise dünyanın ulusal para biriminin değişmesidir” dedi. Şimdi, Pekin Üniversitesi profesörü ve Çin hükümetinin önde gelen bir danışman olan Lin, “Dolar, Euro, Japon Yeni ve İngiliz Sterlini gibi ana rezerv para birimleri sepetinin genişletilmesi finansal kriz sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeterli bir çözüm olmayacaktır” dedi. “Çin parasının uluslararası para olması da cevap değildir.”  Diye de ekledi.

Diğer taraftan önceki haftalarda gündeme bomba gibi şu haber düştü: 12 ülke anlaştı doları bitirelim. Reuters'ın haberine göre milli paraları yerle bir olan Türkiye, Brezilya, Rusya, Hindistan, Malezya, Çin ve Güney Afrika'nın da dahil olduğu 12 ülkeden en az 4-5'i ortak ve eş zamanlı döviz satışı yaparak kura müdahale edecek. Konu hakkında Hindistan Ekonomi Bakanlığı danışmanlarından Dipak Dasgupta Reuters'e verdiği bilgide "Kur spekülasyonları ekonomimize zarar veriyor. Artık harekete geçerek yaşananlara dur demenin zamanı geldi. Söz ettiğimiz çözümün hayata geçmesi artık haftalar değil sadece günlerle sınırlı. Hiç bir engel tanımayız" dedi.

Görülen o ki Batı'nın tatbik edeceği bir para politikası kalmamış, bütün teorileri iflas etmiş ve artık iktisadi ve siyasî bir çıkmaza girmiş bulunmaktadır. Son yıllarda yaşanan ABD'de ki eyalet iflasları, Avrupa'da ki Yunanistan, İspanya, Brezilya gibi devlet iflasları, Almanya, İtalya ve Fransa'da baş gösteren krizin sokakları savaş alanına çevirmesi ve ekonomisi güçlü addedilen bu devletlerin şehirlerin kontrolünü bir kaç gün kaybetmesi ve son olarak Ukrayna'da baş gösteren ekonomik felaket. Batılı ve Siyonist elitler artık fikir üretemiyor, ürettiği fikirlerin geçerlilik süresi sabahtan akşamı göremiyor ve düne kadar kontrolü altında tuttukları yerleri, kitleleri birbir kaybediyor. Bu hırçınlık sebebiyledir ki; kaybettikleri alanın imha edilmesine, yağmalanmasına hem ses çıkarmıyor hem de alttan alta destek veriyor. Diğer taraftan geçen yıl ABD’de iflas eden bankaların sayısı 24 idi, 2012’de 54’tü. 157 banka ile 2010 yılı en çok banka kapatılan yıl oldu. Yaşanan bu süreçte ABD'li üç bankacı intihar etti.

Meselenin ahlakî ciheti kendini bir kez daha göstermekte.

Hatırlatalım; Dünya'da en büyük 100 ekonomiden 51 ticari kuruluştur ve bunların 47'si ABD menşelidir. Hergün en az 34.000 beş yaş altı çocuk açlık sebebi ile ölmektedir. Bilhassa ülkemiz gibi “az gelişmiş yahut gelişmekte olan ülkeler” diye adlandırılan yerlerde en tepede yeralan ve toplumun %1'ini teşkil eden aileler, özel mülkiyetin % 90'ından fazlasını ellerinde tutmaktadırlar.

NETİCE VE REÇETE

Dışımızdaki dünyanın kendi içerisinde çatışması, yahut birbirleriyle yakınlaşması sonucu yeni fikirlere kapı aralıyor oluşu bizi bir tercihe zorlayamaz, zorlamamalı. Çin veya ABD, Rusya veya İngiltere her ne kadar geçmişte birbirlerine zıt kapitalist-sosyalist-kollektivist, kooperatifizm gibi ekonomik sistemler uyguluyorsa da hakikatte bizim dışımızda olması ve zamanla birbirlerine yakınlaşmaları bakımından Dünyanın yaşadığı iktisadi bunalıma, ahlaki buhrana ve çöküşe ilaç-reçete teşkil edecek güce sahip değildirler. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun deyişiyle; “Burada sistemlerin birbirine yaklaşması hadisesi, sosyolojik ve iktisadî bir bakış açısı çerçevesinde, çoğu zaman da güya iyimserliğe yol açıcı bir mahiyette değerlendirilir, adeta bunların sentezinden «beklenen üçüncü sistem» doğacağı zannedilirken, bu hâl müslümanlar tarafından da, «Beklenen üçüncü sistem ne? Biz!»gibi, bu mihraksız sentezi kendimiz zannetme yanlışlığına yol açıyor. Oysa, aynı ahlâkî temelden filizlenmiş iki sistem birbirine zıt iken, bu zıtlık, aynı ahlakî yapının birbirini tamamlayıcı iki zıt kutbudur ki, dünya buhranına temel olaan bu ahlakî yapıda meydana gelecek olan birlik, bu dışyüz sentezi, bizim ahlâkî yapımızın talip olduğu sentezin zıddıdır. Anlaşılmayack bir şey yok: Temel ahlâkî yapılar zıt!”(Salih Mirzabeyoğlu, İktisat ve Ahlak,201)

Reçete; BÜYÜK DOĞU-İBDA YANİ İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞIMIZ

 Aylık Dergisi 114. Sayı, Mart 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı