Haber Detayı
09 Eylül 2016 - Cuma 15:27
 
Devlet-Millet Birlikteliğinin Sürekliliği Sağlanmalıdır
Hüseyin Rahmi Göktaş ile 15 Temmuz Üzerine...
Söyleşi Haberi
Devlet-Millet Birlikteliğinin Sürekliliği Sağlanmalıdır

15 Temmuz’da Türkiye bir darbe teşebbüsü ile karşılaştı; iyi planlanmış ancak halkın tepkisi ve Allah’ın takdiri ile başarısız kılındı bu girişim. Türk milletini böyle bir direnişe iten amiller neydi sizce?

Milletimiz, içinde harekete geçmeye çalışan atıl zannedilen bir güç taşıyor, bu itikad darbe günü harekete geçti. Aksine çok fazla aktif görünenler, bir şeyler yapmaya çalışanlar da pasif kaldı ve ancak milletin ardından yürüdü. Bu atıl güç sadece bugüne özel değil, her ân ortaya çıkabilir. Darbeye karşı yapılan gösterilerin şenliğe dönüşmesi de pek tasvip edilir bir şey değil, bu içimizdeki o ruhu tekrar atıl hale getirebilir çünkü. Bahsettiğimiz atıl güç, eğer düşman daha da güçlü olsaydı onu da alt ederdi, bunun sebebi de uzun süredir bastırılıyor oluşudur. Sorun şudur; devletin dili ve refleksi 100 sene öncesiyle aynı, her ne kadar yöneticiler ve bürokrasi değişmiş olsa da. Bir tek cumhurbaşkanımızın dili halka yakın, öteki türlü bürokratlara baktığımızda neredeyse darbenin ikinci günü “biz engelledik” demeye başlayacaklardı; fakat cumhurbaşkanımız ve meclis başkanı gibi yöneticilerimiz halkı sürekli vurguladıkları için bu söylem değişti. Ancak olaylar durulduğunda söylem de tekrar eski haline dönecektir şüphesiz. Bunun sebebi de devletin dilinin ve reflekslerinin değişmemiş olmasıdır; bunun değişmesi için anayasa değişikliği de tek başına fayda etmez.

İslâm’da yönetim şekli yok, yönetim ruhu vardır. Devletimiz o ruhu yakalayamadı henüz…

Devlet ve millet bu süreçte iç içe geçti ve bu bahsettiğiniz ruhu kıyısından yakaladı; fakat mesele bu ruhun devamlı olması. Devletin dili cumhuriyet döneminden beridir kendini halkın karşısında gördüğü için her seferinde halkın yaptığı teşebbüsleri aşağıladı. Başı sıkıştığında halka sığınan; ama iş bittikten sonra “siz bir gün kurtardınız, biz her gün kurtarıyoruz” gibi bir mantaliteye sahiptir devletimiz. Verdiğimiz mücadele, yaptığımız işler; toplamda birçok şeyin ifadesi: iman, İslâm, namus, şeref, devlet vesaire… 1000 yıllık Türk geleneğinde devlet esas değildir, töre esastır; töre var olduğu sürece devlet her an kurulabilir. Bugün ki şartlarda o “töre” elimizde bulunmadığı için, devleti birinci sıraya koymuş bulunmaktayız, ama yine de herkesin ortaklaşa söylediği şey; “Bu bir vatan davasıdır!” Vatan deyince bu devlet anlamına gelmiyor, içinde halk da var, ahlâk da var, din de var vesaire… O nedenle bu söylem, içine doğrular barındıran bir söylemdir. Olaylar başladığı zaman da terörün ve devletin dili hususu dikkatimi celp etti. Terörün sürekli ima ile konuşması, açıktan bir şey söyleyememesi onu terör yapan şeydir. Mesela Fetullah Gülen’in konuşmalarının tamamı imadan ibarettir, açıktan bir şey söylemez. Aynı şekilde PKK’da da vardır bu. Kendi mensuplarına da sürekli olarak ithamı zorunlu kılarlar örgütler, sürekli çalışıp çabalasınlar diye… Örgüte dahil olduğunuz anda öde öde bitmeyen bir borca dahil olursunuz.

Devlette de bu imalı dilin kullandığını görüyoruz…

Devletin de ima ile konuşmayı bırakması gerekiyor, açık açık konuşması gerekiyor… Bu dil yüz senelik bir dil, devletin iması can yakma, dayak, işkence ve ölüm içeriyor. Ve ne olursa olsun seni ödemen gereken bir borcun altına sokuyor. Dediğim gibi bu dil cumhuriyetle başlayan bir dil. Hiçbir zaman borcunu ödeyerek kurtulamıyorsun, ancak canını verdiğin zaman… O da verdiğin canın kıymetli olmasından değil de, kendi işine yaradığından dolayıdır. Şehid ailelerine karşı sergilediği tavırdan dahi anlaşılıyordu; ordu mensupları tören düzenleyecek, ailelere ayrılan yer kuytuda köşede olacak… Başörtülü olduğunda da durum böyle… Bugünden sonra da kısmen karşılaşacağımız şeyler bunlar. Tayyib Erdoğan’ı ise bundan tenzih ediyorum; ilk gün de konuşurken, sonraki gün de konuşurken halkın yanında olmasını bildi. Fakat devletin başında olan birinin yapmadığını bürokratlar yapmaya kalktı. Bugün sosyal medyada, medyada bürokratların kahramanlıkları gösteriliyor, bunlar daha çok reklam kokan şeyler, belli oluyor… Halktan ölenlerin, daha doğrusu şehid olanların samimiyetinden şüphemiz yok; çünkü Kur’an diyor zaten vatanın terkedilmemesini, hele ki sayın çok olduğunda cihad etmen gerektiğini…

Hükümetle devlet mefhumlarını birbirinden ayırıyoruz temelde, Türkiye’de uzunca bir süredir Ak Parti iktidarı ile birlikte sosyal dönüşüm yaşanıyor, bu dönüşüm kendisini dilde de htiriyor. Bu yaşanan değişim hükümetin toplumu itmesinden mi kaynaklı, yoksa toplumun değişimi hükümetin değişmesini tetiklediği için mi yaşanıyor?

Bütün dünyada bu anlamda bir değişim var. Dünya neredeyse başımıza çöktü. Dünyadaki vakıalar karşımıza çıktığında onu anlayıp çözebilen kimseler olmadığından neler olduğu hakkında pek de fazla fikrimiz olmuyor. Daha öncesinde ise kendi lokal mevzularıyla ilgilenmekten içeri kapalı bir çöldeydik sanki. Özellikle sosyal medya marifetiyle birçok kanaat önderi duyuldu ve insanımız bunları takip etmeye, kendi takip ettiklerinin en doğrusu olduğuna inanmaya başladı. Ama bütün dünya aynı anda Türkiye ile uğraşınca, Türkiye’deki bütün küçük fraksiyonlar büyük yapıya dahil olmak zorunda kaldı. Doğru veya yanlış, küçük olan konudan büyük olan konuya intikal etmek zorunda kaldılar ve aynı yerde toplandılar; fakat konu hala sarahatle açıklanamadı, çünkü büyük dünyanın karambolü, kargaşası içindeyiz. Bugün itibariyle bir şeylerin değişeceğini biraz daha fark etmeye başladık, çünkü devlet kadrosunda, günlük hayatta, ticarette büyük bir tıkanıklık giderilmiş oldu. Tıkanıklık dediğim şey; bir grubun dışarıdan almış olduğu kâr ve kaynağı sadece kendi menfaatleri için kullanması, aynı şekilde devlet kadrolarına sızılması ve bunun gibi bir tıkanıklığa sebep olması. Şimdi ise yaşanan tasfiyelerle bu tıkanıklık giderilmeye çalışılıyor. Arap ülkelerinde dönüşüme ne kadar büyük bir ilgi varsa da, onlar Türkiye’deki gibi bir tutarlılık gösteremedi. Türk milletinin en başında vermiş olduğu kurtuluş savaşıyla doğrudan ilintilidir darbeyi defetme süreci. Bunu yaparken insanımız birlik olmayı önemsedi, bu toprakların dedelerimizin kanı ile elde edildiğini hatırladı. Mesela FETÖ’nün kurumsallaşmasını, devlete sızmasını hepimiz yıllardır biliyoruz; fakat ehl-i kıble olmaları, az da olsa dinî hassasiyetleri olmaları hasebiyle bu tarz canice hareketler yapacaklarını düşünmedikleri için ses etmiyorduk. Fakat bunu açık bir dille konuşmamamız gerekirdi zamanında…

28 Şubat gibi bir süreç atlattı bu memleket; fakat henüz 20 yıl önce olmasına rağmen Müslümanlar gerekli tepkiyi koyamadılar. Nüfusun büyük çoğunluğu Müslüman olmasına mukabil çok az insan dışında herkes sağa sola kaçıştı. Bugün ise tankların altına yatmaya, kurşunların üzerine tekbirlerle koşmaya başladı Müslümanlar...

Bu yeni nesille ilgili bir durumdur. Yeni neslin cesareti tam ve yalıtılmış bir cesaret değil, bunun altını çizmek lazım. Bu nesil geleceğini düşündüğünde, mesela aile kursa bunun o ortamda tutmayacağı ümitsizliğini hissediyor. Dünyadaki sorunların ortasında olduklarını fark ettiklerinden üzerine binen ümitsizliği, gördükleri en ufak bir ümide aktarmasını bildiler, bu da canlarını verme pahasına koşmalarına neden oldu. Yani bu durum salt ve yalıtılmış bir cesaretin sonucu değil, aynı zamanda imkânsızlığın da bir tezahürüdür. Başka türlü yaşama imkânı olmayacağını biliyor; çünkü o kadar çok manipülasyona maruz kalmış ki, bu spekülatif şeylerden sıyrılması için canını vermesi gerektiğini dahi biliyor. İşte bu saiktir ki onların tankların altına yatmalarına neden oldu. Onların ana –babaları önceki darbe döneminde aynı tepkiyi göstermediler, ama bu korkularından ötürü değil.

O zaman göstermediler, ama orta yaşa geldiklerinde veya yaşlandıklarında, yani bugün gösterdiler…

Burada konu sadece itikadî değil, zaten önceki neslin itikadından da bir şüphem yoktur. Burada şu sebepleri sıralayabiliriz; birincisi, ordu bugünkü gibi tankları o zaman da köprüye çıkarmış olsaydı, bundan tek kanal vasıtasıyla haberimiz olacaktı. Fakat iletişim ağının güçlü olmasıyla bugün toplanma olanağı sağlanmış oldu. İkincisi, herkesin elinde araba var bugün; bu araçların gerektiğinde savaş aleti olabileceğinin de farkındalar. O zamanlar bu gibi imkânlar yoktu. Önceki nesillerde olan sabit adımlarla yürüme ve tutarlılık bu nesilde yok; ama kendi hayatını kolaylaştıran bir tutum içerisine girmek zorunda kalıyor, aksi takdirde hayatı olmayacağını biliyor. Önceki nesiller bizi yetiştirme anlamında bir amaç güttüler; “biz bunu yapamayız, inşallah çocuklarımız yapacaktır!” deyip bizi bu gibi hedefler için hazırlamışlardı. Bugün içlerinde yine aynı şey duruyormuş ki, onların hepsi sokağa döküldü. Onların dökülmesi, gençlerin dökülmesinden daha mühimdi. Mesela Gezi hadisesinde üniversiteliler vardı çoğunlukla; hiçbir sosyal sorumluluğu olmayan, şımarık, serseri olanların gerçekleştirdiği bir hadiseydi.

Burada olanla orada olan arasında gayeye nisbetle de bir fark var, imanî noktada fark var…

O fark çok büyük; Gezi’ye katılanların çoğu pagandır zaten. Ya şehir paganı, ya da doğa paganı. İçlerinde bir olan Allah’a inanan çok azdır. Zaten yaptıkları hamle de paganikti; şehirlerin, ağaçların korunması. İtikaden aynı yerde zaten değiliz.

Bir gayeye matuf yapıları da yoktu…

Yaptıkları sadece serserilikti. Fakat 15 Temmuz darbesinin tasfiyesinde ihtiyarların, orta yaşlıların, kadınların dahil olması olaya bambaşka bir ruh getirdi, çünkü onlar hayatın devam etmesine yönelik bir tutumu sürekli kılan bir nesildi. Onların vazifelerine göre hayat sürsün, nasıl olsa sorunlar bir şekilde çözülür şeklinde bir anlayış vardı, onlar harekete geçince gençler de harekete geçti. Yaşlıların, işi gücü olan, evde hastasını bırakıp sokağa çıkanların gösterdikleri dirayet bambaşka bir şeydi… Neredeyse Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlara eş bir imanla çocuklarına siper oldular ve onlara da hareketlenmeleri hususunda bir enerji aşıladılar. Bu modern ifadelerle direniş veya karşı duruş ile ifade edilebilecek bir olay değil.

Bu kalkışmaya karşı mücadele eden bu “atıl güç” için konuşacak olursak; devlet eski pozisyonuna tekrar gelecek, ama toplum eski pozisyonuna geri dönecek mi? O güç yavaş yavaş yok olacak mı? Veya topluma nasıl tesir edecek, tekrar bir dönüşüm olacak mı?

Bu bir öngörü istiyor, fakat öngörülerin kapandığı bir karmaşadayız. Önümüzdeki yıllarda tekrar hareketlilik isteyecekler. Ama bu bir olay olmasına bağlı değil, benim aklıma direkt Mekke geldi; insanlar gece boyunca sokaktalar, sabah namazını kıldıktan sonra evlerine gidiyorlar ve çok büyük bir güven içerisinde hissediyorlar kendilerini. Türkiye’nin sorunu, gece dışarı çıkmanın kötü olduğuna dair bilinenlerin üzerimizden geçmiş olmasıyla ilgili bir sorundu. Serserilik yapmayacaksan, gece dışarı çıkmanın bir anlamı yoktu. Şimdi ise evden dışarı adımını attığın yer, yani vatan, kapının önündeki sokak senin olmaya başladı. Bu sokaklar, bugünlerden itibaren daha çok bizim olmaya başladı. Gecenin geç saatlerde dışarıda arkadaşlarla otururken polisin gelip bizi tartaklama ihtimali düştü… İnsanlarda artık aynı cephede savaştıklarına dair bir his oluşmuş. Bu hissi oluşturan şey ise mevcut paradigmanın dilinin bozulmasıyla ilgili. Mesela bir haftadır kapitalizmin esamesi okunmuyor; mesela ulaşım ücretsiz, bir yerden bir yere gitmek kolay… Meydanlara çıkarken de seninle aynı hissi paylaşanlarla buluşacağın hissi sana güven veriyor.

Aslında, bizim eleştirdiğimiz; Batı, emperyalizm, moderniteye tutulmuş insanlar vesaire… Bütün eleştirileri ortadan kaldıracak tez aslında, merkezine İslâm’ı alan ulvi bir ideolojinin topluma sirayet ettirilmesi, yerleştirilmesi karşılığına gelmiyor mu?

Toplumsal dönüşümün dışarıdan bir mühendislikle dizayn edilmeye çalışılmasının arkasında ki hükümet de aynısını yapmaya çalışıyor, Batılı paradigmayla hareket edilmesiyle alakalı bir tutum var. Yani bir hafta sonra, bankanın faizleriyle yeniden uğraşacak olan bir halk var. Bunu da yeniden hmeye başladık. Mekke örneğini bundan verdim, mesela orada vergi yok, insanların önü kesilmiyor. Bu tarz milletin önünü kesecek saçma uygulamalar, refleksler olmazsa sizin dediğiniz noktaya geliriz. Ama aksi halde Fetullah Gülen gibi adamlar ortaya çıkmaya devam edecektir. Kapalı bir cemaatin kendi üyelerine makam mevki sağlaması, kendi mensuplarına cennet hayatı yaşatması gibi bir duruma götürüyor… Bunun bu şekilde olmaması için, Erbakan Hoca’nın ele aldığı faiz meselesinin tekrar gündeme getirilmesi, onun yükünün üzerimizden kalkmasıyla, ya da haksız verginin üzerimizden kalkmasıyla başlayabilecek bir şey olarak görünüyor. Bu aşamadan sonra devletin ekonomik hayatı canlandırmak konusunda bazı önemli adımlar atabileceğini düşünüyorum. Çünkü milletin evi, arabası, varlığı yerinde ve iyi olursa, onu nasıl yeri gelince vatan için kullanabileceği de görülmüş oldu. Mesela büyük holdinglerin vergi kaçırmasının önüne geçilmesi gerekiyor. Toplumun maddi anlamda elinde imkân varsa her türlü savaşa hazır olduğunu da görmüş olduk. İktisadî parametrelerin tekrar ele alınıp değiştirilmesi, sözünü ettiğiniz İslâm toplumunun doğuşuna da sebep olur; ama bu da üzerine konuşulabilir bir dille oluşur. Üzerine konuşulabilir bir dil olmazsa, birilerinin kör bir şekilde peşine gitmek durumunda kalıyoruz ki onun sonuçlarını bertaraf ettik bugünlerde. Dediğimiz gibi insanların kendi canını ve varını harcayabilmesi için bir varının olması gerekiyor. Hiç kimse çıkıp da “bizim araçlarımız ne oldu?” diye sormadı şimdiye kadar, çünkü böyle bir hak talep etmek ayıp olarak addediliyor, çünkü insanlar canlarını verdiler. Ama devletin tekrar aynı tutumla hareket edip bu yaşananları istismar etmesi olayın gidişatını ileriki yıllarda değiştirebilir ve bu bahsettiğimiz “atıl güç” ileriki yıllarda kendi haklarını talep için ortaya çıkabilir, bu mümkün gibi görünüyor.

İnsanların malından feragat etmesi ve bunun da karşılığını beklememesi; ferdin sahip olduğu ahlâkın devlette de olması gerekiyor yani…

Mesela burada devlet şunu yapabilir; zarar gören araçların zararlarının karşılanması. Fakat adamın derdi zaten aracını korumak olsa, aracını tankın altına sürmezdi. Halkın istediği şey bu değil, istediği şey; iyi insanların daha çok olması ve bu çokluğu paylaşmaları…

O zaman menfaat işin içinden çıkar ve ideal girer işin içerisine.

Devlet tanzim ederse her bir şeyi, verdiğin arabaya karşılık sana daha üstünü verirse bu kez aradaki samimiyete gölge düşer. Burada bürokratların ve hatta iş adamlarının, halkın zararlarını kendi ceplerinden tanzim etmeyi göze almaları gerekiyor. Çünkü adamın henüz borcu ödenmemiş, ama aracını feda ediyor; diğerleri de kolunu bacağını kaybetmiş… Devlet şehid yakınlarına maaş bağlıyor; o insanlar bunu istiyor olsalardı zaten kendilerini tankın önüne atmaz, çalışıp kazanır ve hayatlarını yaşarlardı, burada o insanlar ümmetin kendilerine sahip çıkmasını istiyorlar. Ümmetin sahip çıkması demek, yapılan feragatlerin, sergilenen bu kahramanca ruhun boşa gitmediği, aksine misliyle döndüğü anlamına gelir; ama zararların devlet tarafından tanzimi, sıradan bir sigorta şirketinin tanziminden pek de farklı değil. Bizim bunu fark etmemiz ve kendi aramızdaki dili devletin 100 yıldır kurduğu dilden farklı olarak devam ettirmemiz ve devlete sirayet ettirmemiz gerekiyor.

15 Temmuz’un ardından, artık alışık olduğumuz toplumsal cinnet haberlerinin pek fazla duyulmadığını görüyoruz. Bu tarz haberlerin geri plana atılmasından mı, yoksa gerçekten yaşanmamasından mı bilmiyoruz. Veya o kadar insanın toplandığı bir yerde, 15 Temmuz ve devamı gecelerde kendi aralarında bir kavga gürültü, yağmalama vakası olmadı. Bunu neye yormak gerekir?

Dünya da şok içerisinde; olup biten şeyleri açıklamaya ahlâkları da akılları da yetmiyordur. Çünkü konuştukları dil ve düşünüş biçimleri, bir toplumunun böyle bir hamle yapmasını olanaksız görüyordu. Onlara göre herkesin hesap-kitap yapması ve bunun sonucunda kendini koruması, sağlama alması gerekiyordu. Fakat bu şekilde kendi hallerinde bir anda tepki verilmesini beklemiyorlardı, çünkü kendi hayatlarına o kadar yüksek seviyede yatırım yapıyorlar ki, her anı satılması gereken, yaptığı her şeyin çok yüksek bir karşılığı varmış gibi bir düşünce oturmuş onlarda. Türkiye’deki analistler de yaptıkları analizleri bu dil üzerinden kurdukları için ya başkalarının hikâyelerini anlatarak kendilerine yer edinmeye çalışıyorlar, ya da başkasının aklıyla düşünerek olayları görmeye çalışıyorlar. Burada olanların belirli bir sebep ve neticesi yok, olması gereken zaten buydu, çok anlayabilecekleri bir şey değildi. Bir gaye etrafında kenetlenen insanların nasıl davrandığını gördük.

Zihnimizdeki “insan”a tekabül eden karşılık bu, onlarınki ise farklı. Türkiye’deki analistlerin durumu Batı’nın dilini kullanarak yaptığı yorumlar herhalde kültür emperyalizminin bize vurduğu en büyük darbelerden biri…

Mesela PKK ile ilgili konuşurken, bir satranç tahtası üzerinden konuşmayı tercih ediyor analist ve stratejisiler. Bunun büyüklerin bir oyunu olduğu hissini vererek PKK’nın yaptığı her şeyi meşrulaştırmış da oluyorlar, çünkü steril bir yerde konuşulma imkânı var. İşte; o onu hamle olarak öne sürdü, bu da bunu hamle olarak öne sürdü, şeklinde yaklaşıyorlar. Bu oldukça iğrenç bir yaklaşım. Üst akıl, piyon gibi terimler gerçekleşen vahşeti uluslararası siyaset dili bakımından meşru bir yere oturtuyor. “Bunlar o kadar normal şeyler ki bütün ülkeler bunu yapıyor, herkes bunu yapıyor” anlayışını sunuyor. Ama ateşin düştüğü yeri yaktığını bildiğinde bu konunun öyle yüksekten değerlendirilmemesi gerektiği bir konu olduğunu anlıyor. PKK kendi cinayetiyle kendini var etmiş bir topluluktur, arkasında ABD’nin olması vesaire onun yaptığı bu cinayetleri kurtarmaz. Bu dilin kimseye bir hayrı yok. Terörün kendisinin, dilinin ve imasının bilinmesi gerekiyor. Şuan bu dil Fetullah için kullanılmıyor, kullanılırsa o da basit bir piyon olarak kalacak, ama bunu kullanamazlar çünkü bu sefer halkın kanına fena halde dokundu. İstediğin cinayeti işle, fakat arkanda o cinayeti işleten birinin olduğunu htirdiğin anda bu cinayeti meşrulaştırıyorsun. Bu dil, böyle kritik alanlarda akademisyen ve uzmanların yaptığı analizlerin nasıl sorunlu yapılar olduğunu gösteriyor. Fakat az evvel bahsettiğimiz üst akıl, azmettirici konusuyla sokağa çıkanlar ilgilenmiyor, bununla ilgilenmedikleri için evde oturup analiz yapmak yerine sokağa çıktılar. Arada büyük bir fark var, o dilden ne kadar uzak olursanız, akademik dilden o kadar uzak kalırsanız gerçeğe sarahaten yakın olursunuz. Devletin 100 yıllık sorunlu dilini sürdüren sorunlu kişilere sorumluluk vermesi de kandırılmadır, çünkü insanlara sanki “bu adam çok iyi konuşuyor, sağlamdır” diyerek saçma sapan analizler aşılanmaya çalışılıyor. Mesela Fetullah Gülen’in son konuşmasında her şeyin çok normal olduğu, aynı şeyleri Peygamber’in ve ashabının da yaşamış olduklarını anlatıyor. Hatta kızgın kumlara yatırılıp üzerine kayanın konulduğu Bilal-i Habeşî Hazretleri’ni anlatarak buradaki tabileri paralel yapı elemanlarının durumlarını da onlara benzeterek, olan tüm vahşetin ve cinayetlerin sakin bir hikâyesini çıkarıyor. Bu hikâye ile tabileri teskin oluyor ve gittikleri yolun doğru olduğuna inanıyorlar. Yani, gerçekleşen şeyin gerçek olduğunu anlayabilmek için onun içinde olmak gerekiyor. Onun hikâyesini yazmaya başlayınca olay bir film kurgusuna, senaryoya dönüşmeye başlıyor. Ama ben devlet dilinin, Tayyib Erdoğan’ın dilinin millete yakınlığı nedeniyle değişebilmesi ümidini içimde tutuyorum, eğer bu değişebilirse, sözünü ettiğin o İslâm toplumu herhangi bir tasarıma tabi tutulmadan kendiliğinden kurulabilir ümidindeyim.

Son olarak eklemek istedikleriniz…

Yaşanan tüm olumsuzluklara karşı benzersiz bir şekilde iyi bir şey oldu bu olayla birlikte. Bunu da görmüş olduk; kan akmadıkça bir şeyler açığa çıkmıyormuş, aydınlık kazanmıyormuş. Kaç gündür yaşanan bu bayram gibi havada şehidlerimizin payı çok yüksektir. Allah onlara rahmet, bize de şehidlik şuuru ile şehadet nasip etsin. Ümidim, devletin 100 yıllık kurumsal dilinden vazgeçmesidir.

Teşşekkür ediyoruz.

Ben de teşekkür ediyorum.

 Aylık Dergisi, 144. Sayı, Ağustos 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Devlet-Millet, Birlikteliğinin, Sürekliliği, Sağlanmalıdır,
Yorumlar
Haber Yazılımı