Haber Detayı
01 Ocak 2019 - Salı 17:07
 
Distopya: Değişen Dünyanın Aynası -II- Zeynep Nurseli Güleç
Distopyalar bir zarureti temsil etmektedirler. Keza ütopyalarda öyle... Her ikisi de aslını yaşatır ve gerçeğe ayna tutar. Biri aranılan nizam arzusunun, diğeri ise hayatın ve mevcut nizamın aksayan yönlerinin aynası. Savaşlarla değişen dünyanın yeni nizamında hayatın tersten okunuşunu, bir nevi aynadaki aksini temsil ederler.
Kültür&Medeniyet Haberi
Distopya: Değişen Dünyanın Aynası -II-  Zeynep Nurseli Güleç

Ütopyalar, düşlerin ve hayallerin cennetvari bir ifade imkânıydı; kiminde nizamın, kiminde kardeşliğin, kiminde ise erdemlerin en coşkulu sahnesi. Bir yönüyle de insanın yaşamaya değer bir nizamı el yordamıyla hayaller âleminde kurcalaması. Distopyalar ise karanlık bir gelecek tasvirinin ürkütücü sahnesi. İkisi de tasavvur ve tahayyülün verimi. Distopyayı ütopyadan ayıran çizgi, malzemesini döneminin siyasi, kültürel, toplumsal hadiselerinden ve olgularından derlemesidir. Şöyle ki: “I. Dünya Savaşı’ndan sonra her yerde ütopyalar geri çekildi 1920’ler, 1930’lar ve 1940’lar karşı ütopya ya da distopyanın klasik dönemiydi. Bunlar şeytanın on yılları, kitlesel işsizlik, kitlesel eziyet, gaddarca diktatörlükler ve dünya savaşı yıllarıydı.” (Kumar, 2006) Batı aydınlanmasının cennetvari ütopyaları, yerini birkaç yüzyıl sonra kabuslarla dolu kaos dönemini sonlandıran totaliter rejimlerin distopyalarına bıraktı.

 

***

 

Edebî eserler belirli bir türün ilkelerine bağlı kalınarak kaleme alınırlar. Distopik edebiyatın kült eserleri olan ve üzerine çalışmalar yapılan Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı ve Orwell’ın 1984’ü de belli bir usul takibiyle kaleme alınmıştır. Bu iki çalışma da Zamyatin’in Biz (1924) adlı eserinden esinlenilerek yazılmıştır. Bilvesile belli bir kurgusal düzene ve temalara sahiptirler. Bu tarz romanların kurgusunda fütüristik teknoloji merkezi plandadır. Fütürizm, İngilizce future, yani gelecek kelimesinden türeme, gelecekçilik anlamındadır. Bu akım, 20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmış modern sanat ve toplumsal hareketlerin akımıdır. Gayesi; estetik değerleri ve gelenekleri bütünüyle reddetmek, dünyanın geleceğinin “modernlik” olduğunu savunmak, ülkeleri geçmişin ağırlığından ayırıp “Şehirleşmiş Medeniyet”, “Makineleşme” ve “Sürat” kavramlarını toplumsal hayatın merkezine oturtmaktır.

 

Yazıldığı dönemin siyasi ve kültürel durumu da eleştirilerin gelecek üzerinden kurgulanmasında önemli bir etkiye sahiptir. Distopik anlatıda ideolojik eleştiri, hiciv, aktüel meselelerden ve siyasi problemlerden ironi ön plandadır. Bu veçhesiyle ayakları yere basan bir tarafları vardır ve bir nevi sosyolojik ikaz taşırlar. Teknokratik düzen, totalitarizm, kapitalizm ve marksizm eleştirileri yahud aktüelin parodisi eserlere yerleştirilen belirli karakterler, objeler yahut sloganlar üzerinden de okunabilir. Örneğin 1984’ün “Cahillik güçtür.” sloganı, Bacon’un “Bilgi güçtür.” felsefesinin; Cesur Yeni Dünya’nın giriş cümleleri olan “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” sloganı da Fransız İhtilali’nin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganının ironisidir. Yine Cesur Yeni Dünya’daki Vahşi’nin elinde Shakespeare’in tüm eserlerinin olduğu bir kitabın bulunması yahut Orwell’daki “gerçek kahve” vurgusu da böyledir. İşte bu belli başlı özellikler üzerinden eserlerin şimdiye bakan yönlerini tahlil edebilir ve edebî bir üslubun hicve bakan noktalarında onların tasarladığı gelecek ile şimdinin muhasebesini yapabiliriz.

 

Teknoloji ve Mahremiyet İhlali

 

Teknoloji, insanın elinde bir hizmetkâr olduğu kadar bir efendiye de dönüşebilmektedir. Önce sanayi ve savaşlar yoluyla hayata dahil olan teknolojik aletler, şimdi düzenin ve yaşam tarzının vazgeçilmez parçaları olarak her yerdedir. Bu her yerde oluş hız, pratiklik ve yarar ile birlikte pek çok ihlali ve sömürüyü de beraberinde getiriyor. Teknolojinin mahremiyet alanı üzerinde yarattığı etkiler o kadar geniş ki, kişisel özgürlüğü ve insanî hakları ciddi oranda tehdit etmekte. Mahremiyet; gizlilik, ferdin hususi hallerine ait sırlar mânâsında. Bu kavram muhtevasında cinsellik vs. gibi insana dair hususî alanın gizliliğini içerse de asıl olarak ferdin bedensel ve fikrî yalnızlığı, gizliliği, kendine ait olan her türlü düşünce, hal, tavır ve malın muhafazasını kapsar. Bu yüzden ferdler ve devletler açısından büyük de bir güvenlik problemini doğurur. Orwell’ın 1984’ündeki “tele-ekran”ları bedensel ve fikrî mahremiyetin kısıtlayıcısı ve iktidarın gözetim ve kontrol aracıdır. Hem yayın hem de bir kayıt aracı olan ekranlar sokakta, evlerde, iş yerlerinde; her yerdedir. Aslolan ise gözetimin daimî olmasından ziyade gözetim ve kontrol hissinin devamıdır; eserin vazgeçilmez sloganında geçtiği üzere: “Büyük Birader’in gözü daima üstünüzde.” Bu fotoğraf, küçük ölçekte artık herkesin elinde bulunan cep telefonu kameraları yoluyla her şeyin herkesle paylaşımını, büyük ölçekte ise devletlerin sokaklara, kamusal alanlara ve sair yerlere kurduğu kameralar ile uydu izleme sistemini düşündürüyor. Güvenlik ve kontrol aracı olan kameralar her yerde. Gizlilik ise belli hukuki prosedürlere bağlı. Asıl gizlilik devletler ve kamu söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor çünkü artık şahsî gizlilik ferdlerin kendi elleriyle ortadan kaldırılan bir görünüm arz etmekte. Sosyal medya, youtube, instagram ve bilhassa periscope gibi uygulamalar bir tür sapma davranışı olarak “teşhirciliği” ve “özel hayatın gizliliğini” ortadan kaldırmaktadır. Öte yandan sosyal medya başta olmak üzere, telefon, bilgisayar vs. araçların kullanımı, yani dijital sisteme dahil olan her görüntü, kayıt ve bilgi aynı zamanda devletin bir tür gözetim ve denetim aygıtı olarak işlev görmektedir. Takdim edilen özgürlükler içinde insanın bu kadar gözetim ve kontrol altında oluşu Bauman’ın sözüyle oldukça güzel ifade edilebilir: “Hiç bu kadar özgür olmamıştık. Hiç bu kadar aciz hmemiştik.”

 

Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı bilimin ve teknolojinin rayından çıkışının en kaçınılmaz koşullarını tasvir eder. Bu yönüyle, teknoloji eliyle doğaya hâkim olma çabasının, insanın makineleşmesinin ve mutlak hazcı anlayışa esir oluşun eleştirisi vardır. Fütüristik teknoloji, Yeni Dünya’da tasvir edilen toplumun merkezindedir. Her şey teknolojik kurgunun çemberinde gerçekleşir: üreme, büyüme, öğretim, estetik, mutluluk, eğlence vs. Burada üreme cinsellikten keskin bir hatla ayrılmıştır, cinsel hazza mutluluğun bir parçası olarak hususi bir yer verilir ve artık üreme teknolojinin mahsulüdür. Huxley, kendi döneminde seri araba üretimine geçerek ekonomi devi olan Ford’u yeni dünyasının tanrısı yapar. Ford’un seri üretim bandlarında ise arabalar değil insanlar vardır. Öjenik, ıslahın mükemmelleşmesi için deney tüplerinde kişisel özellikleri, zekâ seviyeleri, kabiliyetleri belirlenen ve kuluçka makinelerinde üretilen insanlar. Yeni Dünya insanlarının daha doğmadan toplum içinde hangi görevi karşılayacağı ve hangi sınıfa ait olacağı bellidir. Her insan yeni dünya düzeninin devamı için üretilir. Böylece yüksek IQ sahibi Alfa’lardan moron Epsilon’lara kadar beş genetik kast karşımıza çıkar. Bu yüzden insan hayatı çalışma ve haz üzere kurulu iki temel üzerinde yükselir. Bu döngüsel kurgu içerisinde “soma” adı verilen haplar mutluluğun vazgeçilmez parçasıdır ve iş gücünün karşılığı olarak elde edilirler. Burada bir nevi paranın verdiği yapay mutluluğun eleştirisi vardır. Yani iktidar, düzene uyulduğu sürece ve istikrarın devamının sağlanmasına mukabil vatandaşına mutluluğu vaad eder, uyuşturan ve her türlü muhakemeden uzaklaştıran yapay bir mutluluk. Günümüzde televizyon, sinema endüstrisi, pornografik yayınlar, eğlence merkezleri, turizm ve tatil sektörü vs. günümüzde iş dışı zamanın programlanması ve tüketilmesi üzerine kurgulanmıştır, daha doğru ifadeyle kurgunun vazgeçilmez parçası haline getirilmiştir. Eğlence, mutluluk ve haz üzerine kurulu bu endüstrinin her bir parçası insanların düşünme ve tefekkür melekesini körelten ve mankurtlaştıran bir gayenin hizmetkarıdır. İnsanlar, bu distopik anlatıdaki gibi sistemin devamı için tek kullanımlık hayatlar yaşamaktadır, tüketim vazgeçilmez parçamızdır, iş dışındaki vakitler ise eğlence araçları yoluyla rahatlamanın yegâne zamanlarıdır. Boş zamanın içini dolduran tüm bu sektörler, rekreasyon adı verilen boş zamanlar endüstrisinin bir parçası olarak işlev görürler. Öte yandan romandaki bu mutluluk veren “soma” nesnesi, çağımızda gündelik hayatın kargaşası, stresi, bunalımı ve sair psikolojik baskılardan kurtulma yollarından olan anti depresan ilaç yahut gayri ahlâkî olarak çeşitli uyuşturucuların ve sarhoş edici maddelerin de yoğun kullanımını akla getirmektedir. Yazarın ilk nüvelerini gördüğü ve neticeleri konusunda öngörü diyebileceğimiz tahminleri, tasavvur edilenden çok daha incitici ve zararlı boyutlara ulaşmıştır. Neticede eleştiriler ve eleştiri odakları üzerinden tedailerle yazdığımız bu yazımızda meselenin çapını göstermek için ilaç endüstrisinin gayri ahlâkî tavrından ve karı maksimize amaçlı tam olarak iyileştirmeyen ilaçları piyasaya sürmesinden de bahsedebiliriz. Bu değindiğimiz son nokta mahremiyet ihlalinin ne denli geniş bir çapa ulaştığının ve insanların nasıl kandırıldığının bir başka noktasıdır.

 

Anekdot: Cesur Yeni Dünya, içerisinde Amerika ve bunun üzerinden bir kapitalizm eleştirisi de barındırır. Şöyle ki; eserin yazıldığı (1932) dönemde “Huxley için bir yanda Avrupa’da yaşanan buhran, öte yanda aşağıladığı, sevmediği Amerikan tarzı hayat vardır. 1918 yılında kardeşine yazdığı mektupta, I. Dünya Savaşı’nın en kötü sonuçlarından birinin Amerika’nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı olacağını belirtir. Amerikan tarzı yaşam olarak gördüğü kültürsüzlüğü, uyduruk filmleri, ‘etine dolgun’ modern genç kızları ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjiyle ortaya çıkan eğlence anlayışını (Bradshaw, 2013) geleceğin kara ütopyası olarak yansıtır. Los Angeles, korkutucu mutluluğun şehridir ona göre. Cesur yeni dünya savaşın yarattığı ekonomik buhran sonrası dünyaya egemen olan Amerikanvari yaşamın anlatıldığı bir karşı ütopyadır.” (Üretmen 2017: 144)

 

Totalitarizm ve Tanrılaşan Düzen

 

Totalitarizm, devlete itaatin mutlak bir şart olduğu, tüm yetkilerin merkezileştirildiği ve ferdî özgürlüklerin iktidar lehine kısıtlandığı bir yönetim şeklidir. Kelime, Latince “tüm, bütün” anlamına gelen “totus” kelimesinden türetilmiştir. Burada egemen olan tek bir parti mevcuttur ve tüm siyasi, ekonomik, toplumsal vs. faaliyetler iktidarın gözetimi altında yürütülmektedir. Bu mânâ da ilk olarak 1920’lerde İtalya’daki faşist yönetimi ifade etmek gayesiyle Mussolini tarafından kullanılmıştır. Aynı zamanda Hitler dönemi Almanya’sı, Mussolini dönemi İtalya’sı ve Stalin dönemi Rusya’sında uygulanan baskı rejimini tanımlayan ortak bir kavram olarak da kullanılmaktadır. Türkiye’de de benzer şartlar tek parti dönemi iktidarı sırasında yaşanmıştır. Orwell’ın 1984’ünün başlıca karakteri bir totalitarizm eleştirisi taşımasıdır. Eser, komünizmin Stalinist yorumuna karşı açık bir eleştiridir, aynı zamanda bünyesinde dönemin İngiltere’sinin politik bir yorumunu da barındırır. (Orwell’ın, Zamyatin’in Biz’inin tesirinde kalışı da bu komünizm yorumunda kendisini aşikar eder. Netice de Biz, devrim Rusya’sı döneminde basılamamış ve İngiltere’de yayımlanmıştır.)

 

Totalitarizmi tanımlayan iki temel kavram vardır: gözetim ve kontrol. Bu yapı, distopik kurgularda Jeremy Bentham’ın “denetim toplumunun simgesi” kabul edilen “Panoptikon (pan: bütünü -optikon: gözlemlemek)” tasarısına dayanır. Dairesel biçimli bu yapının merkezinde gözetim kulesi vardır, etrafında ise her biri kuleye bakan bağımsız hücreler sıralanır. Merkezi kuledeki gardiyanlar, hücreleri her an görebilirler ancak güneşlikler nedeniyle tutuklular gardiyanları göremez ve izlenip izlenmediklerini bilemezler. Distopik eserlerde ayniyle yer alan bu tasarım 1984’de psikolojik baskı ile birlikte “tele-ekranlar” ve “düşünce polisleri” adıyla yer alır: “Her katta, asansörün tam karşısına asılmış olan posterdeki kocaman yüz duvardan ona bakıyordu. Resim öyle yapılmıştı ki, gözler her davranışınızı izliyordu sanki. Posterin altında, BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE yazıyordu. (...) Nereye baksanız, siyah bıyıklı surat karşınızdaydı. Biri de karşıdaki evin hemen ön cephesindeydi. BÜYÜK BİRADERİN GÖZÜ ÜSTÜNDE yazan posterdeki kapkara gözler Winston’ın gözlerine dikilmişti. Uzaklarda bir helikopter damların arasından alçaldı, kocaman mavi bir sinek gibi bir an havada asılı kaldı, sonra bir eğri çizerek ok gibi ileri atıldı. Pencerelerden insanların evini gözetleyen bir polis devriyesiydi bu. Ne ki, devriyeler önemli sayılmazdı. Bir tek düşünce polisi önemliydi.” Düşünce polisi; iktidarın onaylamadığı ferdî ve politik düşünceleri keşfeden ve cezalandıran gizli polis. Bu kavram Orwell’ın 1984’üyle literatüre girmiştir. Öte yandan bunun kadar tehlikeli olan bir diğer şey de iktidara inanmış gönüllü kölelerdir; çünkü her an her yerde olabilirler.

 

Her iktidar kendi gerçeğini yaratmaya çalışır; yaratmaya ve dikte etmeye. Bu yüzden bilgi, hakimiyet tesisinde iktidarın kullandığı temel araçlardandır. Eğitim-öğretim yoluyla düzenin daimiyeti korunmaya çalışılır. Bu, algıların yönlendirilmesi ve bilginin yeniden üretimi yoluyla gerçekleştirilir. Böylece düzenin/iktidarın bilim adamları, psikologları, öğretmenleri, tarihçileri vs. neyin doğru neyin yanlış olduğunu yeniden tayin etme yetkisine sahip olurlar. Bilgi, iktidarın elinde gerçekliğin yeniden tayinini sağlayan bir güce dönüşür. 1984’ün başkahramanı Winston, iktidarın gerçekliği yeniden belirlediği, doğru ve yanlışın yeniden tayin edildiği “Gerçek Bakanlığı”nda çalışmaktadır. Burada iktidara aykırı olan her şey söz, düşünce, bilgi değiştirilir yahud silinir; aktüalite, bilim, tarih ve dahası. Distopya toplumu gerçeği unutmanın ve yalan kurgular içinde yaşamanın da temsilidir. Romanda geçmişin unutulması ve toplumsal belleğin silinmesinin bir parçası olarak dil değiştirilir. O andan itibaren yeni oluşturulan yapay dil “yeni söylemi-newspeak” temsil eder, hep kullanılmış olan ise “eski söylem” adını alır. Kavramlar ve kelime dağarcığı, değiştirilen ve silinen her kelime ile daraltılır, sağlıklı düşünme engellenir ve zihinler iğdiş edilir. Bu bir nevi zihinlerden başlayarak köleleştirme işlemidir. Kültürden, ilmî ve tarihsel anlayıştan kopuşun bu romandaki temsili 1928 yılı Türkiye’sinin “Harf İnkılabı” ve peşinden dilde sadeleşmeyi getiren düşünceyi köreltici tavrını hatırlatır. Gaye de bundan farklı değildir; Müslüman Türk’ü köklerinden koparmak ve Batılılaştırmak...

 

Diğer taraftan Cesur Yeni Dünya romanındaki insanın tüplerde üretilişini ele alalım. Huxley bir tabibdir ve entelektüel bir aileden gelmiştir. Bu yüzden Cesur Yeni Dünya’sındaki üremenin kuluçka merkezlerinde biyolojik müdahalelerle yapılmasını bir tahayyülün ötesine taşıyabiliriz. Çünkü bu tavır, bebeğe henüz embriyo halindeyken her türlü müdahaleyi yapan ve hatta bedensel yahud zihinsel herhangi bir özür bulunması durumunda kürtaj adı verilen hayatı sonlandırma operasyonunu “özgürce!” yapmaktan kaçınmayan günümüz insanını ne kadar da andırmaktadır. Bedensel ve zihinsel engeli olan çoğunlukla toplumun belli bir sınıfında yahut alt tabakasındadır, tıpkı eserdeki gibi. Aynı benzerliği üremenin devlet kontrolünde gerçekleşmesi hususunda da yakalayabiliriz.

 

Distopyalarda cinsel tahakküm ve pornografi ön plandadır. İnsan neslinin devamı ve cinsî arzular iktidarın için önemli bir problemdir. Eserde üreme-neslin devamı ile cinselliğin birbirinden kesin bir sınırla ayrıldığını belirtmiştik. Cinsellik burada bir haz nesnesi olarak insan tavırlarının güdücüsü durumundadır. Eserde yer alan “herkes herkes içindir” sloganı da aşk, sevgi gibi duygusal bağların ve evlilik, aile gibi kan bağlarının oluşmasının engelidir. Bunlar iktidar tarafından kötülenir ve çirkin görülür, insan her türlü duygusal ve neseb bağlarından yoksun ve yalnız olmalıdır. Bu veçhesiyle de Yeni Dünya’nın insanı yalnız şartlandırıldığı düzen için varlığını devam ettirir. 1984’de ise cinsel tahakküm, Cesur Yeni Dünya’daki arzuların kışkırtılması yoluyla ferde hâkim olma tavrı içinde değil, tam aksi yönde bir baskı aracı olarak yerini alır. İktidar cinselliğin düşmanıdır. Bu birbirine zıt iki kurgu içerisinde, Batı söz konusu olduğunda, bir yandan kilisenin bir yandan da kapitalizmin tahakküm ve oyun aracına dönüşen çeşitli beden ve cinsellik anlayışlarına karşı eleştirileri okumak mümkündür. Neticede kilise söz konusu olduğunda “düşmanca, yasaklayıcı” bir yaklaşım, kapitalizm de ise “kışkırtıcı” bir tavır mevcuttur.

 

Bitirirken

 

Distopyalar, gelecek dünya kurgusu üzerinden çağın sıkıntılarının nihai noktada evrileceği olumsuz sonuçlarını tasvir ederken, eleştirisini ironik bir tavırla yapışı dimağlarda ayrı bir tefekkür zevki bırakıyor. Ancak distopik anlatımın içerdiği bu isabetli eleştiriler ve tahlilleri, eserlerin edebi oluşlarını gölgede bırakmayacak tarzda ele alınmalıdır. Eserlerin kurgusu ve sembolleri üzerinden tedailerle, günümüze dair pek çok problemi ele almak mümkündür, yazımızın çapı nisbetinde ötesini okurlara ısmarlıyoruz.

 

Son olarak; Distopyalar bir zarureti temsil etmektedirler. Keza ütopyalarda öyle... Her ikisi de aslını yaşatır ve gerçeğe ayna tutar. Biri aranılan nizam arzusunun, diğeri ise hayatın ve mevcut nizamın aksayan yönlerinin aynası. Savaşlarla değişen dünyanın yeni nizamında hayatın tersten okunuşunu, bir nevi aynadaki aksini temsil ederler.

 

 

Kaynakça

Ağkaya, Onur. (2016). Ütopya ve Distopya: Siyasetin Edebiyat Üzerindeki Etkisi. MCBÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 14 (4), ss: 23-48.

Canbaz, Firdevs. (2012) Ütopya, Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği. Bilig/Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, (61), ss: 47-70.

Distopya (80). (2017). Doğu- Batı Düşünce Dergisi. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Gordin, Michael D. (2017). Ütopya Distopya: Tarihsel Olasılığın Koşulları. İstanbul: Koç Üni. Yayınları.

Kumar, Krishan (2005). Ütopyacılık. Çev: Ali Somel. Ankara: İmge Kitabevi.    

Kumar, Krishan (2006). Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşı-Ütopya. İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Üretmen, Pınar K., (2017). “Distopyalar: Foucault’nun İktidar Kavramının ve Agamben’in Olağanüstü Hal Açılımının Distopik Anlatılardaki İzdüşümleri”. Doğu-Batı Düşünce Dergisi (80), ss: 141-165.

 

Aylık Dergisi 171. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Distopya, Değişen Dünyanın Aynası, ütopya,
Yorumlar
Haber Yazılımı