Haber Detayı
03 Eylül 2018 - Pazartesi 09:57
 
Domuzlar - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Domuzlar - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Büyük, dalları bahçenin dört bir yanını kaplar gibi uzanan ceviz ağacının altında uzun derme çatma gibi duran bir masa vardı. Masayı gecenin koyu karanlığında aydınlatan lamba, uzatma kablosu yardımıyla masanın tepesindeki dallardan birine tutturulmuştu.

 

Masanın üzerinde bardaklar, tam ve yarı dolu şişeler ve birkaç teneke içecek kutusu, beyaz peynir tabakları, kocaman bir kavun tabağı ve bir parça ekmek vardı. Tepeden sızan loş ışık, rüzgârın titrettiği yaprakların arasından sızarak masanın üzerine düşüyor, bu sade ve virane masaya biraz esrarlı bir hava katıyordu. Yarı uyuklar gibi bir hâlle bir dirseğini masaya dayamış olan adam, bazen bir şeyden rahatsız oluyormuş da onu kovmak istiyormuş gibi, gözlerini açmadan iyice dağılmış olan sakalını karıştırıyordu. Adamın üzerinde neredeyse renk değiştirmeye başlamış krem rengi bir gömlek vardı. Yakası kaykılmış ve kirlenmişti. Hatırı sayılır göbeği gömleğin düğmelerini zorluyordu.

 

Masanın öte yanında, masadan biraz uzak bir yerde, bir sebze kasasını üzerinde dokuz on yaşlarında gösteren bir çocuk oturuyordu. Aslında on iki yaşındaydı, fakat yaşına göre çok çelimsizdi. Bu darmadağınık bahçede, bir mezbelelik görüntüsü veren eşya yığıntıları içinde ümid vaad eden yegâne şey de bu çocuğun yüzüydü. Çocuk yaşı geçkin bu adamın oğluydu. Üzerinde eski bir tişörtle, kısa bir pantolon vardı. Cılız bacaklarını arada bir birbirine vuruyor, umutsuz bir nöbetin bitmesini bekler gibi, üzgün duruyordu. Yatsı ezanı okunmaya başladı.  Adam sanki camiye gidecekmiş gibi yerinde kımıldanıp oturuşunu düzeltti. İniltiye benzer bir ses çıkardı. Çocuğa sağ elinin şahadet parmağı ile bir işaret yaptı, çocuk hemen koşarak babasının yanına gitti.

 

“Çocuk, soğuk su da getir dolaptan.” Sigara ve içkinin harab ettiği hırıltılı boğuk bir sesi vardı.

 

Çocuk koşarak ağacın öteki yanına doğru uzaklaştı. Adam oğluna “oğlum” demez veya adıyla da çağırmazdı. Ona ekseriyetle “çocuk”, derdi. Ancak, ne zaman kızacak olsa, işte o zaman öfke ve hiddetle “Ekrem!” diye bağırırdı.

 

Ekrem kendi babasının adıydı aynı zamanda ve ne zaman bir şeye sinirlense onu hemen babasıyla alakalandıracak bir şeyler bulur, sonra bu kanaatini uysun veya uymasın beğenirdi. Hayatta en nefret ettiği kişiydi babası. Babası öldüğü gün nefreti azalmak bir yana onlarca kat artmıştı. Suçlamak kolaydı nasıl olsa. Babasının ölümünden sonra suçlamalarına karşılık bulamamak onun bu nefretini biraz daha ateşlemeye yaramıştı.

 

Çocuk, elinde koca bir cam sürahi ile çıkageldiğinde onu güçlükle taşıyormuş gibi karnına yapıştırmış, dengesini kaybetmemeye ve kapağı olmayan sürahiden suyun dökülmesini engellemeye çalışıyordu. Babasının önüne gelip sürahiyi masaya koyarken suyun bir kısmını yere döküvermişti. Büyük talihsizlik. Ekrem’in talihine bakın ki, suyu döktüğü yerde babasının ayağı vardı. Adam buz gibi suyun ayağına dökülmesiyle irkilmemişti bile, önce ayağına baktı, sonra Ekrem’e ve daha sonra sanki görecekmiş gibi ezan okunan minarenin olduğu tarafa baktı. Ne zamanki çağrı hitam buldu, adam o gür kaşlarını çatarak çocuğa baktı ve Ekrem’in ensesine sillesini yapıştırdı. Ekrem böyle hatalar yaptığında, kaçmazdı. Gelecek olan karşılığa, cezaya boyun eğerdi. Dışarıdan bakan biri onu hemen bir çâresizlik numunesi olarak değerlendirirdi. Öyleydi de, fakat içinde bulunduğu şartların idrakindeydi çocuk; hiçbir şeyden anlamayan bir zavallı, karşı koymaya gücü yetmeyen biçâre biri değildi. Sadece güç dengelerinin kendi aleyhine olduğunu biliyordu ve aslında korkuyla karışık olsa da babasını bir nebze seviyordu. Onu sert bir adam olarak görüyor, kendisini kolladığına inanıyordu.

 

Çocuk yine gitti, o sebze kasasının üzerine oturdu. Bulundukları yer üç katlı eski bir köşkün bulunmaz güzellikte olan bahçesinin en izbe ve virane köşesiydi. Bahçe beş dönümlük bir alanı kaplıyordu. Mahallede her şeye direnen yegâne şey gibiydi. Köşkün ve bahçenin eskiden çok güzel bir yer olduğunu anlatan izleri orada burada görmek mümkünse de, bu köşede görmek imkânsızdı. Bir barakanın önü gibi darmadağın ve gelişi güzel bitmiş otların verdiği manzara ile berbat bir manzaraya sahibdi ancak, bu manzaranın sebebi insan eli değmiş olmasındandı. Bahçenin bu yanı, etrafa gelişi güzel atılmış eşya veya eşya parçaları, çöpler ve odunlar yüzünden insanı ilk bakışta irkiltecek kadar kötü bir haldeydi. Bu taşlar üzerinde yükselmiş olan köşkün ihtişamlı günlerinde ağırladığı konuklardan paşa torunu olan adamın bile haberi yoktu. Biliyor olsaydı babasına olan kızgınlığı daha da artardı, muhtemelen.

 

Ekrem yine ayak ucuna bakarak oturuyor ve babası da uyuklar gibi şiş göbeğini daha da kabartarak derin nefesler alıp verirken uyukluyor veya uyuklar gibi duruyordu. Adam davetlilerini bekliyordu. Muhteşem servetini heba ettiği yetmezmiş gibi, hiçbir şeye benzemeyen bu ziyafet sofralarında arkadaşlarına ikramlarda bulunurdu. Muhtemelen gecenin ileri saatlerine kadar sürecek bu işret sofrası yüzünden Ekrem de orada uykusuz bir şekilde bekleyecek ve perişanlık tablosunun baş aktörü olacaktı. Bahçe kapısı gıcırdadı. Gelen, yaşı adamdan da büyük, bastonlu, akça pakça sakalı olan biriydi. Gelen adam, Ekrem’den tarafa baktı, çocuğun hâline acıdı, önce onun yanına gidip başını okşadı. Adam ayağa kalktı, ve misafirini karşıladı.

 

“Bırak şunu,  dedi düşmanı ile konuşur gibi, yüz bulacak!”

 

“Sen de ne bekletirsin bu öksüzü bu gecelerde, bırak gidip yatsın.” Trakyalılara has şivesiyle.

 

“Hıh, yatıp ne yapacak uyumayı öğrenmek için çalışmak gerekmiyor, burada biraz adab öğrensin.”

 

Misafiri “neyin adabını diyecekti”, ama sustu.

 

Gelen adamın adı Oktay’dı, adamdan dört yaş büyüktü. Adam ne zaman bir sofra kuracak olsa Oktay baş köşede olurdu. Adamın görüştüğü az sayıdaki kimselerden biriydi. Upuzun bir sakalı vardı. Elinde aksayan sağ bacağını desteklemek için bastonvari gül ağacından bir değnek taşırdı.

 

“Gel otur”, dedi adam misafirine yer göstererek. “Nerede kaldı bu Ocakçı?”

 

“Sen şişenin kapağını aç, hemen damlar.”

 

Adam ona hak verir gibi, başını salladı.

 

“İşini biliyor.”

 

Adam önündeki sofrayı yeni görüyormuş gibi, tek tek masanın üzerindeki şişlere, tabaklara baktı. Eliyle çocuğu çağırdı, Ekrem köşkten yeni bir şey getireceği zannıyla yorgun tavırlarla babasına doğru yürüdü. Babasının ayaklarının önüne geldiğinde yediği tokatla bütün yorgunluğunu unuttu.

 

“Bu iki şişenin ağızları niye boş? Sen bizden sonra, içiyor musun?”

 

Çocuk babasının ne demek istediğini bile anlamamıştı. Aklından geçmemiş bir şeyi anlamakta güçlük çekmesi kadar tabii bir şey yoktu. Adam koca elleriyle çocuğu omzundan yakalayıp sarstı. Ekrem’in dudakları bir şeyler söyleyecek gibi, titredi. İnilti gibi bir ses çıkardı.

 

“Dün gece masayı topladıktan sonra bir bardak daha istemiştin mutfaktan, ben de alıp getirdim.”

 

Adam hadiseyi hemen hatırlayamadı, kuşku ile gözlerini  kıstı. Hatırlayınca kaşlarını kaldırdı. Hatasının ortaya çıkmasından dolayı pişman bir eda ile duraladı, çocuğu kendine çekti ve mühim bir şey fısıldar gibi, “Sen içme olur mu, oğlum. Hiç içme! Hadi, git buzdolabında kesilmemiş küçük bir kavun daha var, onu al getir.” Çocuk, kendisine “oğlum” diyen adamın gözlerrine hayretle baktı ve gitti.

 

Oktay giden çocuğun arkasından bir süre baktı, “Sen de ne adamsın ya hu, her gün çocuğun yanında içiyorsun, sonra da ona içme diye tavsiye veriyorsun.”

 

“İçiyoruz da iyi bir halt mı ediyoruz, içmesin tabii.”

 

“Ne görürse ana babasından onu yapar çocuk, bir gün karşına sarhoş çıkarsa ona kızabilir misin?”

 

Adam omuzlarını silkti, aklına ölen karısı gelmişti, Oktay hatırlatınca. Karım yaşasa daha farklı olurdu, diyordu kendi kendine. Hiçbir şeyin farklı olacağı yoktu oysa, baştan içinde bulunduğu hayata isyan bayrağını açmıştı. Farklı bir yolla da olsa, yine de bu hayatı mahvetmeye devam edecekti. Babasına olan kızgınlığının sebebi, ona hayatı altın tabakta sunması idi. Her şeyde hazıra konmuştu, en iyi okullara gitmişti, yurt dışında üçüncü dilini öğrenmişti, Almancayı dadısı sayesinde kendi dili kadar iyi konuşuyordu. Hatta bazen araya Almanca kelimeler karıştırırdı ve züppelikle hiç alakası yoktu,  çünkü aklına gelmiyordu bazı kelimeler. Karısı… ah, ne de gencecikti. Ne zaman aklına gelse onu, ilk tanıştıkları günkü mahcub hâli ile hatırlardı.

 

Çocuk elinde kavun ile patika gibi, otların arasında gide gele iz olmuş yoldan gelirken Ocakçı dedikleri de çıkageldi.

 

“Bak, dedi Oktay, Senin şişeyi açacağını duyması bile yetti.”

 

Adam mahallenin iki müptezeli ile aynı masada olmaktan dolayı hiç gocunmuyordu. Daha beter tabiatlı adamları tanımış olsaydı, gider onlarla dostluk kurardı. Babasının kendisine verdiği her şeyi mahvetmeliydi. Bunu çoktan yapardı da, ah, şu çocuk olmasaydı. İçi zift karanlık, dipsiz, en çirkef işlerin döndüğü bir tünele girse ve çıkamasa bundan daha mutlu edecek bir şey bulamazdı. Ne biçim bir hayattır ki, kendi ayaklarınız üzerinde durmaya çalıştığınız zaman bile, size destek olmaktan da öte, ayaklarınızın yerini almaya çalışan bir babaya sahibdiniz. Böyle düşünüyordu ve hep böyle düşünecekti. Eline her şeyin böyle hazır verilmesinden duyduğu ilk tiksintiyi babasının kendisine bulduğu işten sonra olmuştu. Yıllarca çalışarak elde edilecek bir mevkii kendisi bir günde bulmuştu. O gün kendine “Madem her şey bana hazır gelecek, niçin müdahale edeyim” düşüncesi hâsıl olmuştu. Eline geçecek ilk fırsatta bu hazırı yiye yiye bitirecekti. Babasının servetini kontrol etmeye başladığı gün de bunu yaptı. Ama bu servet bitecek gibi değildi. Babasının, paşa dedesinin sahib olduğu gayrimenkulle yeni bir şehir bile kurulabilirdi. Kendi meselesi olarak gördüğünden bu büyük serveti kimselere de dağıtmadı. Yiyip içerek bitiremediği servetine düşman olarak hiçbir şey yapmamanın ve yapamamanın sefaletini yaşayarak bir hayatı tüketmeye çalıştı. En sonunda kendi de tükenmişti.

 

Ocakçı da, o her zamanki yılışık şen şakraklığıyla masaya kurulduğunda, boşaldıkça doldurulan kadehler birbirini izledi. Ekrem… Çocuk çoktan uyumuştu. Sıcak gecenin kolları olmasa yattığı yerde onu sarıp sarmalayacak ve koruyacak hiçbir şey yoktu. Çoktan çakırkeyif olmuş kafadarlar ise onu düşünecek hâlde değillerdi. Ertesi sabah, her zaman olduğu gibi Ekrem kalkacak ve masayı toplayacaktı.

 

Adam silkeleyerek kendine getirdi Ekrem’i. Küçük bedeni yavru bir kedininki gibi sağa sola savruluyordu. Bana bak, evlat en çok bağıran kimse; hırsız odur, kim de sana tatlı dille yaklaşıyor, en yakın duruyorsa o da en büyük hırsızdır. Uyku sersemi çocuk birden bire söylenmiş bu sözlerle babasının ne demeye çalıştığını anlamak için hiç yapmadığı bir şekilde doğrudan onun gözlerine baktı. Kimdi hırsız? Bir şeyleri mi çalınmıştı?

 

……………………………………………………………………………………………………………………………………

 

Günün ilk ışıkları etrafı sarmadan önce, tan vaktinin ıssız beyazlığında her şey ne kadar güzel görünüyordu. Bütün şehir bambaşka bir çehre ile yeni bir günü karşılıyordu; sabahın güzelliğiyle.  Güzeldi, çünkü insan eli değmemişti. Erkenden rızıklarını aramak için dallara ve çatılara konmuş kuşların seslerinden başka bir varlık belirtisi yoktu etrafta.

 

Güneş odasının penceresine vurmaya başladığında, uyandı çocuk. Babası onu yine odasına taşımıştı; babası onu taşırken bazen uyanırdı Ekrem, ama uyur gibi yapardı. Çok hoşuna giderdi bu; bir defa bile kendisini kucakladığını hatırlamadığı adamın kendisini böyle taşımasını severdi. Ama bu defa hiçbir şey hatırlamıyordu. Onu uyandırıp söylediklerini de. Aşağı indi. Babasının girişteki odasına doğru yöneldi. Adam, bu odanın haricinde hiçbir odayı kullanmazdı koca köşkte. Her bir köşesinde ayrı güzellikte ve paha biçilemeyecek değerdeki eşyaları da hayatı gibi, boşluğa mahkûm etmişti. Çocuk odanın kapısını sessizce açtı. Hayret, babası horlamıyordu. Bir süre öylece kapının önünde bekledi. Adam, erken uyanırdı bazen, fakat hemen yataktan çıkmazdı. Çocuk da babası uyanmışsa bir emri var mı, diye bakmaya gelirdi. Ekrem odaya girdi. Bu oda, köşkün muhteşem mazisinin istikbaldeki müthiş sefaletine işaret eden güzel bir örnekti. Temizlik görmemiş hâliyle odadaki yataktan başlayarak aynası, dolabı, halısı ile insanı çarpacak kadar berbat bir manzaraya sahibdi. Her şey sararmıştı. Müthiş güzellikte işlemelere sahib olan perdeler, o berbat sarı renkleriyle bit pazarlarındaki en adi eşyalardan farksız duruyorlardı. Çocuğun içini tuhaf bir duygu kapladı. Babası horlamıyor ve ağzını şapırdatmıyordu. Göğsünün de inip kalkmadığını fark etti. Yatağa doğru ilerledi. Hiçbir şey yapmadan öylece bekledi. Babasının bir harekette bulunarak kendisine gelmesini bekliyordu. Bu güne kadar babasını hiç uyandırmamıştı. Buna cesaret de edemezdi.

 

Çocuk ne kadar öyle beklediğini bilmeden durdu. Tâ ki, ne olduğunu anlayana kadar. Hiçbir şey hmedi. Ânı yaşıyor, fakat hissedemiyordu. Bütün bir ânın içinde her şeyi birden idrak ediyor, hayatının dönüm noktası olan bu ânda bütün bir geleceği düşünmek zorundaymış gibi, ağır bir yük hissediyordu omuzlarında. Nihayet derin bir nefes aldı. Her şey bitmiş gibi, bir nefes.

 

***

 

Cenaze musalla taşında, Ekrem de tam karşısında sessizce dururken Oktay ve ocakçı hemen yanı başındaydı. Müşfik bir sesle “Üzülme evlad!” diyordu Oktay. Çocuk üzülmüyordu. Ama kendisini bu dünyada yalnız bırakan babasının eksikliğini hissediyordu. Bir de hala peyda olmuştu; hala olmayan bir halaydı bu. Uzak bir geçmişten, bilmem kimin nesi olarak çocuğa ve babasına akrabalık ihdas etmiş ve bunu kanunlar önünde isbat etmişti. Gözlerinde zehirli bir ışık vardı. Elbette koca bir servetin üstünde oturan çocuk yalnız bırakılamazdı, kanunî koruyucusu olarak hemen köşke yerleşivermişti bile. O da, kadınların beklediği köşede şu uğursuz cenazenin kalkmasını bekliyor ve sinesine bastırdığı ellerindeki sabırsızlığı onları birbirine kenetleyerek saklamaya çalışıyordu. Cami müdavimi cemaat de olmasa şu zenginlik içinde sefaleti yaşayan adamın tabutunu taşıyacak dört kişi bulunamayacaktı. Cenaze kabre konulana kadar, büyük bir sessizlik oyunu oynanıyormuş gibi davranan insanlar, defin işlemi bittikten sonra çocuğun başını okşayarak ayrıldılar. Üç kişi kaldı Ekrem’in yanında; hala, Oktay ve Ocakçı. İşte o zaman ağlamak istedi çocuk. Ama, bu yabancı yüzler karşısında ağlayamazdı. Artık ona bağıracak, arada bir itecek ve kakacak babası olmayacaktı. Bütün her şeye rağmen babasıydı ve babasının her zaman kendisini koruduğuna inanıyordu.

 

Oktay artık köşkten çıkmıyordu. Halayı bir şekilde kafalamıştı. Buna gerek de yoktu aslında, mizaçları birbirine uyuyordu.  İkisinin birlik olmasına Ocakçı içerlemişti biraz, ama her fırsatta köşkün kapısını aşındırıyordu. Ekrem… Ekrem olan biten hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Kendisini hiç hmediği kadar hür hmişti. İstediği kadar oyun oynayabiliyordu. Köşkün bahçesini ilk defa keşfediyormuş gibi, sokakta ne kadar çocuk varsa çağırıyor ve gönlünce oynayabiliyordu. Aklına gelen bir şey olunca da, bir dediği iki edilmeden istekleri karşılanıyordu. Çünkü halanın ve Oktay’ın bundan daha mühim şeyleri düşünmek gibi işleri vardı. Köşkün altını üstüne getiriyorlar, babasının Ekrem’in adına açtığı ve dokunamadıkları banka hesablarının dışında bir şeyler arıyorlardı. Ellerinin altında yatan her şeyin paradan daha kıymetli eşyalar olduğunun idrakinde olmadan elden çıkarmaya çalışıyorlardı. Söz gelimi gümüş çerçeveli bir aynanın çerçevesindeki süslemelerin değerinin gümüşün ağırlından daha değerli olduğunu bilmiyorlardı. Herkesin kendi anlayışınca var olması gibi, kafalarındaki kıymet ne kadar ise paha biçecekleri şeyler de onların gözünde daha ileri gitmiyordu. Böyle küçük satışlar bile onlara çok geliyordu. Ocakçı, kıyısından köşesinden kokladığı bu nimetlerle hâlinden memnundu. Arada bir oyunun dışına itilmeye çalışılınca köşkün kapısına dayanıyor, avaz avaz bağırarak işbirliği yapan ikiliyi hırsızlıkla ve Ekrem’in paralarını yemekle suçluyordu. Oktay ise, çocuğun hiç görmeyeceği şefkati veren amca timsali ortalıkta dolanıyor ve her tarafı sırıtan beyefendilik rollerine girmeye çalışıyordu.

 

Ekrem bir şeyler sezer gibi oluyor, fakat bunlara karşı koyacak gücü kendinde hmiyordu. Babasının arkadaşları olan bu adamların, babası öldüğü hâlde hâlâ evlerinde ne işleri olduğunu bilmiyordu. Bereket ki, babasının avukatlığını yapan çok saf bir adam vardı. Hala ve Oktay’ın bütün uğraşlarına rağmen nakit hesabların kontrolünü bir türlü onlara vermiyordu. Babası bütün gelirlerin toplandığı hesabların hepsini Ekrem’in üstüne yapmıştı. Kuruşuna kadar bütün hesablar çocuğun ismineydi.

 

İhtişamlı bir mazinin başına gelenler için kimse şikâyetçi değil gibiydi. Bu, haramzadeler gibi, köşkün bütün güzelliğini mahvetmeye, geçmişin bütün izlerini silmeye çalışan üç kişi ve bir şeyden habersiz çocuk, karşılarında ân be ân solan bu kıymeti canlı olarak da görselerdi bir şey değişir miydi, bilinmez. Babasına kızgın bir babanın çocuğu olan Ekrem, mirasın üzerinde oturduğu hâlde neye sahib olduğunun farkında değildi. Oysa babası, her ne kadar babasından nefret etmiş olursa olsun bunu tersine çevirebilirdi. Kendi kanına düşman olmak ve bunu heba etmek, kendini yok etmekten başka ne olabilirdi? Hiç anlayamayacakları bir kıymet karşısında hazıra konan bu üç yiyici de, bağları koruyabilecek yegâne kişi olan çocuğa hamilik ederek en büyük kötülüğü yapıyorlardı. Ekrem bir gün her şeyin farkına varsa bile arada babasının bıraktığı boşluğu doldurabilmek için birkaç neslin vereceği uğraşı vermesi gerekiyordu. Ne olduğu bilinmeden baba mirasına yapılan bu ihaneti anlatmaya hiçbir tabir yeterli gelmezdi. İhanet, evin içinden başladığında, bunu anlatmak ve ortaya koymak zorlaşıyordu. Evin içindekiler, evin zenginliklerine ve geçmişine karşı olduktan sonra ne yapılabilirdi?

 

Üç büyük yiyici, küçük zaferlerin muzaffer komutanları; ellerine geçen az bir zenginliğin haramileri olarak mesud bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı.

 

Anahtarlar hiçbir şeyden habersiz öksüz ve yetim çocuğun elinde, köşk hep aynı sefil anlayışa mahkûm olarak direnmeye çalışıyor ve çürüyordu.

 

Aylık Dergisi 167. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Domuzlar, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı