Haber Detayı
01 Mart 2019 - Cuma 15:28
 
Durali Yılmaz ile Kültür ve Edebiyat Üzerine
Divan şiiri Osmanlı evi gibidir. Bu ev dışarıdan görülmez. Sadece avlusunu görebilirsiniz. İçi namahremdir. Klâsik şiirimiz size bu evin avlusunu gösterir. Evin içini görmekse size bağlı artık. Onu da sizin his kuvvetiniz belirler.
Söyleşi Haberi
Durali Yılmaz ile Kültür ve Edebiyat Üzerine

Edebiyatımızda öne çıkarılan bazı isimlerin millete yabancı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bir misâlle başlayayım. Hiç bir ülkenin yazarı “Yaban” gibi bir roman yazmamıştır. Kendi halkına küfürnâme yahu... Olacak iş değil. Ondan sonra Yakup Kadri’den yine Panorama. Onun da sonradan kafasında birtakım şeyler yıkılıyor; “Hep O Şarkı”yı yazıyor. Sonra Halide Edip var. Başlarda farklı biriydi. 1924 Cumhuriyet inkılâplarından sonra “Vurun Kahpeye” yazılıyor. Orada “kahpe” olarak işaret edilen adamlar İstiklâl Savaşı’nda “kutsal adamlar” olarak geçiyor. Çelişkiye bakar mısınız? Yine de tutarlılık çabasında olan yazarların başında Halide Edip gelir. Bunu kabul etmek lazım. Çünkü oturup Sinekli Bakkal’ı yazıyor. Orada da Anadolu kültürüyle modern Batı’yı meczetmeye çalışıyor dikkat ederseniz. Orada “Mevlithan Rabia” İtalyan bir müzisyenle birlikte insanlığın ortak dilinin müzik olduğunu ortaya koymaya çalışır. Böylece “Vurun Kahpeye” kitabını kenara atmış oluyor.

 

Bizde Batı edebiyatının tesiri altında hangi edebiyatçılar örnek gösterilebilir?

 

‘Roman, Sanat ve Toplum’da bunları yazdım. Süleymaniye Camii'nden haberi olmayan adamın Aşk-ı Memnû’daki birçok sahneleri Balzac’ın Vadideki Zambak’ından kopya edilmiştir. Hakkında tezler de var. Oradaki karakterlerin hiçbiri bizim topluma ait değildir. Ve roman kahramanıyla tasvir uyuşmaz haldedir. Hâlbuki Türk edebiyatında tasvir ve karakterin en uyumlu örneği Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu’dur. O romandaki hasta tip yanında, ağaç da, yol da, mekân da hastadır. Yapmacık değildir. Anna Karenina’da Tolstoy’un Karenina’sı bunalıma girmiş, intihar edecektir; istasyonda yürürken bütün raylar, ağaçlar, çevre kahramanın bunalımına eşlik eder. Romanda tasvir gücü bu demek. Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde baştan sona tasvir vardır. Kimse görmez işe yaramazlığını. Kahramanın gözüyle verilmesi lazım oysa. Sakıp Sabancı’nın espri olarak güzel bir ifadesi var bunun hakkında, “yahu bizim Yaşar’ın traktörü çukura inip çıkana kadar ben on tane traktör fabrikası kurarım.” Yani ne anlatıp duruyorsun kahramanla ilgisi yoksa? Sayfa doldurmak için yazmış. O espriyi Yaşar Kemal’in kendisinden duymuştum. “Benim en iyi kitabım ‘Deniz Küstü ve Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca ama kimse bunları almıyor. Çünkü ince kitaplar. Onun için kalın kitap yazıyorum” demişti. Olacak iş değil. Michel Zevaco’nun Pardayanlar’ı gibi 4 cilt İnce Memed’i yazdı.

 

“Büyük roman”, kalın kitap yazmak anlaşılıyor sanki...

 

Cemil Meriç, “Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin okumuş 10 ton kömür çeksem bu kadar yorulmazdım. Demirciler Çarşısı Cinayeti Türk romanında işlenmiş en büyük cinayettir” demiş. Cemil Meriç diyor ki, “benim en büyük idealim romancı olmaktı ama Balzac’ı tanıdım Balzac okuru oldum, romancı olmaktan vazgeçtim. Çünkü her şeyi söylemiş...” Bana göre Balzac hakkında yazılmış en güzel değerlendirme yazısı, onun Balzac’a ait Altın Gözlü Kız tercümesinin girişinde yayımlanan 30 sayfayı aşan yazısıdır. Müthiş bir giriştir. Orada Balzac’a ne kadar hakim olduğu görülür. 

 

Üstad Necip Fazıl’ı ne zaman tanıdınız. Hatta bir hikâyenizi Üstad Necip Fazıl’a götürdüğünüzü ve kendisinden takdir aldığınızı ifade ediyorsunuz?

 

Üstad’ı talebelik yıllarımda tanıdım. Ortaokuldayken Üstad Antalya’ya konferansa gelmişti. Burdur’dan gitmiştik dinlemeye. O dönem iki dergi vardı. Biri Büyük Doğu, diğeri Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkardığı Serdengeçti... Zamanla Üstad’la dostluğumuz da oldu. Bir gün Üstad’la taksideyiz. 70’lerin başı... Yolda İdeolocya Örgüsü’nden bahsediyor. Taksiye binmeden ilginç bir hadiseye şahit olmuştum. Üstad Cağaloğlu’ndan Karaköy’e kaça gidersin diye sordu. Taksici 10 lira dedi. Üstad pazarlık etti. Ben dedi, tanınmış bir adamım. Taksici kabul etti bindik. Üstad indiğimizde taksicinin söylediği ücreti verdi. Taksici paranın üzerini vermek istedi, o kalsın dedi. İlginç bir “pazarlık” değil mi? O yolculuk sırasında Ahmet Mithat’ın “Üss-ü İnkılâp” adlı bir kitabı var, ondan bahsetmiştim. Bu kitapta garbın şarka bakışı, şarkın garba bakışı diye başlıklar var. Aynı İdeolocya Örgüsü’nde olduğu gibi. Üstad, “biz onu halk romancısı biliyorduk; bu mevzularla da mı meşgul olmuş” dedi. Biraz konuştuktan sonra bana, “sen neden bu kadar geride kaldın, öne çıkmadın. Bundan sonra sık sık bana geleceksin” dedi. O günden sonra Babıali’ye gitmeye başladık. Hatta Büyük Doğu dergisini yeniden çıkacak o günlerde. Bir gün sordum; “Üstadım kafamda bir soru var, neden Endülüs’te yapılan büyük hamlenin bir benzeri daha yapılamıyor?” dedim. Ne Afrika’da ne başka bir yerde dünyayı değiştiren kültür ve düşünce hamlesi, bir Rönesans gerçekleşmedi. Osmanlı’yı farklı değerlendirmek lazım tabiî... Arabada konuşurken yanardağın patlamadan önce zamanla biriken enerjisini misâl vermiştim. Üstad bu misâlimi çok beğenmişti. Hatta bununla ilgili bir yazı göndermiştim. 1974’tü sanıyorum; Büyük Doğu 4-5 sayı çıkmıştı. Bana haber göndermişti. Hikâye getirmemi istemişti. Ben götürdüğümde Üstad yoktu orada, oğlu Osman Kısakürek’e vermiştim. Bir süre sonra beni çağırınca gittim. Herhâlde dedim, Üstad böyle hikâye mi olur deyip bir kenara atacak diye düşündüm. Ne Mapussant’ın hikâyelerine, ne Sabahattin Ali hikâyelerine benziyor. Çekinerek gittim. Osman’a, “Al şu 5 yüz lirayı bozdur gel” dedi. Yarısını çıkarıp uzattı, “Bu senin telifindir. İkinci sayı için on katını vereceğim.” Ve aynen şunu söyledi; Demek ki, hikâye böyle de yazılabiliyormuş.” Sonra Büyük Doğu’da, “Gel İçimde Ağla” adıyla yayımlanan bu hikâyemi, “özlediğimiz İslamî edebiyattan bir nümûne olarak veriyoruz...” şeklinde takdim etmişti. Ve demişti ki, “bak, Necip Fazıl kimseyi beğenmez derler, iyi bir şey olunca takdir ediyoruz işte...” Üstad iki kişinin hikâyesi hakkında taltif yapmıştır. Bir Oktay Akbal’ın, bir de benim. Oktay Akbal Üstad’a ihanet etti denilebilir. Biz sonuna kadar Allah’a şükür sadık kaldık. Üstad Necip Fazıl hayattayken ondan “ödül”ümü aldım.

 

Üstad’ın Batı edebiyatına ilgisi hususunda neler söyleyebilirsiniz?

 

Üstad, Aynadaki Yalan romanı çıktıktan sonra dedi ki, “Senden bir yazı bekliyorum bu kitap hakkında...” Götürdüm, oku dedi. Üstad hemen her sayfada itiraz ediyor tabiî. Yazı makaleye dönüşüyor, “O” diye başlıyor. Üstad, “Proust da öyle yazıyor, o da makale yazıyor, roman yazmıyor ki” dedi. Bu kitap “ben” diye başlıyor deyince, “yahu bütün mesele bu mu?” demişti. Anladım ki, “Necip Fazıl okumaz” diyenlerin aksine çok iyi okumuş. Batı’yı çok iyi biliyor. Proust’u didik didik etmiş. Victor Hugo’yu, Şekspir’i zaten ezbere biliyor. Üstad Batı’yı gerçekten anlamış bir insandır. Bir de şunu kaydetmek lazım. Cemil Meriç’ten bir rivayet; “Ben Fransız şair Rimbaud (Rembo) üzerine otuz cilt eser okudum. Rembo’un bütün şiirlerini Fransızcasından ezbere söyleyebilirim. Ama Necip Fazıl, bir yerde, bir plâktan Rembo’nun bir şiirini dinlemiş ve hepimizden daha iyi anlamıştır” diyor. Bu hem bir deha işareti hem de ruh beraberliğidir. Anında yakalıyor. Şunu da söyleyeyim. En güzel Namık Kemal biyografisi Necip Fazıl’ındır. Ama orada asıl kendini anlatır. Mesela Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı iki ciltlik kitabını bir saat kadar okumuştu; hepimizden iyi anladığına inanıyorum. Mehmet Genç anlatmıştı. Üstad MTTB’de konferans verecek, ben de oradayım diyor. “Mehmet” demiş, “sen bu Niçe’yi bilirsin, Niçe’ye meraklısın. Niçe’yi bir anlat bakalım bize. Mehmet Genç, en fazla on-onbeş cümle söyledim” diyor. Sonra Üstad konferansta Niçe’den bahis açtı diyor. Ben orada Niçe’yi yeniden keşfettim diyor. Bazı insanlar hemen görüyor. Üstad’ın hikâyelerimi fark etmesi de benim için çok önemli bir hadisedir.

 

Çevrenizde hikâyelerinize verilen tepkiler nasıl oldu?

 

Hikayelerim şiir diliyle kaleme alınmıştır. Anadolu insanın büyük şehirlerde yaşadığı bunalım, çaresizlik anlatılır. En iyi tespiti sanıyorum, Ömer Lekesiz yapmış; diyor ki, “kimsenin yazamadığını yazmış.” Hikâyelerde belli bir hadise, mekân yok, sadece bir “ruh burkuntusu”... Bunu da Üstad demişti zaten. O dönem kendi çapında şöhret bulmuştu. Sezai Karakoç ağabey Diriliş’te yayımlamıştı. Ankara’da Nuri Pakdil’in Edebiyat dergisinde çıktı. İlk hikâye kitabımı da, Sait Faik Hikâye Ödülleri’nde denemiştik. Yıl 75 sanırım. Henüz 22-23 yaşlarındayım. O dönem mümkün görünmüyor, başka bir çevre, başka bir zihniyet çünkü. Sonuçlar açıklandıktan sonra jüride bulunan Cumhuriyet gazetesi yazarı Rauf Mutluay dayanamamış bir yazı yazmış. Orada diyor ki, “bu tür ödüller yeni yetenekler keşfetmemizi sağlıyor. Meselâ Durali Yılmaz’ı keşfettik”. Tabiî bir daha o çevreye hikâye gönderemedim. Oysa bizim sağ cenah ne kadar solcu varsa ödül verirler. Sol cenahta ise bu mümkün değil, meşruiyet kazandırmak istemezler.

 

Sol çevreden de eleştiri almışsınız?

 

İlk defa “alim, insan Şeyh Bedrettin” olarak kaleme aldığım bir kitabım çıkmıştı. Refik Erduran... Nazım Hikmet’in hem eniştesi hem onu yurt dışına kaçıran adamdır. Üniversiteye üç defa geldi. Kitabı okumuş satır satır çizmiş. Yaşı 80. Bana dedi ki, “Nazım da yanlış yaptı, ben de yanlış yaptım. Biz Anadolu’nun militan yüzünü gördük. Sen bu kitapla bize Şeyh Bedrettin’in aydınlık, insan yüzünü, derinliğini gösterdin. Keşke daha önce görebilseydik, Türkiye bu hâlde olmazdı.” Bu yönüyle bizim cenaha kabul ettiremedik. Bu kitabı önce Erdal Öz basmak istemişti.

 

Can Yayınları?

 

Evet. Erdal Öz, “biz hep Marksist yorumla değerlendirdik. Bu tarafıyla da basmamız lazım” demişti. Duyduğuma göre Hilmi Yavuz devreye giriyor ve engelliyor bu girişimi. Çünkü sağdan bir adamın öne çıkması, meşruiyet kazanması onu “taht”ından indirecek. Oysa Refik Erduran haysiyetli davranıyordu. Bana, “Pir Sultan’ı da yazar mısın” demişti.

 

Yaşadığı toprağı, o toprağın insanını tanımadığını fark ediyor...

 

Evet, hatayı burada yaptık diyor. Bizimkilerse okumadan kenara bıraktı. “Donuklar” romanım hakkında merhum Mehmet Niyazi Özdemir bir yazısında, “bu kitap herhangi bir Batı ülkesinde çıkmış olsa bütün gazetelerde haber olurdu, bu yazar imajlar üzerinden ne anlatmak istiyor diye tartışmalara yol açardı” diyor. İşte merhum Özdemir’in öngörüsünü Mısır’da bu kitap basılınca gördüm. Mısır basınında birden bire yankı buldu.

 

Kitaplarınızın gördüğü ilgi ve takdire hangi kazanımınız vesile oldu?

 

Herhalde ilahiyat tahsili yapmış olmam en büyük avantajım oldu. Sonra iktisat tarihinde yüksek lisans yapmış olmam. Anadolu iktisadını okudum, gördüm. Tabiî bir de Yeni Türk Edebiyatı’nda da doktora yapmış olmam da büyük avantaj oldu. Bu birikimden çok istifade ettim. İktisat Fakültesi’nde çalışırken çocuklara iktisat tarihi bilmeden birçok şey çözülemez. Hatta Divan Edebiyatı’nı anlamak için iktisat okumak lazım diyordum.

 

Modern İktisat değil sanırım kastettiğiniz?

 

Hayır, bizim iktisat tarihimizi, tecrübemizi bileceksiniz. Mesela Sabri Ülgener’i okumadan edebiyatı, Cavit Baysun’u okumadan eski divan şiirlerini anlayamazsınız. O dönemin Anadolu’sunun iktisadî yapısını bilirseniz; Divan şiirinde Nef’i’nin, Bâkî’nin, Nedim’in size bir şey söylediğini anlamanız mümkün.

 

Bu hususu biraz açabilir misiniz, nasıl kazanılabilir bu hassasiyet?

 

İktisat tarihimizde toprak, üretim, tasarruf görüşünü takip edebiliyorsunuz. Nef’i’den Bâkî’ye kadar bu topraklarda yaşanan sıkıntılara insanımızın verdiği tepkiler üzerinden Anadolu enginliğini, yüce gönüllülüğünü, fânilik ölçüsünü, insana verilen değeri görüyorsunuz. Şöyle de denilebilir; Divan şiiri Osmanlı evi gibidir. Bu ev dışarıdan görülmez. Sadece avlusunu görebilirsiniz. İçi namahremdir. Klâsik şiirimiz size bu evin avlusunu gösterir. Evin içini görmekse size bağlı artık. Onu da sizin his kuvvetiniz belirler. Bu yüzden Sabri Ülgener’in bizim iktisadî yapımıza dair tespitleri çok önemlidir. Bunun kazandırdığı gözle bizim romanımız böyle olabilir dedim. Bizde roman, başka birilerini anlatıyor genellikle.

 

Bir misâlle anlatabilir misiniz?

 

İlk büyük romancımız Halit Ziya gösterilir. Ben bunu söyleyince herkes şaşırdı. Adam “Maî ve Siyah”ta ne anlatıyor? Ahmet Cemil karakteri Süleymaniye’de oturuyor. Bu adam camiin avlusundan geçip Babıali’ye gidiyor. Başka bir güzergâh yok. Ama romanda Süleymaniye camii yok! Bu adam bu camii hiç mi görmüyor? Orada ezanda mı okumuyor? Başını kaldırıp muhteşem mimarîye bir anlam veremiyor mu? Bakmıyor mu? Bakmıyor. Bakınca yapmacık olduğu belli olacak. İktisadî yapımız zaten hissedilmez. Bir tek Ahmet Mithat halkımızı anlamaya çalışmış. O da Batı usulüyle... Yalnız şunu da söylüyor haklı olarak, “biz okuma-yazma bilmeyen bir topluma roman yazmaya çalışıyoruz.” Malûm, bizde roman Tanzimat’la birlikte başladı. Ancak Arap edebiyatından İbn-i Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan’ı muhteşemdir. Robenson Crusoe’dan 5 yüz yıl önce yazılmıştır. Crusoe bu eserin taklididir. Hakkında bir sürü Batılı doktora tezi var. Türkiye’de kimsenin haberi yok. Hayy Bin Yakzan’ı ilk defa ben çocuklar için adapte ettim. Kitabı tanıttım. Yine İspanya’da Batı’nın “modern roman”ın ilk örneği Don Kişot gösterilir. Servantes... Çok enteresan, İbn-i Tufeyl’in kitabını yazdığı topraklarda yazılıyor. Fakat Müslümanlar üzerinde durmamış. Tâ ki Tanzimat’a kadar. O dönem bakmışlar ki, roman iyi bir propaganda aleti, eğitim aracı... Edebiyatı literatürde nasihat edici eser olarak anlıyoruz. Dikkat ederseniz, bizim romanımızda da, sinemamızda da, tiyatromuzda da “kötüler” kazanamaz. “Edeb talimi ve telkini”ne önem verilmiş. Nitekim daima “iyiler” kazanır edebiyatımızda. Neden? Edebiyat çünkü. Ancak bu bir literatür ise, “kötüler” de kazanmalıdır. Bu açıdan bakarsanız, çok tartışmalı olsa da böyle. Mehmet Akif’e bakarsanız, Divan şiiri hakkında “baştan sonra oğlan ve karı, divan mıdır ne karın ağrısıysa açarsanız hemen sandık kokusu gelir” yani içki, şarap diyor. Edebiyatımıza edebsizliği onlar soktu iddiasında.

 

Akif’in Divan Edebiyatı ile ne gibi derdi olabilir?

 

Anlamak mümkün değil. Akif kaldı ki, eski edebiyatımızı çok iyi bilen bir adam. O imajları çok iyi biliyor. Safahat’ta aynen böyle diyor. Edebiyata böyle bakarsanız divan şiiri güme gider tabiî... böyle bakarsanız Batı edebiyatı hepten güme gider. Çünkü “edeb dışı”... Oysa Divan edebiyatı alanımın dışında ama ihtisas sahipleri bu edebiyatta geçen misâlleri, sembolleri, teşbihleri birer imaj, yani tefekkür zemini olarak görürler.

 

Rus romanıyla Batı romanını karşılaştırırken neye bakmalıyız?

 

Bize gereken şu özgüveni bir türlü yakalayamadık. Batılılar Dostoyevski’ye demişler ki, “Roman yazmayı bizden öğrendiniz.” O da cevabında diyor ki, “Evet, biz romanı sizden öğrendik. Ama romana Rus damgası vurmasını da bildik. Bundan sonra siz bizden öğreneceksiniz.” Gerçekten öyledir. Sanıyorum Albert Camus’nün sözü, “Dostoyevski olmasaydı biz olmazdık” diyor. İnsan ruhunun bütün derinliklerini yoklamış bir yazardır Dostoyevski. İnsan ruhunun iki ucu keskin bir kılıç olduğunu ilk defa ondan öğreniyoruz. Tabiî Rus romanının babası Puşkin gösterilir. Onun Afrika asıllı olduğu da söylenir. Çok güzel şiirleri de vardır. Onunla ilgili bir program da yapmıştım. Peygamberimiz hakkındaki ifadelerine temas ettim. Victor Hugo’nun da var peygamberimizle alakalı ifadeleri. Meşhur bir şiirinde peygamberimizi anlatır. Bir mısraına çarpılmıştım; “çamurdan bir insan, nurdan bir peygamber” diyor teşbihinde... müthiş... Dostoyevski’den Puşkin’e kadar Batı’nın büyük dâhileri hep takdir ve saygıyla yaklaşmışlardır. Modern Rus edebiyatı Puşkin’le başlıyor. Yüz yıl içinde Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük dâhiler çıkıyor. Ama biz Tanzimat’la başlıyoruz; onlardan yüz sene önce, üç yüz sene oldu bu çapta bir hadise göze çarpmıyor. Bunun uzun uzun tartışılması lazım.

 

Buna tek sebeb söyleyecek olursak ne diyebilirsiniz?

 

Biz kuru kuruya evrensel, cihanşümul olmaya çalışıyoruz. Ancak ne kadar yerli, millî olursanız o kadar dünya çapında olursunuz. İnsan insandır, değişmez ki. Orhan Kemal diyor ki, “Balzac Goriot Baba’yı yazmış. Balzac babalıktan ne anlar. Hiç evlenmedi, çoluk çocuğu yok ki” diyor. “Alın babayı ancak ben yazarım, çünkü ben babayım” diyor. “Baba evi” diye kitabı var ya... İşte bu kafayla hiçbir yere gidemezsin. İnsan bir bütündür sanatta. Kadın erkek ayırımı yoktur. Dikkat ederseniz; erkek bir sanatçı olarak Tolstoy Anna Karenina’yı yazmış. Kimsenin Anna Karenina’nın kadınlığına küçük de olsa itirazı var mı? Kadını en iyi anlatan biri erkek, nasıl oluyor bu? Veya bir kadın diyelim ki Virginia Wolf, erkeği anlatıyor. Biz hiç olmazsa Mevlana’nın “Fih-i Mâ Fîh” adlı eserini anlayabilsek yazarlarımız verilen mesajlardaki edebî incelikleri görecek. Ne diyor Mevlana? Bütün kâfirler içimizde, bütün mü’minler içimizde, bütün ecinniler içimizde, bütün melekler içimizde...” İşte bu... Romancı da düşüncelerini, hayallerini, tecrübelerini, htiklerini, hatta vehimlerini ete kemiğe büründürüp ortaya karakterlerini koyabilen adamdır. Bir yerde kişi kendini anlatır zaten. Balzac baba değil ama her insanda potansiyel babalık duygusu var. Balzac bu duyguyu yakalamış.

 

“Roman kavramından 1983’ün Romanlarına” başlıklı çalışmanızda; Bence çıkış yolu tasavvufi eserlere eğilmek, şimdi fonksiyonunu yitirmiş bu ırmağa zamanla tekrar işlerlik kazandırmaktır. Böyle bir çıkış yapabilirsek, yalnız Türk okuyucusunun değil diğer milletlerin okuyucularına da bir şeyler söyleyebilir insanlığa yepyeni bir anlayış sunabiliriz” diyorsunuz. Tasavvuf, romanlarda nasıl bir mânâ ve yer edinebilir?

 

İnsan ruhunu yakalamak... Az önce bahsi geçti. Mesela Flaubert’e soruyorlar; “Madam Bovary” kimdir diye, “benim” diyor. Kendini anlatıyor aslında. Roman da bu duyguları şahıslaştırarak aktarmak, şahsiyet kazandırmaktır. O yüzden büyük eserleri, şaheserleri okuyunca üzerimizdeki tesirle bizde değişime yol açarlar, değişim yaşarız. Büyük bir film eseri veya romanla tanıştıktan sonra sokağa başka türlü bakmaya başlarsınız. Yazar içimizde bir pencere açmıştır. İnsan ruhunda bilinmeyecek sayıda pencere var ama bunların hepsi kapalı. Edebiyat bu kapıları açar. Her açışta yeniden dünyaya bakar, farklı farklı görmeye başlarız. Basit bir misal vereyim. Mesela; Ömer Seyfettin’in Kaşağı hikâyesini okuyunca başka bir insan oluyorsunuz. Sarsıyor çünkü. Şurada her zaman bir trafik kazası görebilirsiniz. Ölümlü bir kaza. Belki pek etkilenmezsiniz. Ancak büyük bir sanat eserinde bir telkine öyle kapılırsınız ki, ömür boyu o tesirden kurtulamazsınız. Adam kendi ruhundan katmıştır çünkü. Biz bu inceliği keşfedemedik, gösteremedik, başaramadık. Resim sanatı da öyledir. Sizin resminizi şuraya koysak, çok da ilgi çekmez. Ancak büyük bir ressam sizin portrenizi yapsa ve şuraya asılsa herkes dönüp bakar, hayran olabilir. Çünkü orada siz yoksunuz sadece, sanatkâr kendi ruhunu da oraya üflemiştir. Natürmort tablolar, elma, armut meyve resmi tabloları. Manavda gördüğümüz sıradanlık ustasının elinden çıkmış tablolarda bambaşka. Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, sanat ve edebiyatta yaya kaldık. Neden? Bunu da özeleştiri olarak söylüyorum. Maalesef bizim yetişme çağımızda kimse önümüzü açmadı. Sezai Karakoç’un Diriliş serisiyle belli bir seviye kazanıldı. Yoksa Minyeli Abdullah veya Huzur Sokağı’nda kalmıştık. Bunlarla bir yere ulaşamazsınız. Bizim nesil için çok açık söylüyorum; ne Mehmet Şevket Eygi, ne bugün çok popüler olan Kadir Mısıroğlu gibi isimlerden hiçbiri elimizden tutmamıştır. Sanki bu edebiyatın doğmaması için çırpınmışlardır. İki gazetesi vardı Eygi’nin, bir satır yer vermemiş, sayfa da açmamıştır, hakkında yazmamıştır.

 

Neden sahiplenmemiş olabilirler?

 

Bu adam Galatasaray mezunu, orada yetişmiş. Batı edebiyatını biliyor. Burada ben kasıt aramaktan başka bir şey yapamam. Yaşar Nabi tek başına Varlık Yayınları, Varlık dergisiyle nesli değiştirdi. Kabul edin veya etmeyin. Bugün ortada ne kadar adam varsa Varlık dergisinin eseridir, büyük payı vardır. Benim bir hikâyem vardı. “Sevgiyi Öğrenen Adam”... TRT’nin Drama Kurulu’ndan geçti. Senaryosunu yazacak adam bulamadık. Senaryo yazmayı öğrendim, oturdum, yazdım. Hatta kaç yıldır senaryo yazıyorsun dediler bana. Zihniyeti işaret etmek bakımından söylüyorum; film çekiyoruz, Oskay Pekmezoğlu filmi çekiyor. Senaryo ve hikâye bana ait. Pekmezoğlu gitmiş oraya dansöz koymuş. Bunlar nereden çıktı dedim. Diyor ki, “biz bu filmi bunlar olmadan topluma seyrettiremeyiz ki...” Dedim ki, “siz kaliteli film yaptınız da bu millet seyretmedi mi? Nereden biliyorsun?” Orson Welles, Franz Kafka’nın “Dava”sını filmini yapıyor. Bütün dünya seyrediyor. Siz dedim, Dava’yı okuyacak seviyede değilsiniz. Türkiye’deki yönetmenler Dava’yı anlayamazlar. Şevket Eygi kaliteli eserler vermek gerektiğini bilmiyor muydu? Neden sadece “namazı nasıl kılabiliriz” yazıyordu? Biz aç sefil, sırtımızda dergilerle bir seviye kazanma çabası içinde olduk. Bu defa da Fetullah takımı çıktı, “Çok satan romanlar” türedi. Mesela Elif Şafak diye birini icad ettiler. Mevlana’ya kitabında domates yediriyor. Yahu domates Türkiye’ye ne zaman geldi. Tarihe bakmak da yok. Bu kadının “Pinhan” adlı bir kitabı var, onu da yazdığından şüpheliyim. Hepsini toplasan “Pinhan” etmiyor. Orada tasavvufa bizim anladığımız mânâda nisbeten yaklaşıyor. Böylece her seferinde sağ edebiyat aşağı çekiliyor. İktisat tarihine o yüzden dikkat çekmeye çalışıyorum. Yani Müslümanların edebiyatı olmasın, edebiyata tasavvuf girmesin diye her türlü numara çevrildi. Ben de Dostoyevski gibi fazla tevazu etmeden Donuklar romanımla Türk romanında ne olması gerektiğini göstermiş bulunuyorum. Ne yazılır, tasavvuftan nasıl istifade edilir. Orhan Pamuk o kadar yüceltilir ama Türkçe derinliği yok. Yarına bir şey kalmayacak. O aldığı Nobel de ideolojik saikledir. Nobel layık görülecekse almış olan kişi bana göre Necip Mahfuz’dur. Gerçi Marksist kimliği ağır basar ama yazmıştır. Donuklar romanımı Arapça’ya çeviren heyetten olan Cemal Abdulgani, “Donuklar’ı Arapça’ya kazandırmak için Necip Mahfuz’u üç defa baştan sona okudum.” Demişti. Hayran olduğunu itiraf etti. Mısır’da eğitimini yapmış bir arkadaşıma bu çeviriyi okuttum. Bana, “adeta telif gibi olmuş” demişti. William Faulkner’le beraber ortaya çıkan “bilinç akımı” denilen bir akım var. Bu romanda dünya literatüründe “bilinç akımı” olarak geçen literatürün 12 türünden birinin işlendiğini söylüyor. Farkında olmadan bunun bir örneğini koymuşum. Hatta kitabın tükenmiş olduğunu bildirmişlerdi.

 

“Donuklar”a kısaca temas edebilir misiniz?

 

Ben bu kitapta Anadolu irfanını, tasavvuf kültürünü işledim. Kendi cenazesini kendisi taşıyıp defnediyor. Haci Bektaş velayetnameleri var. Ölünün defnedildiği yerin iki yanında çınar çıkıyor. Çınar, Anadolu’ya Müslüman Türklerle gelmiştir. Kültürümüzde hangi unsurlar varsa hepsini kullandım. Mısır’daki heyetin başı Avrupalı “Müslümanların roman yazdığını bilmiyordum” diyor.

 

Gelinlik adlı hikâyenizde Doğu-Batı kültürleri arasında kimlik bunalımı yaşayan genç bir karakterden bahsediyorsunuz. Adı Şems. Bu karakterden bahsedebilir misiniz?

 

O dönem Şems-i Tebrizî ile Mevlana Hazretleri arasındaki münasebeti düşündüm. Orada, “göründüm sûretâ insan” diye bir hikâye olması lazım. Orada da Eşrefoğlu Rumî’yi anlatmaya çalıştım. Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine gidişi vs. Benim inancım şu. Dünyada cansız bir şey yoktur. Ayet-i Kerime açıktır. “Gökte ve yerde olan her şey Allah’ı zikreder.” Bunun için Fetva Yokuşu romanımın kahramanı mezar taşıdır. Taştır yani. Her şey canlı. Hatta bir arkadaş çok güzel yazmış. Fetva Yokuşu’nu okuduktan sonra ayağıma değen taşlardan korkmaya başladım dedi. Bizim tasavvufa bakışımız bu. Eşrefoğlu itikafa girer orada. Kendinden geçer. Erbain çıkarmadadır. Şeyhi der ki, “Rumî!.. Hû!..” Uyandırır ve “Sultanım bana kıydınız” der. Çok enteresan bir noktadır. Batı’dan bir örnekle şunu da söyleyeyim. Dostoyevski sanıyorum günlüğünde bahsediyor. Dostoyevski saralıdır biliyorsunuz. Diyor ki, “İslâm Peygamberi için saralı diyorlar.” Vahiy geldiğinde kendinden geçişini kastederek. Bunu bir “saralı”nın yaşadığı ana benzetenlere “bir saralının yaşadığı anı bütün dünya verseler değişmezdim. O ne büyük insan ki bu durumu sürdürebiliyor” diyor.

 

Batı ve Doğu’da kültürün topluma kazandırılması hususunda bir karşılaştırma yapabilir misiniz?

 

“Çocuk edebiyatı” diye bir şey icat edilmiş. Öyle bir şey yok. Bu dava telkin metoduyla aşamalı olarak tatbik edilebilir. Batılı önce klasiklerini yuvada boyama kitabı olarak çocuğun önüne koyuyor. Çocuk ilkokula gittiğinde 5-6 yüz kelimelik basitleştirilmiş şekliyle aynı klâsiği tekrar önüne koyuyor. Sonra orijinal tam metnini veriyor. Batı’da böyle yetişiyor insan. Mesela başla Hayy bin Yekzan’dan, gel Mevlana Hazretleri’ne... Şimdi maalesef Yunus Emre’yi bilmeyen çocuklarla baş başayız.

 

Çocuklarımız hâlâ Batılı kahramanların çizgi filmli hikâyeleriyle büyüyor.

 

Batı kültürü böyle nüfuz ediyor. Bakın; bizim Yeniçeriler için yazılmış “Hamzâname”lerimiz vardır. Batılı tabiri caizse nasıl gaz veriyor? Şövalye hikâyeleriyle. İşte Kudüs’e geldi, şunu yaptı bunu yaptı. Bizimkiler de zamanında Hamzanâme, Battalnâme yazmış. Yahya Kemal’in enteresan bir sözü vardır. İstanbul’un surlarının önündeki Yeniçeri’nin kafasında Hamzanâme ve Battalnâmelerde anlatılan kahramanlarımız vardı. Bu hayalle büyümüşler. Yahya Kemal, “Aslında Yeniçeri orada anlatılan kahramanlardan daha büyük, daha şanlı işler çıkarıyordu” diyor. Biz o şuuru kaybettik. O eserleri göremiyoruz çocuklarımızın elinde. Yunus Emre’yi, Evliya Çelebi’yi... Bakın bir yazımda ifade ettim. Büyük devletlerin eserleri dünyaya tepeden bakar. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi bizim romanımız olmalıdır. Tepeden, kendinden emin, hakim. Amerikan romanları gibi. Hatta Ernest Hemingway’i de bunlar arasında sayabilirsiniz. Büyük romana gitmemiz lazım. Rahmetli Cemil Meriç ve kızı Ümit Meriç’le birlikte Ötüken Yayınevi’nde otururken merhum dedi ki, “sen bunu yazdın değil mi?” dedi. Evet dedim. “Hiç ses gelmedi mi?” Gelmedi dedim. “Bırak bu ülkede hiçbir şey yazılmaz, burası çölmüş yahu...” dedi. O yüzden Üstad Necip Fazıl’ın vefatı üzerine bir yazı yazmıştım. “Çölde Bir Çığlık” diye... Yoksa gerçekten aç ve susuz bir topluma su vermek durumunda olmasaydı, Batı’da herhangi bir yerde Necip Fazıl olsaydı ne Şekspir ona yetişebilirdi, ne bir başkası... Bütün dünya Necip Fazıl’a bakardı. ‘Reis Bey’ gibi, ‘Bir Adam Yaratmak’ gibi eserleri yazan bir insan ‘Benim Gözümde Menderes’i yazar mı? ‘İman Ve İslâm Atlası’nı yazar mı? Ama yazmak zorundaydı. Ne yapsın? Bakıyor döküntü. Son görüşmelerimizden birinde, “yazamadığım yüzlerce şiir, hikâye kaldı. İyi mi yaptım, kötü mü yaptım?” demişti. Pişmanlık hissi vardı Üstad’da... Edebiyat konuşmak için sık sık bir araya gelirdik. Bunu söylemişti. O “çölde bir çığlık”tı.

 

İnsanımıza okumayı sevdirmenin büyük başarı sayıldığı bir vasatta sizin görüşünüz nedir?

 

Maalesef sohbet kültüründen kitap okumaya tam olarak geçemedik. Batı’da sözlük okuma mecburiyeti var. Sözlük olacak ki, kelime dağarcığımız olacak. Dünyayı neyle algılayıp izah edeceğiz? Bildiğiniz kelimelerle. Süleymaniye’yi, Selimiye’yi yapmak için 125 bin işleyen kelime vardı zihninde Mimar Sinan’ın. Şimdi 500 kelimeyle yaşayan bir nesil çıkmış ortaya. Böyle bir şey olur mu bunun sonunda kavga olur tabi... Çocuk gibi. Hani 3-5 kelime konuşan çocuklar iki dakika sonra ne yapar, kavga eder. Ortaokulda bu süre biraz daha uzar. Lisede hiç olmaması lazım halbuki. Kültürü olursa kavga olmaz. Dağarcık yetmezse olan oluyor. Sosyalist Mitterand, devlet başkanlığına adaylığını koyuyor. 1981 yılındaki seçim kampanyasında “la force tranquille” yani “sakin kuvvet” diye meşhur olmuştu. O zamanki Fransız dergisi Match’da deniliyor ki, “Seçimleri Mitterrand kazandı.” Neden? Saymışlar... Mitterand 21 bin kelime ile konuşmuş, rakibi Valéry Giscard d'Estaing 19 bin kelime konuşmuş. Bizdeki siyasetçiler kaç kelimeyle konuşuyor? Kelimelerle düşünürsek hangi terör aramızda barınırdı?

 

İçimizde üretilemezdi...

 

Mümkün değil. Düşünmeyen adamla olur tabiî... Gözüyle düşünen adamdan beyniyle düşünen toplum safhasına geçmemiz lazım. Şapkayı gören adam kâfir diyor. Bütün rejim değişiyor ama hiçbir tepki yok. Bu ibret verici bir hadisedir. II. Mahmut pantolon giydi diye kıyamet kopuyor. “Gavur padişah” filan... Ulan Tanzimat’la beraber her şey değişiyor, hayat değişiyor tık yok! Rejim değişiyor sen ona mı takıldın? Kelime dağarcığı, edebî eser okuyarak oluşur.

 

Klâsik eserler...

 

Evet. Dünyayı, dünya görüşlerini, insan ve toplum tasavvurlarını onlarla algılıyoruz çünkü... Kanunî diyor ya, “ben cihan padişahı olduğum için övünmüyorum, sevinmiyorum. Sinan gibi bir mimar, Bakî gibi bir şair devrimde yetiştiği için seviniyorum...” Bu seviyede politikacılar lazım bize... Solun işi kolaydı kopya edip yazıyordu. Ama biz kendimizi bulamadık. Soldan Oğuz Atay’ı uçurdular mesela... Bir sayfalık cümleler yazdı. Biraz da özleştirisi var ya solun. O yönünü severiz. Kemal Tahir’e de dört elle sarılmamızın sebebi odur. Hareket dergisindeki arkadaşlarımız, birazcık bize yaklaşanlara berat verdiler. Kemal Tahir, Sebahattin Ali, Metin Erksan hepsine berat dağıttık. Oysa senin kendin şahsiyet olman, yeni şahsiyetler çıkarman lazım. Oradan medet bekleyemezsin. Oradan bir şey çıkmaz. Bakışı, görüşü uymaz. Osmancık’a bak, bir de Devlet Ana’ya bak. Zihniyet farkını görürsünüz. O bakımdan Tarık Buğra’yı takdir ederim. Halide Edip’in “Vurun Kahpeye’ kitabına cevap, Küçük Ağa’da verilmiştir. Kaç yıl sonra... Yine de Tarık Bey’in eksikliği mekân ve kahramanı uyuşturamamasıdır. Mesela Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi’nde olduğu gibi nasıl Londra müthiş anlatılıyorsa orada da anlatılsaydı; Küçük Ağa’yı meydana getiren tabiat, çevre verilebilseydi başka türlü ve daha etkileyici olurdu.

 

Aylık Dergisi 173. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: durali yılmaz, röportaj, kültür, sanat, edebiyat, üstad necip fazıl,
Yorumlar
Haber Yazılımı