Haber Detayı
30 Nisan 2015 - Perşembe 14:23
 
Ekrem Demirli ile Muhiddin-i Arabi Hazretleri Üzerine...
Söyleşi Haberi
Ekrem Demirli ile Muhiddin-i Arabi Hazretleri Üzerine...

Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin Fütuhât-ı Mekkiyye ve Füsûsü’l Hikem eserleri zaten bizimdi ve bu eserlere harf inkılâbıyla yabancılaştırıldık. Şimdi tekrardan tercümelerle hemhâl olmaya gayret ediyoruz. Sizin görüşünüz nedir bu konu hakkında?

Asıl sorun bence harf inkılâbında değil bence, asıl sorunumuz bizim hayât tarzımızı, felsefemizi değiştirmiş olmamızdır. Harf inkılâbı, bu sorunda ufak bir merhâledir bence. Asıl sorun varlık kanaatinin değişmesi, yâni sanayileşmeden önceki düşünce ve hâdiseler ya bir gelenek hâline geldi, ya da mitolojileştirildi ve doğrunun, değerlerin bu modern çağda olduğu savunuldu; Müslümanlar bunun karşısında bir düşünce geliştirse bile, bu düşünce sadece savunma plânında kaldı, bu daha çok yeni bir şey sunmak değil de, modernizmin karşısında durmak şeklinde oldu. En önemli mesele varlık algısının değişmesi oldu. İkinci önemli mesele olarak da dil değişmesi meselesini alabiliriz; eski kelimelere sansür uygulandı, yeni saçma sapan kelimeler üretilmeye çalışıldı falan… Üçüncü önemli mesele de varlık kanaatinin değişmesiyle tarih yorumumuzun, felsefe ve tefekkür dünyamızın ve yorumumuzun değişmesi oldu. Bunların içinde harf inkılâbı oldukça küçük bir yer kaplar. Bizim camiamızda dil inkılâbı oldukça önemli bir yer tutuyor ve asıl önemli meselenin zihniyet değişikliği olduğunu anlamıyorlar. 1950-1960’lı yıllarda da bu böyleydi, bugün de böyle; meselâ Osmanlıca mevzuunda olduğu gibi. Eski harflerle yazmak aslî meselemiz değildir, elbette ki aramızdan bir grubun bunu da savunması gerekiyor ve bu da olmalı ancak bu talî bir meseledir.

Bu zihniyet değişimi de Fransız İhtilâl’i ile başlayan zihniyet değişimi dalgasının Türkiye’deki karşılığı değil mi?

Bu değişimi ideolojik olarak da algılamamak gerekiyor, değişen komple bir dünya. Avrupa değişti, İslâm coğrafyası değişti, Amerika keşfedildi vesaire… Meselâ İbrahim Müteferrika bizim insanımıza eleştirel anlamda şunu söylüyor; “Kristof Kolomb keşfettiği yerlerle Freng ülkelerine toprak üstüne toprak katıyor, hâlbuki bizim Karadeniz’i çizebilecek ehliyette bir coğrafyacımız dahî yok.” Buradan baktıkça sorunumuzun çok daha derin ve köklü olduğunu görürüz ve İslâmî camiada ne yazık ki bununla yüzleşilemiyor, olayı sadece bir tanzimattan ibaret sanıyorlar…

Aslında Üstad Necib Fazıl’da bundan bahsediyor; “Kanunî Dönemi’nden beridir bir muhasebe yapamadığımızı, mütefekkir yetiştiremediğimizi” söylüyor, tarih muhasebesinde…

Tabiî ki bu böyle, İslâm Milleti’nin çok daha derin sorunları var ve herkes bunu kendi zaviyesinden görerek farklı şekillerde yorumlayabilir. Necib Fazıl’ın da bunları söylerken kaynaklara dayanarak söylediği kanaatinde değilim ama bu bir sezgi olarak söylenmiş olsa bile, doğrudur dedikleri.

Kaynak konusu 1980’li yıllara kadar çok sorunluydu ve devlet arşivleri olsun, diğer önemli arşivler olsun, hiçbirine ulaşılamıyordu…

Bu devletin elindeki arşivlerden, çok kütüphanelerdeki önemli eserlerin gerektiği şekilde incelenememesinden kaynaklanıyor. O nedenle gerek dinî anlamda, gerekse de tarih ve düşüncemiz anlamında düzgün bir yol kat edilemedi. Bu sadece Türkiye’de olan bir sorun da değil, bütün İslâm Dünyası’nda olan bir sorun ve bu yüzden de İslâm Coğrafyası’nın sorunları tam olarak tespit edilemedi ve hep dar bir alana sıkıştırılarak meseleler ele alınmaya çalışıldı ve bu da bir katkı sağlayamadı bize ve toplumumuza. Bence günümüzde yaşadığımız krizlerin kökeninde bu var; olaylara dar perspektiften bakıyoruz.

Peki, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri kimdir?

Şimdi İslâm Düşüncesi’nde şu vardır; felsefe ve tefekkür, vahiy ile nasıl örtüşecek ve vahyin lehine nasıl bir düşünce sistemi kurulabilecek… Bu yönde cehd gösteren birisidir İbnü’l Arabî ve İslâm ile ilgili her alanda geniş çaplı bir mütefekkirdir. Geçmişte bakıldığında İbnü’l Arabî’yi yalnız görmeyiz, meselâ İmam-ı Gazâlî de bu tarz bir mütefekkirdir ve felsefe ile dini, akıl ile vahyi, vahyin ya da dinin lehine nasıl çözebiliriz ve Peygamber Efendimiz rehberliğinde nasıl bir düşünce sistemi ortaya konulabilir, bunun için uğraşmışlardır.

Yani burada İslâm’a muhatap anlayışın örgüleştirilmesi işi üzerinde olduklarını söyleyebilir miyiz?

Aynen, amaç tam da İslâm’a uygun bir düşünce formudur zaten ve tartıştığı kişiler, karşılaştığı kişiler değiştikçe bu tefekkür yeni formlar kazanıyor ve gelişiyor. Bence, İbn-i Arabî bu mütefekkirlerin sonuncusudur, ondan sonra gelenler olsa dahî, hiçbirisi İbn-i Arabî çapında olamadı. Bunu bir eleştiri olarak da söyleyebilirim. Bu durum Avrupa için de geçerlidir, mesela Platon’dan sonra yapılan tüm fikir muhasebeler, Platon’un görüşlerinin altına düşülen bir nottan ibarettir. Yâni büyük düşünürler çok da kolay yetişmemekte, hattâ düşünceleri 5-6 asır boyunca insanları etkileyebilmektedir ve bu bağlamda İbnü’l Arabî bu çaptaki son mütefekkirdir. Hattâ ben çoğu yazımda da belirttiğim üzere, İbn-i Arabî ve Sadrettin Konevî’den ve onların talebelerinde sonra orijinal bir mütefekkir çıkmamıştır.

İmam Rabbanî Hazretleri’nden bahsetmemek olmaz, o zaman...

Tabiî ki, İmam Rabbanî de büyük mütefekkirlerimizdendir; fakat İmam-ı Rabbanî’de daha çok Müslümanlar arasında bir irtibatın kuvvetlendirilmesini sağlama cehdi vardır ve bunu yaparak Müslümanları Hint geleneklerinden ayırma cehdi göstermiştir. Dolayısıyla İmam-ı Rabbanî her ne kadar büyük bir mütefekkir olsa da, İbn-i Arabî ile kıyaslanmamalı, çünkü İmam Rabbanî daha yerel tarzda bir mütefekkirdir. İbn-i Arabî ise evrensel çapta bir İslâm tefekkürünün temsilcisidir.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri Muhyiddin-i Arabî Hazretleri için diyor ki, Şeyh-i Ekber’dir...

İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin, Vahdet-i Vücud’un çözümü olarak getirdiği ve anlayışlardaki sıkıntıya çözüm olan Vahdet-i Şuhud hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Vahdet-i Şuhud, Vahdet-i Vücud’a bir çözüm değildir. Bizim ilâhîyat uzmanlığımız yeteri kadar gelişmediği için, bu meseleler anlaşılamamıştır tabiî ki. Modern kavramlarla anlatırsak, Vahdet-i Vücud bir teoridir, Vahdet-i Şuhud ise bir teorinin bozulması üzerine kuruludur. Vahdet-i Vücud çok önemli bir sistemdir ve Allah-insan ilişkisi, Allah-doğa ilişkisi, insan-insan ilişkisi, iyilik-kötülük, ahlâk ve bunun gibi kavramların hepsini içerir; ve İslâm tefekküründe ortaya çıkmış en büyük düşünce sistemidir, Vahdet-i Vücud. Vahdet-i Şuhud ise, tasavvufun kelâm ve fıkıh ilimlerinden bağımsızlığını reddeder. Zaten bakıldığında da İmam Rabbanî’nin geleneğinden gelen Nakşîbendilik ve özellikle Hâlidiye kolu, medrese tipi bir tasavvuf anlayışını sürdürdüler. Okullarında, tekke ve dergâhlarında kelâm ve fıkıh kitapları okuttular, tefsir kitapları yazdılar vesaire… Dolayısıyla tasavvufu fıkıh ve kelâmdan farklı ve bağımsız olarak görmediler. Bu durum Hindistan’ın o dönemki şartları için meşrudur; fakat İslâm’ın evrenselliği açısından yeterli değildir.

Günümüzde de İmam Rabbanî ile İbn-i Arabî’yi kıyaslayan ve karşıt olarak gösterenler var ve bu geçmişte daha şiddetli olmuştu…

Evet, şimdi de İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri hakkında söylemediklerini söyledi diye aktaran kişiler de var ortalıkta…

Aynen bu tür görüşler var ama bir de İmam Rabbanî üzerinden İbn-i Arabî’yi frenlemek isteyen, terbiye etmek isteyen gruplar var, bu doğru bir şey değil.

Yeri gelmişken soralım hemen... Metafizik, bugün yerine bir türlü konulamamış bir kavram, bu konuda neler söylemek istersiniz?

2000 yıldır, 3000 yıldır insanlarca tartışılan en önemli konudur metafizik ve başından beridir problem çözüme kavuşturulmamıştır. İslâm Geleneği’nde iki mâna kazandı, birincisi; İslâm filozofları elinde bir mâna kazandı ve orada metafizik en üst bilim olarak görüldü. İkincisi ise İbnü’l Arabî, Sadrettin Konevî’nin temsil ettiği muhakkik sufîler elinde mâna kazandı. Tabiî İbn-i Arabî buna bütün sufîyeyi de kattı; Bâyezid-i Bistâmî gibi, Cüneyd-i Bağdadî gibi kişileri de kattı. İbn-i Arabî dedi ki; “Allah ile olan ilişkimizi marifet ekseninde ele alacak mıyız, almayacak mıyız? Alacağız.” dedi. Allah ile insanın ilişkisi marifet eksenli oluyor, yâni bu sefer insanın gâyesi marifetullah oluyor, yâni Allah’ı tanımak oluyor. Bu da fıkıh ve kelâmın yorumundan daha ileri bir yorumdur; “Allah’a kulluk etmek”in daha geniş anlamlı bir yorumu ortaya çıkıyor; Allah’ı tanımak, Allah’a yakınlaşmak vesaire… Bu bakımdan metafiziğin yönünü değiştiriyorlar, yâni metafiziğin yönü Allah’ı tanımak üzere oluyor. Bu bakımdan İbn-i Arabî ve Sadrettin Konevî’yi de vahyin ve de Peygamber’in rehberliğinde metafizik yorumu yapan kişiler olarak görebiliriz.

Peki neden  Fütuhât-ı Mekkiyye’yi çevirme işine girdiniz, 18  ciltlik ciddi bir iş. Neden bu çileye talib oldunuz? Ayrıca her ne olursa olsun, bu eseri tercüme ederek istifâde edilmesi için hazırladığınız için de teşekkür ederiz...

Tasavvuftaki literatürler hakkında bir sürü eser mevcut ama bunlar hep parça parça vaziyette. Ancak Fütuhât-ı Mekkiyye’de hemen hemen tüm konular mevcuttur. Şimdi, biz tasavvuf ve geleneğimizle bir bağ kurmak istersek, ortada mihenk bir eser olmalıdır ve bu konudaki en iyi eser de bize göre Fütuhât-ı Mekkiyye’dir. Ben Fütuhât-ı Mekkiyye’yi bu yüzden çevirdim. İkincisi de, Türkiye’de İslâmî düşüncede bir boşluk var. İslâm’ı savunan çok, İslâm ile ilgilenmek isteyen fazla ama bu insanlar ne bu konularla ilgilenebilecek bilgi düzeyindeler, ne de ortada başvurulacak kaynak var. Kaynak sayısı gerçekten de az, ne yazık ki. Avrupa bu olayı çözdü, meselâ klasik metinleri kendi anadillerine defalarca tercüme ederek, en iyi sonuca ulaştılar; Aristo-Platon’u defalarca tercüme ettiler. Bizim de bu sorunu çözmemiz gerekiyor, meselâ lisede okuyan bir adam, ya da İstanbul Üniversitesi’nde okuyan herhangi birisinin Arapçayı bilmeden İbn-i Arabî ile irtibat kurabilmesi lâzım. Bizim asıl meselemiz budur, yani ben modern Müslüman aydını için bu kitabı tercüme ettim. Zaten geçmişte de böyle yaptı atalarımız, Grek eserlerini tercüme ettiler ve hemen sonra bize özgün gelişmiş eserler ortaya çıktı.

Fütuhât-ı Mekkiyye ve Füsûsü’l Hikem’in İslâm tefekkürüne katkıları hakkında neler söylemek istersiniz?

Aslında Fütuhât-ı Mekkiyye ve Füsûsü’l Hikem’i bir düşünmek lazım; yâni biri mufassal diğeri mücmel gibi. Metafizik düşünce genellikle tümevarıma dayalıdır. Yâni kendimiz, ya da tabiat üzerinden konuşarak Allah’a gideriz. Füsûsü’l Hikem ise, özne Allah üzerine kuruludur demektir; yâni bu “lâ faile illallah” demektir. Yâni ilk kez özne olarak Allah’ı alıyoruz ve Allah bu âlemi niçin var etti ve bu âlem Allah için ne ifâde eder sorusunu Füsûsü’l Hikem’de tartışıyor ve bu soruyu Allah hakkında bilgisinden kuşku duyamayacağımız Peygamberler üzerinde yapıyor.

Önce buluyor, sonra arıyor yâni. İslâm zaten önce bulmanın sonra aramanın rejimi değil mi?

Yâni Peygamberler üzerinde Allah hakkındaki düşüncemiz nasıl ortaya çıktı bunu irdeler. Şimdi Füsûsü’l Hikem bu bakımdan da aynı zamanda Kur’an-ı Kerim yorumculuğu demek. Bazı kişiler de bir tarih metni gibi yaklaşıyor Füsûs’a ama bu yanlıştır, meta tarihtir ve Kur’an yorumudur. Fütuhât-ı Mekkiyye de, oradaki temel yorumların bir tafsilatıdır, daha cüz’i konulara daha tikel meselelere taşınmasıdır. Temel mesele nedir; Allah-âlem veya Allah-insan irtibatını nasıl anlayacağız… Bence İslâm mirası içerisinde en güçlü iki eser bu kitaplardır ve bizlere de en önemli katkıları budur.

Diğer bir eseri Tedbirat-ı İlâhiyye… Sizce Tedbirat-ı İlâhiyye’nin Osmanlı Devleti’nin dünya görüşüne ne gibi bir katkısı olmuştur?

Ben bu eserin, hattâ İbn-i Arabî ve takipçilerinin Osmanlı halkını ve hattâ siyasîlerinin görüşlerini önemli ölçüde etkilediği kanaatindeyim; ama bunun siyasî teorisi olarak nasıl etkilediği hakkında pek bir fikrim yok. Açıkçası kimsenin de fikri yoktur bu konuda ve ciddi araştırmalar, çalışmalar yapılması da gerekmektedir. Bu çalışmaları da ilâhiyatçılardan çok, sosyal ve siyasî bilimciler yapmalıdır. Bu konu siyasî tarih ve metafiziğin ilişkisi olduğu için net bir şey söyleyemem ve bu konularda en az 400-500 tane ciddi tez hazırlanması da lâzım ki, bir zemin oluşabilsin bence.

Peki, tefekkür konusundan bakarsak nedense İslâmî kesimin düşünmediği söyleniyor, sanki Avrupa muasır medeniyet düzeyinde de, bizde düşünme yasaklanmış ve geri kalmışız gibi bir algı var. Hâlbuki tefekkür, nafile ibadetlerden üstün görülüyor bizde. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Ortada ciddi bir sorun var; İslâm dininin tefekkürü öncelediği doğru ama Müslümanların çoğunun bu istikamette gitmediği de görmek lâzım. Meselâ tabiatı araştırmak istesek, yâni tefekkürün bir işlevi de ferdi, cemiyeti tanımaksa, bizim bu konuda pek hevesli olmadığımızı söylemek lâzım, bu konuda gerçekçi olmalıyız. Yakın tarihimizde tefekkür sorununa eğilen iki büyük düşünürümüz var “bence”, biri Mehmet Akif, diğeri ise Muhammet İkbâl. İslâmî tefekkürün sorunu nereden kaynaklanıyor, tembellik nereden geliyor, geleneklerin dinin önüne geçmesi vesaire gibi konuları bence çok iyi işlediler. Bu belki şairin ifâde kuvvetiyle de alâkalı olabilir. Tabiî ki günümüzde bundan daha da ileri bir seviyede olmamız lâzım. İkbâl’in çok güzel bir benzetmesi var; “Kur’an karşısında Müslümanların durumu, Kristof Colomb’un Amerika’yı keşfettiği zaman yerlilerin Amerika karşısındaki durumu gibidir. Yâni hiçbir heyecan yok. Hâlbuki bir kuş ötse Kristof heyecanlanır, acaba ne var orada diye.” Bence bizim kendimizle, insanlarla, tabiatla, evrenle ve Kur’an ile ilişki düzeyimiz Amerika’yı keşfeden Kristof gibi olmalı; yâni merak ve tecessüs üzerine kurulmalıdır. Bence bu konuda kendimizi savunmaktan ziyade bir çözüm sunmamız gerekiyor.

Peki, nedir o çözüm? Bugün artık değiimin kendisini dayattığı bir zaman diliminden geçiyoruz ama bu değişimi gerçekleştirecek şartları değerlendirebilecek durumda değiliz.

Bizim ortaya ciddi bir paradigma koymamız lazım. Bizde dinî ilimlerle, modern ilimler farklı kabul ediliyor ve dinî ilimleri kısıtlayarak, modern ilimlerden üstün tutuyoruz. Hâlbuki ikisi de önemli ve ikisini de önemli tutmalıyız. Yâni camide benim yaptığımla, laboratuvarda bilim adamının yaptığı aynı şey olmalı. Ayrı olunca da camide ve laboratuvarda insan farklı kafalarla işini yapıyor ve bu da olumsuz bir şey. Bizim geçmişten gelen bir düşünce yapımız vardır; dinî ilimler ve modern ilimler farklıdır diye ve bu da modern bir lâiklik düşüncesidir bence. Hâlbuki bizim yaptığımız her şeyin Allah’ın bir ayeti olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Toplumlarda süreçlerin inşâ edilmesi öyle kolay bir süreç değildir. Bu sancılar sadece İslâm Dünyası’nda değil, diğer toplumlarda da var aslında. Bizim dışarıdan aldığımız uygulamaları değerlendirmemiz bence doğru değil, bilakis bizim ortaya ciddi bir paradigma, dünya görüşü koymamız lâzım.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz...

Ben teşekkür ederim...

Aylık Dergisi, 127. Sayı, Nisan 2015

Kaynak: Editör:
Etiketler: Ekrem, Demirli, ile, Muhiddin-i, Arabi, Hazretleri, Üzerine...,
Yorumlar
Haber Yazılımı