Haber Detayı
05 Kasım 2020 - Perşembe 18:25
 
Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Hak Dini Kur’ân Dili - Melikşah Sezen
İncelediğimiz tefsirler içerisinde itikâdî bütünlük, usûle riayet ve bunu tefsir genelinde muhafaza, kadim literatürden istifade gibi açılardan en mükemmeli Elmalılı merhumun tefsiridir. Elmalılı’nın bu tefsirinin memleketimizde uzun seneler daha başucu ve muhalled eser olarak anılacağı mâlûmdur.
Kültür&Medeniyet Haberi
Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Hak Dini Kur’ân Dili - Melikşah Sezen

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (ö. 1942), son dönem Osmanlı âlimleri içerisinde güzide mevkiyi haklı olarak elde etmiş bir şahsiyettir. Osmanlı bakiyesi bu âlim, Cumhuriyet döneminde kendisine resmî bir taleple gelen tefsir te’lifi teklifini kabul etmiş ve on iki yıl süren bir mesainin neticesinde eserini ikmal etmek zorunda kalmıştır. Etmek zorunda kalmıştır diyoruz çünkü ona göre, bu gibi tefsir çalışmalarına asgarî otuz sene mesai vakfetmek icap etmektedir.(1) Cumhuriyet döneminde Arapçayı en iyi bilen üç kişi arasında anılması(2), usûl-i fıkıh, tasavvuf ve kelâm-felsefe sahasında ciddi bir arkaplanı haiz olması ve bunlara ilave olarak on iki senelik yoğun çalışması, tefsirini kendisinden sonra yazılan tefsirler tarafından aşılamamış bir konuma taşımıştır. Bu vasıflar elbette tefsirin itikâdî meselelerdeki izâhâtlarına da yansımıştır. Nitelikli bir çalışma ile ‘Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinden ciddi bir kelâm eserinin çıkarılması hiç de zor değildir. Hatta Hasan Basri Çantay gibi kendisinden sonra tefsir yazan pek çok zâtın da beyân ettiği gibi Hak Dini Kur’ân Dili tefsirinin mevcudiyetine rağmen hâlâ tefsir yazılmasının tek makul sebebi onun üst seviye bir eser olması, ancak ilmî bir birikimi olanların istifadesine daha uygun olmasıdır.(3)

 

İtikâdî muhtevası açısından kendisinden sonraki tefsirlerle mukayesesini isabetli ve adaletli bulmadığımız bu tefsirde Fahreddîn er-Razî, İbn Sînâ, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî ve Muhammed Abduh gibi kadim-muasır güçlü ve etkili müfessir ve kelâmcılara ciddi itirazlar ile reddiyeler, usûlî ve felsefî tartışmalara girmekten çekinmeyen bir dirayet görülmektedir.(4) Allah Teâlâ’nın zâtı, sıfatları ve esmasına dair mufassal ve doyurucu bilgiler paylaşmakta, mucize ve determinizm münasebeti ile hüsn-kubuh, irade-i cüzîyye ve kader gibi derin ve teknik kelâmî bahislere yüksek perdeden dâhil olmaktadır.(5)

 

Tefsirinin mukaddimesinde, imzalanan resmî mukavele maddelerini paylaştığı bölümde, amelî izâhâtta Hanefî mezhebi, itikâdî beyânâtta ise Ehl-i Sünnet üzere yazacağını taahhüt etmiş olmakla beraber itikâdî konularda kahir ekseriyetle Mâturîdiyye’ye muvafık izâhâtta bulunmuştur. Bununla birlikte birkaç başlıkta Ehl-i Sünnet’in itikâdî kabulleri dışında paylaşımlarda da bulunduğu, şaz görüşü tercih ettiği görülmektedir. Bu sebeple bir kısım tenkidlerin de muhatabı olmuştur.(6)

 

Nüzûl-i İsâ (a.s.) bahsinde takındığı tavır ve yaptığı izâhât bunun müşahhas misallerindendir. O, Ehl-i Sünnet’in itikâdî esaslarından olan İsâ (a.s.)’ın öldürülmeyip ref’ edildiğini kat’î bir şekilde tasdik etmemektedir.(7) Aksine bu hususta ref’e dair ihtimalli konuşmaktadır.(8) Öte yandan Yahudi ve Hristiyanların ölmeden evvel Hz. İsâ (a.s.)’ya iman edecek olmalarının ne anlama geldiği konusunda da cumhur ulemaya muvafık olmayan izâhâtlara temayül göstermektedir. 18. yüzyıl öncesi herhangi bir Ehl-i Sünnet âliminin böyle bir kabulde olduğuna dair nakil bulunmayan bu mevzuda onun Ehl-i Sünnet dışı izâhlara meyletmiş olması gerçekten şaşırtıcıdır. Büyük ihtimalle Hindistan ve Mısır bölgesindeki âlimlerin başlattığı akımın tesirinde kalarak bu meselede modernist görüşlere yakın ifadeler serdetmiştir. Bu temayülden bir şekilde etkilenmiştir. Halbuki Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Zâhid el-Kevserî ve Abdullah Ğumarî gibi isimlerin bu konuda kaleme aldıkları yazılar/eserler meselenin tüm yönleriyle ve kat’î bir surette vuzuha kavuşmasına ve Ehl-i Sünnet’in itikâdî çizgisinin ihyâsına kâfi gelmektedir.

 

Zarurât-ı diniyyeden olmamakla birlikte itikâdî bir vechesi de bulunduğu için temas etmeyi lüzumlu bulduğumuz diğer bir bahis ise Hz. Meryem (a.s.)’ın çift cinsiyetli olması ihtimaline dair beyânıdır.(9)

 

Bu konuda Elmalılı Hamdi Yazır’ın haklılığına referans olabilecek herhangi bir ipucunu ne bir hadîs yahud ne sahabe sözünde bulamadığımız gibi ondan evvel bir âlimin beyânında da göremiyoruz.(10) Hz. Meryem’in bir ‘kadın’ olarak herhangi erkek ile münasebete girmeden evlat sahibi olması hâdisenin ‘mucize’ olmasını sağlamaktadır. Burada mucize mefhumunun tarifi ve sınırları üzerinde bir miktar durmak icap etmektedir. Mucize, yalnızca Allah Teâlâ’nın kudretinde olduğu kabul edilecek bir fiilin peygamberlik iddiasını ispat için peygamberin elinden zuhur etmesidir. Keramet ve istidrâc gibi olağanüstü fiillerin fiil olmak açısından mucizeden bir farkı mevcut değildir. Tek fark, bu olağanüstü hâdisenin kimin elinden zuhur ettiğidir.

 

Olağanüstü fiillerin zamanla sınırlanıp sınırlanmadığı yahud tekrarının ve izâhının mümkün olup olmadığı bazı tartışmalara konu olmuşsa da mütekellimler kahir ekseriyetle bu gibi fiillerin başkası tarafından izâh ve tekrarının mümkün olmadığı kabulündedirler. Çünkü bu gibi harikulâde hâdiselerin izâha kavuşup makulleşmesi doğal olarak onlardaki olağanüstülüğü ortadan kaldıran bir durum oluşturacaktır. Mutezilî bazı isimler ve felsefeciler bu kabule iştirak etmemişlerse de bunun bir ehemmiyeti olmamıştır. Dolayısıyla Hz. Meryem (a.s.)’ın hamileliğini tıbbî bir imkân ve ihtimalden hareketle ‘çift cinsiyetlilik’ üzerine izâh etmek onun hem olağanüstülüğünü hem de âyetin zâhirî mânasını iptal edecektir. Bu itibarla Elmalılı’nın yaptığı bu izâhât aklî olarak makul olsa da Ehl-i Sünnet’in kabulüne muvafık değildir.

 

Elmalılı merhumun kendisine herhangi nassı referans getirmediğini zikrettiğimiz bu meselede temel hareket noktası ve delili, âyet-i kerîmede yer alan kelimelerin müennes (dişi) kalıplarda kullanılmış olması ve fakat bunun bazen müzekkerin mecazı olarak da kullanılmasıdır.(11) Ona göre Kur’ân edebî nezaheti dolayısıyla bu gibi lafızları hep kinaye olarak irâd eder.(12) Tefsiri için mukaddimesinde yahud müstakil bir usûl-i tefsir yazmamış olan Elmalılı’nın bu noktada âyetlere mânâ verirken lugavî sınırlarda olmak kaidesiyle tüm anlamları meşrû ve muhtemel kabul ettiği anlaşılabilir. Bu durum tefsirin girişinde ele aldığı tefsir-te’vil ayrımı bahsinde müşahhas bir şekilde görülmektedir.(13) Lakin bu durumda onun Muhammed Abduh’a ebabil kuşları konusunda yönelttiği tenkidin isabetsizliği, -kendi usûlü açısından- tenakuzu söz konusu olacaktır. Çünkü Abduh’da izâhında âyetteki kelimelere lugavî anlamları içerisinde bulunan muhtemel mânâlardan birisini verdiğini söyleyerek bu tefsiri yazmıştır. Dolayısıyla Elmalılı, usûliddîn konusunda takip ettiği çizgiyi üzerine konuştuğumuz meselede bir an bozmakla usûl-i tefsir çizgisinde de bozulma yaşamak zorunda kalmış görünmektedir.

 

Elmalılı merhumun bu izâhâtine katî bir anlam yüklemediğini ve bunu meselenin anlaşılması için bir misal kabilinden anlattığını gösteren cümlesini göz ardı etmemek gerekmektedir: “…biz bunda arz ettiğimiz ma’naya da bir işaret bulunduğunu görüyoruz. Allahu a’lem.” Bu zaviyeden değerlendirildiğinde o bu izâhâtıyla babasız hamileliği aklen muhal kabul eden kimselere böylesi bir hamileliğin aklî imkânını ispatlamış olmakta fakat Hz. Meryem’in hamileliğinin bu şekilde gerçekleştiğini savunmuş olmamaktadır. Bu şekilde -aklî imkâna atıfla- izâhâtta bulunduğu mucizeler tefsirde bir hayli mevcuttur.(14) Fakat bu son cümlemizin zorlama bir savunma görüntüsü taşıyacağını ve itminan oluşturacak kadar güçlü olmadığını inkâr edemeyiz.

 

Netice-i kelâm olarak şunu açıkça söyleyebiliriz: İncelediğimiz tefsirler içerisinde itikâdî bütünlük, usûle riayet ve bunu tefsir genelinde muhafaza, kadim literatürden istifade gibi açılardan en mükemmeli Elmalılı merhumun tefsiridir. Dolayısıyla temas ettiğimiz bu iki itikâdî müşkül onun ilmî dirayetini küçültmeyeceği gibi kendisini Ehl-i Sünnet’ten çıkaracak konuları da muhtevi değildir. Hakkın hatırının tüm hatırlardan âlî olması hasebiyle işaret ettiğimiz hususlar tashih edilerek okunduğunda, Elmalılı’nın bu tefsirinin memleketimizde uzun seneler daha başucu ve muhalled eser olarak anılacağı mâlûmdur.

 

Dipnotlar

1-Tahir Harimî Balcıoğlu’nun Elmalılı’nın tefsir çalışmasının 30 cilde ulaşacağına dair bir bilgi nakletmesi de bu temenni ve teşebbüsün bir ifadesi olsa gerektir. Tahir Harimî Balcıoğlu, Medeniyet Tarihinde Kütüphaneler, s. 310.

2-Dücane Cündioğlu, Kur’ân Şairi, s. 64.

3-Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, nşr. Mürşid Çantay, I-III, s. 7

4-Detaylı bilgi için bz.; Serkan Ünal, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Tenkidçi Yönü, Kökler, İstanbul, 2017

5-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, (Fazilet Neşriyat, İstanbul, 2015), I, s. 19-49.

6-Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsirini beğenmediği yönündeki nakil Kevserî’nin talebelerinden muhterem M. Emin Saraç Hocaefendi tarafından kendisini ziyaretimiz esnasında yönelttiğimiz suale binaen yanlışlanmıştır.

7-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, III, s. 1516 vd.

8-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, s. 1519.

9-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, s. 5133-5136.

10-Bu meselede Elmalılı’nın muasırı olan Milaslı İsmail Hakkı’nın Hz. İsa’nın Babası isimli eserinde de aynı izâhâtın yer aldığını görmek müm-kündür.

11-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, s. 5134.

12-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, s. 5135.

13-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, I, s. 22-26.

14-Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, s. 5136.

 

Aylık Dergisi 193. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Elmalılı, M., Hamdi, Yazır, ve, Hak, Dini, Kur’ân, Dili, -, Melikşah, Sezen,
Yorumlar
Haber Yazılımı