Haber Detayı
02 Nisan 2015 - Perşembe 15:07
 
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş- Fatih Turplu
Tarih Haberi
Ermeni Meselesi ve Tarih Şuuru -Giriş- Fatih Turplu

Tarih şuuru milletlerin hâlihazır ile irtibatlarını sağlar ve istikbâli nasıl gözetmeleri gerektiğinin ipuçlarını verir. Bir ferdin-insanın hafıza ve hâyâli olmasa yaşayamayacağı hakikati, toplumun fertlerin bir demeti olmasına nazaran tam karşılığı ile toplumlar için de geçerlidir.

“Bunamış” tabirinin karşılığı olarak mücerret bir şahsı tasavvur edelim. Bu şahısta gördüğümüz “bunama” hâlini de şimdi topyekûn bir millete hamledelim. Tasavvurumuzda canlandırdığımız bu şahıstaki bütün “dengesizlik”lerin, ne yaptığını bilmez hâlinin topyekûn bir millete geçtiğini düşündüğümüzde, tek bir şahıstaki “uyumsuzluk”un kontrol edilemez bir nitelik kazandığını görebiliriz. Alev Alatlı’nın “Afazi” diye de nitelendirdiği bu tasavvurları zorlayan “unutkanlık” bir yönüyle de o toplumun hayat damarlarının koptuğunun bir göstergesidir. Bileklerimizden geçen damarların kopması nasıl ellerimizin hareket kabiliyetini sınırlarsa, tarih şuurunu kaybetmiş bir toplum-millet de hâlihazırdaki durumuyla beraber istikbâle dâir hareket kabiliyetlerini de tabiî olarak tayin edemez.

“Zekâ ile hafıza sıkı sıkıya birbirine bağlıdır”[1] diyen Salih Mirzabeyoğlu bu bağlılığın kopuk olduğu durumu “İnsan hatırlamadığı şeyleri anlayamaz”[2] diye açıklar.

Hâlihazırdaki genel kabul ve inanışın aksine tarihi yapan “toplumun bütünü” değil fertlerdir; toplumun ferdin demeti olması ve birinin bittiği yerde diğerinin başlaması, diğerinin başladığı yerde ötekisinin gizli fail olması gibi aralarındaki girift irtibatlar ayrı bahis Kant’ın da dediği gibi tarih “çoklarının zannettikleri gibi toplumlararası, milletlerarası hâdiselerin oluşturduğu kronolojik bir bütünlük” değil “ide’den kaynaklanan bir gelişme sürecidir”[3]

Hatırlamadığı şeyleri anlayamayan insanın tabiî olarak bilmediğini hatırlaması, görmediğini unutması da muhal; yani, herhangi bir toplumda Kant’ın da dediğiyle “ide’den kaynaklanan “gelişme süreci”nde vahim bir akamet (neticesizlik, kısırlık) oluşmuş ise, bu hâl kolay atlatılabilir bir travma değildir. “Travma”nın psikolojide “ferdin gerektiği gibi bir tepki gösteremediği, üzerinde durduğu hâlde çözüme kavuşturamadığı” durumlar için kullanıldığının altını çizelim.

Yukarıda söylediklerimize nazaran bir tesbit yaparsak istisnaları hariç dünya üzerinde tarihi-gelişim süreci bizim gibi akamete-kısırlığa-neticesizliğe uğramış başka bir millet yoktur. Kanunî devrinde başlayan ve koca bir imparatorluğun çökmesiyle neticelenen bütün hâdiseler dizisinin çokluğu ve bizim bugün neredeyse bu hâdiselerin tamamı hakkındaki kanaatlerimizin yanlışlığıyla derinleşen travmatik durum, toplum ve millet olarak önümüze aldığımız her meseleyi içinden çıkılmaz bir problem hâline getirmemizi sağladı.

Misâllendirelim: Önüne aldığı her Müslüman'ı asan “İstiklâl Mahkemeleri” toplum hafızamıza yer etmiş travmatik bir olaydır. “İstiklâl Mahkemeleri” ve sonrası yaşanan her benzeri atraksiyonun (olayın) zamanla normal hâle gelmesi-öyle algılanmasının doğurduğu neticeler, travmatik olaylar silsileleri git gide travmatik bir “durum”a dönüşmüştür. Travmatik olayları-hâdiseleri tek tek analiz etmek zamanla zorlaşır; çünkü, o kadar çok travmaya maruz kalınmıştır ki, travmaya sebep olan hâdiseler zamanla geçmiş hayatın “doğal bir parçası” hâline gelerek normalleşir. Klinik psikolog Yar. Doç. Dr. Ercüment Doğan bu “normalleşme” hâdisesi hakkında şunları söylüyor: “Bunun sonucu olarak bu yaşantılar tek tek olay olarak hatırlanmazlar, hatırlansa bile travmatik olarak algılanamayabilirler. Aslında travmatik bir durum travmatik olaylar bütünüdür.”

Travmatik durumun sürekliliği bir bakıma travmanın varlığını gizler bir hüviyete bürünerek yaşanan travmaları geçmişin “doğal bir parçası” olarak görmeye sebeb olur.

Şimdi sadece tek bir misâl olarak verdiğimiz dönemden (Cumhuriyetin ilk yıllarından) geriye ve çöküş devrimizin başlangıcına kadar gidelim. Sonrasında misâl verdiğimiz yıllardan “1999 süreci”ne kadar bu milletin yaşadığı travmalar silsilesini düşünelim?

Şimdi de, biraz evvel yukarıda söylediğimizi tekraren hatırlatalım: “İstisnaları hariç dünya üzerinde tarihi-gelişme süreci bizim gibi akamete-kısırlığa uğramış başka bir millet yoktur. Kanunî Devri’nde başlayan ve koca bir imparatorluğun çökmesiyle neticelenen bütün hâdiseler dizisinin çokluğu ve bizim bugün neredeyse bu hâdiselerin (travmaların) tamamı hakkındaki kanaatlerimizin yanlışlığıyla derinleşen “travmatik durum”, önümüze aldığımız her meseleyi içinden çıkılmaz bir problem hâline getirmemizi sağladı.”

Osmanlı’nın çöküşü ile biriken ve Cumhuriyet ile derinleşen kırılma-travma, çöküş devrinin her bir probleminin sonradan tekrar açığa çıkmak üzere gömülmesine sebeb olurken, diğer yandan da yeni rejimin despot çizmeleri altında bu milletin mahvolmasının önünü açtı.

Bugün “Kürt sorunu, Ermeni sorunu, kadına şiddet sorunu, hürriyet sorunu, yönetim sorunu” vesâir diye başlıklar hâlinde sayfalarca uzatılabilecek bir problemler yumağı içinde debelenmemizin temel sebebi yukarıda bahsettiğimiz  olayların travmatik bir duruma dönüşmelerinde ve bunun tabiî olarak kabul edilmesinde aranmalı.

Buraya kadar izahını kabaca yapmaya çalıştığımız travmatik durumu bu topraklarda ilk defa farkeden ve bu “durum”u travmaya sebep olan “olaylar”ı analiz ederek tersine çeviren Üstad Necip Fazıl oldu. Necip Fazıl, yeni Kemalist rejimi topyekûn olarak reddederken “yeni Osmanlıcılık” hayalini de benimsemedi. Osmanlı gibi fevkalâde bir medeniyet tasavvurunun çöküş sebeblerini-travmalarını irdeleyerek hazırladığı Büyük Doğu süzgeciyle müsbet verimleri toparlamayı seçti. “Osmanlıcılık” hayâli ile gününü gün etmedi, bilakis Tanzimat dönemi de içinde olmak üzere Cumhuriyet sonrası ilk defa bütün bir tarih şuuru ortaya koyarak hâl muhasebemizi yaptı; ilk insandan kendi devrine kadar sıralanan bütün hak ve bâtıl oluşumları bir anlayış süzgecinden geçirerek yani bir dünya düzeni tasavvuru (Büyük Doğu) meydana getirdi.

Her büyük adam gibi maalesef devrince anlaşılamayan Necip Fazıl ömrünün sonuna doğru “aradığım genci buldum” diyerek Büyük Doğu’yu Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na emanet etti.

İlim, fikir ve sanat dalları başta olmak üzere insan ve toplum meselelerine dâir ne varsa çözüm teklifleri sunmuş birisi olarak Necip Fazıl’ın “anahtar şahsiyet” olduğunu gören, onun anlattığı girift meseleleri çözen ve fikirlerini sistemleştiren Salih Mirzabeyoğlu oldu. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu diye örgüleştirdiği dünya görüşünü İBDA fikriyatıyla mezcetti ve “Yürüyen Büyük Doğu – İBDA” diyerek yeni bir sistem teklifi, dünya görüşü meydana getirdi.

Anlaşılacağı üzere Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu geçmişteki bütün travmalarımız üzerinden bugüne kadar yapılamamış bir hâl muhasebesi yaparak yeni bir tarih görüşü ve şuuru meydana getirmiş ve getirmektedir. İnsaf ve vicdan sahibi her fikir adamı memleketimizin son elli yılda yaşadığı büyük değişimin Büyük Doğu-İBDA fikriyatından soluduğu hava ile gerçekleştiğini bilir ve kabul eder. Nitekim bugünün başbakan ve Cumhurbaşkanı da dâhil bir çok politikacı Büyük Doğu'yu inşâ etmek gerekliliğinden bahsetmektedir. Biz kendi fikrimizden emin olmakla birlikte yaşadığı çağı kavrayamayanlar için bu misâlleri de eklemek istedik.

Bize göre bir dünya görüşü-tarih görüşü veçhesinden bakılmaksızın insan ve toplum meseleleri etrafında sağlıklı bir analiz yapabilmek mümkün gözükmüyor.

Salih Mirzabeyoğlu’nun “kanser diye bir hastalığın olduğunu bilmemek, insanı kansere karşı masun kılmaz” demesindeki hikmet gibi, bugün gömülü binlerce problemin olduğunu bilmemek bu sorunlara karşı bizi korunmuş kılmıyor. “Ermeni Meselesi” diye isimlendirilen ve öyle tanınan “problem” de böyle; bir literatür hâlinde “Ermeni sorunu” diye isimlendirilen hâdise etrafında bir yanıyla öyle bir sükût duvarı örülmüş ve başka bir tarafıyla öyle çok gürültü çıkarılmış ki, bu mesele bir filmde Münir Özkul ile Adile Naşit’in “limonlu turşu mu, sirkeli turşu mu daha iyi?” tartışmasının ardından evliliklerini sonlandırmalarına ve sonrasında geçen uzun yılların ardından niçin boşandıklarını kendilerinin de hatırlamamasına benziyor.

Hakkında bu kadar çok konuşulan-yazılan bir meselenin bu türlü bir başıboşluğa mahkûm edilip “sorun” olarak kalması hayli enteresan bir mevzu olarak dikkatimi çekti. “Ermeni meselesi” hakkında yazılmış çokça eser olmasına mukabil bu mevzu etrafında bir “tarih hükmü”nün, bir “kıymet hükmü”nün sağlıklı bir biçimde verilemediğini gördüm. Bunun ardından lokal olarak bu mevzu etrafında yazılanların çoğunun pek kıymetli olduğunu kabul etmekle birlikte bu mevzuun bir “hükme” bağlanılamamasının, meseleye bir dünya görüşü veçhesinden bakılmadığından ötürü kaynaklandığını farkettim.

Ermeni kökenli yazarların meseleye yaklaşımıyla resmî tarih yanlısı yazarların aynı materyallere bakıp birbirlerinden çok farklı neticeler çıkartmasını tabiî olarak “politik” bir bakış açısı olarak kabul ettim; fakat, her iki taraftan olmayan yazarların da aynı mevzuda yeni bir hüküm getirememeleri Sherlock Holmes'i canlandıran bir dizi film karakterinin şu sözlerini hatırlattı bana:

“Gözlem yapanlar neden başarısız? Çünkü bilgi kaynaklarını temel gözlem prosedürlerinin ötesine taşımayı reddediyorlar.”

Yaptıkları işi ve senelerce süren emeklerini bir çırpıda hor görmek budalalığına düşmeksizin “Ermeni meselesi”ne yanaşan birçok tarihçinin maalesef normatif şuur hatasına devamlı düşer şekilde biraz evvel hatırlattığım çıkmaz içinde olduklarını gördüğümü söylemek isterim. Aylarca belki yıllarca süren titiz çalışmalarla derlenmiş eserlerin ya kuru bir “Türk” taraftarlığı penceresinden bakılarak Türklerin yaptıklarının yokmuş gibi farzedilmesine, yahut da, Ermeni Lobisi'nin faaliyetleri kapsamında çıkan bir broşür gibi meselenin Türklerin ne kadar da “vahşi” olduklarını dünyaya yaymaya and içmiş bir zemine çekildiğini gördüm.

Bunun yanında titiz çalışmalarıyla mevzuyu derli -toplu bir biçimde ifade eden bir çok esere de rastladım; bu eserlerde mevzu hakkında beni doyurmayan husus ise, bu eserlerin lokal olarak istifade edilmesine nazaran mevzuyu hâl ve fasledici bütünlükten uzak olmalarıydı.

Bahsettiğim kanaatleri bende ilk defa doğuran ve “bu mevzuun aslı-esası nedir?” diye beni aramaya sevkeden eser Musa Şaşmaz'ın “Kürt Musa Bey Olayı” isimli eseri oldu. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun babasının dedesi olan ve II. Abdülhamid Han'ın meşhur Hamidiye alayları komutanlarından olan Hacı Musa Bey aynı zamanda Erzurum Kongresini tertip etmiş ve Sivas Kongresi Heyeti'ndendir de; hatta Sivas Kongresi'ne ait resimlerde Mustafa Kemal'in sağında oturmaktadır. Yedi düvele karşı verilen savaşın önemli figürlerindendir Hacı Musa Bey. Pek bilinmeyen bir tarafıyla Ermeni Meselesi'ni kışkırtmaya başlayan İngilizler ilk defa Hacı Musa Bey üzerinden bu meseleyi köpürtmüşlerdir.

Hacı Musa Bey'i yeri gelince ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağız; burada üzerinde durmak istediğim husus, kendi başbakanlık arşivimizde hakkında kırkın üzerinde dosya bulunan, İngilizlerin kendisi hakkında yüzlerce rapor düzenlediği, yine yüzlerce mektup yazdığı ve bütün bu belgeleri hâlen arşivinde tuttuğu, İngiliz basınında haftalarca manşete çekildiği için Alman İmparatoru'nun bile “bu adam bir Ermeni olsaydı elbette Londra'da bu kadar gürültü olmazdı!” dediği, Amerika'daki “The Times” gazetesinin zaman zaman kendisini haberleştirdiği Hacı Musa Bey'e Ermeni Meselesi'ne dâir çoğu kitapta rastlamamış olmam! Bu kadar gözönünde olup ta kendisinden bahsedilmeyen birisi olması bana pek garip geldi? “Atladığım bir şeyler mi var yoksa meseleyi bir bütün olarak göremeyip teferruata mı takılıyorum?” diye düşünerek devlet arşivi tarafından yayınlanmış “Ermeni Meselesi” etrafındaki kronolojik sıralamada Hacı Musa Bey'in teferruat nev’inden bile yer almamış olması, esasında bugün devletin bütün iyi niyetlerine rağmen mevzuyu nasıl ele alacağını bilmediğini bana ilhâm etti; nitekim arşivde bulunanların derlenip toparlanması da bu mevzuyu aydınlatmayacak, bize sadece hâdiselerin kaba bir görüntüsünü verecektir. Söylediğim gibi bu mevzudaki esas sıkıntı bana kalırsa materyal sıkıntısı değil, elde olan verileri değerlendirebilecek bir tarih şuuru, dünya görüşü, yeni bir bakış açısı olduğu kanaatindeyim. Üstad Necip Fazıl, “hâdiselerin sırrı en az mantığındadır” der; bu meseleye ait verileri kronolojik olarak ve kapsamlı olarak bir araya getirmekten daha mühim iş, yukarıda da belirttiğim gibi “tutarlı bir dünya görüşü” veçhesinden bakılarak yapılabilir diye düşünüyorum. Mevzuun aslı ve esası unutulunca aradaki kavganın “esas” zannedilmesi gibi tuhaf bir durumun içine gömülmüş ve hep o zaviyede görülen “Ermeni Meselesi”nin ancak tutarlı bir dünya görüşü tarafından ele alınıp yeniden yorumlanması ise elzem. Burada sorulması gereken o dünya görüşünün “hangisi” olduğu?

Bizce bu dünya görüşü Büyük Doğu-İbda fikriyatı, yani İslâm'a Muhatap Anlayış dâvâsıdır. Nitekim bunu reddedenler olacaktır ve işin “ilmî ve tarihî” vechesinden bakılması gerektiği gibi mânâsız karşı çıkışlarda; oysa bu mevzuya ait materyallerin bir kısmı incelendiğinde II. Abdülhamid Han Hazretleri, Hacı Musa Bey, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu'ndan bahsedilmeksizin ve onların mevzu hakkındaki kanaatleri bilinmeksizin bir arpa boyu bile yol alınamayacağı anlaşılır.

Mevcut rejim “Ermeni Meselesi” hakkında 90 yılda bir arpa boyu kadar yol alamamış, 90 yılın sonunda ise zamanının başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Necip Fazıl'ın 1966 senesinde bu meseleye ait kıymet hükmünü yazdığı “Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar” eserinden anlatarak gündeme taşımasıyla ilk defa Ermeni vatandaşlar ile bir nebze olsun empati ortamı doğmasına vesile olmuştur. Yine Necip Fazıl, illâ Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu dememiz kör bir fanatiklikten değil, şuurumuzun berraklığını aramamızdandır.

1) Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler 3, 386. Sayfa, İbda Yay, İst.

2) Ag.e

3) Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler 3, 192. Sayfa, İbda Yay, İst.

(Aylık Dergisi 125. Sayı, Mart 2015)

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı