Haber Detayı
01 Nisan 2018 - Pazar 21:21
 
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak - Ercan Çifci
Eser vermek gibi büyük bir memuriyet altındayız. Fikirde, sanatta, ahlâkta olma gibi bir mesuliyetimiz var. Ucuzculuktan kaçınarak her biri kendi başına bağımsız telif belirten, her biri birbirinden güzel eserlerle bir nevi estetik idrak panayırı halinde göz önüne çıkmalıyız.
Kültür&Sanat Haberi
Eser Vermek Davası ve Estetik İdrak - Ercan Çifci

İnsanın en büyük eseri, kendi... Böyle başlamalı söze. Nihayetinde yaşadığı, beslediği, büyüttüğü, güzelleştirdiği hep kendi. Hikmet-i ilâhî: “Kişi kendini bildiğince Rabbini bildi”. Müthiş idrak. Bu noktada eser üstü eser, eser içi eser, eserden öte eser. Davamız bu çerçevede. Herhangi bir “dır ve tır”la sınırlandırılamayacak olan idrak; Sır İdraki.Buradan mânâ kapış ancak zevken idrakle mümkün. Aynı zamanda sınırlandırıcı mânâda: “Kendinde olmak küfür kendinden geçmek iman”. Eser sahibi olmak ve hep daha ötesini, en iyisini aramak. Mânâyı surete bürümek; eser. İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz veçhile; “Suret olmazsa manalar ebediyen görünmezdi.”

 

Eser, lügatlerde “emek sonucu ortaya konan yapıt, ürün” demek. Telif yönüyle ise “Sahibinin hususiyetini taşıyan ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” olarak tanımlanmakta. Bu tanımla birlikte mimari, heykel, resim, fotoğraf, kitap, şiir, sinema, tiyatro ve dijital bazı ürünler aklımıza gelmeli.

 

Her insanda bu istikamette bir meyil var ve tüm arzumuz iyi-kötü bir şeyler üretebilmekte. Ancak her insanın fıtrat ve mizacı, ilmi ve tecrübesi, becerisi ve fizikî yapısı farklı. Bu farklılık eserin kalitesini belirlediği gibi o eserin farklı insanlar tarafından değerli kabul edilmesini de belirlemekte. Herkes şiir yazamayacağı gibi resimde yapamayabilir, beste yahut mimari bir eserde ortaya koyamayabilir. Ama birileri illa ki yapar ve üretir. İnsanın belki de en ulvi vazifesi eser ortaya koymaktır.Mütefekkir’in “Ben Kimim?” sorusuna bitişik olarak Üstad’ın “Bir Adam Yaratmak” adlı eserindeki şu mânâ mevzumuza ışık tutacaktır: “HÜSREV - Aptal muharrir! Ölüme ilaç ölümdür. Babamın bu üç kelimesini vaktiyle bilmiş olsaydım hiç yazar mıydım eserimi? Sorar mıydım sana hiç, babam kendisini niçin astı diye?”(1)

 

İnsan hep nizam peşinde ve estetik hissiyata sahip. İnsan, kelimelere bir düzen vermek ister, taşlara şekil, seslere ise bir ahenk. Renkleri yeniden yorumlayıp “Ben yaptım.” diyebileceği bir saha oluşturur. Ruhunun derinliklerinden süzüleni mimari olarak sokağa taşır, meskenler, mabedler, kaleler inşa eder. Ritim ve düzen her şeydir onun için. Kaosa tahammül edemez, dayanamaz, bir süre sonra bocalar, kahır yükü altında ezilir ve nizam arzu eder. Giyimden kuşama, yemeden içmeye, savaştan barışa bu arayış, arzu ediş, şekil alış yoğurur insanı. Eser vermek ister o, “benim” diyeceği bir eser. Kolay değildir bu. Kavrulur insan, ızdırap içerisinde sancılanır, eksiğini fark ettikçe ezilir, bir şeyler yaptıkça nefsin çukuruna düşebilir. Yine bu minvalde “Bir Adam Yaratmak”tan bir kısa anekdot: “HÜSREV - (Mansur’un üzerine yürüyecekmiş gibi hareketle) Dur. Sana ikimizin de eserini göstereceğim! (Şimşek gibi döner. Masanın çekmecesini açar. Kalın ciltli bir kitap çıkarır. Mansur’a uzatır.) Bak, bu benim eserim! Ölüm korkusu. Nedir bu? Birtakım kelimeler, vücutsuz hayâller, asılsız rivayetler... (Orta yerde ve dimdik durur. Kitap elinde.)İyi bak! Bu da onun eseri. Ben! Elimdeki kitapla, bir yangına benziyen manzaramla, bu çırçıplak hakikatimle ben.”(2)

 

Esersiziz!.. Neredeyse bütün problemlerimizin kaynağı burası. Kolaycıyız!.. Üretmeyi değil tüketmeyi daha çok seviyoruz. Dünün fikir çilesine talip ilim talebesi olmaktan fersah fersah uzağız. Bir şeyleri tekrar ediyoruz. Dedikoduyu tenkid sanıyoruz. Nefs telaşını, rızık endişesinden kaynaklanan koşuşturmayı, mücadele yahut fikri yaşamak gibi düşünüyoruz. Hiçbir şeye tahammülümüz yok, hemencecik sinirleniyor, kısa sürede bıkıyoruz. Zamanı fena halde israf ediyoruz ve kendimizi de. İnanılmaz bir girdaba girmişiz. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerde gezinen ve kullandığı tütsüden şuur seviyesini yitirmiş şaman büyücüsü gibiyiz. Oysa Üstad’ın deyişi ile “Devler gibi eser vermek için karıncalar gibi çalışmak gerekir”di.

 

İbda Estetik İdrakini ve Sır Anlayışını Yaşamak

 

Estetik; güzellik hissi ile alakalı, bedii. Güzel olan, güzellik hissi uyandıran... Güzelliği, güzeli inceleyen ve bu mevzudaki görüşleri tahlil eden felsefî yahut hikemî kol. Bediiyat; estetik bilimi. Büyük Doğu Mimarı’nın tesbiti ile eserde başa alınması gereken mevzu her daim estetik. Zevke bağlı geniş bir anlayış. Ancak sımsıkı olarak “Doğrunun olmadığı yerde güzelde yoktur” hakikati ile kuşatılmış olarak. Nihayetinde mevcut hayatta bir “oldu-bitti” keskinliğinde mesele yoktur. Her şey aynı zamanda SIRlarla da kuşatılmıştır. Güzel, en güzel ve daha güzel, namütenahi güzel. Mutlak Güzel; Sır. “Sır nedir?”İpuçlarını İbda Mimarı’ndan seyredelim: “Bilen, bilinen ve ışık unsuru münasebetinde görünen ‘bilgi’, bilen’in “malûm-sır”rının zâhir oluşudur. Buna nisbetle de, ‘bilinen’, ‘ışık unsuru’ ve ‘bilgi’, ‘malûm-sır’rının hasrı içindedir ve her birinde her biri mevcut olarak vasıfları farklılaşmıştır. ‘Bilgi’, kendisini temin eden unsurların münasebetinde göründüğüne nazaran da, bir ‘hüküm’ ifade eder. Demek oluyor ki, ‘hüküm’ ifade eden her bilgi, hangi mevzuda olursa olsun, unsurların toplamından fazla bir şeydir; yâni bir yönüyle bâtın, ‘malûm-sır’rıdır.”(3)

 

Keşfedilen hakikat, açığa çıktığında görünmek ve bilinmek ister. Görünmek ve bütün gönüllerde yer etmek ister. Suret, kayıt altına alınmış bu birikimin eserler boyunca artırılıp yaygınlaşması demek. “Güzel” kendini, kendi keşiflerini insanlık hizmetine arz eder, bütün çirkinlikleri tecrid ederek fikirden. Güzele çağrının birçok dili vardır; biri kitapken bir diğeri gazete-dergidir, bir başkası görüntülü medyadır, mimari bir eser yahut bir bilgisayar programıdır. Her yere nüfuz etmek insanın gösterdiği aksiyona ve doğurduğu isteğe bağlıdır. İnsanın istemesi ve dilemesi bu açıdan mühim. Zira ulvî tecrid soylusu Resûller, Nebiler, Sahabiler ve Veliler boyu bu isteme ve dilemenin, mevcut kemmiyetleri nasıl altüst ettiği ve tecridin niteliğine ve zenginliğine göre hayatı nasıl şekillendirdiği malumdur. Puzzle misâli, her bir eseri parça hüviyetinde ele alırsak, bütünü tamamlayacak parçaların bulunmasını kolaylaştırıcı bir eser avcılığı şarttır. Puzzle’ın parçaları tamamlandıktan sonra ise “Bütün Fikrin Gerekliliği” mânâsı idrak edilmiş, uygulanmış ve “Parça bütünün habercisidir” hikmetindeki payla zuhur etmiştir denilebilir. Hepçilik davası... Büyük Doğu-İBDA Hikemiyat Binası ve Cemiyeti.Bunun nasılına dair Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na dikkat kesilmek gerek: “Bütüne nisbetle parça aksiyonla (mevzuundaki aksiyonla) bütün aksiyona katılacak olanların, bu bütün ihtilâl-inkılâb şuurundan pay alarak, kendi mevzularındaki aksiyona yönelmeleri ve gerekeni yapmaları; belli bir fikir birikimiyle Büyük Doğu İdeolocyası’nın ruhunu kavrayarak “bilmeyi bilme” durumuna gelmek, oradan ilgi mevzuuna yönelmek (pratik), pratiğin verileriyle vasıtanın teorisini zenginleştirme, o teoriyle tekrar pratik şeklinde, “dış oluş vasıtalarını iç oluş destekleriyle beraber kuşatmak”… Yapılması gereken budur.”(4)

 

Bu idrak ve dil eserlerde vücud buldukça gerçekleştirilmesi murad edilen nizam tesis edilecektir. Eser inşa etmek bu minval üzere geliştikçe “Mutlak Fikir” hayatımızın bütün aşamalarında, fikir coğrafyamızın bütün şubelerinde ve yaşadığımız mekânın her bir noktasında kendini gösterecektir.

 

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bizim estetik anlayışımız nedir, ne olmalıdır? Hatta bu soru daha da derinleştirilebilir: Geçmişimi tekrar edeceğiz yoksa yepyeni, benzeri olmayan bir anlayışla mı fışkıracağız? Eğer yepyeni bir anlayışla ise onu yeni kılacak olan nedir? Örneği var mıdır? Nasıldır?

 

İbda Mimarı bu sorunun cevabı mahiyetinde eserlerini örgüleştirmiştir. Hali hazırda ise durmaksızın eser vermeye devam etmektedir. Ancak böyle kestirme bir cevap hem hazıra konmuşluk hem de aslında iş ve eser üretmekten kaçmanın ucuz bir metodudur. Doğrusu Büyük Doğu ve İbda Mimarları’nın -kırmızı çizgilerini belirledikten sonra- mübahlar dairesinde işin niçin ve nasılına dair örgüleştirdiği devasa külliyat, tatbik edilmek ve yaşanmak için bizi beklemektedir. Eser vermek derken; işte usul ve esas bilgin, eserini versene. İşte sana anahtar; sır dairesinde yolculuğuna başlasana.

 

Bu ne demektir? Neye tekabül etmektedir? Açalım.

 

Müzisyen,dünya görüşünün muradı çerçevesinde, belli bir ahenk ve zevk seçiciliğine muktedir olarak namütenahi sahada seslerden bir ahenk yakalayıp da şu yaşadığımız hayata süzüp getirmeli. Mimar, en küçük şehir tasarımındanmetropollere kadar sade, şık ve estetik meskenler inşa etmenin nasılına dair kafa patlatmalı. Bunun ıstırap ve çilesini çekmeli. Mütefekkir’in “Karşı olmakta karakter bulmak” diye sembolleştirdiği pespaye insan tipi olmak yerine iş ve eserleriyle görünmeli. Nihayetinde iş ve ürünler üzerinde tecrübe miktarı arttıkça gelişme ve değer kazanılır. Başlanılmayan bitmeyeceği gibi, eksiği yahut güzelliği de görülmez. Bir marangozsun yahut dijital kodlamalar yapan bir bilgisayar programcısı hatta bir yönetmen veya aktör. İbda dilini yaşayıcı ve yaşatıcı, mücerred fikirden payla beslendiği fikri surete dönüştürmeli. Sinema, film, resim, bilgisayar programı ve yazılımı, ev eşyası, giyim, gıda vesair üretmeli. Büyük Doğu- İbda Davasını göğe çekilmiş bir şekilde cemiyet sahasından uzak tutmak fikrin kendi yapısına aykırıdır. İdeolocyanın örgüleşme sebebi tatbik edilebilme yani bir yönüyle yere inme meselesidir. Hem İbda gibi bir dünya görüşünü hayata geçirmekten bahsedecek hem de batıyı yaşatıcı bir şekilde sanat eseri, beste, iktisadi hayat, şehir hayatı, mesken inşaatı, giyim ve kuşam üretimi gerçekleştireceksin. Bu kabul edilemez ve hoş görülemez.

 

O halde kişi “Benim tarikatta vazifem budur” misali mimarsa mimarlığını, mühendisse mühendisliğini, müzisyense müzisyenliğini, ressamsa ressamlığını, öğretmense öğretmenliğini, aktörse aktörlüğünü, doktorsa doktorluğunu, tüccarsa tüccarlığını dünya görüşü çerçevesinde konuşturmalıdır. Öyle ki “Bütün Fikir” sadedinde “Parça bütünün habercisidir” hikmetinden payla “İbda Dili; Estetik İdrak ve Sır Anlayışı” ile iş ve eserinde görünmelidir. Yüzlerce İbda sanatçısı, tüccarı, aktörü, bilim insanı, hikmet mütehassısı vesairleri bu çerçevede eser ortaya koymalıdır. Kütüphaneler dolusu eser, meydanlar dolusu estetik idrakin zirve yaptığı abideler, mabedler, meskenler, İslâm edeb ve ahlâkının her santimine sindiği muhteşem giyim ve kuşam her yerde göz planına çıkmalıdır.

 

Bu davanın öncüleri yahut müntesipleri bunun ızdırabı, çilesi ve fikri ile hareket etmelidir. Köklerinden izler taşıyan, köklerine sımsıkı ve asla mutlak ölçüleri incitmeyen bir fikir. “Cekcak” türü işi başkasına ısmarlayan, sorumluluktan kaçmak için işin kolayını yani karşı yanlışı söyleyerek bir şeyler yaptığını zanneden, kendi dünya görüşünü hayal dünyasında tutan tipler, davamızın küfür soyundan sonra en büyük düşmanlarıdırlar. Bir başka içteki düşman ise İbda fikriyatının ensesinde boza pişirenler, kendi zayıf şahsiyeti ve bilgisi ile İbda’nın madde ve manasını gölgeleyenlerdir. İş ve eser üretmek yerine dedikodu üreten bu tipler, yüksek zekâ ve deha belirten şahsiyetlerin üretkenliklerini başka sahalara taşınmasına sebep olmaktadır. Kültür emperyalizminin mini modeli halinde bir beyin göçü gerçekleşmektedir.

 

Eserde Batı Tahakkümünü Kırmak

 

Batı'yı red edebiliriz ama eser noktasında küçük görmenin ne faydası olur. Batı, bugün fizikten kimyaya, sanattan felsefeye, edebiyattan müziğe -beğenelim yahut beğenmeyelim- birçok eser üretmiştir. Hali hazırda geleceğe dair “öngörü”lerde bulunarak da eser üretmeye devam etmektedir. Bir çeşit diyalektik işlemektedir.

 

Eser derken iş gelip makineye mahkûm insan ile insana mahkûm makine davasına dayanıyor. Gelişen teknoloji ve elde edilen yeni kaynaklar makine hayranlığını ve teknik aletler vasıtası ile başka insanlar üzerinde tahakkümü artırmakta. Kültür emperyalizminin ileri karakolu hükmündeki teknoloji, farklı kültürlerin yaşamasına ve yeni şeyler üretmesine imkân vermiyor. Daha doğrusu teknolojiyi yâni makineyi elinde bulunduranlar, böyle bir şeye kendi iktidarları açısından müsaade etmiyor. Bu sebeple ciddi anlamda geleceğe dair öngörüler, yeni teknolojik gelişmeler ve üretken zekâlarhayallerini gerçekleştirmek için hep batıcı dile ve tekneye doluşuyor. Nihayetinde insanların önemli bir kısmı kendi hayallerinin gerçekleştiğini görmekten büyük bir estetik zevk alır. Bilhassa buluşçu tipler, kendilerini hayallerini gerçekleştirebilecekleri sahayakolayca taşıyabilirler. O halde batı tahakkümünü kırmak için önce sahiplik ve güven duygusunun gelişmesi gerekmektedir. Ardından kişilerin kendini gerçekleştirebileceği bir sahanın açık tutulması. Bunu yaparken de İbda dil ve diyalektiğinden zerre taviz vermemek en önemli ölçü. Böyle olunca geniş bir insan kitlesi ile karşı karşıya kalınır ve konuşulan dil yaşatılan fikir olmaya başlar.

 

Batı tarzı diyalektiği işler kılan ve yine batıcı düşünme faaliyetini yaşatan tahmin/öngörü fikirlerden bir misâl verelim: Dünya çapında tanınmış ve kabul görmüş bir fizikçi olan Michio Kaku,300 civarı branşta kendini isbat etmiş bilim adamına dayanarak şöyle bir tahminde bulunur: “2100 yılında, mitolojilerin tanrıları gibi, cisimleri zihinlerimizin gücüyle yönlendirebileceğiz. Bilgisayarlar düşüncelerimizi sessizce okuyarak dileklerimizi yerine getirebilecekler. Sadece düşünce ile nesneleri hareket ettirebileceğiz, yâni genellikle tanrılara mahsus olan bir telekinetik güce sahip olacağız.Biyoteknolojinin gücüyle bir nesneyi alacak, onu başka bir şeye dönüştürebileceğiz, görünüşte neredeyse yoktan bir şey yaratabileceğiz.”

 

Bu tahminler elbette yersiz değil. Çok geniş araştırmalara ve cek/cak türü sallama ifadelere değil, bilfiil gerçekleşen faaliyetlere dayanıyor. Bunlardan biride 2017’de basına yansıtılan bir haberde görülen şey. Şöyle ki: “Witwatersrand Üniversitesi’nden Adam Pantanowitz, Jemma-FayeChait ve DanielleWinter isimli araştırmacılar tarafından hazırlanan ve “Brainterne” adı verilen proje ile ilk kez insan beyni gerçek zamanlı olarak internete bağlandı. Beynin gerçek zamanlı olarak internete bağlanma süreci ise şu şekilde gerçekleşti: İlk olarak uzun süreli kullanıma uygun, taşınabilir ve internet bağlantısına sahip bir Emotiv EEG cihazı kullanıcının kafasına yerleştirildi. Sonrasında beyindeki dalgaları elektroensefalografi(EEG) sinyallerine dönüştüren Emotiv EEG cihazı, sinyalleri gerçek zamanlı olarak Raspberry Pi(kredi kartı boyutlarında olan ve maliyeti düşük bir bilgisayar) üzerine kurulan programlama arabirimine iletti.

 

Ekip biyomedikal mühendisliği alanında çok önemli bir başarı elde etmiş olsa da Pantanowitz’e göre halen yolun başındalar. Ekibin artık kullanıcı ve beyin arasında daha interaktif bir deneyim amaçladığını söyleyen Pantanowitz, Brainternet’in ilerleyen dönemlerde beyne, girdi ve çıktılar olmak üzere her iki yönde de bilgi aktarımı sağlanabileceğini düşünüyor.”

 

Batı, kendi dilini yaşatıyor ve makineye tahakküm eden, tekelleştiren bir yapıda gitmeyi hiç ihmal etmiyor. Her fikrin tezahür alanı olmalı. Her fikir kendini yaşatmak ve canlı kılmak ister. Makine yahut teknoloji hiçbir fikrin/anlayışın dışında olamaz. Bu sebeple bizimde dışımızda değildir. Ancak “Hangi fikrin hâkimiyeti?” niçin ve nasıllar boyunca “Niçin teknoloji, nasıl teknoloji?” dönüşerek görünmek zorundadır. Bugün İslâm coğrafyasının yaşadığı mahrumiyet ve birtakımentelektüellerin “yetişmiş insan” olarak batıya mahkumiyeti biraz da bu sebeptendir. Diğer taraftan bu yöndeki ilmi gelişmeleri gereksiz ve lüzumsuz gören ham yobaz kaba softa ise ayrı bir problem olarak önümüzde durmaktadır. Oysa batının bu yöndeki tahakkümünü kırmanın yolu İslâm’a muhatap anlayışın örgüleştirdiği mânâ çerçevesinde teknolojide en ince noktasına kadar keşif unsurları açmak, makine ve benzeri şeylerde sürekli yenilenmek ve ileri noktalara sıçramak, şehir ve benzeri yaşam alanlarını en güçlü araçlarla donatmaktır. Fakat bütün bunları yaparken topyekûn insanlığın faydası yanında tabiatın dengesini de muhafaza etmek, insan ruh ve ahlâkının ihtiyaç duyduğu estetik idrakten zerre miktarı taviz vermemek ve son olarak dünyanın inşasının aslında sadece ahirete geçiş yolu olduğunu bilip bu inşanın esiri olmamak gerekmektedir. Yoksa bugün batının düştüğü ve milyarlarca insanıda peşinden sürüklediği teknolojiperestlik/ makineperestlik girdabına yeniden düşülür. Eser vermek bu mânâda hem zorların zoru bir iş hem de yapılması o kadar elzem ve şart ki aksi İslâm coğrafyasının silinip gitmesi demek olabilir. O halde estetik idrakin başa alınması şartıyla bütün sahalarda -müzik, resim, mimari, bilgisayar, inşaat, iktisat, siyaset, psikoloji ve sair-  eser verilmeli, iş üretilmeli, ürün ortaya koyulmalı, çalışmalar yapılmalı ve cek/cak türü ertelemelerden ve oyalamalardan hızla kaçınılmalıdır.

 

İbda Mimarı’ndan öğrendiğimiz veçhile “Teknik, uygulanmış ilim demektir... Bir mevzuda bir araya getirilmiş düzenli bilgilerin bütünü teori olduğuna göre teorik bilgilerin uygulanışı... Ya sanayi?.. Sanayi, “sanatlar” mânâsındandır ve insana gerekli eşyanın temini yolunda, pratik bir yarar amacıyla ham maddeyi mamul haline getiren iş ve üretimi temin eden araçların tümü mânâsındadır. Sınaî; tabiî olmayan, yapma. Teknoloji; bir endüstrinin makine, âlet ve yapım metodu olarak, “çeşitli” bilgi dallarının pratik sistemli uygulanışı...”(5) Bütün bunları bilmek ve kuşanmış olmak batı tahakkümünü devreden çıkarmak için yeterli değil. Bunun yanında önüne arkasına, içine ve dışına hâsılı her bir yerine “EDEBİYAT’TA AĞIR SANAYİ” şuurunu oturtmak ve yerleştirmek gerekmektedir. Bu ifade Büyük Doğu Mimarı’na ait olmakla beraber aynı zamanda Mütefekkir’in dili ile şöyle mahyalaştırılmaktadır: “Edebiyat 150 yıldır hep montaj sanayi yolundan yürütülen sanat ve fikriyatımızı, gerçek ağır sanayi haline getirmenin ulvî temeli demek; evvela fikirde ağır sanayi hedefine ulaşmanın ve Avrupa’dan yedek parça beklemekten kurtulmanın yolu...”(6)

 

Yapılması gereken ve olması gerekende bu vesile ile işaretlendi sanırım.

 

Netice

Eser vermek gibi büyük bir memuriyet altındayız. Fikirde, sanatta, ahlâkta olma gibi bir mesuliyetimiz var. Nihayetinde bizim olamayışımız yüzünden nasıl belalara duçar olduğumuz malum. Bu malumdan hareketle ucuzculuktan kaçınarak her biri kendi başına bağımsız telif belirten, her biri birbirinden güzel eserlerle bir nevi estetik idrak panayırı halinde göz önüne çıkmalıyız. Eserden esere koşmak ve bunu ilâhî bir arzu ve aşk ile yapmak borcundayız. Elbette bunun içinde en başta Üstad’dan iktibasla söylediğimiz sözü baş tacı etmeli: “Devler gibi eser vermek için karıncalar gibi çalışmak gerekir.”

 

Dipnotlar

1-Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak (İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 1992), 125.

2-A.g.e.,129.

3-Salih Mirzabeyoğlu, İbda Diyalektiği: Kurtuluş Yolu(İstanbul: İbda Yayınları, 2004), 231.

4-Salih Mirzabeyoğlu, İdeolocya ve İhtilal: Kavganın İçinden(İstanbul: İbda Yayınları, 2017), 180.

5-Salih Mirzabeyoğlu, Necip Fazıl’la Başbaşa: İntibâ ve İlhâm (İstanbul: İbda Yayınları, 2013), 97.

6-A.g.e., 97.

 

Aylık Dergisi 162. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Eser, Vermek, Davası, ve, Estetik, İdrak, -, Ercan, Çifci,
Yorumlar
Haber Yazılımı