Haber Detayı
28 Ağustos 2014 - Perşembe 14:41
 
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman - Mevlüt Koç
Kültür&Sanat Haberi
Geçmiş Geleceği Aydınlatmadığı Zaman - Mevlüt Koç

Türkiye’nin modernleşme tarihi, Batı modernleşmesinin sahip olduğu aslî prensiplerden hem mahrum hem de iki vakıa haliyle epey farklıdır. S. Mirzabeyoğlu’nun; “bilinen ve bulunan aranır, insan aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilemez” tesbiti, sanki Türk modernleşmesi olarak bilinen kültürel ve toplumsal dönüşümün üstüne oturduğu temel prensibi tanımlamak için söylenmiş gibidir. İki yüz yıldır, teknoloji transferiyle başlayıp, sonrada bunun kaçınılmaz neticesi olarak tezahür eden ve ideolojik transfere dönüşen muhayyel bir Batı arayışı içindeyiz ve hâlâ neyi aradığımızı arıyoruz. Dolayısıyla, “Batının ilmini alalım ama âdetlerini almayalım” söylemi de tümüyle mesnetsiz bir retorik olarak kalmaktan öte bir anlam ifade etmiyor.

 

Türk modernleşmesi denilen hadise gelenekten âzâde, geleneksizlik özelliğiyle maruf ve modernin içinden gelenek çıkarmak zafiyetiyle malûlken, Batı’da modernleşme olarak bilinen toplumsal dönüşüm gelenekle derin ve kapsamlı bir ilişki içinde olmak, modern olanı geleneğin içinden çıkarmak hususiyetiyle karakterizedir. Sermaye birikimiyle birlikte iktisadî bağımsızlığını elde eden, sonra da siyasî bağımsızlık peşine düşen burjuva sınıfının tarih sahnesine çıkmasıyla başlar, sanayi devrimiyle devam eder, “şeyleri o şey yapan” değerleri yok ederek, kendi yıkılışının bakterilerini kendi bünyesinde üreterek günümüze kadar gelir. Yani, süreçlerle belirlenen toplumsal ve kültürel bir dönüşüme tekabül eder. Dünyayı maddî bir temel üstünde ve temsiller üzerinden algılamanın, “tüm dünya yemişlerini kendine has bir aplikeyle tasarrufuna almanın”, böylelikle de dünya hâkimiyetine ermenin sistemidir. Buna karşılık bizim modernleşmemiz tahkiyenin anlamını yitirdiği, görselliğin ön plâna çıktığı bir zemine oturur. Osmanlı kültürünün formda kıvama ermiş, en zarif halini almış temaşa sistematiğini terk edip, yerine ikame ettiğimiz mütecessis bakış ve oryantalizme mündemiçtir. Dilsiz- dölsüz- köksüz bir dönüşüme denk düşer. Onun içinde ne sanatta ne siyasette ne fikirde… Hiçbir fikir adamının hiçbir sanatkârın hiçbir siyasetçinin muakkibi yoktur. Meselâ; resimde Bedri Rahmi’nin muakkibi kimdir? Sinemada Âtıf Yılmaz’ı günümüzde hangi sinemacı temsil ediyor? Ya da Hâlit Ziya geleneğinden gelen bir romancımız var mıdır diye sorduğunuz zaman, cevap bulma müşkülü baş gösterir. Bu sanatçıların atölyesinde yahut yanında yetişen insanlar yoktur demiyorum. Söylemek istediğim; bu insanların yanında yetişmekle beraber Batı’dan birinin takipçisi, daha doğrusu taklitçisi oldukları, kendi topraklarında yeşeren kültürel birikime bir yabancı gibi yaklaştıkları, öyle algıladıkları ve öyle yansıttıklarıdır. Fikri takip olmadığı, kimse kimseye referans vermediği için, sanatçılarımız gelenek–modern terkibi orijinal bir eser ortaya koyamıyor. Zannımca, Cumhuriyet dönemi kültür tarihimizde bunun tek istisnası, fikirde fâni oluş-aşk ve vecd haline misâl eserleri ve çok tanınan ama hiç bilinmeyen hayatlarıyla Necip Fazıl–Salih Mirzabeyoğlu içiçeliğidir.

 

Aslî prensipleri itibariyle birbirlerinden farklı medeniyetler yahut kültür sistemleri arasındaki geçişlilikte, bu nüfûz ve sirayet ediş süreçlere dayanmıyorsa; keyfiyet, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişimizde olduğu gibi yitiriş ve kopuşlardan ibaretse, ortaya çıkan en önemli olgu, geçmişi her türlü olumsuzluğun müsebbibi gibi göstermek; geçmişin tüm kültürel birikimini red ve inkârdır. Zira bin yıllık bir kültürün şekillendirdiği bir zihni bir başka kültürün biçimlendirmesi imkânsız denecek kadar zordur. Zora başvurmadan bunu yapamazsınız. Cumhuriyet yönetimi de bunu yaptı. Lağvettiği kurumların yerine ikame etmek istediği kültür merkezli hareketleri meşru göstermek için, geçmişten müsbet hiçbir şeyin alınmadığı, doğru olanın halkın değerleri değil, ona belletilenler olduğu yalanını, aydın despotizminin timsâli Tanzimat tipi aydınlar aracılığıyla, kurumsallaşmış şiddet eşliğinde, devlet politikası olarak uyguladı.  Dolayısıyla hilâfetin kaldırılması, saltanatın ilgâsı ve alfabe değişikliği gibi toplumu kökünden sarsan siyasî huruç hareketleri, iktidarı eline geçiren gücün sembolik tasarrufları olmanın ötesinde, doğrudan kültürel yeniden yapılanmayla alâkalı ve bu bilinçle gerçekleştirilmiş hareketlerdir. Osmanlı–İslâm kültürünün tümüyle reddi, bu kültürle yeniden bağ kurma imkânı sağlayacak tüm yolların iptali, tesadüfen gerçekleştirilmiş uygulamalar değildir: İktidarın, Müslüman Anadolu insanını tarih sahnesinden silmeye yönelik ve sistematik tasarruflarıdır. Ne yazık ki insanımız hayatın tüm alanlarından silindiğinin idrâkine ancak iş işten geçtikten sonra varabilmiştir. Oysa merkezî yönetim bu rahatsızlıkları hiç dikkate almamış, güç kullanımını meşrûlaştırmak için, yaşananları basit siyasî meselelermiş gibi görmekte ve göstermekte hiçbir beis görmemiştir. Tarihte başka örneği var mıdır bilmiyorum ama ne hazindir ki; sömürgecilik dönemi yaşamadığı hâlde, kendi imparatorluk geçmişini sömürgeci dönemi gibi algılayıp öyle de gösteren tek ülke olma “şerefi” herhalde bize ait.

 

Tanzimat Fermanı, Batı’da yeni düzenin üstüne oturduğu, Antik Yunan ve Roma’dan mülhem sosyal kontratın Osmanlıya uyarlanmış hâlidir. Bu adaptasyon sürecini estetik cerrahinin insan vücuduna şuursuzca yaptığı müdahaleler gibi düşünürseniz, erken Cumhuriyet dönemi toplum olarak “travesti”leşme sürecinin tamamlandığı döneme denk gelir. Merkezî yönetim alfabe değişikliğiyle bir gecede toplumun hafızasını silerken, aklı sıra yeni-beyaz bir sayfa açacak, yeni kimlik bunun üzerine inşa edilecekti. Böylelikle o güne kadar öğrendiğimiz tüm bilme biçimlerini terk edecek ve Batılılaşmış olacaktık. Olmayacak duaya amin demekten farksız bu durum defalarca darbelerle pekiştirilmesine, hep yeniden geri dönüşlerle yinelenmesine ve yenilenmesine rağmen bir türlü tutmadı. Anadolu insanı ferasetiyle kurulan tüm tuzakları gördü ve bozdu.

 

 Son yıllarda Türkiye büyük bir dönüşüm yaşıyor.  Siyasî iktidar toplumu geçmişiyle barıştırma gayreti içinde. Bu çabalar takdire şayan olsa da; belirli zaman dilimlerine ait formlar taklit edilerek Osmanlı kültürü ihyâ edilemeyeceği gibi, onu idrâkten âciz, tümüyle red ve inkâr eden zihniyetle barışık yaşayabilmek de pek mümkün gözükmüyor. Zira Tocqueville’in dediği gibi; “geçmiş geleceği aydınlatmadığı zaman, zihin karanlıkta ilerler.” Bizde toplum olarak, kaybettiklerimiz ve bulduklarımızın resmi halinde; ikiyüz yıldır gözlerimiz bağlı, geçmişimizden de izler taşıyarak ıssız bir çölde yürümeye devam ediyoruz. Zihnimize yerleştirdiğimiz belli bir bakış açısıyla, sadece görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Gördüğümüz şeylerin seçilmiş kısımlarına odaklanarak görülmemişe genelleme yapıyor, edindiğimiz enformasyon arttıkça da doğrulandığımız hissine kapılıyoruz.

 

Bu vesileyle, İslâm’a karşı nefretin zifiri karanlığından bir türlü çıkamayan, Müslüman halka sanki bir şeyler lütfetmiş gibi küstahça davranmayı, haklı ve hâkim olduğu inancı içinde kendinde bir hak olarak gören ve kendilerini çağdaş, modern, beyaz Türk… Olarak tesmiye eden, resmi ideolojiye teslim olmuş çevrelere bir çift sözüm var: Her dönem hep yeniden üretilen yoksulluğun üstünü örterek ve bu durumu inançlar arası farklılığa vehmederek yaşıyorsanız; farklı toplumların, farklı giyim kuşam ve beslenme alışkanlıklarının, kendilerine has damak tadlarının, zevklerinin olamayacağına, bu insanlara bu hayat tarzını sadece yoksulluğun seçtirdiğine inanıyorsanız; acının, çaresizliğin her türlüsüne katlanarak yaşamak zorunda kalan insanların yüzüne manda rehaveti içinde bakabiliyor; rejimin, düşünen ve kendini ifade eden insanlardan yargısız ya da “yargılı” infazlarla kurtulmasında bir beis görmüyorsanız; cins kafalar yıllar boyu fizikî ve zihnî lince tâbi tutulurken vicdanınız hiç sızlamıyor, kendi hayatınız ve rahatınız dışında hiçbir şeyi umursamıyor, kendi geleceğiniz dışında hiçbir şeyden endişe etmiyorsanız; mazlum halkların haklı savaşını terör olarak görüyor ve yaşadıkları acı bilinenin üstünde ve ötesinde olmasına ve bunu bilmenize rağmen; hâlâ yasalara, yasal düzenlemelere, insan haklarına kof göndermelerle bu işlerin düzelebileceğine inanıyorsanız; acı çekmeyi, buna tahammül etmeyi, hayatta kalmayı becerdiğini ispatlamış, “var olma” direnci göstermiş insanlara sahip çıkmak yerine; tek kelime etmekten âciz, tepkisiz öylece bekliyorsanız; üstelik tüm bunların üstünden kuru bir mantıkla atlayarak; sırtınızı dayadığınız, varlık sebebi hâline getirdiğiniz siyasî, hukukî, ahlâkî kuralları hâlâ uyulması gereken biricik kural olarak dayatmak küstahlığında diretiyorsanız; devâ bulmaz biçimde, gerçek sandığınız şeylerle kalbleriniz mühürlenmiş, gözleriniz perdelenmiş, kulaklarınız tıkanmış, “travesti”leşme sürecini tamamlamış modern bireyler olarak; riyakârlığın, bayağılığın, “yokluğun buz denizinde” boğulmaya devam edebilirsiniz! Büyük umutlarla çıktığınız modernleşme yolunda elinizde kala kala; “ekmek için Ekmeleddin” absürdlüğünde tükenen, ne adına savunulduğu belli olmayan kof bir ideolojiden başka bir şey kalmamış demektir. Oysa “Modern insanın büyüklüğü karşı çıkışında yatar.” Peki, o zaman… Sizler nasıl modern oluyorsunuz? Kusura bakmayın ama, siz modern falan değil; birkaç klişeyle kendine yeten, yozlaşmışlığı modernlik kılıfı içinde yutturmaya çalışan ve giderek fosilleşen zavallılarsınız!..

 

Aylık Dergisi, Ağustos 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Geçmiş, Geleceği, Aydınlatmadığı, Zaman, -, Mevlüt, Koç,
Yorumlar
Haber Yazılımı