Haber Detayı
30 Nisan 2014 - Çarşamba 12:52
 
Gorki'ye Açık Mektub - Bilgehan Eren
Edebiyat Haberi
Gorki'ye Açık Mektub - Bilgehan Eren

"Gün gelecek düşmanlarımızın sözlerini değil,

dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız!"

 

Ölümünün üzerinden neredeyse 80 yıl geçti Maksim Gorki. Bu zamana kadar türlü vesilelerle zihnime hücum etsen de, (ki bu noktada Kenan Duru'nun Akademya'daki tercümelerini de anmadan geçemeyeceğim) sana yazma iştiyakını bugünkü kadar hiç derinden hissetmemiştim. Zira yeni yeni fark ediyorum ki, senden sonra da pek fazla bir şey değişmemiş bu âlemde. Yine açlık, yine zulüm, yine işkence, yine gözyaşı, yine sömürü… Ve belki en acısı da, -Bâbıâli adlı eserinde seni büyük edebiyatçılar arasında sayan- Üstad ileMütefekkir'in arasında geçen bir konuşmada vurgulanan şu husus:

Mütefekkir der ki Üstad'a:

-"Efendim, artık eskisi gibi hiçbir şey tepki görmüyor, kanıksandı. Artık ISTIRABI kalmadı!"

Üstad cevab verir:

-"Ne güzel söylüyorsun, ıstırabı kalmadı... Adam gazete okurken, şöminenin ateşinden ayağı yanıyor... Bir hastalık var; yanmasına rağmen duymuyor! Istırab bile ilahî bir lütuf, şifa yerine geçiyor! Allah, Allah, ne hâldir bu! Ne korkunç hâle geldi! Hiçbir devir böyle bomboş kalmadı, hiçbir devir."

Ve Mütefekkir bir eserinde şöyle seslenir:

- "Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin iptaline ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu... Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler... İnsan olma özenci!.."

Evet Usta Gorki, bazı şeylerin hiç mi hiç ıstırabı kalmadı. Okumanın, düşünmenin, sorgulamanın, muhasebe etmenin... İnsanoğlu, eşref-i mahlûkat olma vasfını, merhameti-vefayı-sadakati-diğergâmlığı yitiriyor.

Sakın bu teşhisimi abartılı bulma, inan ki mübalağa etmiyorum. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada açlık çeken 1 milyardan fazla insan var. Ve birilerinin ekmek bulamadığı bu dünyada, etten kıyafet giyen “Lady”ler, insanları “Gaga”lama peşinde. Zengin fakir arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Ocak 2014'te yayımlanan bir araştırmaya göre, dünyadaki en zengin 85 kişinin serveti, en fakir 3.5 milyar insanın toplam mal varlığına denk geliyor. Dünya nüfusunu şu ânda kabaca 7 milyar olarak alırsak, bu toplam nüfusun yarısı demek oluyor.

Üstad bir şiirinde ne diyordu:

 

"Allah'ın on pulunu, bekleye dursun on kul

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul

Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa

Yaşasın kefenimin kefili karaborsa"

 

Görüyorsun ya Gorki, oligarşi devam ediyor ve "mutlak ahlâk"tan hisse almayan "iktisat" olmuyor, olamıyor.

Diğer taraftan da günümüzde, insan hakları ihlalleri her geçen gün katlanıyor, egemenler dünyanın dört bir tarafında sinek öldürür gibi "insan" öldürüyor. Hemen yanı başımızdaki Irak’ta, son birkaç yılda iki milyon kişi öldü! Hem de ne adına biliyor musun Gorki?!.. “Özgürlük ve demokrasi” adına… Çarlık rejimi kalmadı ama küresel firavunlar dünyayı kapladı.

Çarlık rejimi demişken, sen o rejimden çok çektin Usta Gorki; defalarca tutuklandın, şiddet ve baskılara maruz kaldın. Gerçi kim çekmedi ki senin devrinde?.. Şu an hemen aklıma gelen, meselâ Dostoyevski, yaklaşık 10 yılını hapis ve sürgünde geçirdi. Gogol bürokrasiyi eleştirdiği bir tiyatro oyunu yüzünden Rusya’yı terk etmek zorunda bırakıldı. Dostun Tolstoy’un yaşadığı büyük sıkıntılar bir tarafa, Devrim sonrası Sovyetler’in onu sadece “şairmiş” gibi tanıtma madrabazlığı ise ayrı bir mesele. Niçin? ÇünküTolstoy’un fikirlerinden korkuyorlardı. İnsanlar ölse de, fikirlerin taliblerinde yaşamaya devam edebileceği hakikatinden tir tir titriyorlardı.

Ne ilginç değil mi Gorki, asrının vicdanı olanlar, o asır içinde, asrının alçakları olarak hep yaftalanıyor. Senin devrinde sürgüne gönderilen, hapse atılan adamlar, şimdilerde ne kadar da büyük gözümüzde. Sadece o devir de değil; Sokrates'ten Bruno'ya kadar daha kimler kimler… Hatta bugünlerde şarkıcı Ahmet Kayabile… Oysa daha 10-20 yıl önce Ahmet Kaya dinlemek, bu ülkede vatan hainliğine eş değerdi. Kürtçe şarkı söylemek istiyorum dediği için üzerine bardaklar, çatallar fırlatılmıştı. Bugün ise devletin bizzat açtığı bir Kürtçe kanal var. Ve 2010 yılının son günlerinde, Ahmet Kaya’nın ölümün 10. yılı vesilesiyle, Kültür ve Turizm Bakanı’nın da katıldığı bir anma toplantısı düzenlendi.

Her şey zamanında sanırım Gorki… Bence adamlık, Eski Yunan’da Sokrates’ten taraf olabilmekte, ateş yığınlarının üzerindeki Bruno’ya bir damla su verebilmekte, Yahudi-Mason tertibine karşı “Kızıl Sultan değil, Ulu Hakan Abdülhamid Han!” diye haykırmakta, zulüm karşısındakilerle kolkola girebilmekte yatıyor. Açıkçası düşünüyorum da Gorki; bugün şakşakçı bir tavırla, adi pohpohlamalarla, “şöyle büyük, böyle büyük” diye meth-ü sena dizdiğimiz adamları, acaba o devirde yaşasaydık, ne kadar sahiblenebilirdik?.. Çar, Dostoyevski’yi idama mahkûm edip, ölüm mangasının karşısına çıkardığında, “Durun! Bu adam çağının en büyük aydınlarından birisidir! Ona sıkılacak kurşun saf tefekküre, hakikate sıkılmış bir kurşun olacaktır!” diyerek direnebilir miydik?.. Çarlık zulmü altında Dostoyevski okuyabilir miydik?.. Yahut sen çok okumak istediğin o üniversitenin kapısı önünde ekmek satmak zorunda kaldığında, seni o okula davet edebilir miydik?.. Bugün bazı şeyleri ne kadar rahat konuşup, ne kadar da rahat sahibleniyoruz ama… Elbet kimsenin aklına da gelmiyor, bugün sahiblenilmesi gereken bir şeyler var mıdır diye de sormak… Zira fethedilmiş yerde fatihçilik oynamaya o kadar alışığız ki…

-"Adamı diriyken değil de ölünce sevmek veya sahib çıkmaya yeltenmek, ceset mezara girdikten sonra ziyafete üşüşen kurtçukların işi... Kıytırık muharrirlerin ve kereste sanatkârların. Benim işim değil!.. Ölüyü hayırla yadetmeyle, arkasından 'sahte güzelleme'ler düzme arasındaki farkı anlamayan şapşallıksa, hiç değil!" Mütefekkir işte aynen böyle söylüyor Gorki.

Jean-Paul Sartre ise "Denemeler" adlı eserinde AYDINLAR'ın sorumluğu, savaşçılığı, zaafı ve sahtekârlığı üzerine şu satırları paylaşır:

-"Biz yazarların önlememiz gereken şey, sorumluluğumuzun suçluluğa çevrilmesi ve elli yıl sonra bize şunun söylenmesidir: Bu adamlar dünyanın en büyük felaketinin geldiğini gördüler ve sustular."

-"Bir yazar, ne kadar kenara çekilirse çekilsin, kavgaya karışmaya, damgalanmaya, lekelenmeye mahkûmdur. Yazar, sanatını hiç ses vermeyen biblolar yapmakta kullandığı zaman bile, bu hâli bir tutumun belirtisidir. Bu demektir ki, edebiyat ve toplum bir bunalım geçiriyor, toplumun yazgısını ellerinde tutanlar yazarın, devrimcilere katılmaktansa, süs eşyası yapmakla kalmasını istiyorlar."

 -"Madem ki yazar, toplumun dışına çıkmaz, o halde çağına iyice sarılsın; tek çıkar yolu budur. O, çağının, çağı onun malıdır. Balzac'ın 1848 günlerinde kayıtsız kalmasını, Flaubert'in Komün hareketini anlamamasını üzüntüyle karşılıyoruz; onlar adına üzülüyoruz; bir daha ellerine geçmeyecek olan bu fırsatı kaçırmış oldular. Biz, zamanımızdan hiçbir şey kaçırmak istemiyoruz. Belki daha güzel zamanlar vardır; ama bizimki budur; bizim yaşayacak olduğumuz hayat bu savaşın, belki bu devrimin ortasındaki bu hayattır... Yazar, çağının adamıdır. Her söylediği, her SÖYLEMEDİĞİ sözün, çağında yankısı olur. Flaubert'i ve Goncourt'u, Komün hareketinden sonraki zorbalığa karşı koyan bir tek satır yazmamış olmaktan sorumlu tutuyoruz. Bu, onların işi değildi denebilir. Calas Davası Voltaire'in işi miydi? Dreyfus Davası Zola'nın işi miydi? Kongo'nun yönetimi Gide'in işi miydi? Bu yazarlardan her biri, hayatlarının bir dönemecinde, bir yazar olarak ne derece sorumlu olduklarını ölçmüşler"

-"Biz, çağdaşlarımız için yazıyoruz; zamanımıza, dünyamıza geleceğin gözleriyle bakmak istemiyoruz. Kendimizi, kendi ölümlü gözlerimizle görmek istiyoruz. Davaları, insan, sağken kazanır yahut kaybeder."

-"Aramızdan (yazarlardan) birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da bir anıt dikiyorlar adına. Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler."

Son satırları okuduğumda Usta Gorki, aklıma hemen Cocteau'nun meşhur sözü geldi: "Bazı adamların heykelleri, hayattayken üzerlerine atılan taşlardan yapılır."

Bu arada sahi sendin değil mi Gorki, okuma aşkıyla yanan. Hatta şöyle demiştin; “Biri bana okuyacaksın ama her pazar günü meydanda kırbaçlanacaksın dese, hiç düşünmeden kabul ederdim.” Şunu bilmeni istiyorum ki, bu ülkede de yıllarca okumak isteyen kızları başörtüsünden dolayı kapılarda beklettiler, ikna odaları kurdular. Bu “ikna” meselesi sana oldukça tanıdık gelir sanırım. Çarlık rejimine ruhunu veren Deli Petro, insanların kafası daha çok çalışır düşüncesiyle (!) nasıl ki onların sakallarını zorla kestirtiyorduysa, biz de bu topraklarda “Başını aç ki daha çağdaş olasın ve üniversitemize girebilesin!” ihtarlarıyla çok karşılaştık. İhtar diyorum da, sakın yanlış anlama; başını açmayanlar daha düne kadar üniversiteye giremiyordu. Şu sıralar gündemde "twitter"a girememek var. Bir taraftan devlet eliyle tabletler dağıtılıyor, diğer taraftan mecralar yasaklanıyor... 

Senin şu hayatını ve devrinin şartlarını anlattığın muhteşem üçlemen var ya; “Çocukluğum”, “Ekmeğimi Kazanırken” ve “Benim Üniversitelerim”… Bugünlerde de üçleme deyince aklıma iki şey geliyor. BirisiSemih Kaplanoğlu’nun sinema üçlemesi; “Yumurta”, “Süt” ve “Bal”… Diğeri ise üniversitelerdeki üçleme; o da Semih Usta’nınki gibi “Yumurta” ile başlıyor ama devamı biraz farklı; “Cop” ve Biber Gazı” şeklinde devam ediyor. Biliyor musun Gorki, biz eskiden sözü balla keserdik ama şimdilerde biber gazıyla kesiyoruz. Hatta senin “Ana” isimli romanında anlattığın işçiler var ya, gerektiğinde onlara “tekel”den şamar da attık. Günlerce ağır kış koşullarında, sokaklarda çadır kurup bekledikleri yetmediği gibi, üzerine de her türlü hakaret ve yaftalar saldık. Ve açıkçası bilemiyorum, insanlığımızdan utanıyor muyuz, Allah’tan korkuyor muyuz?!.. Vahşice dövülerek öldürülen Ali İsmail'i, nişan alınan Berkin ve Burak Can'ı bu sistemin nesiyle açıklayacağız? Peki ya yüreği yanan acılı bir ANNEnin meydanlarda yuhalatılması, hangi dünya görüşünün, hangi ahlâkın, hangi inancın karinesidir?!.. İnan yazmakta zorlanıyorum.

Üç-beş kuruş için toprağın metrelerce altına girerek, ruhunu ruhsatsız çal(ış)an bir madende bırakmak zorunda kalanları istersen hiç mevzu bile etmeyeyim. Suriye'deki katliamlardan, açlıktan ölen çocuklardan, Guantanamo işkencehanesinden, açık cezaevi hâline getirilmek istenen Gazze’den, Doğu Türkistan’daki Çin zulmünden, Arakan'dan, Orta Afrika'dan, Mısır'dan, ensest kardeşler CIA ve MOSSAD’ın yaptığı operasyonlardan, ve namussuzun-arsızın-hırsızın elini kolunu sallayarak paşa paşa dolaştığı, paraya-koltuğa-makama yüz sürenlerin serbest, secdeye yüz sürenlerin ise mahpus olduğu bir ülkeden, hiç mi hiç bahsetmeyeyim istersen. Zira insanlığın bitmek üzere olduğu bir asırdayız.

Şu senin üçlemene tekrar gelmek istiyorum, özellikle de “Benim Üniversitelerim”e… Çocuk yaşta babanı kaybedip, ninen ve dedenle yaşamak zorunda kaldın. Onların durumu da o kadar kötüydü ki, mecbur çalışacaktın. 8 yaşında bir çocuk; açlığın, soğuğun, kıtlığın ve üstüne üstlük Çarlık zulmünün hüküm sürdüğü bir coğrafyada ölmemek için para kazanmak zorundaydı. Sonra biraz büyüyünce üniversite okumak için büyük bir umutla Kazan’a gittin. Ama orada da hiçbir şey değişmedi senin için. Günlerce aç kaldın, sonunda da bir fırında iş buldun. Üniversiteye gitmek bir tarafa, bir kitap alacak parayı bile çok zor buldun. Şimdi biliyorum, ailesinden başka neredeyse herkes unutmuştur ama, geçtiğimiz yıllarda, harç parası için inşaatta çalışırken düşüp ölen çocuk vardı ya; işte “Benim Üniversitelerim”… Anlayacağın senin hikâyen kaldığı yerden, başkaları tarafından yazılmaya devam ediyor.  Unutmadan, bir de hani fırın sahibiSemyonov vardı ya, hani senin güç bela aldığın Schopenhauer’ın kitabını fırına atıp yakmak isteyen… İşteGorki, bu topraklarda daha 30 yıl öncesine kadar çok kitab yakıldığına şahid olduk. Kaldı ki hâlâ da neleri okuyup, neleri okumamamız gerektiğine çağın Semyonov’ları -bir şekilde- karar veriyor. Bazen insanları susturuyor, bazen tashih hatalarıyla dolu yalan yanlış kitabları kendileri basıyorlar. Gerçi haklarını yemeyelim bunları bedava dağıtıyorlar. Ve tüm bunların yanında Gorki, biliyor musun bazı "egemen"lerin KİTAB'a hiç mi hiç saygısı olmuyor. "Dindar nesil yetiştireceğiz" diyenler, önce bakara-makara yapmak yerine, bu milletin hassasiyetlerine-inancına "bakan"larını ama göremeyenlerini yetiştirseler keşke... Sahiden ne iyi olur. Fakat "bedavacılık"a öyle alışmışız ki imanımıza da musallat olmuş. Bu duruma din adamlarından bile doğru düzgün tenkit gelmemesini başka türlü yorumlayamıyorum. Ve cidden merak ediyorum, "din"in adamı mı, yoksa "güç"ün adamı mı bunlar?..

Semyonov demişken, “pis-rüşvetçi-aşağılık adam” diye içimden haykırmak geliyor. Gerçi ne fayda!.. Günümüzde de neredeyse, her yer rüşvet, her yer hırsızlık, her yer zorbalık... “Dünya Şeffaflık Örgütü”nün yayımladığı raporlara göre, rüşvet hızla artarken, dünya da gittikçe daha çok yozlaşıyor. Anlayacağın Gorki,Semyonov’lar ölmedi, kıtaları dolaşıyor! Böyle bir ortamda insan, bazen Albert Camus'nun "Yabancı"sı gibi hissediyor. Fakat sonra yine onun mücadeleyi öğütleyen bir sözü geliyor akla:

-"Ben kendi hesabıma insanlığın yüz karasıyla savaşmaktan geri kalmadım, katı yürekli insanlardan tiksindiğim kadar hiçbir şeyden tiksinmedim. En koyu umutsuzluğumuz içinde, bu umutsuzluğu aşmanın yollarını aradım. Bunu da iyiliğimden, herkesten daha üstün ruhlu olduğumdan yapmış değilim. Ama ben doğuştan içimde taşıdığım bir sezgi ışığına bağlıyım."

Yeri gelmişken bir şey itiraf etmek istiyorum. Uzun yıllar seni, Çarlık rejimine karşı olduğun için Bolşevik sanmıştım. Oysa sen, Bolşevik Devrimi’nden sonra Rusya’ya doğru düzgün adımını bile atmadın, vaktinin çoğunu ülke dışında geçirdin. Kaldı ki ölümün de çok şaibeliydi. Bolşevikler tarafından zehirlendiğin iddia edildi. Sen ne Çarlık, ne de Bolşevik yanlısıydın. Sen mutlak adaleti arayan bir ahlâkçı, zamanın zulmüne karşı koymaya çalışan bir aydındın. Ve yaptığın nefs muhasebeleriyle, -öyle yahut böyle- her büyük sanatçı gibi Allah’ı arıyordun!..

Ne diyordu Mütefekkir: "Her soylu ve çileli sanat adamı, ilahî memuriyeti gereği çağından erken doğmuş ileri bir ruh mayasının sahibi olarak, idealle, içinde bulunduğu vasatın gerçeği arasındaki çelişmeyi yaşar. Ve, kaide olmasa da umumiyet itibariyle, muhatablarının bönlüğüyle kendi emeğini karşılaştırdığı zaman, biricik gıdasının hüsran olduğunu görür."

Bu arada Usta GorkiMütefekkir demişken, O'nunla da ilgili yukarıdaki sözlerinin bitişiğinde hemen bir şey aktarayım. Hayreddin Soykan bir yazısında Mütefekkir için "Çağına Büyük Gelen Fikir Devi" der. VeTakiyettin Mengüşoğlu'nun bir tesbitine yer verir:

"Düşüncelerin etkisi, onların bilinmesine, anlaşılmasına bağlıdır. Hiçbir düşüncenin kendiliğinden etkisi olamaz. Fakat bazı bilim adamları ve filozoflar, içinde yaşadıkları çağı, bu çağın bilgi ve anlayış seviyesini aşıyorlar. Ancak gelecek bir zamanda anlaşılması, benimsenmesi mümkün olan düşünceler ortaya koyuyorlar; ve çok ileriye ait olan bu düşüncelere karşı bazı çağlar, bir anlayışsızlık gösteriyorlar; kör olabiliyorlar. Nitekim Schopenhauer ve özellikle Nietzsche gibi filozoflara, uzun zaman felsefenin dışında, kenarında bulunan filozoflar gözüyle bakılmış, düşünceleri ciddiye alınmamıştır. Hele Nietzsche ancak zamanımızda anlaşılabilmiştir."

Usta Gorki, mektubumun başında demiştim ya, senden sonra da pek fazla bir şey değişmedi dünyada... Evet, mektubumun sonunda bunu aynen tekrarlıyorum; devran aynı devran Gorki! Eğer bugün yaşıyor olsaydın, gerçek ismin olan Aleksey Maksimoviç Peşkov’u yine bir kenara bırakır, “acı” müstearını, “Gorki”yi kullanırdın. Zira dünyada hâlâ pek çok acı var. Ve hâlâ gerçek fikir-sanat, “acı”dan doğup, kavgayla yaşıyor. Bu da “ebedî güneş”in ısıttığı vicdanlar karşısında, saf tefekkürün boynunun borcu sanırım!

Usta Gorki!.. Mefkûreci ahlâkı taşıyan sanatını saygıyla selamlarım!...

Aylık 115. Sayı, Nisan 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı