Haber Detayı
01 Kasım 2017 - Çarşamba 07:14
 
Hat Sanatının İslam Sanatları Arasında Hususi Bir Yeri Vardır
Sakarya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç Dr. Mehmet Memiş ile başta hat sanatı olmak üzere İslâm sanatlarıyla alâkalı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Söyleşi Haberi
Hat Sanatının İslam Sanatları Arasında Hususi Bir Yeri Vardır

Okurlarımızın tanıması açısından sorarsak, Mehmet Memiş kimdir?

Çorum’un Bayat İlçesine bağlı Yoncalı Köyü’nde doğdum. İlkokulu köyümde, ortaokulu ilçemde, liseyi Çorum İHL’de okudum. 1984 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Lise yıllarımda heves ettiğim ve amatörce ilgilendiğim hat sanatıyla, fakülte öğrenimim sırasında tanıştım. Seçmeli hüsn-i hat dersimize gelen Konyalı Hattat Hüseyin Öksüz hocamın fakülte dışındaki özel hat derslerine de katıldım. 1985 yılında Kadıköy Kemal Atatürk Ortaokulu’na öğretmen olarak atandım. Bu tarihten itibaren, Hüseyin hocamın tavsiyesi ile çalışmalarıma Hattat Hasan Çelebi hocamla devam ettim. Merhum Prof. Dr. Ali Alparslan’dan ta’lik ve divanî yazılarını meşk ettim. 1992 yılında Hüseyin Öksüz (Konevî) hocamdan sülüs-nesih dalında icâzet aldım. Benimle birlikte, Merhum Fevzi Günüç, Mehmet Özçay ve Erol Dönmez için 1993 yılında Fatih Camiinde icazet merasimi yapıldı. Bildiğim kadarıyla bu, merhum Hamid Bey’in talebelerine verdiği münferit icazetlerden sonra, Cumhuriyet döneminin ilk geleneksel icazet merasimi idi. 1985-1988 yılları arasında Topkapı Sarayında, Kültür Bakanlığı tarafından yürütülen Türk Süsleme Sanatları (Tezhib) kurslarına katıldım. Ancak bir süre uğraştıktan sonra tezhib çalışmalarını bıraktım.

Yüksek lisans eğitimimi Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde, Geleneksel Türk Sanatları Anasanat dalında yaptım. Doktoramı aynı enstitünün Türk-İslâm Sanatları Tarihi Bilim Dalında 1998 yılında tamamladım. 1993-1999 yılları arasında Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştım. 1999’da Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesine, Türk-İslâm Sanatları Tarihi Anabilim Dalında yardımcı doçent olarak atandım. Hâlen aynı yerde doçent olarak görevimi sürdürmekteyim. Üniversitemizin Güzel Sanatlar Fakültesinde de Hat Sanatı dersleri veriyorum.

Görev yaptığım yerlerde şimdiye kadar yaptığımız özel hat dersleri ile yetişen talebelerimizde bulunmakta. Yurt içinde ve yurtdışında katıldığım çok sayıda müşterek sergi yanında, çoğu uluslararası olmak üzere 25 kadar kişisel sergi açtım. İmzalarımda, son yıllarda “Râmî” mahlasını kullanıyorum. Daha çok sülüs, nesih ve celi sülüs dallarında çalışmalar yapıyorum. Türk İslâm Sanatları alanında yayınlanmış makale ve tebliğ çalışmalarımız da bulunmakta.

Hat sanatının tarihî gelişim sürecinden bahsedebilir misiniz?

Hat sanatının tarihi İslâmiyet’le birlikte başlar. Gerek Kur’an-ı Kerim’in okuma yazma hususundaki teşvikleri ve gerekse Allah Resulü (SAV)’in bu hususta aldığı bazı tedbirler sayesinde, İslâm toplumunda okuma yazma oranı hızla arttığı gibi, yazıda da şekil bakımından ciddi gelişmeler görülür. O dönemde bu alandaki en önemli faaliyet Kur’an ayetlerinin yazıya geçirilmesidir. Vahyin yazıya geçirilmesi ile vazifeli kâtiplerine yaptığı ikazlara bakılırsa, Hazret-i Peygamber (SAV) sadece yazının imlâ bakımından doğruluğuna değil, şekil bakımından güzelliğine de önem vermiştir. Nitekim Resûlullah’ın kâtiplerine: “Kalemi eğri kes, Besmelenin ‘Bâ’sını dik yaz, ‘Sin’in dişlerini belli et, ‘Mim’in gözünü açık yap, ‘Nun’un çanağını uzat…” gibi tavsiyelerde bulunduğu kaynaklarda zikredilir. Bir hadis-i şeriflerinde de; Çocuğun anne ve babası üzerindeki üç hakkını: “Güzel yazmayı, yüzmeyi ve ok atmayı öğretmesi ve ona helal rızık yedirmesidir” şeklinde zikreder.

Bilahare Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) zamanında Kur’an’ın toplanıp Mushaf haline getirilmesi, Hazret-i Osman (r.a.) zamanında çoğaltılması yazının gelişimi bakımından önemli faaliyetlerdir. Bu faaliyetler sonraki dönemlerde de artarak devam etmiştir. Abbâsîler zamanında ilim ve sanat hareketlerinin gittikçe artması sonucu özellikle Bağdat’ta kitap yazma ve çoğaltma çalışmaları hız kazanmış, buna paralel olarak da farklı yazı şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır. “Aklâm-ı Sitte” denilen Muhakkak, Reyhânî, Sülüs, Nesih, Tevkî ve Rikâ’ yazıları bu dönemde gelişmiştir. Bu yazıların gelişiminde en büyük hizmeti yapanlar Abbâsî devrinin meşhur hattatları İbn-i Mukle ve İbn-i Bevvab’dır. Son Abbâsi halifesi Musta’sım’ın evlatlığı olan Yâkut’un gayretleriyle bu altı yazı çeşidi daha da olgunlaşmıştır.

Tarih boyunca Müslüman sanatkârların Allah Kelâmı’na olan hürmet ve bağlılıkları, onların estetik alandaki gayretlerini bu sanat üzerinde yoğunlaştırmalarına vesile olmuştur. Bu yüzden hat sanatının tarihî gelişimi de daha çok Kur’an-ı Kerim üzerinde görülmektedir. Giderek alanını genişleten hat sanatı, yalnız Kur’an ve dinî metinlerle sınırlı kalmamış, yazının kullanıldığı hemen her sahada kendini göstererek mimarîde, kitaplarda, evrakta ve tablolarda bir güzellik unsuru olarak varlığını sürdürmüştür.

Türk hat sanatı denildiğinde akla hangi isimler gelir; bu isimler niçin ehemmiyetlidir?

Hat sanatı en ileri seviyesine Osmanlı döneminde ulaşmıştır. Özellikle Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren, yaklaşık her yüzyılda yeni gelişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişmeleri sağlayan en önemli isimlerden biri Amasyalı Şeyh Hamdullah’tır. Şehzadeliği döneminde Sultan II. Bayezit’in hat hocası da olan Şeyh, onun tahta geçmesi üzerine Saraya davet edilmiş, sultanın teşvikiyle saraydaki Yakut yazıları üzerinde çalışarak kendi ekolünü ortaya koymuştur. Bu aynı zamanda Osmanlı hat ekolünün başlangıcı sayılır. Daha önce mushaflar kûfî, muhakkak, reyhânî veya nesihle yazıldığı gibi; muhakkak-reyhânî, muhakkak-nesih, muhakkak-sülüs-nesih gibi ikili ya da üçlü yazı guruplarının bir arada kullanımı da yaygındı. Şeyh Hamdullah Mushaf kitabetinde daha okunaklı olan nesih hattını tercih etti. Ayrıca sayfa düzenini, satır aralarını, satır sayısını en güzel ölçülerine kavuşturdu. Mushaf yazısına zarafet ve sadelik kazandırıldı. Türk hat sanatında önemli isimlerden biri de XVII. asrın II. yarısında, nesih yazıya yeni bir canlılık ve estetik kazandıran Hafız Osman’dır. 25 adet Kur’an yazmıştır. Yazdığı ve daha sonra basılarak yaygınlaşan mushaflarıyla İslâm dünyasında en fazla tanınan Osmanlı hattatıdır. Celî yazıda ise Mustafa Râkım öne çıkar. XVIII. Asrın sonlarında yetişen Râkım bilhassa celî sülüste harf estetiği ve istif yönünden daha olgun ölçü ve nisbetleri yakalar ve kendi ekolünü oluşturur. Aynı zamanda Sultan II. Mahmut’un hat hocası olan Râkım’ın bir başka önemli hizmeti de padişah tuğralarını ıslah etmesidir. Bu sebeple tuğralar “Râkım öncesi” ve “Râkım sonrası” şeklinde bir tasnife tâbi tutulmuştur.

Ta’lik hattında Mehmed Esad Yesâri ve oğlu Yesarizade Mustafa İzzet efendiler önemli isimlerdir. Bilhassa İslâm coğrafyasının birçok yerinde, çok sayıda eseri bulunan Yesarizade’nin hat sanatımızdaki asıl önemi, Türk ta’lik ekolü’nü oluşturmuş olmasıdır. Bundan sonra hattatlar İran’ın nestalik üslubunu terk ettiler ve Yesarizade Ekolü’nü takibe başladılar. Mehmet Şevki Efendi XIX. Asırda sülüs ve nesih yazılarını zirveye çıkardı. Hâfız Osman ve İsmâil Zühdî’nin yazılarını tedkîk ederek bu yazı türlerinde hala takip edilen kendi tarzını geliştirdi. XIX. yüzyılın ikinci yarısında yetişen en güçlü hattatlardan biri Sami Efendi’dir. Sâmi Efendi celî sülüs ve tuğrada tabiri caizse Mustafa Râkım’ın eksiklerini tamamlamıştır. Ancak “Râkım’ı geçtiniz” diyenlere de, “Râkım geçilmez, onu geçtim diyen geri döner” cevabı ile ona saygısını ifade etmiştir. Celî sülüs kompozisyonların tamamlanmasında önemli katkısı bulunan hareke, tezyin işaretleri ve tarih rakamları Sâmi Efendide en mükemmel şekline kavuşmuştur. XX. yüzyılda yetişen birçok ünlü hattatın hocası 1912 yılında vefat eden Sami Efendi’dir.

Bu isimleri daha da artırmak mümkündür. İslâm coğrafyasında“Kuran-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Osmanlı döneminde bu hükmü haklı çıkaran nice kalem erbabı yetişmiştir. Hat sanatının Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine intikalinde önemli hizmetleri olan Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı ve Hamid Aytaç gibi isimleri de anmak gerekir.

Birinin hat sanatkârı olarak anılabilmesi ve hat sanatı icra edebilmesi için hangi şartları yerine getirmesi gerekir?

Hat sanatı icra edebilmek zaten hattat olabilmek demektir. Bunun için ilk şart kabiliyet sahibi olmaktır. Kabiliyet her sanat dalı için gereklidir ve fıtrî bir donanımdır. İnsanların yaratılıştan az veya çok, şu veya bu alanda istidatları zaten vardır. Ancak mevcut istidatlarını geliştirmeden yine sanatkâr olamazlar. Öyleyse herhangi bir alanda kabiliyeti olan kişinin o alanın icaplarına göre yaratılıştan gelen becerilerini geliştirip sanat seviyesine çıkarması lazımdır. Kısaca bu eğitim demektir. Hat sanatı icra edebilmek içinde hem kabiliyet hem de ciddi bir eğitim gerekir. Eğitim süresi ise istidat oranında kısa veya uzun olur. İkinci önemli husus mevcut kabiliyeti ehil ellere teslim etmektir. Sanat ancak ehil ellerden doğru bir şekilde öğrenilebilir. Farklı ve yanlış öğrenilen becerilerin sonradan düzeltilmesi daha zordur. Bir başka konu sabır ve sebattır. Güzel işlerin kolay ve çabuk yapılamayacağını bilmek gerekir. Öyle kabiliyetli insanlar vardır ki, sabır gösteremediği için bir sanat öğrenemezler. Ama daha az kabiliyetli insanlar azim ve sabırla yavaşta olsa bir yere gelebilirler. Bir de hattı sevmek önemlidir. İnsan, içinde bir heves ve muhabbet olmadan yıllarca ona emek veremez. Onun için “aşk olmadan meşk olmaz” derler ya. Hattat olarak anılabilmeye gelince; o da güzel ve kalıcı eserler ortaya koyabilmekle mümkündür. Uğraştığı sanata kendinden bir şeyler katabilmesi onu kalıcı kılar. Tarihte iz bırakan hattatlar bunu başarabilen şahsiyetlerdir.

Bugün her meselede kendini gösteren başıboşluk, kadim sanatımız olan hatta da kendisini gösteriyor.  Hat üslubsuz olmaz; buna mukabil günümüzde ölçüye uymayan hatlar yazılıyor. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Bu her zaman görülebilecek bir durumdur. Sanatı da istismar edenler, sanatı kullanarak kolay yoldan menfaat arayanlar olacaktır. Bugünkü farklılık, teknolojik imkânların bu işi daha kolay hale getirmiş olmasıdır. İşinin ehli olup ta teknolojiyi sanatının hizmetinde kullananları kastetmiyorum. Ama yeterli beceri ve donanımı olmadığı halde, akademik tabirle intihal diyebileceğimiz işler yapanları görüyoruz. Kalpazanlık anlamına gelecek işler görüyoruz. İnternet üzerinden dijital hat adı altında onun bunun eserini kırpıp kopyalayarak pazarlayanlar var. Bu da gerçek sanatkârların emeğini çalmak anlamına gelir. Aynı zamanda sanatın yozlaşması demektir. Bu tür işlerin önüne geçmek ise toplumu bilinçlendirmekle mümkündür. Önemli olan klasik üslubun gelişerek devam edebilmesidir. Yüzyılların birikimi ile estetik arınmanın zirvesine çıkan bu çizginin mutlaka devam ettirilmesi gerekir. Sanatkârlar olarak bizlerin böyle bir sorumluluğumuz da var. Öğreterek, anlatarak ve üreterek bu sorumluluğumuzu yerine getirmek durumundayız. Burada geleneksel eğitim usulü önem arz ediyor. Bu usûl talebenin yeterli seviyede öğrenmeden yazı yazmasına manidir. En azından sanatta belli bir seviye sağlar.

Bu topraklar İslâm ile yoğuruldu. Dolayısıyla Müslümanından Ateistine kadar hat estetiğinin vermiş olduğu bakış, insanımızın içine işlemiştir. İslâm sanatların toplumun estetik idrakini belirleyen bu kuşatıcı vasfı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

İnsanları güzele, güzelliğe çağıran İslâm’ın, bu kavramların kendinde tezahür ettiği sanata ve sanat eserlerine duyarsız kalması düşünülemezdi. Ancak İslâm her konuda olduğu gibi sanat konusunda da kendi prensiplerini ortaya koymuştur. Bu prensiplerin başında tevhid ilkesi gelir. Sûret yasağının temelinde de bu vardır. İslâm sanatının kendi rotasını bulmasında en önemli etken bu olmuştur. Aksi halde İslâm sanatı önceki kültürlerin devamından farklı bir şey olamazdı. Bu anlayış İslâm sanatını somuttan soyuta doğru yönlendirdi. Müslüman sanatkâr Allah’ın yarattıklarını aynen taklit etmemeliydi. Bu onun yaratıcılık vasfıyla rekabet etmek anlamına gelebilirdi. Bu nedenle o, gördüğünden ziyade anladığını ve htiğini yansıtmaya çalıştı. Görünen güzellikler aracılığıyla görünmeyene ulaşmayı amaçladı. İşte İslâm sanatının en önemli karakteristik özelliği budur. Toplumumuzun estetik idrakini kuşatan bu olguyu Merhum Necip Fazıl; “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” beytiyle çok güzel ifade etmiştir. Mimariden musikiye, edebiyattan hüsn-i hatta ve tezyinata, İslâm sanatının bütün dallarında bu temayı görürüz, hissederiz. Diğer taraftan hat sanatının İslâm sanatları içinde daha özel bir yerinin olduğunu söyleyebiliriz. İslâm toplumunda plastik sanatlar adına yapılan en erken faaliyetler yazı üzerindedir. Müslümanların henüz bir mimari geleneği bile yokken, ilâhî vahyin tespit vasıtası olarak yazı öne çıkmış, bilahare dünya müzelerinin en nadide koleksiyonlarını oluşturacak olan İslâm Kitap Sanatlarının nüvesini hat sanatı teşkil etmiştir. Cild, tezhib, minyatür, ebru gibi diğer sanat dalları da yazı etrafında gelişmelerini sürdürmüşlerdir. Bu bakımdan hat sanatı İslam kültürünün şiarındandır. Başka kültürlerde de bir alternatifi yoktur.

Hat sanatının günümüzde geliştiğini söyleyebilir misiniz?

Hat sanatının Cumhuriyet döneminde inkıtaya uğradığını biliyoruz. Ancak son otuz yılda hızlı bir toparlanma süreci yaşandı. Birçok alanda olduğu gibi bu konuda da halkımız kendi öz değerlerine sahip çıkmaya başladı. Millî ve milletlerarası alanda yapılan yarışmalar, ülkeler arasında gerçekleştirilen sergiler ve kültürel faaliyetler, üniversiteler ve yerel yönetimler tarafından eğitim programlarına dahil edilmesi hat sanatının gündeme gelmesine önemli katkılar sağladı. Diğer taraftan yetişen hattatlar çoğaldı. 1980’li yıllarda bu işin dünya çapında merkezi olan İstanbul’da hat sanatıyla uğraşanların sayısı iki elin parmaklarını geçmezken, şimdi Anadolu’nun birçok ilinde bu sanatla ilgilenenleri görmek mümkün. Sanat seviyesi açısından da durum oldukça ümit verici. Türkiye’de ve diğer ülkelerde çok iyi hattatlar yetişti. Çok seviyeli eserler ortaya konuyor. Ancak halkımızın sanata ilgisi açısından henüz istenen seviyede olduğumuz söylenemez.

Camilerde gördüğümüz hatlar genel itibariyle ölçüsüz ve göze hitap etmiyor. Bu hususta bir denetim mekanizması kurulmalı mı? Devletin sanattaki rolü nedir?

Yukarıda sözünü ettiğimiz başıboşluk ne yazık ki en çok cami yazılarında görülüyor. “Keşke hiç yapmasalardı da duvarlar boş kalsaydı dedirten” o kadar çok iş var ki. Sanki camiye süsleme yapılması şartmış gibi bir anlayış var toplumda. Halbuki ya yakışanı ve doğrusunu yapmalı, ya da hiç yapmamalı. Sanat tarafı şöyle dursun, zaten sınırlı yardımlarla yapılan bu yapılara amatör insanlar eliyle ve cüzi paralarla, bazen harfleri ve hatta kelimeleri bile eksik, ucûbe yazılar yazdırmaya ne gerek var. Bu anlayış ancak cemaatin bilinçlendirilmesi ile düzeltilebilir. Denetim mekanizmasından çok bilinçlendirmenin daha etkili olacağını düşünüyorum. Önce cemaate, özellikle de inşaatı yaptıran cami derneklerine bunun anlatılması lâzım. İl ve ilçe müftülükleri aracılığıyla belirli aralıklarla camilerde bu bilgilendirmeler yapılmalı. Hatta cami süslemesinde yer alan sanatlar da tanıtılmalı. Sonuçta bunlar İslâm kültürünün bir parçasıdır. Ben şimdiye kadar bu hususta bir Cuma hutbesi veya vaaz dinlediğimi hatırlamıyorum.

Modern hat sanatı hakkında neler düşünüyorsunuz?

Son zamanlarda bu tür çalışmalar da gündemde. Adını doğru koymak kaydıyla farklı çalışmalar yapılmasında bir sakınca görmüyorum. Güzel eserler de yapılıyor. Ancak geleneksel hat sanatı ile bu çalışmaları ayrı tutmak lazım. Klasik manada hat sanatı ölçülü yazma sanatıdır. Yani asırlar süren bir estetik arınma ile oluşmuş biçim ve ölçülere bağlı kalınarak icra edilir. Bir başka deyişle serbest çizgi sanatı değildir. Modern hat ise aksine serbest çizgilerle yapılır. Bu anlamda yapılan çalışmaların bir kısmı yazıdan çok grafik tasarım alanına giriyor. Hatta bazıları da yazı olmaktan çıkıyor. Yazı okunabilir olmalı ve bir mânâ içermelidir. Hattatın başarısı, görsel güzellikle beraber okunabilirliği sağlamasındadır. Bir de şu husus var: Hat sanatını yakinen tanımayan bazı kişiler klasik tarz hat çalışmalarını hep birbirinin tekrarı gibi görüyor ve hattatları farklı bir şey yapmamakla, sürekli eskiyi taklit etmekle itham ediyorlar. Hatta tabiri caizse hattatlar üzerinde bir mahalle baskısı oluşturuyorlar. Tabiatıyla bu düşüncede olanlara göre mesela 13. Asırdaki Yakut sülüsü ile 19. Asırdaki Şevki Efendi sülüsü arasında önemli bir fark bulunmuyor. Ama gerçek böyle değil tabiî. Bilakis hat sanatı sürekli kendini yenileyebilen, farklı ve yeni lezzetleri nüanslarda gizleyen, temel disiplini çerçevesinde yeni şive ve gelişmelere açık olan bir sanat dalıdır. Ama neticede bir çizgi sanatıdır. Farklı şeyler yapmak adına yazı sanatçısından resim ya da başka bir şey yapması beklenemez. O zaman başka bir alana girmiş olur. Klasik hat çalışmaları belli kurallara tâbi olduğu için ancak modern hat çalışmaları ile bir ölçüde bu tür taleplere cevap verilebilir.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz...

Ben de teşekkür ederim.

 

Aylık Dergisi 157. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Hat, Sanatının, İslam, Sanatları, Arasında, Hususi, Bir, Yeri, Vardır,
Yorumlar
Haber Yazılımı