Haber Detayı
02 Şubat 2019 - Cumartesi 16:19
 
Hayata Karşı -I- Zeynel Abidin Danalıoğlu
“Asıl tehlikeli olan bilmemek değil, bilmek. Bilmek, mesuliyettir. İnsan dediğinde mesuliyet aldığı kadar insan. Sen kendini ne olarak görüyorsun bu dünyada?”
Edebiyat Haberi
Hayata Karşı -I-  Zeynel Abidin Danalıoğlu

Doktor kalbimin artık beni daha fazla taşıyamayacağını söylediğinde, otuz beş yaşıma gireli bir hafta olmuştu. Fakat ben gençliğimi değil, kimin kimi taşıdığını düşünüyordum. Doktor bana yapmam ve yapmamam gerekenlerin listesini sayarken yapmamam gerekenlerin en sevdiklerim, yapmam gerekenlerin de sevmediğim demeyelim, ama pek hazzetmediklerim olduğunu fark ettim. Daha çok hareket etmemi, sebze ağırlıklı beslenmemi, asla sigara içmememi, hemen bütün suni gıdalardan uzak durmamı söyler ve bunların detaylarını sayıp dökerken “şu doktorun karşısında bir kapitalist olsaydı, kesin silahını çekip kaşlarının ortasına bir delik açmıştı”, diye düşünüyordum. Doktora bir noktada itiraz etmedim değil, “yürümeyi sevdiğimi ve bunu sıklıkla yaptığımı” söyledim. Ne kadar yatarak vakit geçirdiğimi sorarak beni susturdu. Buna cevap vermem kendi ayağıma kurşun sıkmak olurdu. Aslında doktor iyi adamdı ve gerçekten beni düşündüğü için bunların üstünde durduğu belliydi. Yine de insan kendi tabiatının zıddına hareket edemez, muayenehaneden çıktıktan sonra “kulağımın üstüne yatacağım doktor, boşuna anlatıyorsun” dedim. Tabii içimden söyledim bunları.

 

“Zekai yarım saattir ne anlatıyorsun oğlum, bu makineler kafamı bu kadar ütülemiyor.”

 

“Ayıp ediyorsun, İdris abi. Doktor bana bir tek öleceğim zamanı söylemedi.”

 

“Aslında onu da söylese kulak asmayacaksın, o halde boşa çene yormak niye?”

 

“Niye akıllanmıyorum ben, abi?”

 

“Bilakis, bu başına gelenler fazla akıllı olduğun için. Aptala bu dünyada ne olmuş Zekai, akıllı olmak başa beladır. Bir dakika! Doktor sana sigara içmeyeceksin mi, dedi?”

 

“Evet.”

 

“Sen sigara mı içiyorsun?

“…”

“Bu zamana kadar nasıl anlamadım hayret. Oğlum, Selim koş oradan iki çay söyle, kendine de oralet. Önce şu planyayı kapat evladım. Eh, yak bakalım.”

 

İdris abi uzattığı pakete karşı olan tereddüdümü görünce kaşlarını çattı. Bu arada Selim, çırak oluyor. Her zaman çırak olmak ne demek merak etmişimdir, mesela ben İdris abinin çırağı olsaydım, şimdi sigara içtiğimi öğrendiğinde kesin sopayı yemiştim. Bir marangozhanede de bundan bol bir şey yok. Allah’tan Selim’in sigara içtiğini bilmiyor, belki biliyor ve uygun zamanı kolluyor.”

 

“Dur bakalım, benim paketten eksilen sigaraların müsebbibi sen misin?”

 

Mecburen manidarca güldüm. Evet, benim, demekten daha kolaydı bu. Ama elbette o da biliyordu ben olmadığımı. İdris abi eski toprak, zamane birçok şeyi yadırgar, ama kolay külyutmaz. Onun sohbetini seviyorum. O benimkini seviyor mu bilmiyorum, fakat şu güne kadar şikâyet etmedi. Mahallede uğradığım üç beş yerden biri bu marangozhane. Bu işin ehli olduğuna hiç şübhe yok, fakat İdris abiye hep başka bir mesleği yakıştırmışımdır. Bir marangoz için çok fazla beyefendi kalıyor yahut benim kafamda marangoz denilince akla gelen mefhum yanlış.

 

 Sigara, çay sonra yine sigara. Laf lafı açmıyordu, fakat sohbet etmeden de bir arada bulunmaktan ikimiz de hoşlanıyor olacağız ki,  hiçbir şey söylemeden karşılıklı oturuyorduk.

 

“Eh, söyle bakalım, hâlâ bir işe girmeyi düşünmüyor musun?”

 

“İdris abi sen anlattıklarımı dinlemedin galiba.”

 

“Ne olmuş? İnsanlar her gün ölüyor, ama yine de bir şeyler yapıyorlar hayatları için. Hem doktor sana biraz daha düzgün yaşa, demiş. Senin asıl meselen bu. Ne yapacaksın, daha fazla mı miskinlik edeceksin?”

 

“Benim miskinlik ettiğimi ne zaman gördün abi?  Şu sokakta gördüğün insanlardan daha erken kalkar, onlardan daha önce sokağa çıkarım.”

 

“Sonra da hiçbir şey yapmazsın.”

 

“Ne yapayım, abi? İnsanlar yaşamak için, maişet için, diyerek kafalarını modern kumlara gömüyorlar, hayatları ev ve iş arasında geçiyor, onlar gibi mi olayım?”

 

“Olma, ama insan olmanın gereğini yerine getir, yatmak için doğduğumuzu zannediyorsun? Neydi o söz, ‘insan ne ise o olmamak için direnen tek varlık’ değil mi?”

 

“Evet. Bir filozofun sözüydü galiba.”

 

“Kimdi, Camus mü?”

 

“Hatırlayamadım.”

 

“Her neyse, sen birçok doğruları kendi dilinle ifade eden, ama onları tatbik etmek için hiçbir şey yapmayan fikir hovardaları gibisin.”

 

‘Fikir hovardaları’ güzel laf doğrusu. Fakat ben bir şeyler biliyorum diye ortalıkta dolanan bir tip değilim. Bunu İdris abiye de söyledim.

 

“Asıl tehlikeli olan bilmemek değil, bilmek. Bilmek, mesuliyettir. İnsan dediğinde mesuliyet aldığı kadar insan. Sen kendini ne olarak görüyorsun bu dünyada?”

“…”

Başımı öne eğmekten başka verebileceğim cevabım yoktu. Aslında cevabım çoktu, fakat söyleyeceklerim beni ele vermekten başka bir şeye yaramazdı. İnsan, gayesi kadar insan ve gayesi olmayana da…

 

Başımın öne eğildiğini görünce bu güngörmüş koca adam hemen lafı çevirdi.

 

“Titanik hakkında ne düşünüyorsun?”

 

“Berbat bir film. Aslında iyi bir film de çok abartıldı.”

 

“Ne filmi?”

 

“Titanik, demedin mi, abi?”

 

“Zekai bazen kafanın nasıl çalıştığını gerçekten çok merak ediyorum. Gemiden bahsediyorum, batan gemiden.”

 

“Tamam, film de bunun hakkında, ha, gerçek hadiseden bahsediyorsun.”

 

“Nihayet, müşterekte buluştuk. Düşün, bir gemi yapıyorsun, ülken üstünde güneş batmayan imparatorluk olarak tavsif ediliyor, tabii olarak böbürleniyorsun, o güne kadar yapılmış en büyük gemiyi yapıyorsun, asla batmaz diyorsun, dünyanın en büyük, en muazzam gemisi, en kötü fırtınalara dayanacağı söyleniyor, ama gel gör ki…”

 

“Suyun katı hali ile karşılaşılacağını kimse hesab etmemiş!”

 

“Ve bam! Gemi tam burnundan darbe yiyor, aslında bu türden baş yarası alan bir geminin batmaması lazım. Uzun, acılı ve soğuk bir sona doğru giden insanlar. Söyle bakalım, acaba bu kadar şaşaa için bir uyarı mıydı bu? Sanayi devriminin insanları götüreceği son için çarpıcı bir misal miydi?”

 

“Hiç düşünmedim, ama değişik bir bakış açısı.”

 

Bazı insanlar vardır, terbiyeyi bedava verseniz almazlar. Onlara göre terbiye ele yapışan ayağa dolanan bulaşık bir şey, her halleri insana dokunur, fakat gel gör ki kendileri hâllerinden ziyadesiyle memnundurlar. Bunlardan biri tam marangozhaneden çıktığım esnada önümde sahne aldı. İçini kusar gibi önüme tükürdü. Sokağı bundan daha hakir gören bir davranış olamaz, insan en azından bir köşeye gider yapar bunu. Kediler kadar haya sahibi olmayan insanlar da türedi. İdris abi ile sohbet etmek dünyada nefret ettiğim bütün menfiliklerden kurtulmak için bana açılan bir kapı gibi. Değişik bir zarafeti de var İdris abinin. Beyefendi bir adam ve siz daha onunla konuşmaya başladığınızda bunu size htiriyor. Sadece samimi olduğu insanlara takılır, bana takıldığı gibi. Bir defa bunu, sahib olduğu zarafeti ona söyledim, yüzü kızardı koca adamın.

 

Dükkândan yukarı doğru çıkıyordum, Hırka-ı Şerif’i geçmiştim ki, zihnimi parçalayacak kadar fena bir uğultuyla karşılaştım. Okul bahçesinden gelen gürültü bazılarına göre hayat sevinci demek, ama ne kadar korkunçtu. Demek yirmi, yirmi beş sene evvel biz de bunlar gibiydik. Bir alay çocuğun daracık bahçeler içine kıstırılmasına sebebiyet veren zihniyette bir kafa sakatlığı olması lâzım. Ülkede bir ân bütün işleri durdurup eksiklikleri tamamlayalım, aksaklıkları giderelim, diye bir karar alınsa, içinden çıkılamayacak bir devrin kapısı açılmış olur. O kadar ters bir toprak üstünde yaşıyoruz yani. En iyisi tahtada yazanların üzerine kalın bir çizgi çizip her şeye yeniden başlamak. İnsanlık tarihinin bütün dönemlerinde yaşayan insanlar karşımıza çıkacak olsaydı, gördükleri durum karşısında dumura uğrarlardı. O kadar fena bir hâldeyiz. İdris abi de bunları duysaydı benimle eğleniyor olurdu şimdi.

 

Ana caddeye çıkmaya gücüm yetmedi. Fakat bunun doktorun söyledikleriyle alâkası yoktu. Tamam, yokuşu çıkarken nefesim tıkanır gibi olmuştu, fakat bu, daha çok zihni bir şeydi, kalabalık cadde de birbirlerinden kaçar gibi sağa sola acele acele yürüyen insanların olduğu bir karmaşanın ortasında kalacak olmak düşüncesi beni korkutmuştu. Zaten bir insanı diğer bir insandan daha çok ne korkutabilir ki! Gözlerim kararır gibi, oldu. Neyim vardı, benim? İnsanlardan kaçtığım bir gerçekti. Fakat bunun için kendimde bir kabahat bulduğumu söyleyemem. Neyim var bilmiyorum, herkese ve her şeye karşı tenkidlerimin sonu gelmez, ama hiç dönüp kendime bakmam ve düzeltmek için hiçbir şey yapmam.

 

Son bir gayretle koşar adım yokuş yukarı çıktım ve caddenin karşısına geçtim. En iyisi Zeyrek’e gitmekti. Buranın virane sokaklarının beni rahatlatan bir yanı vardı. Başkalarının felaketine bakıp kendi hâline şükretmek gibi bir şey miydi, bilmiyorum, lâkin birçok yere nazaran burayı daha sevimli buluyorum. Bu sokaklar sürprizlerle doludur. Birdenbire daracık bir sokakta, eski ahşab evlerin birinde kalın demir parmakların arkasındaki bir pencerede eve hapsedilmiş gibi, bir çocuk size kocaman gülümseyip el sallayabilir. Acınası durumdaki oyuncakları ile kapı önlerinde toplaşıp gayet mutlu mesud oynayan çocuklarla karşılaşabilirsiniz. Bir yabancı olduğunuz hissedilirse sizi sokağın diğer ucuna giden kadar göz hapsine alan ninelerin ellerindeki örgüye bakmadan haklı olarak sizi takib ettiklerini görebilirdiniz.

 

Tam sokağın köşesini dönerken aniden bir adam çıktı karşıma, bir yere gidecek gibi değildi, o yüzden çarpışmadık. Adamın öyle bir yüzü vardı ki, sanki o yüzle doğmuştu. Bütün ömrünü o suratla geçirmiş gibiydi. Bana tuhaf bir şekilde baktı. Tanıyıp tanımadığımı anlamak için ben de bir süre ona baktım. Sanki bana bir şey anlatmak istiyordu. Sert bakışlarının arkasındaki  duygularını sezer gibi oldum. Sanki bana kızıyordu. Düşüncelerime kızıyordu. Öyle düşündüğüm için kızıyordu. İnsanları tenkid etmeme kızıyordu.

 

Yürüyordum, ama adamın yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Sert hatları ile o kemikli yüzde hatalarınızı yüzünüze vuran bir şey vardı. Beni huzursuz eden bu yüz zihnimden bir süre çıkmadı. Nasıl bir yüz ki, hayaleti bütün bir yol boyu beni takib edebiliyordu. Niçin bana o kadar dikkatli bakmıştı? Sadece yol üstü karşılaşmıştık oysaki. Bir insan hakkında ne kadar kanaate sahib olursanız olun, bunlar hakikate çok yakın olsa dahi sizin kanaatiniz olmaktan öte gitmiyor.

 

Aylık Dergisi 172. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Hayata Karşı, hikayeler,
Yorumlar
Haber Yazılımı