Haber Detayı
01 Mart 2019 - Cuma 17:32
 
Hayata Karşı -II- Zeynel Abidin Danalıoğlu
Esasında dünya bir yangın yeri ve biz bu yangına kucaklar dolusu odun taşıyoruz. Her insan bir diğerinin kaderine bağlı olarak yaşıyor ve diğerlerinin yangınını büyütmek gibi bir vebali de var. Bu yangın yerinin ortasında gibi hissediyorum bazen kendimi.
Edebiyat Haberi
Hayata Karşı -II-  Zeynel Abidin Danalıoğlu

  1.  

Kararan hava ile birlikte başlayan yağmur, yollardan tozları ve kirleri silerken zihnimden de bazı düşünceleri alıp götürmüştü. Bir hayaletten kaçar gibi, yürüdüğüm yolların beni nereye götürdüğüne bakmaksızın ilerlerken yağmurdan kaçacak bir yer arıyordum. İzbeler ve virane semtler karanlık altında daha da bir fena görünür, çirkinleşir. Yağmur nasıl temizlerse bazı şeyleri, eşyayı ve tabiatı, bazen de onların gerçek karakterini ortaya koyar, zavallılığını, biçareliğini, faniliğini. Etrafımda karanlık yüzleri ile bütün evler ve binalar bundan daha iyi durumda değildi. Çevirecek bir taksi bulamayınca yol kenarındaki birikmiş su ile önce beni bir güzel ıslatan dolmuşa bindim ve hayaleti beni kovalayan yüzden uzaklaştım. Ne kadar beyhude bir uğraş! İnsan zihnine çakılı bir şeyden nasıl kurtulabilir? Adamda da ne surat vardı! Başka bir zamanda bir kere görmekle unutmama yetecek kadar basit bir yüzdü. Şimdi ömrüm boyunca bu yüzle yaşamak zorundaydım. Minibüsün camında kendi çehreme baktım. Acaba o da beni görünce benim gibi mi düşünmüştü?

 

Bir hafta sonra aynı sahneleri tekrarlamak üzere yükümü tutmuş olarak İdris abinin dükkânındaydım. Ben bütün bir hafta yaşadıklarımı biriktirir sonra İdris abinin yanına damlardım. Kapının eşiğinde durduğumda, sabah güneşinin huzmeleri dükkânın küçük pencerelerinde içeri süzülmüş, her zaman göremediğimiz toz zerreciklerinin uçuşunu aydınlatmaktaydı. Buraya bu kadar erken gelmiş miydim, hatırlamıyorum. Çırak yoktu. Marangozhanede çalışan tek bir makine yoktu. İdris abi elinde rendesi tezgâhın üzerine eğilmiş bir ağacın fazlalıklarını alıyordu. Böyle çalışırdı; sessiz, bir dervişin dergâhında huşu ile murakabeye dalması gibi, kendini işine verir, fakat dünya ile alakasını da tam olarak koparmazdı. Onu akşama kadar bu şekilde seyredebilirdim. İnsana güzel bir caminin içine girdiğinizde htiğiniz huzur ve güzel duyguları htirecek kadar sanatkârane bir eda ile çalışırdı. Bir ân durdu, doğruldu, fakat yüzünü bana dönmedi. Sanki kokumu almak istiyormuş gibi, derin bir nefes aldı;

 

“Daha ne kadar bekleyeceksin eşikte? Bu kapıdan sorgusuz sualsiz girme hakkın var biliyorsun, değil mi?”

 

Cevap vermedim, ona cevap vermedikçe kızdıracaktım ve dönüp beni azarlayacaktı. Onun beni tekdir etmesini bile seviyordum. Ama öyle olmadı.

 

“Bari iki çay kap gel de, oturup sigara içelim.”

 

Selim nerede diye soracaktım, fakat dosta hizmet etmek mükâfatından mahrum olmak istemedim.

 

Ne zaman ki, karşılıklı oturduk, ondaki durgunluğu fark ettim. Çayını o kadar ağır karıştırıyordu ki, şekeri eritmeye çalışmıyor da, bir kimyacı gibi, kıvam tutturmaya uğraşıyor sanırdınız. Onun bu hâlini sabahın ilk saatlerine yordum. Ondaki durgunluğu silip atmak için geçen hafta buradan ayrıldığımda başıma gelenleri anlattım. Hayret, hiç müdahale etmedi ve beni düzeltmeye kalkmadı. Sözümün bir yerinde mutlaka bana sataşırdı. Sanki ona hiçbir şey anlatmamışım gibi;

 

“Çocuk olsaydın ve bir oyuncak seçecek olsaydın bu hangi oyuncak olurdu?”

 

“Uçan balon.”

 

“Niçin?”

 

“Çünkü bana bağlı, ipi benim elimde, hem hürriyetimi hem kudretimi temsil ediyor. Onu istediğim kadar serbest bırakabilir, istediğim tarafa götürebilirim.”

 

“İşte sen de ipi olmayan bir uçan balonsun. Hürsün, fakat hürriyetinin hiçbir mânâsı yok.”

 

“Yapma be İdris abi, oyuncak olarak araba deseydim, ne yapacaktın? Bir oyuncaktan karakter tahlili mi yapıyorsun?”

 

Sadece omuzlarını silkti ve insanı gerçekten daha da meraklandıracak şekilde gülümsedi.

 

“Şu borç Zekai…” dedi, İdris abi. Yüzüm kızardı. Başımı önüme eğmek zorunda kaldım. Kendimi sanki bunun için buraya geliyormuş gibi htim. İyi bir dostun karşısına insan böyle nasıl çıkabilir? Onu kendi karşısında mahkûm edecek bir mevkie düşürecek bir üstünlük dostluktan başka bir şey değil midir? Parası ile efendilik yapmak veya efendilik taslağı olarak muhitinde dolaşmak insan için ne kadar aşağılayıcı bir şey.

 

“Lafını etmesek abi, acelesi yok.” diyebildim.

 

“Yok, olmaz öyle şey. Bu senin hakkın. Şimdi bu ay bazı beklenmedik şeyler oldu. Siz bu mahallede otururken baban da burada eşe dosta çok yardım etti. Sendeki bu cömertlik ondan geliyor. Herkes bir yana savrulur ama bazı şeyler değişmez. Parası olup da elini eteğini eşten dosttan çeken adamlardan değildi baban. Para acaib bir zırh, insanla etrafına kalın duvarlar örüyor. Senin kadar zengin olup da buna tamah etmeyen az insan var. Onun için borcu…”

 

“Aman be İdris abi derdimiz bu mu şimdi, bak geçen ne oldu…” sokakta gördüğüm adamdan bahsedecektim, fakat bir zaafımı göstermekten çekinircesine lafı değiştirdim. “Otobüste bir adam gördüm, hani bir insan tipi vardır, giydiği kıyafetin içine dövülerek sokulmuş gibi dururlar. Duruşları da biraz kılıksızdır. Kimse yüzlerine bakmaz, kâle almaz, işte bunlar çalışır didinirler, bir makama gelirler, sonra işin düşer bir gün, bir evrak lazım olur, bu adamlardan o evrakı almak yedi sülaleni ezbere saymaktan daha zordur. Bazen onları hor gören adamlara demek isterim ki, işin esası işte bu adamlar gibi, çalışkan olmaktır, onlar gibi olmalı ki, işler beğenmediğiniz adamların eline geçtiğinde hayıflanmayın.”

 

Hemen cevap vermedi, aklı az önceki mevzu ile meşgul olmalıydı.

 

“Ve sen de aslında hemen hemen o tavsiye verdiğin adamlar gibi yapıyorsun, öyle değil mi?”

 

“Elimde değil, ama ne yapayım. Adamı görsen bana hak verirsin.”

 

“Allah onu da öyle yaratmış, belki sırf işte bize bunları söyletmek için ve ona da o fırsatlar doğsun diye.”

 

“Bizim politikacılar tam da bu adamın profiline uyuyor, biliyor musun?”

 

“Bak işte bu doğru bir söz.”

 

Benim de aklımda artık borç meselesi vardı. Ne diye borç vermiştim sanki. Keşke lafı mı olur abi, al, bir daha geri vermene gerek yok, deseydim. Almazdı, ama. Bir insanın itibarı vardır ve onu korumak her şeyden daha mühimdir, isterse insanlar onu yerde sürünürken görsün. Ben asla parası ile etrafta gezinen hovardalardan olmayacağım, diye babama söz vermiştim. Tamam, bir baltaya da sap olamadım, fakat kimseye zararlı biri de olmadım. Ben kefen faresi değildim. Babalarının hayatları boyu kurduğu bütün sermayeyi sadece yiyen, üstüne bir arpa, bir damlacık fikir ve gayret bile koyamayan, babalarının adını kullanarak ve onun gölgesinde bir sığıntı gibi yaşayarak insanlara babasını satar gibi yaşayanlardan değildim. Babadan gelen para ile doğru düzgün yaşamak kefen faresi olarak yaşamaktan bin kat daha iyidir. Artık kafamda cıva gibi dolaşan bir zehrin adıydı bu borç. Ah, keşke bir kuruş param olmasaydı.

 

Kapıdan çıkarken acı bir söz söyler gibi “Bu ihtiyarı unutma, ara sıra uğra…” dedi, İdris abi. Bu sözleri bir şeye yoramadım, fakat kendimi bir tuhaf htim. Yollara dikkat etmeden yürüyordum. Önüme çıkan dükkanın ışıklı tabelasına baktım; “Tarihi …….. Pilavcısı”. Tarihi pilav nasıl oluyor acaba: İtina ile ayıklanmış pirinci tenceremizde hafif kızarmaya başlayan yağın üzerine koyuyoruz, kısa bir süre karıştırarak kavuruyoruz, yeteri kadar suyu ekledikten sonra tencerenin kapağını kapatarak kısık ateşte yirmi dakika pişiriyoruz, binlerce senedir olduğu gibi, değişmeyen gelenek! Ama tabelada ‘pilavcı’ diyordu, demek ki tarihi olan pilav değil pilavcılıktı: Bu dükkânın sahibinin dedesinin dedesinin dedesi de bu işi yapardı, sülale boyu pilavcı! Acaib bir açıklama. Neredeyse her yanımız bu garabetlerle kaplı. Bilmeden yapmanın piriyiz. Yapılan işi o kadar ağdalı sözlerle anlatmaya kalkıyoruz ki, nihayetinde ortada yapılan işin anlatılanla alakası kalmıyor. Hiçbir şeye dikkat etmeden yaşıyoruz, ben de hiçbir şeye dikkat etmeden yürümeliydim, kimseyi kafama takmamalıydım. Cerrahpaşa’ya doğru yürümeye başladım. Benim yapmadığımı yapan bir arkadaşımla buluşacaktım. Geç de olsa yüksek lisans okuyordu. Cerrahpaşa sokakları artık o eski günlerindeki efendi, ağırbaşlı havasını çoktan kaybetmişti. Buradaki konağı o kadar çok özlüyordum ki, taşındıktan sonra bile günlerce rüyalarımda gördüm. Konağı ve o koca çınarı. Önümde yürüyen ihtiyar adamı fark etmemle bu fikirlerin kuşlar gibi, uçup gitmesi bir oldu. Ne kadar endamı yerinde bir ihtiyardı. Üzerindeki pantolon ve paltonun renkleri birbirine uydurulmaya çalışılmıştı. Renkler gençlerin tercih edeceği türden değildi. Niçin böyle yaparız? Gençken kendimize hiç yakıştıramadığımız renkteki bir kıyafeti ihtiyarlayınca giymeye başlarız. Her yaşın kendine göre bir rengi mi var acaba? Veya zamanın… İhtiyar, elinde bir pazar torbası ve ekmek taşıyordu.  O kadar ahenkli ve acelesiz yürüyordu ki, dünya koşuşturmacasına dil çıkarıyor gibiydi. Başında devetüyüne benzer bir kasket vardı. Bu adamın gençliğini düşündüm. Kendimi birden onu gençliğinde yaşadığı maceraları hayal ederken buldum. Ona bazı roller biçip baş aktör olarak hayal ettim. Ne kadar saçma şeylerle uğraşıyordum. Bendeki bozukluk bu olmalı; her zaman bir hayalperesttim. O kadar dalmış olmalıyım ki, beni ezbere yürüdüğüm yollardan saptıracak ahenk sahibi bu ihtiyarı takip ettiğimi anlamamla paniklemem bir oldu. Adam dönse ve bana hayırdır evladım, dese veya hiçbir şey söylemeden sadece yüzüme baksa ona söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Acaba onu evde bekleyen kimdi. Kendisi gibi ihtiyarcık bir nine mi? Belki torunları da vardı. Nihayet bir sokağın ortasında soluklanmak ister gibi durdu. Pek tabii ben de durdum. Aslında onu geçip gitmem gerekirdi, fakat onun yaşadığı yeri görmek için o kadar büyük bir arzu duyuyordum ki, öylece bırakıp gidemezdim. Meğer ihtiyar zaten evinin önünde duruyormuş. Cebinden yine acelesiz bir şekilde anahtarlarını çıkartırken koşup elindeki malzemeleri almamak için kendimi zor zapt ettim. Nihayet anahtarlarını buldu ve kendi gibi ihtiyar, onun gibi, zamanın gadrine uğramış iki katlı küçücük bir eve girdi. Mutlu son.

 

Her zaman dinlemekten keyif aldığım arkadaşımı ve arkadaşımın arkadaşlarını bu defa dinlerken sıkıldım. Onların kendilerine has okullu şakaları ve fakülte hayatına dair anlattıkları hikâyeler her zaman alakamı çektiği hâlde, bu defa beni ziyadesiyle sıktı. Arkadaşım yaşına rağmen kendinden daha genç olanlara ayak uyduruyordu. Ah, şu borç… Kafamdan ne kadar zaman geçerse geçsin atamayacağım bir kazık gibi zihnime saplanmıştı. Başımın gerçekten ağrıdığını htim. Arkadaşıma ve arkadaşlarına bir sis perdesinin arkasından bakar gibiydim. Onlar gülüp eğlenirken bir ânda içime doğan fikir, onların bomboş bir hayatı kovalayan gencecik çocuklar olduğuydu. Tabii arkadaşım da hâlâ yaşının gerektirdiği olgunluğa erişemeyen ama fiziki olarak genç de olmayan biri. Otuz beşler genç olmak için çok mu geçti, yoksa ben mi yanılıyorum. Neydi otuz beş, yolun yarısı mı? Gayesi olmayan bir hayatı ne yana çekerseniz çekin sonunda olacağı şey hiçbir şeydir. Saçının lülesi, bıyığının ucu, dişinin kovuğu ile bütün bir hayatı geçirmeye çalışan tamamen şekilden ibaret insanlar var. Bu zamanın insanları bana ziyadesiyle bön, ziyadesiyle hissiz ve gayesiz geliyordu artık. İşte ben bu olamıyordum. Yaşamak böyle bir şey olmamalı. Haksız mıydım?

 

Esasında dünya bir yangın yeri ve biz bu yangına kucaklar dolusu odun taşıyoruz. Her insan bir diğerinin kaderine bağlı olarak yaşıyor ve diğerlerinin yangınını büyütmek gibi bir vebali de var. Bu yangın yerinin ortasında gibi hissediyorum bazen kendimi. Ama kurtulmak için de bir şey yapmıyorum. İnsanlar hislerini diğer insanların görebileceği şekilde yüzlerinde taşısalardı bu kadar yanlış, sahtekâr ve hissi davranabilirler miydi acaba? Bunun cevabını vermek çok zor. Ben de veremiyordum. Kalabalık bir caddenin ortasında durmak ve avazım çıktığı kadar insanların yüzüne yaşadıkları koca bir yalan için bu kadar kendilerini parçalamamalarını söylemek isterdim. Her birinin küçük bir hilekâr, doymak bilmez birer açgözlü, ölesiye bencil olduklarını haykırmak da güzel olurdu. Tabii muhtemelen netice olarak bir alay dayak yerdim. Aslında bu da fena olmazdı. Bazen insanları akıllandıracak şeyin en kötü ânlardan sonra başlamadığını kim söyleyebilir?

 

Çocuklarla aramızda bir vedalaşma olmuş muydu, tam hatırlamıyorum, fakat ben masadan kalkarken hepsinin kaşları çatılmıştı. Bu zamansız ayrılmamdan dolayı mıydı, yoksa onları kızdıracak bir şey mi söylemiştim, onu da hatırlamıyordum. Ah şu borç… Keşke beş parasız olsaydım…

 

Bir mecburiyetmiş gibi, ertesi gün de İdris abinin mekânına gittim. Bir açlığı doyurmam gerekiyor da onun ilacını orada bulacakmışım gibi, mutlaka oraya gitmem gerekiyordu. Kapıdan başımı uzattım; Selim yerleri süpürüyor talaşları bir kenara yığıyordu. Galiba bir yandan da sessizce bir şarkı mırıldanıyordu. İdris abiyi göremedim. Kıyıya bucağa baktım, fakat ondan bir eser yoktu. Dünden kalan işler tezgâhın üzerinde duruyordu. Bir ıslık çaldım, Selim aylaklık ederken yakalanmış gibi omuzlarını yukarı çekerek kalakaldı. Çocuğu korkutmanın âlemi yoktu.

 

“Ustan nerede Selim?” dedim. Sesimi duyunca rahatlamış gibi benden yana döndü.

 

“Gelmedi abi, evde. Gelmeyecek herhalde. Hastaymış… Ben de etrafı toplayıp çıkacağım.”

 

Selim daha bir şeyler söyledi galiba, ama ben hastaymış kısmından sonrasını dinlemedim. Dünden bu yana ne olmuş olabilirdi? İki sokak ilerideki evine gittim. Latife abla beni evladı gibi karşıladı. Buranın baba evi olduğunu biliyordum. Ne kadar eski olursa olsun eski İstanbul evleri gibi, kendine has bir inceliği, efendiliği vardı bu evin. Latife abla beni üst kata çıkardı. Uğramaya uğramaya evin içini unutmuşum. Soldaki küçük kapıdan girince odada sanki sadece yatak için yer ayrılmış gibi küçücük bir yere girdim. İdris abi yatakta gözleri kapalı yatıyordu. Uyandırmaktan korkarak yanına gitmekte tereddüt ettim.

 

“Gir, evladım”, dedi arkamdan Latife ablanın sesi. “İdris Bey misafirin var, bak kim ziyarete gelmiş.”

 

İdris abinin gözleri dinç bir şekilde açıldı. Hiç hastaya benzemiyordu. Bir yerini incitmiş, istirahata çekilmiş olmalıydı.

 

“Gel bakalım, müdavim. Dükkâna mı uğradın?”

 

“Selim söyledi, ben de kalkıp geldim.”

 

“Bir şeyim yok, benim yorgun postu dinlendiriyorum. Baban nasıl, o da böyle yorgan döşek yatıyor mu hâlâ?”

 

“Yok, abi, artık eskisi gibi kendini odalara kapatmıyor, tekerlekli sandalyeyi kabullendi artık, ufak ufak geziniyor onunla.”

 

“İyi, iyi.”

 

İki eski ahbablardı babamla. Babam geçirdiği inmeden sonra biz dâhil bütün dünya ile alakasını kesmişti. Tanıdığı kimse ile görüşmüyordu, kimsenin karşısına o hâliyle çıkmayı kendisine yediremiyordu. Bunu itiraf etmiş değildi, fakat sezebiliyordum. O da daha kendine yeni geliyordu.

 

Bir yandan İdris abiyle konuşurken bir yandan da oda da göz gezdiriyordum. Burası bir dervişin odasından farksızdı. Ne kadar sâde ve basit döşenmişti. Kalender bir adamın gizli köşesi gibiydi. Yatağın başucunda Kur’an olduğu belli kılıf içinde kitabımız duruyordu. Yatağın ayakucu tarafında küçük bir sehpa ve üzerinde birkaç kitap vardı. Mesnevi’nin yeşil bezden kapağı yıpranmıştı. O kadar eski ve o kadar çok okunmuştu. Oda da eskiydi, ama bütün o ahşab tavanı, döşemesi, beyaza boyanmış duvarları ve usta işi işçiliği ile eski zamanlardan kalma çok kıymetli bir eşyanın zamana karşı durarak seneleri eskitmesinin bir örneği gibi, kendisini ziyarete gelecek olan insanların karşısına çıkmak için kurulmuş gibiydi. Bu ne tazelik, bu ne canlılıktı. Civarındaki hemen bütün evlerden daha ihtiyardı bu eski ev, fakat kurumda hiçbiri yanına yanaşamazdı. Göz gezdirmeye devam ederken duvardaki siyah beyaz bir fotoğraf dikkatimi çekti. Tek katlı sıra sıra dizilmiş dükkânlardan birinin önünde kasketli pehlivan gibi bir adam cılız bir çocuğun omzuna elini atmıştı. Yerimden kalkıp fotoğrafa daha yakından bakmak istedim, ama bu mevzu olacaktı ve mahrem bir meseleyi açmış olma ihtimalinden uzak durmak istedim.

 

“Babam.” dedi, İdris abi. Bundan şübhem yoktu, çocukluğumda birkaç kez gördüğüm yüzü hayal meyal hatırlıyordum, fakat ben çocuğu merak ediyordum. Bir çırpı gibi olan boynu üzerinde taşıdığı kafayı zorlukla taşıyor gibiydi ve şu yanı başımda yatan dağ gibi adama hiç benzemiyordu. Hal ve tavrımda her ne var idiyse İdris abi beni açık bir kitab gibi okuyor olmalıydı.

 

“O yaz sıtma vardı, mahalledeki birçok çocuk gibi ben de sıtmaya yakalandım. O fotoğraf çekildikten birkaç gün sonra yatağa düştüm, ben sağ çıktım, ama birçok arkadaşım hayatlarından bir şey anlamadan ölüverdiler.”

 

O fotoğrafa tekrar baktım ve gerçekten de çocukta İdris abinin hasta gözlerini görebildim. Zorlukla ayakta duruyordu. Babası o fotoğrafı çektirirken ne düşünüyordu acaba? Evladı ile son bir hatırası mı olsun istemişti?

 

Bana o ân öyle geldi ki, o resim canlıydı. Ve bu ev de öyle. Her zerresinde hayat kokan bir evde, üst katın bir odasında, bir hasta yatağı buraya çok yabancı gibi duruyordu. Bu ev şu ân içinde olanlardan daha canlı gibiydi.

 

“Şimdi ben de bu yataktan bir daha kalkamayabilirim?”

 

Kalbimin üstüne çok sert bir şey çarptı. Az sonra gözlerini kapatacakmış ve ben de bu ölüm ânına şahid olacakmışım gibi htim. Her ân panikle odadan kaçabilirdim. Mevzuu değiştirmem lazımdı. Bana yardım etmek ister gibi;

 

“Ne yapıyorsun Zekai?”

 

“Maçka’daki binanın davasının bitmesini bekliyorum, son günlerde onun takibindeyim. Bu dava biter ve bina aileye kalırsa ilerisi için pek bir şey düşünmeme gerek kalmayacak. Bütün hayatım garanti altına alındı demektir.”

 

“Şu ân paraya mı ihtiyacın var ki? Sadece Cerrahpaşa’daki mülklerinizden gelen paralar aileye yeter. Ben onu sormamıştım, hayatın, hayatın için ne yapıyorsun? Ne olacak bu hâl? Değiştirmeyi düşünmüyor musun?”

 

Ölümden hayata sert bir geçiş yapmıştık. Mesele ne zaman bana ve hayatıma gelse sıkılıyordum. Oysa başka insanları konuşmak ne kadar kolay. Mevzuu bu defa ben değiştirmeliydim, fakat yumuşak bir geçiş bulmam gerekiyordu.

 

“Ne yapayım abi ben de mi bu hayatın akışına bırakayım kendimi? İstemediğim bir “şey” olmaya mı zorlayayım kendimi? Şuursuzluk afyonu ile kendimi gerçekten bir şeylerle uğraşıyormuş gibi mi, göstereyim?”

 

“Sana sadece yüz, diyebilirim. Akıntıya karşı da değil illa, ama yüzmelisin. Karşısında duruyor, fakat hiçbir şey de yapmıyorsun. Hayatın, bu beğenmediğin dünya karşısında kıyıdan seyretmekle de değişmeyecekse, o zaman en azından suya gir, belki birkaç insanın hayatını değiştirirsin.“

 

“Ya ben de akıntıya kapılırsam? Benim bütün korkum bu.”

 

“Ya ölürsem, diye sokağa çıkmamaya, uyanmamaya, yaşamamaya benziyor bu, yani ölüme. Sen hiç ölürsem, diyerek yaşamayı bırakan birini gördün mü?”

 

“Ama bu ikisi aynı şey değil.”

 

“Elbette değil, fakat senin bahanelerin de, eğer gerçekten düşünürsen yerinde değil.”

 

Bütün kontrol ondaydı ve bir türlü sohbetin akışını değiştiremedim. Ona daha gördüğüm yüzlerden bahsedecektim, hasta bir adamı yormanın mânâsı yoktu. İçimde bu son konuşmamızmış gibi bir his vardı. Alakasız bir mevzudan bahsetmek veya bu mevzu üzerine çekişmek lüzumsuz olacaktı.

 

O günden sonra İdris abi ölmedi. Benden aldığı borcun hastalık sebebiyle masrafları karşılamak için olduğunu sonradan öğrendim. Şeker hastasıymış ve uzun süredir de biliyormuş. Bütün sağlıklı yaşayışına rağmen bu hastalığı kendine konduramamış ve gelip kendisini yatağa serene kadar sessiz ve sinsice ilerleyen hastalığa karşı bir şey yapmamış. Sırf bahsi açılmasın diye uzun bir süre İdris abinin yanına uğramadım, fakat o aracılarla bana parayı gönderdi. Parayı alırken utandığımı hatırlıyorum. Benim hayatımda da bir şey değişmedi. İnsan nasıl her gün uyanır ve o günün bir önceki günün, hayatının bir devamı olduğuna sorgusuz sualsiz inanır ve her şeye kaldığı yerden devam ederse, ben de hayatımda istesem de bir şeylerin değişmeyeceğini biliyordum. Bu böyledir. Bilirsiniz, sizden üstün bir kuvvetin her şeyi kontrol ettiğini ve bazı şeylerin bütün gayretinize rağmen değişmeyeceğini bilirsiniz. O yüzden kendimi çok yormadım. Müzmin bir huysuz olmaya doğru gidiyordum. Her şeye rağmen, her şeyden şikâyet etmeme rağmen kendi hâlimden memnundum. Acaba ben de o bön ve hissiz bulduğum insanlara mı benzeyecektim?  Maazallah, bile diyemiyordum.

 

Ayağa kalkmış ve sağlıklı bir dost görmek kadar güzel bir şey yoktur. Aynı kapı, aynı sesler önünde durdum. Her zamanki çalışkan baş, kapıdan giren ışığı engelleyen bana doğru baktı ve;

 

“Kaçak, nerelerdesin sen bakayım?”                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

 

Aylık Dergisi 173. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Hayata Karşı, hikaye, kültür, edebiyat,
Yorumlar
Haber Yazılımı