Haber Detayı
27 Kasım 2017 - Pazartesi 12:06
 
Hülya Yazıcı: Sanatta Yeni Bir Anlayışa İhtiyaç Var
Söyleşi Haberi
Hülya Yazıcı: Sanatta Yeni Bir Anlayışa İhtiyaç Var

Okurlarımızın tanıması açısından soracak olursak; Hülya Yazıcı kimdir?

İstanbul Çengelköy’de oturuyorum. Eğitimimi İstanbul’da aldım. Liseden sonra sanata karşı ilgim vardı, dolayısıyla İstanbul’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü bitirdim. Daha sonra ne yapmam gerektiğini düşündüm, çünkü dinî hassasiyetleri olan biriydim. O zamanlar maalesef sanat, inanan insanların yapamayacağı bir şey olarak lanse ediliyordu! Diğer taraftan klasik sanatlar ise benim aldığım eğitimle çok uyuşmuyordu. Klasik sanatlarla geleneksel sanatlar ve çağdaş-modern sanatlar arasında çok derin bir ayırım var.

“AKADEMİDE BATI’YA GİDEN SANATÇILAR ETKİLİ OLDU”

Klasik sanatlar ile geleneksel sanatlar arasındaki bu ayrımın sebebi nedir?

Bu aslında bizim yaşadığımız siyasî tarih süreciyle alakalı bir durum. Cumhuriyetin kurulmasından sonra tekkelerin kapatılması gibi… Hat sanatının biraz da resme dönüştürülmüş hali olan mevcut bir tekke sanatı vardı Türkiye’de. Geleneksel sanatlarımızla olan bağlarımız Cumhuriyetin kuruluşundan sonra koptu. Doğal olarak Batı’ya yöneliş başladı. Cumhuriyet dönemindeki sanatçılar aslında Batı’yı 30-40 sene geriden takip ederek kendilerine bir yol çizmeye başladılar. Daha ziyade sanat öğrenmesi için Türkiye’den Batı’ya gönderilen sanatçılar; modern Türk sanatlarını öğrenerek memleketimizde, özellikle akademi çevrelerinde uygulamalar yapan sanatçılardı. Bunların öncüleri Sabri Berkel gibi Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçılarımızdı. Fakat onlar Batı’ya gittiğinde şunu gördüler ki; aslında sanat kendi coğrafyasından beslenen bir olgu. Dolayısıyla bu düşünce sanatçılarda yoğun olarak görülmeye başlandı. Bedri Rahmi’de bu yoğun olarak görünür. Kendi topraklarından kaynayan folklorik kültürün resimlerini aktarmaya başladı Bedri Rahmi. Benim çok değer verdiğim o dönemin sanatçılarından Abidin Elderoğlu da Batı’ya giden sanatçılardandı. O da ülkesine döndüğü zaman kaligrafiden yola çıkarak çağdaş uyarlamalar yapmaya başladı. Önemli bir sanatçı olduğu halde biz onu çok fazla göremiyoruz. Mesela Sezer Tansu, bir kitabında, Türk sanatını değerlendirdiğinde Abidin Elderoğlu’ndan bahsediyor. Fakat biz o dönemin açılan sergilerinde onun ismini çok fazla göremiyoruz. Yani büyük bir kopukluk vardı. Tabiî 15 yıldır siyasî olarak bir dönüşüm yaşandı ve bu yaşanan dönüşümle geleneksel sanatlar tekrar gündeme geldi, destekler verildi ve devletin de desteğiyle icra edilmeye başlandı.

 “HEP KÂBE’Yİ RESMETMEK İSTEMİŞTİM”

Sizin resmi seçmenizdeki sebepler neydi?

Çocukluğumdan beri resim yapmaya karşı bir meylim vardı. Bir eğitim almamıştım ve haberdar da değildim. İlk kez akademide okurken geleneksel sanatlarla ilgili küçük bir vitrinle karşılaşmıştım. Bu sanatların akademide de verildiğini öğrenince bir yıl kadar hocalardan öğrenmeye çalıştım. Kendimi çok sınırlamayı sevmiyorum ve ben sanatın cihanşümul olduğuna inanıyorum. Önce bunu anlayıp kavrayıp daha sonra bir yere yönelmeyi düşündüm. Bu kendiliğinden olabilecek bir şeydi. Zorlama ile yapılabilecek bir şey değildi. Okuldan sonra da ne yapabilirim diye epeyce araştırdım. Yani bir sentez, gelenekten yola çıkarak çağdaşa uzanan bir süreçte “kendimi nasıl ifade edebilirim” diye çok düşündüm, araştırmalar yaptım. Daha sonra bütün peygamberlerin yaşadıkları yerleri ve hadiseleri mücerret bir şekilde resme aktarmaya çalıştım. 90’larda yaptığım bu resimler içerisinde Kâbe, beni en etkileyen resim olmuştur. Yani her ülkeden farklı dillerin, farklı ırkların bir araya gelerek orada aynı ibadeti yapması, aynı ritüelleri uygulaması beni çok etkileyen bir durumdu. Bu yüzden çok sayıda Kâbe resmi yaptım. 90’larda Erol Akyavaş da o dönemde Londra’da aynı konuları işledik. Sanatın toplumsal yanı beni çok ilgilendiriyor. İşlediğim konular da toplumsal fakat güncel değil. Güncel toplumsal sorunlara cevap verebilen olması gerektiğini düşündüm. Çünkü sanat insanın kendini tanıması, insanlığını sorgulaması ve var olanı keşfe çalışmasıdır, onu aktarabilmesidir. O yüzden toplumsaldır sanat. Bunu gösterme ihtiyacı da var sanatçıda.

 “EN ÖMNELİ ESERLER BUHRAN DÖNEMİNE AİT”

Yeri gelmişken şunu sormak istiyorum. Sanatçı çağında yaşanan hadiselerin dışarısında düşünebilir mi?

Bu tamamen şahsî bir şeydir aslında. Öyle bir sanatçı vardır ki, toplumla, toplumsallıkla ilgili değildir. Tamamen kendine yönelmiştir, kendini anlatmaya çalışıyordur; fakat bunu yaparken de farkında olmadan topluma mâl olur. Sanata burada sınırlar koyamayız biz. Ben çağdaş sanatla, daha doğrusu güncel sanatla, kavramsal sanatla ilgilenmeye başladım. Zaten bu coğrafyada çok fazla sorgulanması gereken şey var diye düşünüyorum. Sanat hayatın içerisinde de bir şeydir aynı zamanda. Hayattan sanatı ayırmak mümkün değildir. Sanatçılar en önemli sanat eserlerini içtimaî buhran süreçlerinde, savaş olduğu dönemlerde vermişlerdir mesela. Picasco’nun Guernica’sı gibi.

Sadece resimde değil edebiyatta da öyledir. Rus romanının gelişim süreci mesela.

Evet, edebiyatta, müzikte de öyle. Sanatın disiplinlerine, aslında hiçbiri diğerinden ayrılamaz bir bütün olarak bakmamız gerekiyor.

Müslümanlar olarak Allah’ın her şeyi sanatkârane bir şekilde yarattığına iman ettiğimiz halde “Müslüman sanattan anlamaz, sanata uzaktır” anlayışının sebebi nedir?

Türkiye’de maalesef böyle bir algı var. Aslında dünyada bu algı var. Bir rahibenin manastırda sanat yapması beklenmez. Çünkü Batı’da “Sanat özgürdür, her konuyu işler.” anlayışı var. Mesela bizim tapınma mevzuunda çekincelerimiz var; fakat kavramsal sanat aslında sanat eserinin biricikliğini yerle bir ediyor. Yani sanat eseri yahut sanatçı tapınılası değil. Neden değil? Çünkü kavramsal sanat düşünceye, düşünmeye önem veriyor ve insanları düşündürmek için yapıyor bunu. Bir şeye estetik yolla ilgi çekmeye çalışıyor. Dolayısıyla yaptığı işin çok emek isteyen bir şey de olması gerekmiyor. Onu, biraz sonra çöpe atabileceği bir şeyden de yapıyor sanatçı. O nedenle kavramsal sanat yaparken sanatın biricikliğini kaldırmış oluyoruz. Sorudan biraz saptım fakat devamını getirmek istiyorum. Bir de ilgi çekmek yani spekülatif şeyler yapmak Batı’da da, Doğu’da da var. İnsanların ilgisini en çok ne çekerse ona yöneliyor. Romancı kitabını yazarken oradan bir şey koyayım, buradan bir şey koyayım, insanlar okur diye meseleye yaklaşıyor.

 “KÜLTÜR EMPERYALİZMİNİN TESİRİ”

Yani doğru, güzel kaygısı olmadan yapılan şeyler…

Evet. Okur yahut satış kaygısı olmadan yapılmalı bir sanat. Sanatçı satış kaygısını duymadan üretmeli eserini. İyiyi ve doğruyu vermeli. Sanat sadece güzeli göstermemeli; doğruyu, yararlıyı göstermeli, toplumsal olanı da irdelemeli.

Şu da var, çağdaş sanatın içerisinde ajitasyonlar var. Belki bunlar kasıtlı olarak yapılıyor, çünkü sanat artık küresel bir şey ve bütün dünyayı belli bir şey kalıbın içerisine çekmeye çalışıyor. Her sahada olduğu gibi sanatta da kültür emperyalizminin tesiri mevcut ve bu tesir geri kalan tüm sahalardakinden daha tehlikeli… Buna karşı da devletlerin ve toplumların kendi kültürlerini korumakla alakalı bir takım çekinceleri olmalı diye düşünüyorum; fakat bugün bahsettiğimiz kaygı yok, olsa bile insanların hayatındaki öncelik sıralamasında çok gerilerde.

Bu da Batı’nın kendi içerisindeki tenakuzdan, algı yanılsamalarından birisi herhalde. Sanat da emperyalizmin kıskacı altındaysa, nerede kaldı Batı’nın her fırsatta dile getirdiği özgür sanat?

Elbette öyle. Sanat eseri diye sunulan her şey maddî kaygı ile ortaya konmuş şeyler. Artık insanlar sergilere gitme ihtiyacı bile hmiyor mesela, çünkü sergiler dijital ortamda karşısına geliyor. Fakat bir fotoğraf ile eserin orijinali bir olur mu, bu hiç düşünülmüyor.

Bir resme sanat eseri diyebilmek için hangi şart ve hususiyetlerin yerine gelmesi gerekmektedir.

Bu bir süreç meselesi. Sanatın bir süreci var. Onu eleştirebilecek, onu anlayabilecek insanların bu süreçten geçmesi gerekiyor. Bu süreçte his de önemli. İnsan bir resme baktığı zaman hisleriyle de bir şeyler kavrayabilir, yani zevken idrak tarafı... Sanat bir ilimdir aynı zamanda. Bir bardağın resmini çiziyorsunuz; tekniği var ama teknikten daha önemli şey sanatçının ona bakışı. Teknik olarak bir resme baktığınız zaman oradaki renklerin dağılımının dengeli olup olmadığına dikkat edilmeli. Çizgilerin de bir dengesi var. Kompozisyonun doğru olup olmadığı, hatta dönem dönem kullanılan renklerin, tasarımların yerleştirilmesine, sanat mekânının düzenlenmesine kadar hepsi bir bütün ve bilmeyi gerektiriyor.

Mesela bir renk bir akımı temsil ediyor gibi mi?

Burada tabiî ekollerin, akımların önemleri var. Sanat bir bütün, bu algıya sahip olabilmek için o ekolleri de bilmek gerekiyor, dünü de bugünü de bilmek gerekiyor.

İyi müzikten küçük çocuklar anlayabiliyor. İyi bir müzik olduğu zaman çocuğun bile dikkatini çekebiliyor. Burada sanatın saf bir yönü olduğu ortaya çıkıyor. Resimde de aynı şey geçerli. Misal; sanattan anlamayan, resmin tarihi serüvenini bilmeyen, akımlarından haberi olmayan biri, herhangi bir resme baktığı zaman onun ruhuna hitap edip etmediğini anlamaya mı çalışacak, yoksa o resme mânâ mı vermeye çalışacak?

Her resim mutlaka seyredene bir şeyler verir. Gerçek bir sanat eserine bakan birisi, estetik kaygısına sahipse ve bir estetik idraki varsa mutlaka bunu hisseder. Bu öğrenmekle de alakalı ama daha çok varoluşsaldır. Dolayısıyla sezgilerinizle bunu daha iyi anlayabilir ve kavrayabilirsiniz. Bir resmin iyi olup olmadığını değerlendirmek bilenlerin işi.

Bugünkü problemlerimizden birini de dile getirmiş oluyorsunuz. Herkes anlamadığı bir mevzuda da fikrini beyan ediyor.

Maalesef, sapla saman birbirine karışmış durumda. Bizim camia olarak söylersem zaten kopuşla alakalı sanatsal algıdan uzaklaşma durumu var. Bu da şununla alakalı; dinî argümanları, delilleri bir araya koyup “sanat Müslüman’a haram mıdır” mevzuu, tasvir meselesi daha hiç doğru düzgün konuşulmamış, tartışılmamıştır Türkiye’de.

“SANATTA GAYE”

Sanatta gaye ne olmalıdır?

Niçin bir müzik size derin duygular verebiliyor? Sanatı da iyiye kullanırsan iyi bir şeyler yapmış olursunuz. Peygamberimizin “ameller niyetlere göredir” hadis-i şerifinde buyurduğu gibi. Hangi niyetle kullandığınıza bağlı. “Allah güzeldir, güzeli sever” hadis-i şerifi bizim şiar edinmemiz gereken hadislerden birisi. Hakikaten her şeyi çok güzel yaratmış, o yüzden sanatçının önce bu varlığın özünü anlamaya çalışması gerekiyor. O özden hareketle insanlara bildiklerini ne kadar yansıtabiliyor bu önemli. Sanat güzele erişme çabasından çıktı, içine düşünsellik katıldı. Neden? Güzeli sürekli tekrar ettiğinizde taklitçiliğe dönüşüyor. Allah’ın yarattığını taklit etmek; çünkü o kadar güzel yaratmış ki. Sanat sahasında iş, 18. yüzyılda bitmiş. Her sahada en iyi eserler verilmiş ve şu an yeni bir form arayışının yaşandığı dönemdeyiz. Michelangelo, “Davut” heykelini yapıp bitirdiğinde oraya bir çizgi çekmek gerekiyor. Çünkü klasik anlatımın en iyi örnekleri zaten verilmiş. Bugün kavramsal sanat dediğimiz olgu da Müslümanlara çok yakın bir şey. Nicelikten niteliğe geçiyorsun aslında.

On yıldır çalışmalarımı bu husus üzerine kuruyorum. Coğrafyamızda olup bitenler malum... Kan, gözyaşı ve savaşlar... İnsanlar kitleler hâlinde öldürülüyor. Yeryüzündeki savaşlar neticesinde verimli toprakları ele geçirmeye çalışıyorlar, bunu yaparken de dinler üzerinden hareket ediliyor. Dünya sürekli bloklar halinde ayrışıyor.

İslâm’ın temel tezlerinden biri de iki kutuplu dünyadır; kâfirler ve mü’minler... “Sanat baskıdan doğar” demiştik ya, sanıyoruz ki İslâm coğrafyasında o baskının had safhaya ulaştığı bir süreci yaşıyoruz.

Evet. Türkiye’de de tıpkı dünyadaki gibi bir ayrışma söz konusu. Müslüman kesim kendisini sanattan çekmiş vaziyetteydi. Son 15 yıldır ise Müslümanlar sanat ile yoğun bir şekilde ilgileniyor. Buna mukabil estetik idrakimize yapılan taarruzlar dolayısıyla estetik olanı yakalayamıyoruz, sanat anlayışımızın nasıl olması gerektiğini tam anlamıyla idrak edemiyoruz.

“YENİ BİR ANLAYIŞA İHTİYAÇ VAR”

 Özellikle modernizm ve popüler kültür bu kadar ön plandayken, ne yapmalıyız?

2010’dan itibaren üç tane trienal gerçekleştirdim. Ben de bu trienallerin başında duruyordum, gelen insanlarla irtibat kurmak için. “Sanatın kalbi” diye düşünülen İstiklal Caddesi’ndeki sergiye gelen insanlar ürkmüş bir tavırla içeriye giriyor ve ilk sordukları şey “ücretli mi?” oluyor. Ücretsiz olduğunu söylüyorduk, insanlar iletişim kurmaya açık değiller. Galeriyi gezip, öylece gidiyorlardı. Ben kavramsal sanatla ilgilenip, o sergileri yaptığımdan beri şunu görüyorum; sanatla ilgilenen çok az... O kişiler açılışta geliyor, neler yapıldığına bakıyor. Anlamaya çalışıyorlar. Bir kesim daha var, galeriye geliyor ve bir sanat eserinin önünde “selfie” yapıp sosyal medyada hava atmak maksadıyla birkaç fotoğraf çekiliyorlar. Sosyal medya, kitle iletişim araçları insanları popüler kültüre heveslendiriyor. Düşünmek, insanlar için ağır ve zor bir hâle gelmiş durumda. İnsanlar, sanatçının sanatına saygı göstermiyor. Bu konuda umutsuz değilim ama, yine de toplumumuz zor bir süreçten geçiyor. Yeni bir anlayışa ihtiyacımız var.

“SERMAYENİN KÜLTÜRLE İLİŞKİSİ VAR”

 Sanat sahasında devletin yapabileceği şeyler nelerdir, sanat devletin bir alt şubesi şeklinde devam edebilir mi?

Sanat, bağımsız olması gereken bir şey. Fakat Türkiye’de galerilerin durumu çok kötü; insanlar da hayatını idame ettirmek için bir takım maddî kaygılar güdüyorlar ve bir eseri satmak aşırı derecede zor. İnsanların iktisadî durumu da iyi değil. Kültürün ekonomiyle de bir alâkası var. Sanat piyasasını canlandırmak için insanları teşvik etmek gerekiyor. Biliyorsunuz bizim gündemimizde hep başka şeyler var. İnsanların sanatla ilgilenmeye dermanı yok; önce hayatını idame ettirecek gelirin peşinde. Şu anda kavramsal sanatları yapabilmek için sponsor bulmak gerekiyor. Türkiye’de otuz senedir bienaller yapılıyor. Ferah ve güzel mekanlar tutuluyor, yurtdışından sanatçılar getiriliyor. Büyük sermayenin desteğini alarak bunlar yapılıyor. Mesela İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Eczacıbaşı ve Koç’un desteğini alan bir kurum, dolayısıyla onların anlayışlarına uygun faaliyetler yürütüyor. Aynı zamanda devlet ve belediye de destek veriyor. Kaliteli sanatçılar getiriliyor, iyi işler olabiliyor bazen. Demek ki, sermayenin kültürle yakın bir ilişkisi var. Sizin bir sponsor bulabilmeniz için, size sponsor olan kişinin de dünya görüşüne uyan işler yapmanız gerekiyor. İnsanlar bakış açısına uymayan şeyler için sponsor olmak istemiyor. Bazı insanların sanata bakışı da malum. Sanatçı, sanatını rahat icra edemiyor, ekonomisi buna elverişli değil. On yıldır sıkıntı süreçler çekiyoruz, küçük desteklerle hareket ediyoruz.

“SİYASET VE SANAT”

Sanat ve politika ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devlet kadrolarında işin ehli kişilerin olması gerekiyor bunun yapılması için. Bu eksik en çok belediyelerde var. Mesela kültür bakanı sürekli değişmemeli. Bir şahsiyet yetiştirmek öyle hemen olacak bir iş değil. Kültür bakanlığı bunu düşünmeli, küçük yaşlardaki çocuklar için bazı altyapılı çalışmaların ortaya konulması lazım. Kültür bakanı yine değişti. Tam ilişkilerinizi geliştiriyorsunuz, bazı çalışmalar yürütmek istiyorsunuz; bakan değişiyor.  Her şey sıfırlanıyor... Sekiz aydır Bağımsız Sanat Vakfı’ndayız. Burada faaliyet gösteriyoruz. Altı aylık kültür bakanlığı ile bir projemiz var. Tarihimize baktığımızda hep Osmanlı konuşuluyor, biz daha da geriye doğru gitmeyi, Selçuklu’ya bakmamız gerektiğini düşünüyoruz.

“COĞRAFYAMIZ SANATTA EŞSİZ”

Temel olması ve yeni bir anlayış ortaya çıkarması bakımından Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihinden daha ehemmiyetlidir şeklinde bir görüş var. Ne diyorsunuz?

Evet. Selçuklu sanatının yeri bir başkadır. Bu yaşıma geldim, daha yeni anlıyorum. Gittim gördüm, Anadolu toprakları medeniyetin beşiği gerçekten. Bunun içeriğini anlamak için Anadolu’ya bir bakmak lazım. Eskiden Efes, Bergama taraflarına giderdim. Helen sanatı da ayrı bir yere sahiptir. Ama Selçuklu bambaşka bir şey. Anadolu’daki tarihin iyi anlaşılması lazım diye düşündük. Gençleri Anadolu’ya götürüyoruz. Kırk tane öğrencimiz var. Bazıları güzel sanatlar mezunu, bazıları da sanat tarihi mezunu. Onlara iki aylık bir teorik bilgi verdikten sonra Konya, Kayseri, Sivas’a, Anadolu’ya götürdük. Anadolu’daki bütün sanat eserlerini görmeye, göstermeye çalıştık. Hepsi çok etkileyici, hele Sivas bambaşka.

Projemizin ismi “Selçuklu’nun İmgelerini Güncellemek”ti. Yani onları gördük ama bu eserlerle alâkalı neler yapabiliriz diye düşündük. Seramik atölyelerde kıymetli Selçuklu eserlerini üç boyutlu hâle getirmeye çalışıyoruz. Bu yönde çalışmalarımız mevcut. Proje kapsamında belgesel ve kitaplar da çıkacak. Sergi İstanbul’da olacak, sinema için henüz yer belirlenmedi.

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Coğrafyamızdaki sanat eserleri eşsiz. Bu sanat eserlerine bakarak global çapta söz sahibi olmalıyız. Gençlerle bu husus üzerinde bir başlangıç yaptık. Gençlerimiz istekli, vakfımızda felsefe ve sanatla alâkalı dersler ve söyleşiler olacak. Bir kapı aralamaya çalışıyoruz. İnsanları bekliyoruz.

Teşekkür ederiz.

Kolay gelsin.

 

Hülya Yazıcı Kimdir?

1960 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi aldı. Öğretmenlik yaptı. 1995-2006 yılları arasında çeşitli galerilerde 12 şahsî sergi açtı. Karma sergilere katıldı. 2008 yılında Bağımsız Sanat Derneği’ni kurdu. Beş yıldır başkanlığını sürdürdüğü dernek üyeleri ile 2010 ve 2013 yıllarında Sanat limanı Karaköy’de 1. ve 2. Uluslararası İstanbul Trienali’ni gerçekleştirdi ve küratörlüğünü üstlendi.

Şahsî Sergileri:

1995 Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, 1997 Maltepe Füsun Kahveci Sanat Galerisi, 1998 Bayrampaşa Belediyesi Sanat Galerisi, 2000 Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi,2004 Maltepe SASAV Galerisi, 2005 Beyoğlu Belediyesi Sanat Galerisi, 2007 Maltepe Belediyesi Kültür Merkezi, 2008 Cemal Reşit Rey Konser Salonu Fuayesi

Karma Sergileri:

1996 Habitat II, İstanbul Sanat Etkinlikleri, 2001 Asya Finans Altunizade Sanat Galerisi, 2005 Taksim Metro Kültür Merkezi

 

Aylık Dergisi 158. Sayı

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Hülya, Yazıcı:, Sanatta, Yeni, Bir, Anlayışa, İhtiyaç, Var,
Yorumlar
Haber Yazılımı