Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 17:39
 
Hürriyet ve Ahlâk - Abdullah Kiracı
Kültür&Medeniyet Haberi
Hürriyet ve Ahlâk - Abdullah Kiracı

“Seçmekte hürüm ama istediğimi seçmekte hür müyüm?” Bir Batılının gözüyle “hürriyet” bahsini bileğinden yakalayıcı bir ifade bu…  Bugünkü demokratik, yani halkın “kendi kendini” idare ettiğini iddia eden rejimlerde, kendini bazı seçilmişler eliyle idare eden halkın, o seçilmişlerce önüne konan “ya şu ya bu” tercihlerinden birini “seçmeye zorlanması” karşısında gösterdiği bir tepki belki de bu cümle. Ya da kişinin seçimlerini yaparken, ne kadar hür olduğunu söylese de, çevrenin, tarihin, dünya görüşünün vs. tesiriyle karar verdiği ve aslında bu çerçevenin dışına çıkılmasının muhal olduğunu anlatmaya çalışıyor düşünür bu sözleriyle...

 

Her ferdin dünyaya insan olma potansiyeli ile geldiğini, içinde bulunduğu çevrenin tesir ve şartlandırmasıyla bir rol edindiğini, ferd ve çevre veya umumi mânâda cemiyet arasındaki diyalektik ilişki münasebetiyle cemiyetin ferdi oluştururken, her yeni ferdin cemiyeti dönüştürdüğünü İbda Hikemiyatı marifetiyle biliyoruz. Yine, her insan kaçınılmaz olarak kendi iç dünyasında ferdî hayatını yaşadığından ve cemiyeti oluşturan ferd harici ayrı bir birim de olamayacağından, cemiyetin devamlılığını sağlayan “cemiyete dair bilgi”nin ferdî şuurda taşınması zarureti, bizi İbda Hikemiyatı’nın “Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı; ilk dil ilk insanla vardı” hakikatinin önüne getiriyor. Bu, ferdlerden oluşan ve kendini oluşturan ferdleri “kendine benzeten” cemiyetin kaynağının nihayetinde bir “ilk ferd”e dayanması mecburiyetidir. Bu gün evrim teorisi peşinde koşturanların aradıkları da aynı: “Tedricen yaşanan mutasyon birikimlerinin çevre şartlarının zorlamasıyla çok kısa zamanda dönüştürdüğü her türün ‘ilk ferdini’ bulma ve böylece bu dönüşümün mekaniğini anlama.” 

 

Yukarıda kısaca izah etmeye gayret ettiğimiz aslında şu: İnsan, hangi inanış çerçevesinden (maddecilik de bir inanış biçimidir ve tanrısı “aşkın-müteal” olduğu vehmedilen “soyut madde”dir) bakılırsa bakılsın, yaratılmıştır. İnsanın her daim kendi içinde ve dış dünyada bir nizam, bir sistem arayışı içinde olması, adı ne olursa olsun, yanlış veya doğru bir inanışa bağlandıktan sonra kısmen de olsa “huzur-ruhî denge” bulması, orada kendini psikolojik olarak “güvende” hmesi, onun gerçekten “müteal-aşkın” bir varlığa ihtiyacını ortaya koyuyor. İnsanın, her daim bir şeyleri “tanrılaştırması” boşuna değildir ve bu gün “bilim bir gün her şeyi çözecek, ölümü bile” diyen modern insanın tanrısı da madde ve onun şeriki olarak bilimdir. Nihayet, “o yaratan” varlığın kadiri mutlak, ezelî ve ebedî olması gerekir ki, maddecilerin inandığı “aşkın soyut madde” de böyle bir şeydir. Fakat bir farkla: Onların tanrısı, yarattıklarına yaşama ölçüsü, ahlâkî değer vermez. Anlamazlar ki, küçümsedikleri o kendi yaptığı helvaya tapıp sonra yiyen bedeviden bir farkları yoktur önlerine çıkan her şeyi tanrılaştırıp sonra da bir kenara atmakla… İnsanı yaratan, onlara göre, pasif bir ilk müessir veya işlerine geldiği zaman derûnî bir anlayışa sahip, işlerine geldiği zaman da şuursuz bir “Materia”. Oh ne ala!

 

“Doğru düşünce olmadan doğru düşünce olamayacağı gibi, ‘doğru düşünce’ olmasaydı, ‘doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz!’ düşüncesi de olmayacak, varılanın ‘doğru’ olduğunun bilinememesi bir yana, ne ‘düşünce’ ve ne de ‘doğru’ bulunmayacaktı… Son tecritte, ‘Mutlak Fikir’in gerekliliği… Ve, ‘ilk insan, ilk peygamberdi; ilk dil, ilk insanla vardı’ hakikati. (İstikbal İslâmındır, Salih Mirzabeyoğlu, sh. 106)

 

İşte meselenin bam teli burada: Peygamberler eliyle gelen Mutlak Fikir ve onun insanlara hayat normu olarak getirdiği “doğru, iyi, güzel” ölçüleri olursa, ruh ve nefs birlikteliğinden müteşekkil insanın nefs kutbu ruhun boyunduruğu altına girme durumunda kalacaktır. Mümeyyiz vasfı boyunduruk kabul etmemek, Yaratıcısı dâhil her varlıktan kendini üstün görmek olan nefs, ruhu kendi ESİRİ yapmaya uğraşır. Bu vaziyeti, her ahlâkî öğretinin kurallarını çiğneme temayülünde olan insanoğlu, kendi iç tecrübesiyle bilmektedir. İnsan tüm istediklerini elde ettiğinde, kendince çok önemli gördüğü bir şeyi –kadın, para, güç vs- ele geçirdiğinde yaşadığı boşluk, aslında nefsin esareti altında kıvranan ruhun dünyada bulunuş gayesini bulamamasına işaret etmektedir ve çözüm olarak ruh, hiçbir beşerî hazzı hmeyerek kendini iptal eder. Bunun son raddesi kendi varlığını iptal demek olan intihardır. İnsanın nefse esaretinin belki de mukadder neticesi, kendisini yekten iptal anlamına intihardır.

 

Nefse esaret, doğrudan bizi hürriyet bahsinin kapısına getirip bırakmaktadır. Bu bahsi merkeze aldığımızda, aslında ahlâktan bahsediyoruz demektir. Hukuktan farklı olarak, hem insanların GÖNÜLLÜ bir şekilde uyacağı kurallar bütününü oluşturur hem de insanları bu kurallara uymaya psikolojik ve sosyolojik tesirlerle iter.

 

“Ruhun eşya ve hadiseler karşısındaki ‘nasıl’ tavrına karşı, akıl ‘niçin’leri arar ve ‘fikir’ meydana gelir. Fikrin içine işlemiş ‘işletici sıfat’, ruhun merkezî fakültesi ‘ahlâk’tır ki, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir.” (Kültür Davamız, Salih Mirzabeyoğlu, sh. 85)

 

Ahlâkın en temel vasfı, ona uyan ferdin HÜR olmasıdır. Hürriyete dair yapılan tariflerde de bunu görüyoruz:

“Hürriyet, kelime karşılığı olarak ‘bağımsızlık’ anlamına gelmektedir. Teslimiyetin, kulluğun ve belirlenmenin olmadığını gösterir. Bağımsızlık anlamında, hiçbir baskının bulunmadığını ifade ederek olumsuzlukların bulunmadığını belirtir. Bu çerçevede, kişinin kendisi olduğu anlatılmak istenir. Kişi kendisi olarak hareket ettiğine göre iradeli bir şekilde davranıyor demektir. Buna göre de, hürriyetle irade arasında bir ilişki vardır. İnsanî varlık ve iradenin mevcut olduğu fikri ortaya çıkar. Yani kişinin doğallığını gösterir. Bu bakış açısına göre, hürriyet kavramı, aynı zamanda değerlerin varlığını, bu değerlere uygun davranışı ve gerçekliği içerir. Hürriyet kavramı, doğada insanın mevkiini ilgilendirdiği ölçüde metafizik bir meseledir. Burada hürriyet kavramı, insanın fiziksel dünya ile ilişkisi açısından ele alınır. Hürriyet her türlü belirlenmişliğe, yani zorlama düşünceye, kaderci anlayışa ve cüz-î iradenin söz konusu olmadığı her anlayışa karşıdır. Metafizik görüş, ahlâkî hürriyet olarak ele alınmalıdır. (…) Hürriyet, bazen hiçbir engele rastlamadan istediğini yapmak olarak anlaşılmış ve düzensizliğin kaynağı olmuştur. Hâlbuki hürriyet, herkesin istediğini yapabileceği bir alanda kimsenin bütün isteklerini yerine getiremeyeceğini, başkasının hürriyetini engelleyemeyecek ve hakkını kısıtlayamayacağını ifade eder.” (İnternet Felsefe Sözlüğü)

 

Bu, Batı tarzı hürriyet anlayışını yansıtması açısından yerinde bir tarif... “Teslimiyetin, kulluğun” olmadığını, hürriyetin bunların zıddı olduğunu söylerken nasıl da riyakârca bir yaklaşım sergiliyor. Hâlbuki modern Batı medeniyetinin, kendi ülkelerindeki insanların kahhar ekseriyeti de dâhil olmak üzere tüm insanlığı “hürriyet ve demokrasi” teraneleriyle nasıl bir avuç Yahudi finansöre esir ettiğini yaşayıp görmüyor muyuz? Hürriyet, Batılıların tanımlayıp dikte ettikleri şekliyle hürriyet (hürriyet ve dikte nasıl bir arada bulunuyor ayrı konu) uyuşturucu ile şuuru elinden alınmış insanların hürriyetine benzemektedir. 19. Ve 20. Asırlar boyunca dillere pelesenk edilen hürriyet ve adalet sloganlarının, aslında bir avuç Yahudi ağababanın, dünyayı ele geçirme ve yönetme planının parçası olduğunu insanlar daha yeni yeni anlıyorlar. Hürriyet ve adaletin mabedi kabul edilen BM’nin Salih Mirzabeyoğlu’nun çok güzel tesbitiyle nasıl “Domuzlar Diktatoryası” gibi çalıştığını, bir avuç ülkenin elindeki bu fitne ocağında geri kalan herkesin nasıl oyuncak muamelesi gördüğünü uzun uzun anlatmaya bilmem gerek var mı?

 

Bizim anladığımız hürriyetle Batının sömürgeci zihniyetinden sadır olan ve ZORLA KABUL ETTİRİLMEYE çalışılan hürriyet bambaşka. Hürriyet anlayışları, onların diğer her şeyi gibi bir illüzyondan ibaret. Zina, içki, giyim kuşamda çıplaklık (nasıl oluyorsa) gibi hürriyeti değil bilakis tamamen şehvet ve enaniyet dolu nefse esareti gösteren şeylerdir onların anladığı hürriyetten. Üstelik burada da çevre asıl belirleyendir: Moda, pornografi, iletişim araçlarının tüketime zorlaması vb. aynı sömürgeci mihrakın eseri zorlamalar neticesinde kahhar ekseriyet, kendisini öyle davranmak MECBURİYETİNDE hmektedir. Parası olmayan da sırf bunları yapabilmek için uğraşmakta, ancak bu çaba, insanlığı öğüten değirmene daha çok su taşımaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Aslına bakılırsa, İslâm’ı devletleştirmenin, bu hürriyet karşıtı ESARET ÇARKI’nı kırmanın ve insanlığı gerçekten hürriyetine kavuşturmanın üzerimize farziyeti, bu açıdan bakınca daha bir berraklığa kavuşuyor.

 

Gelelim gerçek manada hürriyetin ne olduğu bahsine... Teorik açıdan hukuk ve devlet zemininde “hürriyet-dilediğini yapabilme” diye bir mefhuma yer olmadığı, insanların belli kurallara uymakla mükellef bulundukları zaten kabul edilmektedir. Bu hususta bir kafa karışıklığı olduğunu sanmıyoruz. Aksi durumda, devlet ve düzenden bahsetmenin yersizliği aşikâr olacaktır. Hayatı düzenleyen kurallar, insanların gönüllü olarak, yani HÜR iradeleriyle uydukları bir biçim alırsa buna “ahlâk” diyoruz. Nasıl insan olmak, şuura, bunun neticesi “doğru, iyi, güzel” sıfatlarını merkeze alan belli bir şuur süzgecine sahip olmayı beraberinde getiriyor ve bundan kaçılamıyorsa, iradî, yani şuurlu bir biçimde belli kurallara uymak da kaçınılmaz bir durum. Bizim “ahlâksız”, yani hiçbir kural, kaide tanımaz diye vasıflandırdığımız kişi de kendince ahlâksızlık ahlâkını yaşatıyor. Hülasa insanlar, mutlaka kendilerince “doğru ve iyi” gördükleri kurallara (bunun sistem çapındaki hali ideolojidir) hür ve gönüllü bir şekilde uyarlar. “Teslimiyet”, “bağlılık” vs. gibi terimlerin modern Batı ve onun en ucuzundan mukallidi İslâm coğrafyasındaki aydın görünümlü hödüklerce nasıl tavsif edildiği malum: Kötü, karanlık, pis vs. İyi-kötü bir değer ölçüsü belirten bu sıfatların bile insanî oluşun olmazsa olmazı ahlâktan kaynaklanması bir tarafa, KURALLARA VE DEĞER ÖLÇÜLERİNE HÜR İRADEYLE GÖNÜLLÜ OLARAK “TESLİM” OLUNMADIĞINDA “düzeni ve devletin tesisini sağlayan ahlâk”ın dumura uğrayacağını, insan topluluklarının pimi çekilmiş bomba gibi paramparça olacağını anlamamak için insanın zekâdan nasibinin olmaması gerek. Yani hürriyetin aslında “düzen sağlayıcı” ahlâkî kurallara gönüllü bağlılık ve teslimiyette tezahür ettiğinin, asıl meselenin bu düzen sağlayıcı ahlâkî kuralların ve bu kuralların kaynağının ne olması gerektiği etrafında döndüğünün anlaşılmaması insanı şaşırtıyor.

 

Hukuk ahlâkın pıhtılaşmış ve müeyyideye bağlanmış halidir. Hukuk ile ahlâk arasında “muhtevâ-şekil” münasebeti vardır. O yüzden, ahlâkî normlarla ile hukuk kuralları arasında münasebetin koptuğu durumlarda –bizim ülkemizdeki gibi- içtimaî çalkantılar kaçınılmazdır. İnsanların, inandıkları dünya görüşünü yansıtmayan hukuk kurallarına uymamayı “gayriahlâkî” bulmadığı bu gibi hallerde, sistemin çok hızlı bir şekilde tıkandığını ve devlet düzenini teminin gitgide imkânsızlaştığını görürüz. Halkın inandığı ahlâkî normları yansıtmayan hukuk düzeni, o yüzden halkın hür bir şekilde inanarak bağlandıkları bu normları cebren yok etmeye çalışır. Bu şekildeki hürriyet adına hürriyeti iptal gibi bir garabetin Batının gizli veya açık sömürgesi olmuş İslâm ülkelerinin mevcut vaziyetini yansıttığını herhalde söylemeye gerek yok. Anlaşılması gereken, ahlâkın, hürriyet ile ancak mümkün olabildiği, hürriyetin yaşanmaya değer hayata dair “en doğru seçimi” yapma ya da yapmama ve yaptığı seçime hür iradesiyle HAYATI PAHASINA bağlanma demek olduğudur.

 

Son söz yine Büyük Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun: “Büyük Doğu ruhuyla tırmandığımız tefekkürün tecrit buutlarından hissemize düşen pay hâlinde bildirelim ki:

İNSAN, KENDİ HAKİKATİNİ, HAKİKATİN HAKİKATİNDE İZLEYEBİLDİĞİNCE HÜRDÜR!..

 

Yerle gök arasındaki hakikatleri ‘Mutlak Fikir’ dışında uyuşturamayan insanoğlu, hürriyetin hakikatini ancak İslâm’da izleyebilir ki, bu görüş, iç ve dış’a doğru bütün oluş’larda görünmesi gereken ahlâkın kendisidir.

 

İslâm, zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı.” (Kültür Davamız, Salih Mirzabeyoğlu, sh. 154)

 

Aylık Dergisi, Ekim 2014

 

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: Hürriyet, ve, Ahlâk, -, Abdullah, Kiracı,
Yorumlar
Haber Yazılımı