Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 16:20
 
İdeolocyamızın Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik Prensibi Hakkında
Büyük Doğu-İbda’nın asıl davası, milletimizde yeni bir irfan kıvamı tutturmaktır. Aksi hâlde elimize alacağımız kaba kalıplarla kemmiyet planındaki hızlı değişim ve dönüşüm karşısında ruh muvazenemizi kuramaz, muvazeneden muvazeneye geçemeyiz ve neticesinde içinde bulunduğumuz hâlin bir benzerine düşer kalırız.
Kültür&Medeniyet Haberi
İdeolocyamızın Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik Prensibi Hakkında

İbda Mimarı Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kültür Davamız” adlı eserindeki tahlillerimize devam ediyoruz. Bu sayıda bizim ele alacağımız levha, aynı zamanda Büyük Doğu-İbda ideolocyasının temel prensiblerinden birincisi ve ikincisi de olan “Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik” levhasıdır.

 

Her dünya görüşünün bir gayesi vardır ve bu gayeye erişmek için çeşitli metotlar ve prensibler ortaya koyar. İdeolocyaya bağlı ferd ve cemiyetin kendisine referans noktası olarak kabul edeceği temel kaideler, hem ortak bir irfan kıvamı tutturulması, hem de ferdî ve içtimâî tekâmülün seyri boyunca rayından çıkmaması adına son derece ehemmiyetlidir. Büyük Doğu-İbda ideolocyasının temel prensibleri; Ruhçuluk, Keyfiyetçilik, Şahsiyetçilik, Ahlâkçılık, Milliyetçilik, Sermaye Ve Mülkiyette Tedbircilik, Cemiyetçilik, Nizamcılık, Müdahalecilik’tir.

 

Son 500 yılda, “İslâm’a Muhatab Anlayış” ile “Mutlak Fikri” değişen zaman ve mekâna tatbik edecek fikri örgüleştiremedik ve bugün muztarib olduğumuz sıkıntıların müsebbibi de bu vaziyetimizdir. Bundan dolayıdır ki ham softa-kaba yobaz devresinde her türlü yeniliği küfür bildik, eşya ve hadiseler üzerindeki tasarrufumuzu kaybettik; çürütücü taklitçilik devresinde içine düştüğümüz girdabda bize ait ne varsa yabancılaştık, hâkimiyet çığırımız kapandı, ışığımız aydınlatmaz oldu ve yolumuzu şaşırdık…

 

Bir kavmi meydana getiren, bir arada tutan esaslardan olan dinimizi, dilimizi, örfümüzü, âdetimizi ve hepsini inşa makamında bulunan irfanımızı kaybettik. Savaşın, tabiî afetlerin bile bir kavme edemeyeceği kötülüğü, ruh muvazenemizi bozarak kendi kendimize ettik…

 

Umutların azaldığı, kaybetmenin umumî psikoloji hâline geldiği demde, “İslâm’a Muhatab Anlayış” davasını örgüleştirerek “Mutlak Fikir”i hayata, zamana ve mekâna yeniden tatbik etmek üzere harekete geçen ÜstadNecib Fazıl’ın ve Necib Fazıl’ın “500 yıldır beklenen Mütefekkir” iltifatına mazhar olan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun hayatları, maddî hürriyetleri ve canları bahasına güttükleri davanın ehemmiyeti, çizmeye çalıştığımız manzaraya bakarak bir nebze de olsa anlaşılıyordur herhâlde…

 

Kısaca dünya görüşünden ve bizim dünya görüşümüzden bahsettiğimize göre, Kültür Davamız adlı eserden hissemize düşen aynı zaman da ideolocyamızın da temel prensiblerinden olan “Ruhçuluk ve Keyfiyetçilik” bahsine geçelim.

 

Üstad Necib Fazıl “İdeolocya Örgüsü” adlı eserinde “Ruhçuluk” ve “Keyfiyetçiliği” temel prensibler hâline getirirken genel bir çerçeve çizmiş, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ise “Kültür Davamız” adlı eserinde bu çerçeveye nisbetle ruhçuluğun ve keyfiyetçiliğin kültür davasının temel meselelerine bakan yönünü açıklığa kavuşturmuştur. Biz de, elimizdeki Kültür Davamız eserine nisbetle ruhçuluk ve keyfiyetçilik bahislerini inceleyeceğiz...

 

Akıl ve Ahlâk

 

Akıl, ruhun keyfiyetlerinden biridir; ruh, akıl vasıtasıyla Hâlk Âlemi’nde yaşar, eşyayı lâyık olduğu yere koyar ve bu âlemi kendisine uygun hâle getirir.

 

İnsanı diğer varlıklardan ayıran şuur bahsine gelecek olursak; akıl ve ruh, şuurun iki kanadıdır. Allah ile âlem arasında insanın bir berzah olduğunu düşünecek olursak; ruh insan şuurunun Allah’a bakan, akıl ise âleme bakan yönüdür.

 

“‘Din edeb demektir!’ buyuruyor Allah Resûlü. Edeb hadlere riayettir.; hadlere riayet ise, ruh, akıl ve ahlâk ölçü ve ölçülendirmelerinin kendilerinden, bunu gösteren topyekûn insan faaliyetlerinin verimine kadar herşeyi kapsar.”[1]

 

Akıldan ahlâk bahsine doğru yol alacak olursak; içtimaî münasebetleri düzenleyen kurallar ve ilkeler toplamı da olan ahlâk. İbda Hikemiyâtına göre aynı zamanda fikrin içine işlemiş olan işletici sıfat, ruhun merkezî fakültesi ahlâktır ki, kendisinden zuhura geldiği fikri ileriye doğru zuhur ettirir.

 

Hissediyoruz, düşünüyoruz ve iradî faaliyetler gerçekleştiriyoruz. Ruhun keyfiyetlerinden birisi olan aklımızla düşünüyor ve düşüncelerimizden zuhur eden fikirle beraber meydana gelen ahlâk ile de tekâmül ediyoruz ve huyumuz da şekilleniyor.

 

Ahlâk bahsine yönelmeden evvel Kâinatın Efendisi’nin hayatından aklın kemâl mertebesini gösteren bir levhaya yer verelim:

 

- “Allah’ın Resûlü akıl kemâlinin öyle bir mertebesinde idiler ki, insanlardan hiç kimsenin o daireye ayak atabilme ihtimâli yoktur. Onun içindir ki, sahip oldukları ahlâk “azîm”dir. O ne akıl, hikmet ve ruh kuvvetidir ki, Kureyş kâfirlerinin hayâl almaz cevr ve cefalarına tahammül etti, her türlü belâ ve ezalarına sabır gösterdi ve nihayet küfür inadını kırarak hepsini daire içerisine aldı. Ve bir ânda kâfirler o ruh seviyesine çıktılar ki, bütün varlıklarıyla İslâm yolunda savaştılar ve Allah’ın Resûlü’nü nefslerinin üzerinde tuttular, O’na feda edilmeyecek tek şey tanımadılar.” [2]

 

*

 

Arapça’da “yaratma, yaradılış” gibi anlamlara gelen halk ile aynı kökten olan hulk veya huluk kavramı sözlüklerde “seciyye, tabiat, huy” gibi anlamları içermektedir. Bu kelimenin çoğulu ise ahlâktır.” [3]

 

İslâm âlimlerinin bir çoğu, ahlâkı, “insan nefsinden, düşünüp taşınmaya gerek olmaksızın bir takım fiillerin doğmasını sağlayan meleke” şeklinde tanımlamışlardır. Eğer ki bu meleke şeriatın ve gayenin “iyi” ölçülerine uygun fikirler doğuruyorsa faziletlerin, uygun olmayan fikirler doğuruyorsa da rezilliklerin kaynağı hâline gelir.

 

Ahlâkın insanda tabiat hâlinde mevcut olup olmadığı, çalışmayla ele geçip geçmeyeceği üzerinde ihtilâf vardır.

 

Büyüklerin bu konuda buyurduklarından yola çıkacak olursak, ahlâkın insanda hem tabiât hâlinde mevcut, hem de cehd ve gayretle elde edilmesi mümkün bir varlık olduğunu anlarız.

 

Akıl ve Ruh

 

Varlık mertebelerinden bahsederken “Zât Âlemî”, “Emr Âlemi” ve “Halk Âlemi”nden bahsetmiştik. Ruh “Emr Âlemi”ne ait bir varlıktır. Ruhun keyfiyetlerinden biri olan akıl ise âdeta ruhun Hâlk Âlemine bakan yüzüdür. Aklı tarif edecek olursak:

 

- “Akıl, konuşan ve düşünen insanın kendine mahsus bir kuvvettir ki, insan, onunla bilgi edinmeye ve idrake kâdir olur.

 

Başka bir tarif:

 

- “Akıl, bir cevherdir ki, gaipleri, yani tasavvurdaki meçhulleri ve tasdikleri, vasıtalar; ve hasseleri, müşahede ile idrak eder.” [4]

 

Ruha gelecek olursak, evvelâ mutlak ölçü meâli:

 

- “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.

 

Ruh hakkında kesin bir malumatımızın olmaması, tek başına ruhun keyfiyetlerinden biri olan aklın aczini ifâde etmeye yeter. Öyle ki, beş duyu ve maddî suretlerin tutsağı durumundaki akıl, bu suretlere ve idrak kuvvetlerine sığmayan ruhu idrak etmekten yana aciz kalır.

 

İnsanın dış dünyayı idrak etmesine vesile olan beş hasse, Halk Âlemi’nin ötesini idrak etmekten acizdir. Aynı zaman da, Allah’ın zuhurunun şiddetinden gaib olduğu ölçüsünü de hatırlatalım. Aklın, zamanın varlık-yokluk temposu içinde işlediğini hesab edecek olursak ötelerin ötesi hakkında aklî istikâmetten isbatlar getirilemeyeceği açıktır. Akıl bir şeyi kuşatınca kavrar demiştik. Aklın içinde bulunduğu âlem itibariyle Emr Âlemi’ni ve Zat Âlemini kuşatamayacak olduğunu, ancak kuşatılan olacağını hesaba katacak olursak, imânın ve dolayasıyla ruhçuluğun zarureti de böylelikle ortaya çıkar.

 

Akıl ve ruh bahsini ruhçuluk prensibine bağlamadan evvel ruhun ve aklın kanatlarından müteşekkil olan şuur bahsine de değinmekte fayda var. “Ruh bulur, akıl sorar; bulucu ruhun getirdiğine, sorucu akıl şahitlik eder.” [5]

 

 “Batı tefekkürü ile İslâm tasavvufu arasında kanatlarını açmış, ikinciyi birincinin önünde hesaba çeken ve aslına irca eden İbda”, bu bakımdan ümmetin kuşanmak üzere hazırlandığı yeni şuurdur da...

 

Akıl ve ruh bahsini bizim ruhçuluk prensibimize bağlayacak olursak; ruhun akıl tarafından kuşatılamaması ve tek bir esasa bağlanamaması, bize, Hâlk Âlemi’nin hakikatlerinin zorunlu kanunlar hâlinde kuşatılamayacağını ve Hâlk Âlemi’nin ruha nisbetle anlamlandırılması gerektiğini açıkça ortaya koyar.

 

Ruh ve Nefs

 

Tekâmülün olmazsa olmaz şartlarından biri, zıt kutuplar arasındaki diyalektik ilişkidir. Nefs, ruhun Hâlk Âlemindeki tekâmülünü sağlayacak diyalektik ilişkinin zıt kutbudur. Aynı zamanda akıl gibi ruhun keyfiyetlerinden biridir. Bu diyalektik ilişkide, nefs kutbunu ilâhî emir ve yasaklar çerçevesinde terbiye eden ruhun ufku, hududsuzluktur. Bir diğer taraftan, ruh ve nefs kutupları arasında tutturulması gereken ahenk, herhangi bir taraf lehine bozulursa, bu sefer de rezillikler meydana gelir.

 

Ruh daha evvel de ifâde ettiğimiz üzere varlığın temsilcisidir, nefs ise yokluğun. Bizim ruhçuluğumuza göre nefs, şeriat çerçevesinde dizginlenmesiyle ruhun emrine alınarak istikâmete koşulması gereken bir binektir.

 

Ruhçuluk

 

Yazımızın girişinde de ifâde ettiğimiz üzere “ruhçuluk” Büyük Doğu-İbda ideolocyasının temel prensiblerinden birincisidir.

 

- “Ruhçuluk, eşya ve hâdiseleri, kendi içlerinden çıkan kuru müşahade ve kuru tecrübe, kuru akıl ve kuru bilgi kanunları üstünde, madde göziyle görülemez ve ölçülemez müessirlere bağlamak anlayışıdır.” [6]

 

Hâlk Âlemi, her ne kadar insanlar tarafından kendisine yüklenmiş aklî bir sebeb-sonuç ilişkisi üzerinden yürüyorsa da, aklın kendisini kuşatması mümkün değildir. Aslı yokluk olan bu âlem ancak ve ancak “Mutlak Varlık” önünde perdedir ve aklî kanunlarla tutsak edilemez.

 

Bizim dünya görüşümüz de bu ölçülerden yola çıkarak, madde planını onun üzerinde bulunan ulvî bir anlayışla mânâlandırır. Keyfiyetçilik de burada başlar ki; keyfiyet demek her şeyin ruh adına anlamlandırılması demektir.

 

 Ruhçuluk aynı zamanda mihraksız aklın reddedilişidir. Bu sayede ruhçu aklın nefse tutsaklığından kurtularak gerçek hürriyete kavuşur. Dolayısıyla ruhçu gerçek hürdür.

 

- “Ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır; her Allahçı, kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur; fakat her ruhçu mutlaka Allahçı değil… Ama Allaha erişemeyen ruhçu, bir zaviye teşkil eden iki hattın çapraz gidişini kabul ettikten sonra, birleşme noktasını inkâr eden tezatlı insana benzer ve hiçbir kıymet belirtmez.” [7]

 

- “BÜYÜK DOĞU’nun, bütün bir vatan kurtarıcılığı çapında gördüğü ruhçuluk, ilmî ve felsefî delâleti içinde, ferdî ve içtimaî bütün mukaddesler zeminini kucakladıktan sonra, bu zeminin ufuk çizgisine de muhtaç olanıdır; yâni Allahtan gelen, Allaha giden ve arada, yeni insan ve cemiyeti bütün mukaddesleriyle ihtiva eden ruhçuluk… Ve bizim elimizde ruhçuluk, Allaha, hem de Peygamberinin mutlak yolundan bağlı olmanın bir neticesidir. Gerçek mânasiyle mü’minlerin, eşya ve hâdiselere bakışındaki mizaç ve uslûp ölçüsü… Bütün cemad, nebat, hayvan ve insan kadrolariyle kâinatın, ezelî ve ebedî, kendi kendini aşma cehdi içinde derin bir mâvera humması çekmesi ve bütün iş ve hamle merkezlerini bu nokta etrafında ayarlaması mefkuresi… İşte ruhçuluk…” [8]

 

Kemmiyet ve Keyfiyet

 

Büyük Doğu-İbda ideolocyasının ikinci temel prensibi keyfiyetçiliktir. Keyfiyetçilik aynı zamanda ruhçulukla iç içedir ve ruhçuluğun olmadığı yerde keyfiyetçilikten söz edilemez.

 

Öncelikle tanımlarımızla başlayalım; keyfiyet, kemmiyet ve keyfiyetçilik mefhumlarını tanımlayarak başlayalım.

 

- “Keyfiyet, bir “şey”i başka bir şeyden, bir hadiseyi başka bir hadiseden, bir durumu başka bir durumdan ayıran –ki bu ayrılık, farklılık da ifâde edebilir, zıtlık da- bütün esaslı unsurların bütünüdür; o “şey”i, o “hadise”yi diğerlerinden ayıran vasıfların bütünü.” [Kültür Davamız 124]

 

- “Kemmiyet, bir “şey”in, bir “hadise”nin dışa dönük yönüdür; dış durum ifâdesi. Bu, bir “şey”in, bir “hadise”nin değişimleri ve dengeden dengeye geçişi boyunca vukuu bulan form, kalıp ve şekil değişimi özelliklerinin vasıflandırılmasıdır.” [9]

 

Keyfiyetçilik

 

- “Keyfiyetçilik; bütün insanî verim şubelerinde “çok”tan ziyade “tek”in kanunları üzerinde derinleşmek ve her iş vahidini onu saran mücerred oluş cevherine göre değerlendirmek davasıdır.” [10]

 

Keyfiyetçilik için bu tarifi verdikten sonra kendi dünya görüşümüz çerçevesinden şunu da söyleyebiliriz; Keyfiyetçilik, her “şey”in ruh adına anlamlandırılması ve topyekûn insan faaliyetlerinin tek bir gayeye bağlı şekilde gerçekleştirilmesidir.

 

Bir varlık-bir yokluk temposunda tecelli eden zamanın yaşadığımız yokluk âlemi üzerindeki en mühim tesiri, her ân yeniden gerçekleşen yenilenmedir. Eşya ve hadiseler her ân yenilenir ve insan her ân yenilenmekte olan eşya ve hadislere teshir etmek üzere yaratılmıştır. Peki, her daim yenilenen bu dinamik âlem üzerinde insan nasıl teshir sahibi olabilir? Kâinattaki her şeyin bir varlık-bir yokluk temposuna tâbi olduğunu hesab edecek olursak, bu âlemin kendisine ait olanlardan daha ulvî kıymet hükümlerine muhtaç olduğumuz anlaşılır ve bütün insanî faaliyet şubelerinin ideali gözetmesi gerektiği ortaya çıkar. İşte ancak bu takdirde insan dinamizmin girdabından kendisini çıkartıp, üzerinde tasarruf sahibi olabilir.

 

“İslâm’a Muhatab Anlayış” davası, “Mutlak Fikir”in hayatın bütün şubelerine tatbik edilmesi olduğuna ve toplumu meydana getiren her ferd farklı mizaç hususiyetleri taşıdığına ve bütün hadiseler de “yeni” olduğuna göre; sonsuz adet kombinasyonun anlam kazanabilmesinin tek yolu, çoklukta birliğin sağlanmasıyla mümkündür.

 

Keyfiyetçilikte usule gelecek olursak:

 

- “Keyfiyetçiliğin baş usulü, herşeyde ana cevhere nüfuz etmek gayesi bakımından, nâmütenahî bir tecrittir; tecritlerin en soylusundan fışkırıp teşhislerin en ihtişamlısında billûrlaşan bir ruh; ve bu ruhun, en derin mücerretle en katı müşahhası evlendirdiği zemin üzerinde, bütün eşya ve hâdiseleriyle dünya…” [11]

 

Üstad Necib Fazıl keyfiyetçilikle kemmiyetçiliğin farkının anlaşılması adına diyor ki; “bugün Amerika, bütün iş şubeleriyle, keyfiyeti ikinci plâna alan muazzam bir kemmiyet köpürüşü; Avrupa da, kemmiyete mağlûp hazin bir keyfiyet çöküşü…” Bu kemmiyet köpürüşünün Türkiye’de muasır medeniyet seviyesi olarak görülüyor ve gösteriliyor olması, Büyük Doğu-İbda’nın keyfiyetçilik prensibinin ne denli anlamlı olduğunun anlaşılması bakımdan mühim.

 

Keyfiyetçilik bahsini bitirmeden şunu da ilâve etmekte yarar var:

 

- “Keyfiyetin kemmiyette tecellisini gözönünde tutarsak; bir şeyin mücerret “oluş”una nüfuz etme gayesi bakımından hakikat arayıcılığını gösteren “keyfiyetçilik”, bu ruhun iş ve verim sahasına intikâli gayesiyle de, “insan ve toplum için” mânâsına gelir. İnanılan ile buna bağlı “iş ve eser” manasına bu ruh ve madde kutupları arasındaki uygunluk ise, “ruhî muvazene”yi gösteren ahlâkın, dışa dönük (genişliğine) yönünün tecellisidir.” [12]

 

Ruhî Muvazene-Muvazeneden Muvazeneye Geçiş

 

İbda Hikemiyâtına göre kemmiyet ve keyfiyet arasındaki uygunluk, toplumda ve insanda, iş ve eser ile inanılan arasındaki uygunluk olduğuna göre, “muvazene amili” ruhtur.

 

İnanmanın hakikati Allah’a iman iken, buna inanmayan “nefs kutbu”na bağladıkları inançları da –ruhu maddenin fonksiyonu kabul edenleriyle beraber- ruha bağlıdır.

 

İnsanın ferd ve toplum hâlinde gerçekleştirdiği tüm faaliyetler ruhî çabaya bağlıdır ve keyfiyet ile kemmiyet arasında ruh tarafından kurulan muvazene ahlâkı ortaya koyar diyebiliriz.

 

İşin kültüre bakan yönüne gelecek olursak, bir toplumda ferdî ve içtimâî faaliyetler bakımından keyfiyet ile kemmiyet arasındaki uygunluktan zuhur eden muvazene, ruhun merkezî fakültesi ahlâkı gösterir ki, kendinden zuhur ettiği kemmiyet ve keyfiyet uygunluğunu daha ileriye zuhur ettirir.

 

Büyük Doğu-İbda bu muvazeneyi kurmak peşindedir ki, keyfiyetler ve kemmiyetler ne kadar değişim içinde olursa olsun buradan zuhur edecek olan ahlâk lokomotifiyle fikir, ferd ve toplum daha ileriye zuhur ettirilebilsin.

 

“Kültür Davamız” adlı eserde çözüme kavuşturulan temel meseleler, bir irfan kıvamının tutturulması içindir ve böylelikle bundan sonrasında meydana gelecek keyfiyet ve kemmiyet değişimleri karşısında ruh muvazenesi, ahlâk sürekli kılınabilecektir. Ne kadar hızlı bir değişim söz konusu olursa olsun, hızlı bir şekilde muvazeneden muvazeneye geçilebilecek ve ruh kendi aksiyon mevzunu bulacaktır.

 

Neticede

 

İrfan kıvamını kaçırdığımız zamandan beri “Mutlak Varlık” ile “Yokluk” arasındaki berzahta yolumuzu kaybetmiş vaziyetteyiz. Kemmiyet planındaki değişimleri ruh adına anlamlandırarak muvazenesini kuramadığımızdan dolayı ahlâkımızı kaybettik. Ahlâkımızı kaybedince de bütün muvazenelerimiz yıkıldı ve muhakememiz sakatlandı. Böyle başlayan kaybetme, insanlığımızı kaybetme raddesine gelinceye kadar sürdü, tâ ki Büyük Doğu-İbda bu kurak çölden oluk oluk fışkırıncaya kadar.

 

Büyük Doğu-İbda’nın asıl davası, milletimizde yeni bir irfan kıvamı tutturmaktır. Aksi hâlde elimize alacağımız kaba kalıplarla kemmiyet planındaki hızlı değişim ve dönüşüm karşısında ruh muvazenemizi kuramaz, muvazeneden muvazeneye geçemeyiz ve neticesinde içinde bulunduğumuz hâlin bir benzerine düşer kalırız.

 

Bugün, Anadolu’dan başlayarak önce İslâm âlemi ve ardından da bütün dünyanın beklediği kıtalar çapındaki inkılâb hem bu irfan kıvamının tutturulması için, hem de bu irfan kıvamının tutturulması ile mümkün...

 

Bizim Aylık Dergisi sayfalarında Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı -Temel Meseleler- olan “Kültür Davamız” adlı eseri üzerinde tekâsüf etmemizden muradımız da hiç olmazsa kendi adımıza bu irfan kıvamından tatmak ve kendi gerçeklik seviyemizle beraber okurun da alâkasını bu esaslı meseleye çekmektir.

 

Bugüne kadar her ne kadar yanlış yaptıysak hepsi bizim idrak aynamızın pasından, gerçeklik seviyemizin düşüklüğündendir. İsabet ettirdiğimiz doğrular ise, en başta bu meselelerin varlığından haberdar olmamıza vesile olan Büyük Doğu-İbda’nın izzeti ve şerefidir.

 

Kaynaklar:

1.  Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler –Düşünce Tarihine Bakış–, Cild 2, 1 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2003, s. 218.

2. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 114.

3. Anar Gafarov, Nasîrüddin Tûsî’nin Ahlâk Felsefesi, 1 Basım, İSAM Yayınları, İstanbul 2011, s. 119.

4. Sırrı Giridî, İlm-i Kelâmın Özü, Sadeleştiren Kâzım Albayrak, 1 Basım, Tahkim Yayınları, İstanbul 1987, s. 41.

5. Salih Mirzabeyoğlu, Berzah –Bütün Dalların Birleştiği Kök’e–,1 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2006, s. 192.

6. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s. 389.

7. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s. 390.

8. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s. 391.

9. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 124.

10. Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız –Temel Meseleler–, 3 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, s. 125.

11. Necib Fazıl, İdeolocya Örgüsü, 16 Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2007, s. 392.

12. Salih Mirzabeyoğlu, İslâm’a Muhatab Anlayış –Teorik Dil Alanı–,2 Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 1987, s. 100.

 

Ömer Emre Akcebe 

Aylık Dergisi, Ekim 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: büyük doğu ibda, Ruhçuluk, Keyfiyetçilik,
Yorumlar
Haber Yazılımı