Haber Detayı
04 Temmuz 2014 - Cuma 15:50
 
"İki Yol ve Süzme" Üzerine - Fatih Turplu
Kültür&Medeniyet Haberi

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Kültür Davamız isimli eserinin "Yolumuzu Ararken" başlıklı levhasının alt başlıkları şunlardır: "Şuur süzgeci", "Temel Meseleler", "Fert ve Şahsiyet" ve "İki Yol ve Süzme"...

Biz bu yazıda, söz konusu alt başlıklar içinden "İki Yol ve Süzme" bahsi etrafında duracak ve dilimiz döndüğünce ne anlatıldığını anlamaya çalışırken anladıklarımızı okuyucu ile paylaşacağız. Yani, belki meseleyi direkt kavrayamamış olsak bile, hiç olmazsa kendi zaviyemizden gördüklerimizi kağıt üzerine dökerek, ne görüp ne görmediğimize dışarıdan bir gözle bakma şansına ve bilgisine sahip olacağız.

"Okuma" eylemini yaparken nasıl maksadımız sadece "okumuş olmak için okumak" değil anlamak ise, bu gaye ile "anlamak" için üzerinde düşünmek ve düşündüklerimiz arasında bahsedilen mesele ile irtibat sağlamak. Maksadımız bu! Bu açıdan bakarak söylersek, yanlış söylemekten değil, söylediğimiz yanlışlara körü körüne bağlı olmaktan çekiniyoruz sadece. Ne'yi hangi sebeble ve nasıl bir yaklaşım biçimi ile ele almaya çalıştığımızı açıkça izah ettiğimize göre bahsimiz üzerinde durabiliriz.

Mevzumuzu, alakasına binâen dil bahsi etrafında ele almaya çalışacağız.

Dil meselesi...

Üzerinde durduğumuz bahsin ilk paragrafında Salih Mirzabeyoğlu şöyle der: "Her dünya görüşü ayrı bir dil ve bu dünya görüşüyle sarkılan her mevzu, varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı ayrı bir dil kurmadır"(1)

Bahsimize geçmeden evvel "dil" meselesinin üzerinde durulmasında fayda görüyoruz; çünkü "her dünya görüşü ayrı bir dil" ise, öncelikle dil bahsi etrafında vasat ta olsa bir zemin oluşturmalıyız ki, ardından söyleyeceğimiz diğer hususları bunun üzerine binâ edebilelim.

Dil meselesi her zaman "düşünce" ile beraber hatırlanıyor ve kullanılıyor. Bu mesele etrafında kalbur üstü bir çok filozof ve yazarın çeşitli görüşleri var. Uzun uzadıya bunlara girmek yerine kabaca söylersek, bir çoğu "doğru"nun kıyısında, yanında, altında ve üstünde gezinmesine mukâbil, bu meseleyi bir terkib hâlinde görücü ve bunu o pencereden ifade edici bütünlükten uzak göründü bize. Kaldı ki, bu mevzu bir bütünlük içinde verebilmek için "dil kuruculuğu vasfı"na sahip olunması gerekiyor. Yine, saydıklarımız dışındaki belli-başlı bir çok ismin meselenin künhünü yakalayıcı, alaka çekici tarif, tesbit ve teşhisleri de yok değil. Bunlar, meseleyi aslına irca edici tavırdan uzak olmakla birlikte yerinde tesbitler. Böyle olmasının sebebi, meselenin temelinin tek bir tarife dayanmıyor oluşu, başka meselelerle izah edilmesi zorunluluğuyla alakalı olması. Nitekim "Öte yandan yine 18. Yüzyıl filozoflarının-özellikle de Locke, Berkeley, Hume ve Kant’ın- sorunlaştırıp tartıştıkları, Wittgenstein’ın Tractatus’ta açık bir biçimde ortaya koyduğu gibi, şeyler ve dil, dünya ve dil arasındaki ilişki de dile getirilmesi güçlükler taşıyan bir ilişkidir." (2) tesbitinin söylediklerimizi doğrular mahiyette olduğunu düşünüyoruz.

Alman dilbilimci filozof Humboldt (1767-1835) "insan ancak dil ile insandır, dili bulmak için de onun insan olması gerekti" diye bu mevzuya bir tarif getirir.  İlk bakışta sıradan ve basit mantık yürütülerek kurulmuş bir tarif gibi gözüküyor ama önemli bir tesbit . Bunu söylerken Humboldt'un "dili insanın özü, doğasının temelinde bulunan şey"(3) olarak gördüğünün altını çizelim.

İsveçli dil filozofu Walter Porzig ise kitabına da verdiği bir isimle dili "mucize" olarak görür. (Dil Denen Mucize, Porzig). Hegel "Dil düşüncenin gövdesidir, tenidir" derken Alman şair Hölderlin "Tanrı insana ne olduğunu öğretmek için ona dili vermiş" diyerek tarif etmiştir dili. Leibniz "Dil zihnin aynasıdır" der; gerçi onun "zerreler teorisi"ne bakacak olursak "her zerre alemin aynasıdır" aynı zamanda. Ernst Cassirer ise bu mevzu hakkında şöyle bir tesbitte bulunur: "Dilin kökeni ve tabiatını soran felsefî soru, esas itibariyle varlığın kökeninin ve tabiatının ne olduğu sorusu kadar eskidir"...

İsviçreli yazar ve filozof Johann Bernard Merian'ın söyledikleri ise, bu bahsin girişinde söylediklerimizin daha anlaşılır gözükmesi bakımından mühim: "Dilin kökeni, insan zihninin ortaya koyabildiği en büyük meseledir; filozoflar tarafından ele alınmaya ve hakkında hüküm verilmeye en lâyık konudur; lâkin, aynı zamanda da çözülmesi en zor olanıdır."

Dil ve düşünce'den bahsederken bu mevzuun bütün filozof ve bilim adamları tarafından nasıl ve niçin bir "muamma" olarak görüldüğünü ise İsral'li dilbilimci Guy Deutscher'in şu tesbitinden seyredebiliriz: "Konunun böylesine yoğun bir rahatsızlık kaynağı olmasının nedeni, arkasındaki fikir tarihi bagajının son derece utanç verici olması ve bu konuyla ilişkilendirilir ilişkilendirilmez kişinin adının şarlatana çıkmasının işten bile olmaması. Sorunun kaynağı, dilin düşünce üzerindeki etkisinin varlığını ya da yokluğunu ampirik olarak kanıtlamanın amansızca zor olmasında yatıyor. Bu yüzden bu konu, olgu polisi tarafından suçüstü yakalanma tehlikesiyle hiç karşılaşmadan fantazilerini teşhir etmekten zevk alanlar için her zaman mükemmel bir platform sundu."(4)

Bütün bu söylediklerimizden sonra sıra bu meseleyi "bütün" bir fikrin içinde, yani Yerinde doğru'dan (dışımızdan) öte bir terkip hâlinde Doğru yerde (kendimizi nisbet ettiğimiz İBDA Fikriyatı'nda) nasıl tanımlandığına geldi. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun "Dil ve Anlayış" isimli eserinin "ismi" bile bize bu mevzuda bir fikir vermeli aslında; eserin içinde de ifade edildiği üzere "Dil-Anlayış"... Kitabın alt başlığı ise ayrı bir ufuk açıcı: "Dil ve Diyalektik"... Firaset-feraset, Anlayış'a bu noktada bir mim koyuyoruz.

Salih Mirzabeyoğu dil meselesinde "hadiseden kanuna sarkan"(5) bir usûl izlediğini söyler. Her türlü kolaycı tariften kaçınarak öncelikle "Dil, yerinde hâl ifadesi, yerinde sembol, yerinde mevzu, yerinde tefekkür, yerinde düşünce sistemi, yerinde araç, yerinde mahiyet, yerinde hareket vs. mânâlarda kullanıldığı gibi, diyalektik mânâsında da kullanılır; ancak bunların keyfiyeti doldurulduktan, bilindikten, sistemleştirildikten sonradır ki, özel mânâda çeşitli mevzular dili kurulur ve atmasyoncu onbaşı tarzında, 'ben şu mevzuu bir dil olarak görüyorum!' gibi orada başlayıp orada biten garibanlıklar yapılmaz… Bitişiklikteki uzaklığı görmek şeklinde, nasıl ve niçiniyle, incelikleriyle, bir tahlil ve terkib doğruluğuyla mesele örgüleştirilir."(6) diyerek meseleye nasıl yaklaşılması gerektiğinin çerçevesini verir. Ardından (kendisi de dil kurucu olması sebebiyle) bu meselenin ehemmiyetini nasıl keşfettiğini ve Necip Fazıl'ın kendisine söylediklerini bu mesele etrafında misallendirerek anlatır. Burada önemle üzerinde durulması gereken husus, bir dil kurucunun (Necip Fazıl, Büyük Doğu) diğer bir dil kurucu'ya (Salih Mirzabeyoğlu, İBDA) söyledikleri ve onun bu sözleri (hikmetleri) başka eserlerinde başka mevzulara kapı açıcı olarak kullanırken "Dil ve Anlayış" eserinde ise bu mevzuun hasrında ele alması, mevzunun "lisan" ile alakası bakımından da ayrıca fikrî ve edebî zevke misâl bu bahisler.

Mirzabeyoğlu, mevzumuzun cevabını "Sırra ilişik keyfiyet" başlığı altında şöyle anlatır: "<> <> zıtlıklarındaki, biriyle diğerini, diğeriyle birini izâh etmek gösteriyor ki, son tecritte kutuplaşmış bütün zıtlar, <> olması hakikatiyle diğerini yok saymıyorsa, sırdan ve sırra ilişik bir keyfiyet belirtirler; dil, <> ilişik bir keyfiyet..." diyerek izah eder."(7) Onu, "şudur, budur, bu değildir"den ziyade, son tecritte meselenin kıvrıldığı yerden alarak "şudur" diye tarif edilemezliğini yahut nasıl tarif edilmesi gerektiğini tarif ediyor. "Dilin kökü"nü ise "bir iç aksiyon" olarak görür.(8) Dilin "beş duygudan çıkmış"(9) olamayacağına, eğer öyle olsaydı "dilin düşünce biçimi hiçbir zaman kurulamazdı"(10) diyerek itiraz eder. Ve ardından "bu biçim"i de "ancak İNSANI BAŞTAN BERİ HAYVANDAN AYIRAN insan ruhunun etkisiyle meydana gelmiş" olarak kabul eder. Bunun da "düşünce" olması gerektiğini, çünkü "akıl ve zekâ olmadan şuurlu insan dili olmaz"(11) diye destekler.

Johann Bernard Merian'dan belirttiğimiz "Dilin kökeni, insan zihninin ortaya koyabildiği en büyük meseledir; filozoflar tarafından ele alınmaya ve hakkında hüküm verilmeye en lâyık konudur; lâkin, aynı zamanda da çözülmesi en zor olanıdır." tesbitinin aslına da yine Salih Mirzabeyoğlu'nda rastlıyoruz: "Dil... Çok değişik tezahürler sunan, ancak bir tecrit faaliyetiyle birbirinden ayrı olarak ele alınabilecek yönleri kapsayan karmaşık bir bütündür"(12)

(Bu mevzunun tafsilatı için Salih Mirzabeyoğlu'nun "Dil ve Anlayış" isimli eserine bakılabilir.)

Dil meselesinin bu "karmaşık bütün" yapısını bir yana bırakarak, yayımlanmamış bir yazımızdan iktibas ederek şu satırları paylaşmak istiyoruz: "Bir şeyi, her hangi bir şeyi kendi kendine, kendi başına sırf onu tarif edemiyoruz. Her bir şeyi tarif ederken onu bir benzeriyle, benzemeyeniyle, belli başlı bazı mesafeleriyle, şununla bununla ama hep bir başka şey, bir mefhum, kavramla anlatıyoruz. Hatırıma ilk gelen misâl şu: Kahverengi!.. Peki ya 'kahve' ne renk? Her şey için kendine ait sıfatların izahı konuşulunca, bir başka 'şey' in 'varlığıyla var' oluşunu anlatabiliyor-anlayabiliyor, ancak, başka şeylerin varlığıyla var oluşuna dayanak bulabiliyoruz. O Hâlde Necip Fazıl'ın 'mutlak izah olmayınca da, izah edilemeyişinin izahı lazımdır.' dediğini hatırlamak lazım. Bu noktadan sonra anlaşılıyor ki, her şeyin kendi başına tarif, değer ve anlamı ancak 'bütün bir fikir' içerisinden, bir dayanak noktasından, bir bakış açısı ile bakılarak sezilebilir."

Mirzabeyoğlu'nun felsefe'yi "geniş mânâsıyla, bir bakış açısı, bir düşünce, bir anlayış"(13) olarak tarif etmesinin üzerinden yürürsek, ister dil, ister ruh ve esasında bütün varlığa ait meselelere bakışta (ve varlık'ın kendisine bakışta da) bir "payanda" ihtiyacı doğuyor; çünkü, "Felsefe, hakikati bulmanın değil, ancak birbirinin yanlışını bulup çıkarmanın ve ebediyen hakikatten mahrum kalmanın aleti..."(14)

Bu payanda ihtiyacının ardından “felsefe”den bahsetmemizin sebebi, gerek dil bahsi olsun gerekse tüm başka bahislerde felsefenin bağsız bir şekilde hakikati ararken dinin yerine geçme çabası: “İSLAM TEFEKKÜRÜ karşısında ise, Din ile aynı sahaya yerleşmek için savaşan 'felsefe' var”(15)

O halde herhangi bir Müslümanın -ki “İslâm teslimdir!”- ”bağlı” bulunması gereken bir “dünya görüşü” ihtiyacı da (kendiliğinden) ister-istemez beliriyor.

Salih Mirzabeyoğlu'nun İBDA Fikriyatı ile eserler boyunca dediği “Mutlak Fikir” bahsini ayrıca hatırlatmaya gerek var mı? Görüldüğü üzere mesele “Dünya görüşü” ve “anlayış” meselesine kıvrıldı.

Dil bahsi etrafında şu iki notu da ekleyelim. İlki, Kâzım Albayrak'ın Taraf Dergisi'nin 20. sayısında yayımlanan “Dil ve Mânâ Toplayıcılığı” başlıklı yazısındaki şu değerlendirme: “ 'İslâm Tasavvufu ve Batı Tefekkürü arasında kanatlarını açan İBDA mihrakı' diyalektiklerin çelmesini aşıcı bir diyalektikle 'üstdil-üstmânâ'ya ulaşandır.

'Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir' tesbitini biliyoruz. İBDA Mimarı da, herkesin bildiği parçalardan, onların toplamından apayrı bir şey olan bütün meydana getiriyordu. Bu, diyalektiğinin, dil ve mânâ toplayıcılığının özelliğidir. Herkesin bildiği bazı hakikatleri, orijinal bir tertip ve tasnifle birbiriyle alaka ve iştirak noktalarını işaretleyerek bütün-sistem kurabilmek… Yani, 'sentez dili' oluşturma… Unsur üstü terkibi gösterme…"(16)

İkincisi ise, Baran ve Aylık dergisi yazarı Ömer Emre Akcebe'nin Büyük Doğu-İBDA Fikriyatı'ndan ilhâm alarak yaptığı şu tesbit: “Dil düşüncenin sûretidir!” Bu tesbit üzerinden gidersek, “kelimeler”in mânâyı iletme fonksiyonuna nazaran ve “sûret olmadan mânâlar tecelliye gelmez”(17) hikmetini hatırlarsak, düşüncenin-fikrin zuhur ettiği ve döküldüğü kalıp olarak olarak ta görebiliriz dili; nitekim Nietzsche “Dilsel kısıtlar altında düşünmek istemiyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir” demiştir.(18)

Dünya Görüşü, Dil-Kültür meselesi, "İki Yol"...

Daha evvel "mim" koyduğumuz "anlayış" bahsi... "Anlayış"ın bir mânâsı da "görüş"tür. "Telakki, zihniyet"... Daha evvel yayınlanmamış bir yazımızdan kısa bir pasaj: "Dünya herkesin gözüne nasıl gözükür?.. Herkesin gözünden görünüşü nasıldır?..

Böyle düşündüğüm zaman herkes için ayrı bir dünya gerçekliği ve tasavvuru olduğu duygusuna kapılıyorum. Demek ki; bu durum, benim için de böyle! Bu, bir bakıma herkesin kendi aklını beğenmesi gibi bir şeyi ilhâm ediyor bana! Direkt olarak 'kendi aklını beğenmek' konusunu düşünmemiş kimselerin bile alttan alta kendi akıllarını beğenmesi gibi –dedikleri gibi 'her şeye nazar değerde akla değmez'- gözlerimize gözüken dünyanın bir izâhını yapmamış bile olsak, bu dünya hakkında, bu gidişat üzerine hepimizin bir görüşü, kendimizin beğendiği bir görüşümüz ve görüşümüze bağlı olarak tüttürdüğümüz bir görünüşümüz var."

İster şu partiye oy verelim yahut dini topyekün reddedelim fark etmez; illâ bunun farkında olmak ta kıstas değil! Üstad Necip Fazıl'ın dediğiyle "biz bir çok şeylere karşı kayıtsız kalabiliriz. Fakat onlar bize lâkayıt kalmaz. Mutlaka kendisini düşündürür. Bir karar ister."(19)

Günümüz dünyasında, esasen çok çeşitli fikirler ve inanışlar yok diye düşünüyoruz. Bir yanda determinist ilkeleri pozitivizm bayrağı ile yürüten mevcut felsefe ve ilim dünyası, diğer yanda ise İslâm'ın  kâideleri var; Şeriat ve tasavvufun "asfalt yol ve çimen pist"(20) birlikteliğiyle... Hak kutbunun (İslam'ın) harici ne varsa, bahsettiğimiz ilkeler etrafında çırpınan ve Salih Mirzabeyoğlu'nun dediğiyle "mihraksız tümevarımın zaafiyetiyle mâlül".

Günümüz dünyasının temel problemi Büyük Doğu-İBDA'nın bizzat kendisi olduğu ve sistemleştirdiği "İslam'a Muhatab Anlayış davası" karşısındaki sükût tavrı;kafir küfrettiği, zalim zulmettiği için ses etmez ve karşı çıkarken, ilk başta bir anda anlaması ve kavraması gerekenlerin (başta biz) anlaşılmaz ataleti.

Anlayış bir kere kavranıldıktan sonra insanı koltuğuna mıhlayan değil hareket etmeden duramaz hâle getiren bir tesir kuvvetine sahipken, tesir edeceği kalıptaki "muhteva yokluğu"(S. Mirzabeyoğlu) sebebiyle bu tip bir akamate uğramaktadır; yani fikrin kendinde bir eksiklikten dolayı değil, muhatap olanın esasında muhatap olamama probleminden. Bu durum, İslâm dünyası'ndaki her hangi sıradan bir fertten bir "aydın"a, İslam dışındaki her hangi sıradan bir fertten bir "aydın"a maalesef böyle.

Yazımızın girişine dönersek "Her dünya görüşü ayrı bir dil" ifadesinden mülhem söylemeliyiz ki, dili olanın mutlaka bir görüş sahibi, her görüş sahibinin de bir dil sahibi olması elzemdir. Çünkü, "dünya görüşüyle sarkılan her mevzu, varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı ayrı bir dil kurmadır". "O değil, O'ndan ve bu yüzdendir ki O" inceliği içerisinde, "İslam'a Muhatap anlayış"... Anlayabilirsek, İslam'a en büyük saygı içerisinde hudutları ufka doğru her an genişleyen bir teshir sahasının formüle edilişi.

Dünya görüşü'ne sahip bir insanın artık bir dili vardır; ve bu dil o dünya görüşünün teshiri altında önüne gelen her meseleye ama az ama çok tesir etmeye başlar. Bu, esasında bir dil-irfan-kültür hamlesidir.

Salih Mirzabeyoğlu kültür davasının çözümünü Büyük Doğu Mimarı'nın şu teklifi ile anlatır:

"-'İrfanın iki yolu var. Biri kendi kaynaklarını doğurup onlardan, öbürü yabancı kaynaklardan irfana ermek… Dava kendi kaynaklarını doğurmak olduğuna göre, ikinci yolu, birincisine çıkaran bir geçit sayalım. O hâlde irfana erme davasında ilk iş, herhangi bir dil çarşafına bütün dünya irfan yemişlerini silkelemek, o dile bütün dünya hakikatlerini konuşturmaktır. Böylece, henüz yürümeye başlayan çocuk nasıl dilini döndürmeye ve mevzuunu seçmeye çabalarsa, milletler de yabancı mahsullerin bünyelerinde yapacağı karışmaları kendi hak ve hakikat telâkkilerinin mihveri etrafında yavaş yavaş sermayeleştirir. Nihayet öz irfanlarını içlerinden ifraz edebilecek kıvama ererler.' " (21)

Mirzabeyoğlu'nun dâimâ söylediği "Batı tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" meselesi; hâli hazırda İBDA Fikriyatı'nın kendisi için de "baştan başa bir kültür hamlesi!" diyebiliriz galiba?

 

Dünya İrfan yemişleri ve süzme...

Bu mevzuya aid paragraflarda Mütefekkir Mirzabeyoğlu, ne yapılması gerektiğinin izahı yapıldığı için "bunu tekerlemeden çıkarıp iş ve fikir verimi hâlinde göstermek hepimizin borcu" der.(22) Süzme bahsine dâir "parça hakikatleri"n(23) Büyük Doğu'nun dil ve anlayışı'ndan, süzgecinden geçirilmesi gerektiğini söyler. Eserin (Kültür Davamız) 1982'de ilk basımı yapılmış olmasına nazaran, arada geçen zaman zarfında yapılmayanı da "kendim söyler, kendim dinlerim" hesâbı İBDA Külliyatı verimleri olarak yapmıştır da! Bize düşen, hiç olmazsa, bu açıcı vasfı takip edip oradaki meseleleri kavrayıp zaten hazır verilmiş olandan istifade ile aynı metodu takip etmek olsa gerek?

Bu bahse ait ayrıca iki paragraf var; ilki, şuurlanma gerçekleşirken hâdiseleri "bunun ışığında değerlendirmek"(24) ve meselelere dâir çözüm getirilirken yapılan faaliyetin nihâi maksadının aslında ferdin değişmesine dâir olması. Mirzabeyoğlu'nun bir şiirinde dediği gibi "ben değiştikçe değişecek bir şeyler"; İslam devleti gelse falanca fert aynı kalsa, o fert açısından dünya  görüşü bakımından ne fark var? Gelmese, ama fert değişse ne kaybı var?

İkinci paragraf ise, "Kültür davamız" kitabı içerisinde meseleleri ele alış usûlüne aid "yorumsuz" olarak Hazreti Ali'nin şu sözü:

-"Hakikati, söyleyene bakarak öğrenme; hakikati öğren, söyleyeni de öğrenirsin!"(25)

 

 

Dipnotlar

1) Salih Mirzabeyoğlu (Kasım 1993), Kültür Davamız -Temel meseleler-, İstanbul: İBDA Yay. 3. basım, sh. 44.

2) Harun Tepe, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi, "Değer Anlam: Değerler Anlamlar mıdır?", 17-19 Aralık 2008 tarihlerinde ODTÜ Felsefe Bölümünce düzenlenen Anlam Kongresi, "Anlam ve Değer" panelinde yapılan konuşma metninden.

3) Fatih Özkan ( Ekim 2012) Y. Doç. Dr. Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2. sayı.

4) Guy Deutscher (Ocak 2013), Dilin Aynasından, İstanbul: Metis Bilim, 1. Basım, sh. 28.

5) Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış -Dil ve Diyalektik-, İstanbul: İBDA Yay. sh. 9.

6) A.g.e. sh. 15, 16.

7) A.g.e, sh. 67,68.

8) A.g.e. sh. 72.

9) A.g.e.

10) A.g.e. sh. 73.

11) A.g.e.

12) A.g.e. sh. 53

13) Salih Mirzabeyoğlu, (Aralık 2004), İBDA Diyalektiği "Kurtuluş Yolu", İstanbul: İBDA Yay. sh. 160

14) Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, İstanbul: Büyük Doğu Yay. sh.163.

15) Salih Mirzabeyoğlu, (Aralık 2004), İBDA Diyalektiği "Kurtuluş Yolu", İstanbul: İBDA Yay. sh. 160.

16) Baran Dergisi internet sitesi, www.barandergisi.com. http://www.barandergisi.net/m/?id=566

17) Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B/YEDİ, 77. bölüm, Haftalık Baran Dergisi.

18) Guy Deutscher (Ocak 2013), Dilin Aynasından, İstanbul: Metis Bilim, 1. Basım, sh. 150. - Guy Deutscher: Nietzsche'nin söylemediği sözlerin meşhuru şudur: “Dil hapishanesinde düşünmeyi reddediyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir.” Aslında tam olarak söylediği şuydu: “Dilsel kısıtlar altında düşünmek istemiyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir” (Wir hören auf zu denken, wenn wir es nicht in dem sprachlichen Zwande thun wollen). İnglizceye yapılan yanlış çeviri bir slogana dönüştü. Ama işin doğrusu, dilsel görelilikte yanlış olan ne varsa hepsini güzelce özetleyen bir cümledir bu.-

19) Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak, İstanbul: Büyük Doğu Yay. sh. 29.

20) Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, İstanbul: Büyük Doğu Yay. -Necip Fazıl: Şu var ki, bu çimen pist, geldiği asfaltın, yani ana caddenin bir kopuntusu değildir ve doğrudan doğruya ondan gelmektedir. Ondan, yani şeriatten.-

21) -Salih Mirzabeyoğlu (Kasım 1993), Kültür Davamız -Temel meseleler-, İstanbul: İBDA Yay. 3. basım, sh. 45.

22) A.g.e.

23) A.g.e.

24) A.g.e. sh. 46

25) A.g.e.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

            • Prof. Dr. Şerif Aktaş, Doç. Dr. Osman Gündüz. Yazılı ve sözlü anlatım, Okuma-dinleme-konuşma-yazma.

            • Guy Deutscher, Dilin Aynasından- Kelimeler Dünyamızı Nasıl Renklendirir?

            • Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış -Dil ve Diyalektik-.

            • Necip Fazıl Kısakürek, Tanrı Kulundan Dinlediklerim.

            • “Edebiyat Mahkemeleri” ismiyle 1997 senesinde derlenen ve kitaplaştırılan Necip Fazıl'ın çeşitli yazıları.

            • “Konuşmalar” ismiyle 1990 senesinde derlenen ve Necip Fazıl Kısakürek'in 1931-1983 yılları arasında kendisi ile yapılmış söyleşi, sohbetleri vb. ihtiva eden kitap.

            • Victor Klemperer, LTI -Nasyonal Sosyalizmin dili.

            • Emile Boutroux, Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Üzerine.

 

Aylık Dergisi, Haziran 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: "İki, Yol, ve, Süzme", Üzerine, -, Fatih, Turplu,
Yorumlar
Haber Yazılımı