Haber Detayı
02 Ekim 2018 - Salı 17:08
 
İlim ve Hikemiyat Bağlamında Tarih - Furkan Kartal
Bilmeyi bilmekten kasıt irfandır. Bu bilgi mertebesinde tarihî bilgi, geçmiş eşya ve hadiseleri dış yüzünden bilmekten öte onların altında yatan iç yüzünü, manasını bilmeye dair bir bilgi türüdür. Bir başka deyişle Tarih Hikemiyatı-Felsefesi.
Tarih Haberi
İlim ve Hikemiyat Bağlamında Tarih - Furkan Kartal

Giriş

 

Kelime ve kavramlardan maksat manalardır. Tarih mefhumu da kelimenin kendi manası, iştikakları yönünden birçok veçheden ele alınabilir mahiyettedir.

 

Tarih: Hadiseye vakit ta’yin etmek.Vak’anın vuku’na ta’yin olunan vakit. Zaman tespiti. Geçen hadiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. Vak’anın vuku’na vakit ta’yin eden söz ve makam. Tarih: İşe yaramaz diye kenara atılmış nesne.

 

Rü’yet, manası itibarıyla tarih mefhumunun hemen yanı başında kullanabileceğimiz bir diğer kelimedir. ‘Görmek, bakmak, idare etmek, araştırmak, akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek’ manalarına gelmektedir. Rü’yet kelimesinin ebced değerine (616) tevafuk eden kelimeler, bahsimiz için istifade edilebilir noktadadır:

 

Rivayet: Hikâye edilen hadise veya söz.

Terevvî: Tefekkür etmek, düşünmek.

Tecrit: Alakalardan soya soya derinleşmek.

Meşru’: Doğru. Şeriatın kabul ettiği.

Reviyyet: Bir işin her cihetini iyi düşünmek.

Mutasavvıf: Tasavvufla uğraşan.

Meş’ur: Kendini bilen. Bir şeyi iyice idrak eden.

 

Bu yazı, konuyu tanıtma maksadının yanında, rü’yet ve onun etrafında işaretlediğimiz kelimeleri hafızada tutarak, tarih ve tarihçi kelimelerine farklı veçhelerden sarkma denemesi olarak da görülebilir.

 

Tarih Bilgisine Dair

 

Tarih kelimesi yaşanmış geçmişi adlandırmakta kullanıldığı gibi geçmişe bir bilme faaliyeti olarak yönelen tarih ilmi de (Lat. Historia rerum gestarum) kastedilir. Bu bilme faaliyeti, diğer soruların yanında temelde iki soruya cevap arar; nasıl ve niçin. Nasıl olduğunu ve olmuş olanların niçin olduğunu bilmek... Bir nevi form-muhteva ilişkisi içinde birbirinin aynı olarak ele alınabileceği gibi aslında iki farklı soru.

 

‘Fıkıh için ne kadar hadis bilmeli?’ sualine muhatap olan İmam-ı Gazali Hazretleri, ‘Bilmeyi bilecek kadar...’ cevabını veriyor. Bu cevap, aynı zamanda ‘tarihi düşünme becerisi için ne kadar belge-kanıt bilmeli?’ sorusunun cevabı da olabilir. Bu, bizi, bilgiyi bir nevi kilo hesabından kurtarıp keyfiyet dairesinde ele almaya götürür. ‘Bir ameliyathanede hademe de malzemeleri tanır ama ameliyat yapan cerrahtır.’ esprisi içinde görülen; ezbere bilgi ile neyi niçin bildiğini bilmek olan irfan arasındaki fark...

 

Bilen ve bilinenin mahiyeti ile bu ikisi arasındaki münasebet bilginin türlerini bize verdiği gibi bu çerçevede esasen bizim tarihî bilgiyi hangi kategorilerde ele alabileceğimizin usulünü de gösterir.

 

Bilmeyi bilmekten kasıt irfandır. Bu bilgi mertebesinde tarihî bilgi, geçmiş eşya ve hadiseleri dış yüzünden bilmekten öte onların altında yatan iç yüzünü, manasını bilmeye dair bir bilgi türüdür. Bir başka deyişle Tarih Hikemiyatı-Felsefesi.

 

Tarih Hikemiyatı, tarihin öznesi durumundaki insanın hakikati, onun faaliyet sahası olarak mekânı, şuurunun ayrılmaz bir yönü olan zamanı ele alarak, tarihe bir üst bakıştır. Aslında böyle olunca o bir kâinat muhasebesi olarak ele alınabilir.

 

Sebepler derken, ilk sebebi kendine konu edinir. Varlığın kökeni üzerine eğilir. Sonuçlar derken de varlığın gayesi üzerinde durur. Buradan hareketle köken ve gaye arasındaki süreçte olmuş olanı olacak olana şuurda yer vererek ne ifade ettiğini manalandırandır. Bu çerçevede Tarih Hikemiyatı’nın ilgilendiği sorular ve sorunlar ‘Bütün Fikri’ zaruri kılar. ‘Âlemin, insanın, mutlakın hakikati nedir?’ sorularının hasrı altında; varlığın kökeni, gayesi nedir, bu süreçte hürriyet ve zorunluluk ne ifade eder, ilerleme, gelişmişlik vb. problemler üzerindedir.

 

İşte tarih bilimine usul, esas ve form kazandıran, tarihçi sıfatının da tanımlamasını yapan, yukarıda belli başlı vasıflarına kabaca değindiğimiz Tarih Hikemiyatı-Felsefesidir. Tarih bilimi bir üst-diyalektiğe bağlıdır ve öyle olmak zorundadır. Esasen bu diğer ilimler ve felsefe arasındaki münasebet için de geçerlidir. Kısaca değindiğimiz bu hususun Üstad Necip Fazıl’ın dilinden ifadesi: ‘Hikmet ilmin, ilim de tekniğin üstünde...’

 

Bu hususa Batılı filozof Martin Heidegeer: ‘Bilim düşünmez fakat bilim, felsefenin düşünmekte olduğu şeye tâbidir.’ şeklinde yaklaşmıştır. Tarih ilmi, konularını zaman ve mekân bağlamında incelemektedir. Tarih ilmi zamanın tezahürlerini inceler. Tezahürleri ele alış tarzı, yorumlanması, manalandırılması ise zaman anlayışına nispetle değişir.

 

Meseleyi köken bağlamında da ele alabiliriz. Köken yaratılışa işaret eder. Bunun yanında ilk ilkeler manasını da kapsar. Bu minvalde hususen İbn-i Arabi Hazretleri, yaratılışı: Mutlak Varlık’ın, mümkünlerin hakikatlerine varlık vermesi olarak açıklar. Bu konuda kullandığı kavram ‘A’yan-ı Sabite’ olup buna dair kullandığı diğer bir kavram  ise Allah ile her bir varlık arasında bulunan ‘Vech-i Has-Özel yön’ kavramıdır.(1) Bu kavram, Allah ile her bir varlık arasında bulunan doğrudan irtibat demektir. Böyle bir anlayış, eşya ve hadiselerin birbiriyle arasında olan münasebetleri zorunlu sebep-netice münasebeti bakışından vesileciliğe çevirmiş olur. Meseleye bu idrak noktasında bakan kişi, dış yüzden bir zorunluluk fikrine değil, sır idrakine sahip olur. Bu husus muhakeme açısından mühim bir rol oynar. Misal olarak diğer taraftan kökeni maddeye indirgeyen anlayışın diyalektiği malum.

 

İBDA Fikriyatı’nın diyalektiğinde tasavvuf büyüklerinin sözleri -Nazari Tasavvuf- fikir yoluyla doğrulanması gerekenler olarak işaretlenmektedir. Tarih bahsinde ‘hadiseleri raksettiren keyfiyeti duymak...’ noktasında ve bu metodu izah bâbında Sadreddin Konevî Hazretlerinin bilgi anlayışına değinmek yerinde olacaktır.

 

Konevî Hazretleri’ne göre kâmil bilgi, Allah’ın bilgisine ulaştıran bilgidir. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi isim-mazhar ilişkisiyle izah edilebilir. Allah hakkında ki bilginin kaynağını teşkil eden isimler ve sıfatlar yoluyla ilahî bilgiye ulaşan kimse, zorunlu olarak bu ismin ve sıfatın mazharı ve tecelligâhı olan varlık hakkında bilgi edinmiştir. İkincisi ise görülür alemdeki her bir varlık ve olgu, zorunlu olarak ilahî bir asla ve hakikate dayanır. Bir insan sülûk süreciyle ilahî mertebedeki hakikatler hakkında bilgi sahibi olduğunda, bu bilgi aynı zamanda dışta mevcut olan hakikatlerin bilgisini de içerir. Bu tavrın toplam ifadesi şudur: İlk sebep hakkındaki bilgi, mâlûller hakkındaki bilgiyi de kazandırır.(2)

 

Bu çerçeveden hareketle Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun ‘Tarih ne işe yarar ?’ suali etrafında nefs muhasebesine dikkat çeken şu sözlerinin manasını anlayabiliriz: ‘Tarih, hepimizin kendine mahsus bir tarihi var ve hepimizin hisse sahibi olduğu bir bütün, bir mânânın bütünleşmesi, ZAMANIN BÜTÜNLEŞMESİ içindir; malum manada TARİH de. Demek ki, toplam ifâde, NEFS MUHASEBESİ içindir.’(3)

 

Şu misâl bahsimizi toparlayıcı ve yazıda sözünü ettiğimiz ayrım ve ilişkiye güzel bir misal olarak verilebilir: ‘Trafik polisi kazayı bizzat ve çok net görmüş olsa bile, hadiseyi yargılayıp hakkında hüküm vermek, trafik polisine değil, hâkime ait bir salahiyettir.’(4)

 

Hâkim: Galip. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden.

 

Hakîm: Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatine vakıf olan.

 

Hikmet mütehassısı.

 

Şair Abdülhak Hamid’in Üstad Necip Fazıl’a hitaben söylediği: ‘Ben, Tanzimat’ı yaşadım ama ruhunu ve mânasını senden öğreniyorum...’, aktardığımız misâlle bir arada değerlendirilebilir.

 

İşin tarihi bilmeye dair yönlerini kabaca izah etmeye  çalıştık. Meselenin Batı düşüncesinde nereye oturtulabileceğini anlama noktasında modern tarih biliminin ne ifade ettiğine bakmak gerekir.

 

Kutsal Sandık ve Bilim

 

Yazının giriş kısmında çerçevelediğimiz ayrım ve ilişkiyi göz önünde bulundurursak  ‘modern tarih biliminin altında yatan anlayış nedir ?’ sorusunun cevaplanması, bize, bugünün anlayışını anlamaya götürecektir.

 

‘Aşağılık bir devrin propagandasını yapmak yerine gerçek bir tarih ilmi ve tarih felsefesi ortaya koymadıkça, günün ruhî ve sosyal meselelerine gerçekçi bir yaklaşım mümkün değildir.’ İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun ‘Bütün Fikrin Gerekliliği’ adlı eserinde işaretlediği bu husus, bugün içinde yaşadığımız coğrafyanın problemlerine çözüm getirmek için tarih muhasebesi yapmanın ve bu suretle sorunun köklerine inmeyi ihtar etmesi açısından oldukça mühim.

 

Malumdur ki, bir sorunu çözmek, tenkit etmek evvela onu tanımakla mümkündür. Bu minvalde bahse konu olan sorunun cevabı için Batı tarihine yönelmemiz gerekir. Modern tarih biliminin temelinde yatan anlayış nedir? Yunan aklı, Hristiyanlık ahlakı ve Roma nizamı olarak Üstad Necip Fazıl’ın formüle ettiği Batı anlayışı, bu mevzu üzerinden de süzülebilir. Batı tarihine bu noktada niçin yöneldiğimizi anlamak istersek, düşünce tarihimizin son iki asırlık vaziyetine bir göz gezdirmek kâfidir deyip bırakalım. İthâl fikirle iş görme meselesi...

 

19.yy’a kadar Batı’da tarih bir bilim olarak kabul edilmiyordu. Yakın zaman kadar tarih yazımı edebiyatın içinde değerlendirilmekteydi. Bu manada aslında mesele ne söylediğinizden çok nasıl söylediğinizdir. Tarihin hangi kategoride ele alınacağı Batı’nın kendi bilim anlayışı sürecinde etkili olmuştur. Bu ise Batı’nın Antik Çağ olarak isimlendirdiği dönemde Aristo’nun felsefesinde yer bulan Theoria-Historia karşıtlığına kadar gider.(5)

 

 Tarihi fonksiyonel olarak bir bilim hâline getiren ve Klasik Historisizm’in öncüsü sayılan 19.yy’da Alman Tarihçi Leopold von Ranke’dir. Tarihî bilme dair onun sloganı: ‘Nasıl olduysa öylece göstermek... (Alm. : Wie es eigentlich gewesen)’dir. Ranke’nin katı kurallara bağlı bilimsellik anlayışı, değer yargılarından kesinlikle kaçınmayı öngörüyordu.(6) Bu noktada pozitivizmin etkisini görmekteyiz.

 

Bilimler malzemeleri te’min eder. Bu malzemelerin ne ifade ettiği, nasıl yorumlanacağı ‘dünya görüşü’ne nispetle bir tefekkür faaliyetidir. ‘Eşyanın hakikati nedir?’ sorusuna karşılık, bilimler esasen eşyanın dış yüzüne, kabuğuna dair cevaplar veriyor ki bu minvalde eşyaya dair bilgi artabilir, gelişebilir, kabuk soyuldukça tefekkürün üzerine eğileceği yeni veriler ortaya çıkar. 19.yy özelinde işaretlediğimiz anlayışta ise doğrunun bilimin toplayabildiği olgusal malzemeler hududunda olduğudur. Ötesi ise bir bilinemezdir. Marksist anlayış ise pozitivizmi bilinemezciliğin bir yönü olarak görüp, bilim karşısında onun utangaç bir materyalizm noktasında durduğunu söyler.

 

Bu anlayış sebep-illiyet-hikmet münasebetinden hikmeti koparmıştır. Sebepleri ise dış yüzünden değerlendirip, doğa bilimleri yönteminin bu alana tatbiki ile çözmek ister. Bu, daha önce doğayı fizik kuralları ile kontrol edebilmekten hareketle aynı şekilde topluma da uygulamak maksadıyla August Comte’da kendisini bir ‘sosyal fizik’ olarak göstermiştir. Hikmetten yoksun bu düşünce tarzına ‘Ruhsuz ceset’ nitelemesi yapabiliriz. 19.yy özelinde bu çerçevede başlığımıza da isim olduğu yönden, Tarihçi E. H. Carr’ın şu ifadeleri meseleyi pekiştirir:

‘19.yy’ın olgular fetişizmi bir belgeler fetişizmiyle tamamlanmış ve haklı kılınmıştır. Belgeler, olgular tapınağındaki kutsal sandıktaydı. Saygılı tarihçi onlara başı önünde yanaşıyor ve onlardan huşu dolu bir söz ile bahsediyordu.’

 

Bu çerçevede yöntemin üzerine eğildiği şey olan belge-kanıt, Ranke’nin düşüncesinde tek anlama indirgenmiştir. O herkesin tek şey anlayacağı, üzerinde uzlaşabileceği bir belge-metin anlayışı inşa etmek istiyordu. Bu noktada Protestanlığın  -Ranke de bir protestandır- tek anlamlı herkesin anlayabileceği metin anlayışının bir versiyonu ile karşı karşıyayız. Bu mana skalasının daralmasıdır. Bu noktada kendisinin doğduğu siyasî şartlara bakarak meseleyi biraz daha anlayabiliriz. Dahası, kendi tarihimizdeki bir dönemin resmî tarih yazımı ve tezlerini bir yere oturtmak için ilham alabiliriz. Ranke, Fransız devrimi ve Napolyon dönemini takip eden restorasyon çağının çocuğuydu. Siyasetin birincil konumu üzerindeki vurgunun ekonomik ve toplumsal güçlerden görece soyutlanmış olmasının ve neredeyse tek başına devletin resmî belgelerine dayanmasının nedeni buydu.(7)

 

Avrupa hükûmetlerinin, tarihi ulusal birliği geliştirmenin ve milliyetçilik propagandasının aracı olarak görmeye başladıkları dönem buydu. Almanya ve İtalya gibi yeni ve hâlâ yerel gelenekleriyle bölünen Fransa ve İspanya gibi daha eski devletlerde okul ve üniversitelerde ulusal tarihin öğretilmesi, siyasal bütünleştirmeyi pekiştirmekteydi.(8)

 

Objektiflik-nesnellik bağlamında bilinene yönelik bakışın kısaca bir tenkidi olarak şu ifadeler açılmaya ve işlenmeye de muhtaç olduğunu göz ardı etmeden şimdilik yeter: ‘Tarihin olguları bize hiçbir zaman arı olarak gelmezler ve var olamazlar. Her zaman kayıt tutanın zihninden kırılarak yansırlar. Bundan şu sonuç çıkar ki bir tarih eserini ele alınca ilk inceleyeceğimiz şey içindeki olgular değil, onu yazan tarihçi olmalıdır.’(9)

 

Nesnelliği sağlamak için, bilenin-tarihçinin kendi benliğini meydana getiren terkibden parçalanması ve soyutlanması ile mümkün olduğu yönündeki anlayışa karşı, Georg Simmel’in (Tarihî epistemolojide ruh üzerinde durur) şu tenkidi bizi tekrar yazının başındaki meseleye götürecektir: ‘Eğer Ranke meselenin aslını görmek için kendi benini söndürmek arzusunu ifade ediyorsa, o zaman bu arzunun yerine gelmesi onun tasavvur ettiği başarıyı yok edecektir. Söndürülmüş ben’den sonra ben olmayanı kavramaya yarayacak bir şey kalmaz ki!’(10)

 

 Aslı görmek bağlamında söndürülmesi gerekenden bahsedersek ‘nefs-ben’ bir terbiye edilmesi gereken olur. Georg Simmel’in ifade etttiği sözlerin hakikati: ‘Bir şeyin görülebilmesi için bir bilen, bir bilinen, bir de ışık unsuru lazımdır...’ hikmetiyle beraber hakikati görme babında Sühreverdi Hazretleri’nin şu ifadeleriyle yerini bulacaktır: ‘Karanlıkların içinden çıkan nur, her şeyi aydınlatan şuurdur ve nurdan nura yükseliş, varlık tabakalarının aydınlanması demektir ki yine Allah’a çıkar.’

 

 Yukarıda yer verdiğimiz ‘nur hikmeti’, tarihî varlık alanının aydınlatılması noktasında bizim için bir peşin-fikir rolü oynamaktadır. Bu anlayıştan hareketle tarihî varlık alanı, modern tarih biliminde olduğu gibi halktan gerçekliğe -ki bunun hududunu modern bilim açısından çizdik- değil, halktan Hakk’a doğru, eserden müessire doğru bir faaliyet alanı olur.’ Valery’nin, eserden çok eseri verene dikkati, Picasso’nun resimden çok ressamın şahsiyetine duyduğu ilgi neyse, eserden çok müesserine ilgi de o, tarih bahsinde, hadiseleri raksettiren keyfiyeti duymak...’(11)

 

 

Dipnot

1-Ekrem Demirli, İbn’ül Arabi Metafiziği, İstanbul, Sufi Kitap, 2016, s. 74.

2-a.g.e., s. 52.

3- Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi/Tarih, İstanbul, İbda Yayınları,2013, s. 283.

4-Şahin Uçar, İnsanın Yeryüzü Macerası, İstanbul, Şule Yayınları, 2011, s. 40.

5-Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, İstanbul, Notos Kitap, 2010, s. 22.

6-Georg G. Iggers, Yirminci Yüzyılda Tarihyazımı, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2012, s. 25.

7-a.g.e, s. 4.

8-Peter Burke, Tarih Ve Toplumsal Kuram, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014, s. 5.

9-Edward H. Carr, Tarih Nedir?, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s. 74.

10-Tarih Felsefesinin Problemleri, Georg Simmel, Ankara, Doğu Batı Yayınları, 2010, s. 27.

11-Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi/Tarih, İstanbul, İbda Yayınları, 2013, s. 924

 

 

Aylık Dergisi 168. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: İlim, ve, Hikemiyat, Bağlamında, Tarih, -, Furkan, Kartal,
Yorumlar
Haber Yazılımı