Haber Detayı
26 Eylül 2014 - Cuma 15:04
 
İman ve İsbat “Bilginin Doğuşu Üzerine“ - Fatih Turplu
Kültür&Medeniyet Haberi
İman ve İsbat “Bilginin Doğuşu Üzerine“ - Fatih Turplu

Yazımızın başlığını çerçeveleyen hususlar Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Kültür Davamız-Temel Meseleler isimli eserinin 6. Levha'sındaki Diyalektik ve Ahlâk Çevresinde başlığı altında anlatılmaktadır.Maksadımız, Kültür Davamız eserindeki meseleleri kitap içerisinde bırakmayarak aktüel planda ele alırken bir yandan öğrenmek, diğer yandan ise öğrendiklerimizi paylaşırken mevzuları aktüel misallerle örtüştürerek etrafında bir tenkid kültürü ortaya çıkartmak... Eserde geçen bu bahisler hakkında "şu şöyleydi, bu böyleydi" demekten öte varmak istediğimiz nokta, misallendirerek söylersek, çaya karışmış vaziyette bulunan ama bize gözükmeyen "şeker"in tadının peşinde giderken onun toz yahut küp şeker hâlini anlamaya çalışmak ve çaya nasıl karıştığının hikâyesini bulmak! Böylece, bize verdiği tadın hangi merhalelerden geçip te bizi peşinden koşturduğunu anlamak, anladıklarımızı da okurla paylaşırken karşılıklı bir fikir alışverişi zemini tutturmak! Olur yahut olmaz ayrı mevzu, maksadımızın tutarlılığı bile başlı başına yanlışlarımızı bir doğrunun peşinde giderken ıskartaya çıkartılan ama bize tecrübe kazandırmış olan bir kıymet yaptığını-yapacağını düşünüyoruz.

İman ve İspat

Allah'ın yarattığı mahlukata bakıp tefekkür ile, mahlukuna hâlıkını tasdik ettirmek arasında dağlar kadar fark vardır ve günümüzde yapılan büyük cinayetlerden birisi de budur. Kültür davamız açısından ele alındğında ise, daha halık-yaratıcı ile mahluk-yaratılanın farkınının bilinmediği bir vasatta hangi kültürden bahsedilebilir? Cehâletin de kendi çapında bir kültür vasatı olduğunu kabul edersek bu cinayetlerin topunun bu kültür vasatının ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Mütefekkir Mirzabeyoğlu'da bu hususa dikkat çekerek " 'mümkün' bir varlık 'mutlak' olamaz ve bu yüzden 'mümkün' -geçici- bir Allah tasavvur edilemez; yani bu ahmaklık olur." der. Bu açıdan insanın Allah'ı ispat edecek bir kuvvetinin bulunmadığını "O'nu ancak 'iman' ile" bilinebileceğinin altını çizer.

İmâm-ı Şâfi Hazretlerinin "iman tam olduğu zaman ispat yoktur" sözüne de kısa bir şerh düşerek bu mevzuyu açıklar.

Buradaki incelik, imân'ın tamlığında ispata mevzu olan sahanın dışına çıkılıyor ve ispat gayreti "Halk Alemi"ne ait bir saha içinde kalıyor. İman edince ispat gayreti yok; ispata kalkınca ise zaten halıkın yarattığı "Halk Alemi"nde ayrıca mahlukuna halıkını tasdik ettirici bir pozisyona düşülüyor.

Bilgi’nin doğuşu ve iki telakkî 

“Bilgi ve Düşünce Faaliyeti” ara başlığının altında "Bilgi" ile "düşünce faaliyeti" arasındaki öncelik hakkında bir suâl sorulur: "Hangisi Önce?"

Bilgi'nin hem düşünce faaliyetinin "ürünü" hem de düşünce faaliyeti için "gerekli olan" olmasından mütevellit düşünme faaliyetinin "bilgi" ile mümkün olabilirliliği ve "bilgi"nin de "düşünme faaliyeti" ile elde edilebilirliğinin iç içeliği göz önünde bulundurularak "Hangisi Önce?" denilir!

Burada bir parantez açarak Salih Mirzabeyoğlu'nun "bilgi"yi nasıl tarif ettiğinin altını çizelim:" 'Eşya ve hâdiselerin varlığı, kendisini, kendi zati varlık hey'etinden evvel bizim inanmamıza borçludur' hakikatini başa alırsak, 'bilgi'nin eşya ve hâdiselerin muhtevasından şuurun çıkardığı 'form' oluşunu görürüz."(1)

Bergson'un halefi Emile Brehier Felsefe Tarihi boyunca "Bilgi"ye iki ayrı mânâlandırma verildiğini söyler: "Bilgi, kâh bizim içimizde gerçekleşen mânevî bir terakkî, kâh ta insanın eşya üzerindeki nüfûzunun artması şeklinde telakki edilmiştir"(2) Brehier'ye göre Eflatun'un "ideler âlemi" olarak ifade ettiği âlemde ruh bu "gerçek realiteleri" temâşa ediyordu; kanatlarını kaybedince yeryüzüne düştü (Bodler'in "Yerüzüne Sürülmüş Yuhalar İçinde" mısraını hatırlayalım) ve eski mükemmelliğine ulaşmak için İdeler Alemi'nin "yâdından ibaret olan" ilmî bilgi'de kendini ifade etti. Emile Brehier bu durumu şöyle ifade eder: "bilgi, bizi varlıkla temasa getirmek suretiyle, mahrum bulunduğumuz mükemmelliği iade etmiş olur"(3)

Brehier bu hususun bir mythe (4) olmaktan ziyade esasen altında yatan derin bir hakikat olduğunun altını çizerek İBDA Külliyatı'nda yeri geldikçe tekrarlanan şu sözleri söyler: "Bilgide, ruh, eşyayı aksettiren pasif bir ayna değildir."

İkinci telakkîye gelince; François Bacon'ın ve Auguste Comte'un formüle ettiği "bilgi, bizim için, eşyaya hâkim olmanın bir vasıtasıdır" önermesidir. Brehier'ye göre diğer telakkiye nazaran bu telakkîde de bir ilerleme olduğunu kabul etmekle beraber bu ilerlemenin "iç âlemimizin mükemmelleşmesi olmayıp ancak dış eşya üzerindeki nüfuz ve hâkimiyetimizin bir genişlemesi" olarak görür ki aslında kâh bu mevzu olsun kâh başka mevzular olsun bütün patırtının koptuğu yerde burasıdır esasında: bir tarafın (Doğu’nun) ruhçu görüşe sahip olmakla beraber maddî sahada fikrini perçinleyemeyip ruhun hakkını verememesi yanlışı; diğer tarafta (Batı’da) ise, ruhçu görüşü tamamen yahut kısmen reddedip her şeyi aklî planda ele alarak maddî sahada doymak bilmez bir iştiha ile giderek insanı ve dünyayı neticesi "hiç" olan bir boşluğa doğru sürüklemek.

Bu açıdan bakıldığında Mütefekkir Mirzabeyoğlu'nun "Bilgi ve düşünce faaliyeti" kapsamında sorduğu "hangisi önce" suâlinin ehemmiyeti biraz daha beliriyor; çünkü, mevzuun kaynağına inilip doğru cevaplar verilebilirse (doğrusu, hakikatlerin madenine inilirken bütün bir fikir vechesinden bakılabilirse) yüzyıllardır tartışılan ve Batı için bir handikap olmuş Doğu için ise mahiyeti kaybedilmiş bu meseleler açığa kavuşturulabilir.

Bu noktada hatıra gelen yine Mirzabeyoğlu'nun eserlerinde sıkça geçen "Bilgi, bilene var" hikmeti… Nasreddin Hoca Hazretleri'nin cemaate söylediği üzere "bildiğinizi ayrıca söylemeye gerek yok!" demesini hatırlayalım; yani, biliniyorsa, insan bildiğini ayrıca niçin arama faaliyetine-zahmetine girsin ki? Ve Mirzabeyoğlu'nun Kültür Davamız eserinde söylediği üzere "faaliyet gösterdiği için biliyor ise, insan aradığının ne olduğunu bilmeden bulduğunun da ne olduğunu bilemez ki!" Mirzabeyoğlu'na göre bu mevzu "şuurun kaynağı" meselesine doğru kıvrılır. Bu mesele aynı zamanda “Bilgi’nin doğuşu” meselesidir de… İnsan aklının kendi varlığı hakkındaki kanaatleri Halk Alemi'nin sınırları içerisindedir. Ruh ise Emr Alemi’ndendir; bir şeyi ancak kuşatınca anlayan ve tabiatı icabı ele aldığını “tahdit ile tek bir esasa bağlayan” akıl Halk Âlemi’nin sınırları içerisinde gezinir; ruh ise, Halk Alemi’nde cesetle birleşmesine mukâbil ona ait “her türlü keyfiyet”ten uzaktır. Bergson’un da vardığı bir hakikat olarak aklın hükmü kendi kendinin sınırını bilmesi ve kendinin kendi yoluyla iptali hususudur; nitekim Büyük Doğu-İBDA fikir sistemi bu meseleyi havada bırakmayıp “bu iş ne akılla olur ne de akılsız!” diyerek akıl ile bağlı akıl’ın ayrımını yapmış ve hakikatinin İslâm hikemiyâtında olduğunu göstermiştir. Batı adına söylersek, Bergson’un felsefede vardığı yer olarak aklın putlaşmış hâli yerini “seziş”e bırakmıştır ki bu İslam hikemiyâtı’nca yeni bir husus değildir. Mevzumuza bağlayarak devam edersek, insan kendi varlığı üzerinde derinleştikçe “ben şuuru’nun kaynağına inerken” bu iki kanattan geriye son tecritte ruh kalıyor. Ruh’u da ruh ile sezdiğimize-sezebileceğimize göre Bergson’un akıl mevzuunda ister-istemez “seziş”e çatmasını da anlayabiliriz. Biz sebebte neticede ve gayede ruhî müessirleri arar, buna inanırız; çünkü Üstad Necip Fazıl’ın dediği üzere “ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır!” Nitekim Üstad bu mevzuyu “biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz. Onun olmadığı yerde bizce, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlariyle insan ve insan hayatı nâmevcuttur.” diyerek çerçevelemiştir.(5)

Yanlış bir anlaşılmaya sebebiyet vermemek için altını özellikle çizelim ki, aklı değil Batı’nın kuru aklını reddediyoruz. Hâliyle de Batı'nın Bilgi'yi dezinformasyona uğratmasını... Bu hususla alakalı olarak Kâzım Albay’ın “İman ve Akıl” başlıklı yazısında söylediklerini paylaşmak istiyoruz:

“Ruhun aleyhinde aklın değer kazanmasına müsaade etmeyiz. Aklı da inkâr etmeyiz. Nasıl inkâr edelim ki, aklı, ruha bağlı bir keyfiyet olarak görüyoruz. Fakat, ruh ve aklın terkibinden bahsetmiyoruz. Ruh ve aklı eşitleyip sentez yapmamız sözkonusu değildir. Akıl, ruha bağlı bir keyfiyet... İman akla üstün... Bizde herşey yerli yerinde ve âhenk içinde... İslâm, baştanbaşa nizam demektir... İslâm zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.”(6

“Eşya ve hâdiselerin muhtevasından şuurun çıkardığı 'form' “ olarak "bilgi, duygu faaliyeti, düşünce faaliyeti ve iradi faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olandır"(7) ve günümüz açısından ele alırsak “Bilgi” hususundaki temel çelişki, Brehier’nin de Batı’nın paradoksu olarak gördüğü bizi-ben’i değiştiren bilgi ile eşyayı tahakküm altına alan, doğru ifadesiyle “eşya üzerine hâkimiyetinin sürekli bir artması gibi anlaşılan” bilgi’nin aralarının açılmasıdır. Yine Brehier, XVI. Yüzyıldan bu yana ikinci bilgi tipine doğru yönelişin “modern” denilen medeniyetin müsebbibi olduğunun altını çizerken Batı’nın bugün vardığı gayesizlik-idealsizlik noktasını “bu nevi bilgi her ne kadar bütün insanlara aksiyon imkânları sağlıyorsa da, bunlara hiçbir gâye tâyin etmemektedir.”(8) diyerek bugün gitgide buhranlaşan bu başıboşluğu işaretlemiştir. Bugün binbir başlı ejderha gibi nereye ve neye musallat olacağını bilemeyen Batı ürünü bütün sakatlıkların, Brehier'nin deyimiyle "Batı'nın dramı"nın, "Bilgi"yi ne türlü ve nasıl kullanacağının bütün usûllerini tetkik ederken "aradığının ne olduğunu bilmeyen bulduğunun da ne olduğunu bilemez" hikmetinden paysızlık olduğunu söyleyebiliriz. Özü itibariyle de anlaşılacağı üzere bu husus "peşin fikir" hikmetine mebnidir... Mirzabeyoğlu'nun kıymeti de burada billurlaşıyor; bugüne kadar bize ulaşan bütün felsefî doktrinleri bir bir "bilgi" eleğinden süzerken -çünkü bilgi bilene var- aynı zamanda işe yarar bütün "bilgi"leride kendi hikemiyâtının malzemesi yaparak, bir yandan "hikmet mü'min'in yitik malıdır, nerede bulursa alır" hadîs-i şerifinin emri gereğince hareket ediyor, diğer yandan ise çağının bir gerekliliği olarak "zehri şifaya tahvil edici" yönüyle hem hikemiyât ve hem de felsefî açıdan yeni bir usûl de getirmiş oluyor. Nitekim İslâm emirleri gayet vuzuh olmasına mukâbil bu hususlar hakkında bugün yaşanan bilgi dezinformasyonun had safhaya ulaşmış olması ve aynı şekilde felsefenin günümüzde dallanıp budaklanarak varacağı küdsak-çıkmaz sokaklara varmış olması da esasen "Bütün Fikrin Gerekliliği" meselesinin çağımızın öncelikli "bilgi"si olduğunu bizce ihtar etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında ise "bilgi'nin doğuşu"nu mecâzen kullanırsak,  Büyük Doğu-İBDA Fikriyatı'nca bugün yeniden bir doğuşun, Reneissance'ın yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Batı'dakine nazaran farkı da "mihraksız tümevarımın zaafiyetiyle malül" olarak değil, "peşin fikir hikmeti"nden yola çıkarken bir kanadıyla bugüne kadar insanlığın ortaya koyduğu bütün verimleri derleyebilecek bir genişlik arzederken, diğer kanadıyla da bütün insanların-fertlerin tek tek hakikatlerini tek bir ferdin (Allah Resûlü) hakikatine ircâ eden bir derinlik belirtmesidir.

1) Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız-Temel Meseleler, İBDA Yay. sayfa 92.

 2) Emile Brehier, İnsan İlimlerinin Bugünkü Konuları, Tercüme: Doç. Dr. Selmin Evrim, Anıl Yayınevi, İstanbul 1965)

3)- A. g. e)

4)-Kaldı ki, Mythe ve mânâsı hakkındaki bütün izahlar için bakınız: Esatir ve Mitoloji, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yay.

5) İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek.

6)- Baran dergisi internet sitesi, http://www.barandergisi.net/01031996-iman-ve-akil-makale,494.html

7) Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız-Temel Meseleler, İBDA Yay. sayfa 94.

8) Emile Brehier, İnsan İlimlerinin Bugünkü Konuları, sayfa 2, Tercüme: Doç. Dr. Selmin Evrim, Anıl Yayınevi, İstanbul 1965) 

Aylık Dergisi, Eylül 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı