Haber Detayı
05 Kasım 2020 - Perşembe 13:11
 
İnancın Teknolojiye Üstünlüğü: Taliban’ın ABD ve Kukla Rejime Karşı Zaferi!
11 Eylül saldırılarından sonraki ilk yıllarda, ABD’deki siyasi atmosfer, başka bir saldırı korkusuyla doluydu. 2002 yılı boyunca, çeşitli Gallup anketleri, Amerikan halkının çoğunluğunun ABD'ye başka bir saldırı gerçekleştirilmesinin muhtemel olduğuna inandığını gösterdi.
Aktüel Haberi
İnancın Teknolojiye Üstünlüğü:  Taliban’ın ABD ve Kukla Rejime Karşı Zaferi!

Bu ay ABD’nin Afganistan’ı bombalamaya başlamasının ve işgale girişmesinin 19. senesi… 11 Eylül 2001’de Pentagon ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne Usame bin Ladin liderliğindeki el-Kaide’nin gerçekleştirdiği saldırıların akabinde gelen işgal, 11 Eylül hakkında birçok komplo teorisinin üretilmesine sebep oldu. Bazıları o kadar ileri gitti ki, Afganistan’ı işgal etmek için 11 Eylül’ü ABD’nin kendisinin yaptığını bile söyledi. Oysa 11 Eylül Amerikan tabusunun yıkıldığı, ABD’nin vurulamaz olduğu iddiasının çürüdüğü bir hadise olarak dünya düzeninin değişimde eşik taşı niteliğinde bir hadisedir. Zira ABD’nin Afganistan’da âdeta bataklığa saplanmış olması ve 11 Eylül sonrası ABD’nin resmen çöküş sürecine girmesi de bunun nişanesidir. ABD’nin Afganistan’da yaşadıklarını Carter Malkasian, Mart 2020’de “Foreign Affairs”da yayınlanan “İyi Savaş Nasıl Kötü Hâle Geldi? Ağır Çekimde ABD’nin Afganistan Hezimeti” başlıklı yazısında izah ederken, askerî ve teknolojik açıdan çok geride olmalarına rağmen inanç bakımından üstün olan Taliban’ın ABD’yi ve kukla Afgan rejimini nasıl dize getirdiğini anlatmaktadır. Malkasian’ın 11 Eylül sonrasında “terörizm” kavramının Amerikan iç ve dış politikasındaki yerine de temas ederek, bu saldırıların nasıl bir değişime vesile olduğundan da bahsettiği bu yazıyı okuyalım:

 

 

Birleşik Devletler 18 yılın üzerinde bir süredir Afganistan’da savaşıyor. Bu savaşta, 2300’ün üzerinde Amerikan askerî personeli hayatını kaybetti ve 20 binden fazlası yaralandı. Hükümet güçleri, Taliban savaşçıları ve sivillerden oluşan en az yarım milyon Afgan öldürüldü. Washington, savaşta 1 trilyon dolara yakın harcama yaptı. El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in öldürülmesine ve 9/11’den beri Afganistan merkezli hiç bir terörist grubun Amerikan topraklarında büyük bir saldırı gerçekleştirememiş olmasına rağmen ABD şiddeti sona erdirmekte aciz kaldı, savaşı Afgan hükümetine devredemedi. Afgan hükümeti ABD’nin askerî desteği olmadan hayatta kalamadı.

 

2019’un sonunda Washington Post, Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında görevli özel müfettişlerin mülâkatlarından alınan notların yer aldığı Amerikan devlet belgelerinden derlenen “Afganistan Belgeleri” başlıklı bir seri yayınladı. Bu mülâkatlarda, çok sayıda Amerikan yetkili savaşın kazanılamaz olduğunu uzun zaman önce gördüklerini kabul etti. Anketler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun artık bu savaşı bir başarısızlık olarak gördüğünü ortaya koydu. 2001’den beri tüm Amerikan başkanları, Afganistan’da şiddetin yeteri kadar azalmasını veya Afgan hükümetinin önemli ölçüde yükselen bir terör tehdidi riski doğmadan ABD askerî güçlerinin çekilmesine izin verecek ölçüde güçlenmesini sağlamaya çalıştı. O gün gelmedi. Gelecek ne getirirse getirsin, Birleşik Devletler 18 yıldır hâkim konuma gelemedi.

 

Başarının önündeki engeller cesaret kırıcıydı: Yozlaşmanın yaygınlaşması, aşırı kin, Pakistan müdahalesi ve yabancı işgaline karşı kökleşmiş direniş. Yine de, barışı sağlamak ya da en azından daha sürdürülebilir, daha az maliyetli ve şiddetin daha az köşeye sıkıştıracağı şartlar oluşturmak için geçici fırsatlar da vardı. Amerikan liderleri, askerî zaferlerle gelen haksız aşırı güven ve Afganistan merkezli terörist grupların bir kez daha ABD’ye saldırmasından sorumlu tutulma korkuları sebebiyle bu fırsatları değerlendirmede başarısız oldular. Hepsinden öte, Washington’daki yetkililer, çok uzun süre savaşın nasıl sona ereceğine dair ön yargılarına sarıldılar; fakat ihmal edilen fırsatlar ve seçenekler önyargılarıyla uyuşmadı. Afganistan’da zafer her türlü zor olacaktı. Önlenebilir hatalar ise onu imkânsız kıldı.

 

 

Uzun Bir Savaşın Kısa Tarihi

 

7 Ekim 2001’de Amerikan Başkanı George W. Bush, 9/11 saldırısına misilleme olarak Afganistan’ı işgal etti. Bunu takip eden aylarda, ABD ve NATO müttefikleri ile bir Afgan hizbi, el-Kaide’yi kovdu ve Taliban rejimini düşürdü. Bin Ladin Pakistan’a, Taliban Lideri Molla Ömer ise dağlara çekildi. Taliban komutanları ve savaşçıları ya evlerine döndüler yahut da Pakistan’daki güvenli sığınaklara kaçtılar. ABD özel elçisi Zalmay Halilzad’ın öncülüğünde ustaca diplomatik çabalarla uzlaşmacı bir isim olan Hamid Karzai liderliğinde bir Afgan hükümetinin kurulduğu bir süreç işletildi.

 

Sonraki dört yılda Afganistan aldatıcı bir barış dönemi yaşadı. Bu süre zarfında ölen Amerikan askeri sayısı savaş boyunca ölenlerin yalnızca onda birine tekabül ediyor. Bush, ülkedeki Amerikan askerî varlığını artırarak (2002’de 8 bin asker varken, 2005’in sonunda bu sayı takribî 20 bine çıkarıldı) el-Kaide ve Taliban’ı tamamen yenilgiye uğratmayı, teröristlerin geri dönmesini engelleyici bir demokrasinin tesisine yardım etmeyi amaçladı. Neticesinde geri çekilmeyi düşünüyorlardı; fakat ortada el-Kaide ve Taliban liderlerini öldürmek veya esir almak dışında bunun nasıl gerçekleşeceğine dair bir plân yoktu. Yine de siyasî ilerleme iyimser olmaya teşvik etti. Ocak 2004’te, Loya Jirga yani Afgan Millî Meclisi yeni anayasayı onayladı. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri onu seyretti. Bu süre zarfında Karzai, ülkedeki pek çok grubu bir araya getirmeye çalıştı.

 

Fakat Taliban, Pakistan’da yeniden yapılandı. 2003’ün başında, Molla Ömer saklanırken, bir ses kaydı yayınlayarak bağlılarını bir kaç yıl içinde hareketi yeniden organize etmeye ve büyük bir saldırı için hazırlanmaya çağırdı. Mühim Taliban figürleri, Pakistan-Kuetta şehrinde toplandıktan sonra Kuetta Şurası adıyla bilinen bir liderlik konseyi kurdu. Eğitim ve asker toplama hızlandı. Bu kadrolar tekrar Afganistan’a sızdı. Bu sırada, Washinton’da başarının hikâyeleri anlatılmaya ve Pakistan değerli bir ortak olarak görülmeye devam etti.

 

Şiddet yavaş yavaş arttı; ardından Şubat 2006’da Taliban beklenen saldırısını yaptı. Binlerce isyancı ilçeleri istila etti ve şehir merkezlerini kuşattı. Kuetta Şurası, rakip bir rejime tekabül eden yapıyı kurdu. Sonraki üç yıl boyunca, ülkenin güneyinin büyük bir kısmını ve doğusunun çoğunu ele geçirdi. ABD kuvvetleri ve NATO müttefikleri ağır çatışmaların ortasında kaldı. 2008’in sonuyla birlikte, ülkedeki Amerikan askeri sayısı 30 binin üzerine çıkarıldı. Fakat genel strateji değişmedi. Bush, Taliban’ı yenmek ve “özgürlük kuvvetlerinin zaferi” olduğuna inandığı zaferi kazanmak adına kararlıydı.

 

Başkan Barack Obama Ocak 2009’da başkanlığa başladığında bir çok danışmanı ve destekçisi Irak’ta bir çok kaybın verildiği “kötü savaş”ın aksine Afganistan’da “iyi savaş”a dönmeyi, geri çekilmeyi vaad ediyordu. Fakat Obama uzun süren bir tartışmanın akabinde Afganistan’a takviye göndermeyi tercih etti: Mart’ta 21 bin asker ve Aralık’ta isteksizce 30 binden fazla asker daha gönderdi; böylece ülkeye gönderilen Amerikan askerlerinin toplam sayısı 100 bine yaklaştı. Fazla harcamalardan kaçınarak, bir kaç yıl önce ABD’nin Irak’ta uyguladığı savaş stratejisini sınırlandırarak, Amerikan vatanını terör tehdidine karşı savunmak şeklinde değiştirdi. Teröristlerin Afganistan’ı sığınak olarak kullanmasının engellenebileceğine inanmasalar da Bush’un Taliban’ı yenilgiye uğratmak maksadından vazgeçilmişti. ABD, bunun yerine el-Kaide’yi güvenli bir sığınaktan mahrum bırakacak, Taliban’ın yakaladığı ivmeyi terse çevirecek ve Afgan hükümeti ile silahlı kuvvetlerini güçlendirecekti. Plan, 2011’in ortalarında geri çekilmenin başlaması ve ülkenin güvenliği adına tüm sorumluluğu Afgan hükümetinin eline bırakmaktı.

 

Sonraki üç senede, en önemli şehir ve bölgelerdeki askerî artış dengelendi, Afgan ordusu ve polisi güçlendirildi ve hükümetin toparlanması için destek verildi. El Kaide tehdidi 2011 yılında Usame bin Ladin’in özel bir ABD operasyonuyla Pakistan’da öldürülmesinin ardından azaldı. Yine de istikrarsızlığın maliyeti, getirileri aştı. 2009-2012 yılları arasında 1500 Amerikan askerî personeli öldürüldü, 15 binden fazlası yaralandı, bu kayıplar 18 yıllık savaşın geri kalanının tümünden daha fazlaydı. Bu süreçte ABD, senede yaklaşık 110 milyar dolar harcadı ve bu ABD’nin yıllık federal eğitim harcamalarının aşağı yukarı yarısından fazla. Obama, savaşla uğraşmanın sürdürülemez olduğunu gördü. 2010-2014 yılları arasında yapılan bazı duyurularda açıklandığı üzere, 2016 sonu itibariyle küçük bir elçilik dışında ülkede Amerikan askerî varlığının sıfıra indirilmesi planlanmıştı.

 

2013 itibariyle 350 binden fazla Afgan askeri ve polisi eğitildi, silahlandırıldı ve göreve başladı. Yozlaşma ile Amerikan ve müttefik danışmanlarına içeriden yapılan saldırılar onların performansını olumsuz etkiledi. Birçok birim ABD’li danışmanlara ve savaşta Taliban’ı mağlup etmek ise Amerikan hava desteğine bağlıydı.

 

2015 itibariyle sadece 9 bin 800 Amerikan askeri Afganistan’dan ayrıldı. Çekilme devam ederken, ABD terörle mücadeleye, Afganlara tavsiye ve eğitim vermeye odaklandı. Sonbaharda Taliban’ın gerçekleştirdiği bir dizi iyi planlanmış saldırı, savaşın en belirleyici olaylarından oldu. 500 Taliban savaşçısı, yaklaşık 3 bin Afgan asker ve polisini kovalayarak Kunduz şehrini ele geçirdi ve Kunduz Taliban’ın ele geçirdiği ilk büyük şehir oldu. Helmand’da 1800 civarında Taliban savaşçısı yaklaşık 3 bin Afgan asker ve polisini mağlubiyete uğratıp geri alarak mücadele esnasında kaybettiği toprakları tekrar elde etmiş oldu. Helmand’ın en yetenekli Afgan komutanlarından Omar Jan 2016’nın başlarında onunla konuştuğumda kızgın bir şekilde “kaçtılar” diyerek ağladı. “2 bin adam. İhtiyaçları olan her şeye –asker, silah, mühimmat- sahiplerdi; ama pes ettiler.” Son dakikalarda Amerikan ve Afgan özel operasyon kuvvetlerinden gelen takviye şehri kurtardı.

 

Savaş sırasında ve sonrasında, sayı olarak çok fazla olan ve iyi silahlandırılmış askerler ile sağlam savunma mevzilerindeki polisler Taliban’a karşı yeni bir mücadeleye girişmek yerine havlu atmayı tercih etti. Kalanlar ise cesaretlerinin bedelini ödedi: Yaklaşık 14 bin Afgan askeri ve polisi 2015-2016 yıllarında öldürüldü. 2016 itibariyle Eşref Gani liderliğindeki Afgan hükümeti daha önce hiç olmadığı kadar zayıftı. Taliban 2001’den sonra hiç olmadığı kadar fazla alanı ele geçirdi. Yılın Temmuz ayında Obama çekilmeyi askıya aldı.

 

Başkan Donald Trump Ocak 2017’de ofisi aldığında, savaş şiddetlendi. İlk olarak Afganistan’daki Amerikan kuvvetlerinin sayısını 14 bin civarına yükseltti. Trump bu savaşı sevmedi ve bir çıkış yolu arayarak 2018’de Taliban ile müzakerelere başladı. Bu müzakereler meyvesini vermedi, şiddetin seviyesi ve zayiat oranı 2019’da son yıllardakine eşitti.

 

 

İlham Kaynağı

 

Bazı şeyler niçin yanlış gitti? Ehemmiyetli bir faktör şu, Afgan hükümeti ve müttefikleri yozlaştı ve Afgan halkına kötü muamele etti, şikâyetlerin üstesinden gelemedi ve ayaklanmaya ilham verdi. Toprakları çaldılar, hükümet işlerini yakınlarına dağıttılar ve ABD özel operasyonlarını siyasî rakiplerini hedef almak için yönlendirdiler. Bu kötü muamele bazı kabileleri Taliban’ın kollarına itti, böylece grubun savaşçılarına bir destek ağı ve saldırı yapacak alan sağladı. Saygıdeğer bir Peştun kabile lideri olan Raess Baghrani tecrübesi bunun tipik örneğidir. 2005’te Karzai destekli savaşçılar onu silahsızlandırıp topraklarını gasp edince, Baghrani Helmand’daki topraklarının geri kalanını Taliban’a teslim etti. Onun gibi bir çoğu, benzer seçime zorlandığını hti.

 

Washington, yozlaşmayı ve Afganların yeni rejime ve Amerikan işgaline kin beslemesini önlemek için daha fazlasını yapabilirdi; mesela Karzai’yi kötü ve sevilmeyen yetkilileri görevinden uzaklaşmaya zorlayabilir, her türlü Amerikan desteğini reformların yapılmasına bağlı kılabilir, özel operasyon saldırılarını ve masum Afganların öldürülmesini azaltabilirdi. Bu demek oluyor ki; yozlaşma ve kindarlığı önlemenin teşvik edilmesi küçümsenmemeliydi. Fakat Taliban’a taban desteğini önleyen kapsamlı bir çözüm bulunamadı.

 

ABD’nin başarısızlığının diğer bir temel amili ise Pakistan’ın tesiriydi. Pakistan’ın Afganistan stratejisinin önemli bir kısmı Hindistan-Pakistan rekabetine göre şekillendi. 2001’de Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Bush yönetiminin bastırmasıyla Taliban’a olan desteğini resmî olarak kesti. Fakat kısa bir zaman sonra Hindistan’ın Afganistan’daki etkisinin artmasından korktu. Daha sonra 2015’te Guardian’a verdiği röportajda kabul ettiği üzere 2004’te Taliban’a yeniden yardım etmeye başladı; çünkü iddiasına göre Karzai geçmişte hükümetinde Pakistan karşıtı Taciklere geniş rol vermek suretiyle Hindistan’a yardım ederek Pakistan’ı sırtından hançerledi ve Hindistan ile yakın ilişkiye geçti. Pakistan Taliban’ı fonladı, onlara kendi topraklarında güvenli sığınma imkânı verdi, kamplarda eğitti ve savaş plânları hususunda danışmanlık yaptı. 2006 saldırılarına asker toplamak için kritik kitle Pakistan’daki Afgan mültecilerdi. Amerikan liderleri uzun süre Pakistan’ın politikasını değiştirmeye çalıştı, fakat hiç biri fayda vermedi. Washington’un Pakistan liderlerini Afganistan üzerindeki tesirlerini riske atacak politikalara sevk etmek pek de mümkün değildi.

 

Bunların tabanında ise daha temel bir sebep vardı. Taliban bir fikre öncülük yaptı; Afgan kültürünün derinliklerine uzanan, onlara ilham veren, onları savaşlarda daha güçlü kılan ve bir çok Afgan’ın gözünde ferdin değerini tanımlayan bir fikir. Basit bir ifadeyle bu fikir, “işgale direnmek”ti. Amerikalıların Afganistan’daki varlığı Afganların varlığına fiili bir tecavüz mânâsına geliyor. Bu düşünce, Afganlara geleneklerini, dinlerini ve vatanlarını müdafaa etme yolunda ilham veriyor. Bu kültürel faktörün ehemmiyeti, 2007’den beri bazı araştırmacıların Taliban savaşçılarıyla yaptığı bir çok anketle tekrar tekrar doğrulanmıştır.

 

Yabancı işgalcilerle işbirliği yaparak kirlenen Afgan hükümeti bu motivasyonu oluşturamamıştır. 2015’te, Afgan Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün 11 şehirde 1657 polisi baz alarak yaptığı araştırma, Afgan polisinin sadece yüzde 11’inin Taliban ile savaşmak için mesleğe girdiğini, bunların birçoğunun ülkesine hizmet etmek ve para kazanmak için görev yaptığını, herhangi bir motivasyon unsurları olmadığı için ölümü göze almadıklarını ortaya koymuştur. Araştırmaya katılan bir çok polis “bir dava için savaştıklarına” ikna olmamıştı. Taliban savaşçılarının çok daha büyük bir kısmının, özellikle ABD ve onlarla işbirliği yapan Afganlara karşı koymak için Taliban’a katıldığından en ufak bir şüphe yok.

 

Motivasyondaki bu asimetri, bir çok belirleyici anda, sayısal üstünlüklerine ve en az eşit miktarda mühimmat ve ihtiyaç malzemesine sahip olmalarına mukabil Afgan güvenlik güçlerinin niçin yeterince mücadele etmeden geri çekildiğini açıklıyor. Dindar bir Taliban âliminin Ocak 2019’da Kandahar’da bana söylediği gibi, “Taliban din, cennet ve şehid-gazi olmak için savaşıyor... Ordu ve polis para için savaşıyor... Taliban savaşçıları başını savaşta kaybetmeye razı... Ordu ve polis Taliban ile nasıl mücadele edebilir?” Taliban bir ilham kaynağı üstünlüğüne sahip. Bir çok Afgan, Taliban’ın yolunda ölmeye ve öldürmeye razı. Fark bu.

 

 

Görev Tamamlandı

 

Bu önemli faktörler ABD ve Afgan hükümetinin hâkimiyet sağlamasını engellemiştir. Fakat başarısızlık beklenen bir şey değildi. Savaşın ilk dönemleri olan 2001-2005 yılları arasında, başarılı olmak için iyi fırsatlar ortaya çıkmıştı. Taliban dağınıklık içindeydi. Yeni Afgan hükümetine verilen destek, tıpkı yabancı varlığına karşı gösterilen sabır gibi nisbeten yüksekti. Maalesef, ABD’nin bu süreçteki kararları, savaşın sonraki yıllarında devam etmesinden kaçınmayı önledi. Bush yönetiminin ilk hatası Taliban’ı işgal sonrası siyasî uzlaşma sürecinin dışında tutmak oldu. Kıdemli Taliban liderleri, Aralık 2001’de Karzai ile bir barış anlaşması yapmayı denedi. Silahlarını bırakmaya ve Karzai’yi Afganistan’ın meşru lideri olarak kabul etmeye razıydılar. Fakat Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, bir konferansta müzakereleri kesti. Bundan sonra da, 2002-2004 yılları arasında, Taliban liderleri siyasî sürece katılmalarına izin verilmesi için Karzai ile görüşmeye devam etti. Karzai bu görüşme teklifini sadece Bush yönetiminin Taliban figürleriyle görüşmeyi yasaklama cevabı vermesi için Amerikan yetkililerine ulaştırdı. Neticede Taliban’ın masada olmadığı yeni hükümet kuruldu. Bir şekilde anlaşma sağlandı; fakat yeterince lider gelecekte şiddetin azaltılmasıyla ilgilenmedi. Taliban’ı tekrar savaşa ittikten sonra, Bush ve ekibi Afgan güvenlik güçlerini oluşturmada çok yavaş davrandı. İlk istiladan sonra, Washington’ın 70.000 kişilik küçük bir ulusal ordu kurmayı ve finanse etmeyi taahhüt etmesi bir yılı buldu. İşe alım ve eğitim durmadan devam etti. 2006 itibariyle, sadece 26 bin Afgan ordusu askeri eğitilebildi. Bu sebeple, Taliban o yıl geri döndüğünde onları durdurabilmek için çok az asker vardı. Bush hatasını anılarında kabul etti. “Afgan hükümetinin sürdürülemez bir masrafa yol açmasını önlemek adına orduyu çok küçük tuttuk.” yazdı.

 

Bush yönetimi böylece barışı tesis etmek için iki büyük fırsatı kaçırdı. Kilit Taliban liderleriyle kapsamlı bir anlaşma yapabilir veya kapasiteli silahlı kuvvetlerle onları önleyebilirdi. Aşırı özgüven Bush ve ekibinin bunu görmesine engel oldu. Yönetim Taliban’ın yenildiğini zannetti. Ancak Taliban rejiminin düşmesinden iki yıl sonra ABD Merkez Komutanlığı grubu “harcanan güç” olarak nitelendirdi. Rumsfeld 2003’ün başındaki konferansta şunu ilân etti: “Şüphesiz, muharebe faaliyetlerinden güvenilirlik, istikrar ve yeniden yapılandırma faaliyetlerine geçtik. Ülkenin büyük çoğunluğu özgür ve güvenli.” Başka bir deyişle, “görev tamamlandı.”

 

2001’deki işgalin kolaylığı Washington’ın basiretini bağladı. Yönetim, Karzai, Halilzad, ABD'li Korgeneral Karl Eikenberry (daha sonra Afganistan'daki kıdemli ABD generali), Ronald Neumann (ABD'nin Afganistan büyükelçisi olduğu sırada) ve diğerlerinin, isyancıların geri döndüğünü iddialarını göz ardı etti. Afganistan’da savaşı kazandıklarına inanan Bush ve ekibi dikkatlerini Irak’a çevirdi. Irak’taki fiyasko, Afganistan’daki mağlubiyetin sebebi olmamasına rağmen Amerikan stratejisindeki hataları, kilit karar alıcıların kısıtlı olan zamanını ve dikkatini alarak örtbas etti.

 

 

“Danışmanlara İhtiyacım Yok”

 

2006’dan sonra daha iyi bir sonuç alma ihtimali azaldı. Taliban’ın yeniden ortaya çıkması, işgale karşı direnişin katalizörü oldu. Amerikan hava saldırıları ve gece baskınları Afganlar üzerindeki baskılanma ve işgal hissini artırarak onları direnişe yönlendirdi. O sene, Taliban’ın saldırılarının ardından hangi stratejinin ABD ve Afgan hükümeti için zaferi getireceğini görmek son derece zordu. Buna rağmen Washington, “daha az kötü” bir neticeye sebep olacak bazı hususları öne çıkarabilirdi.

 

Geri çekilme bunlardan biriydi. Geriye dönüp bakıldığında, ABD takviye yapmasaydı daha iyi bir netice ortaya çıkardı, diyebiliriz. Obama’nın seçim vaatleri takviye konusunda onun elini kolunu bağlıyorsa, Obama daha az asker konuşlandırabilirdi, belki başlangıçtaki 21 binlik dilim yeterli olabilirdi. Fakat ABD’nin Afganistan’daki en yetkili komutanı General Stanley McChrystal ve ABD Merkez Komutanlığı kumandanı General David Petraeus başkana bu çeşit bir teklifte bulunmadılar; onların teklifleri sürekli Afganistan’a daha fazla askerî personel konuşlandırılması görüşünü içeriyordu. Her iki general de Afganistan’ın teröristler için güvenli bir sığınak olarak yeniden kurgulanma ihtimalinin doğurduğu tehdit sebebiyle gerginliğin kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Her ikisi de bir kontrgerilla stratejisinin ve kararlılığın Irak’ta işleri nasıl tersine çevirdiğine tanık oldu ve her ikisi de aynısının Afganistan’da da yapılabileceğini düşündü. Bir şey yapılması gerektiği yönündeki düşünceleri ve kontrgerilla stratejisine aşırı güvenleri daha fazla takviye yapmak dışındaki alternatifleri dışarıda bıraktı. Obama daha az takviye yapsaydı, ABD’nin kayıpları ve harcamaları daha az olacak, şartlar ise muhtemelen çok değişmemiş olacaktı.

 

Obama’nın çekilme takvimine eklediği 18 aylık sürenin gereksizliğine mukabil kaçırılan çok büyük bir fırsat olmadığını belirtmekte fayda var. Obama bu konuda bir zaman çizelgesi ortaya koymamış olsaydı Taliban’ın tükeneceği ve anlaşmadan vazgeçeceği yahut müzakere etmek zorunda kalacağı iddialarını destekleyen çok az kanıt var.

 

Ancak Obama, Amerikan güçlerine kısıtlamalar getirmeye kalktığında hata yaptı. 2014'ten önce, ABD hava saldırıları düşman hedeflerini vurmak için gerektiğinde kullanılıyordu ve komutanlar sivil kayıpları önlemek için adımlar atmıştı. Ancak o yıl, geri çekilme sürecinin bir parçası olarak, Afgan ordusunu ve polisini desteklemek için gerçekleştirilen Amerikan hava saldırılarının, yalnızca “aşırılıkta” kullanılmasına, yani stratejik bir konum veya büyük bir Afgan birliğinin imhası tehlikesiyle karşı karşıya kalındığında kullanılmasına karar verildi. Böylece ABD güçlerini savaştan ayırmak ve sivil kayıplarını azaltmak isteniyordu. Değişimin bir sonucu olarak, Taliban güçlendiğinde bile ABD eylemlerinin sayısında belirgin bir azalma oldu. 2016'ya kadar ABD kuvvetleri, 2012'nin aylık ortalamasının dörtte birinden daha az, ayda ortalama 80 hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu arada ABD, Irak ve Suriye'de benzer bir düşmana karşı ayda 500'ün üzerinde hava saldırısı gerçekleştiriliyordu. Helmand cephesi komutanı Omar Jan 2016'da “Amerikan hava saldırıları devam ederse kazanabiliriz” diye yalvardı. “Silahlarım çatışmalar nedeniyle aşınmış. Mühimmat stoklarım az. Danışmanlara ihtiyacım yok. Sadece işler gerçekten kötü olduğunda birinin aramasına ihtiyacım var.” diyordu. Hava saldırılarını yalnızca aşırı durumlarda kullanma kararı, fiilen yenilgi getirdi. Obama, beklenmedik durumlar için oldukça hazırlıksızdı.

 

Bush, başkanlığının yarısında Afganistan'da özgürce manevra yapma imkânına sahipti ve buna rağmen çok önemli fırsatları kaçırmıştı. Çok daha büyük sınırlamalarla karşılaşan Obama ise, kendisine dağıtılan kartları oynamak zorunda kaldı. Afgan hükümeti kuruldu, şiddet geri döndü ve Afgan halkında bir direniş ruhu doğdu. Obama’nın hataları, yararlanmak istediği açık fırsatları tepmekten daha ziyade, baskı altında yapılan yanlış hesaplamalardan kaynaklanıyordu. Yine de büyük sonuçları oldu.

 

 

Terör Korkusu

 

Savaşın yüksek maliyetleri ve beyhude faydaları göz önüne alındığında, ABD neden Afganistan'ı terk etmedi? Cevap, terörizm ve ABD seçim politikasının kombinasyonudur. 11 Eylül sonrası dünyada, Amerikan başkanları, terör tehdidini küçümsemeleri hâlinde seçmenlerin onları veya partilerini bir daha asla affetmeyeceği endişesiyle, bir terör saldırısının bilinemeyecek bazı risklerini kabul ederek kaynakları çok düşük jeostratejik ehemmiyete sahip yerlere yapmak zorunda kaldı. Bu dinamik hiçbir yerde Afganistan'dakinden daha belirgin olmamıştır.

 

11 Eylül saldırılarından sonraki ilk yıllarda, ABD’deki siyasi atmosfer, başka bir saldırı korkusuyla doluydu. 2002 yılı boyunca, çeşitli Gallup anketleri, Amerikan halkının çoğunluğunun ABD'ye başka bir saldırı gerçekleştirilmesinin muhtemel olduğuna inandığını gösterdi. Bush'un, el-Kaide ve Taliban'ın ilk yenilgisini gördükten sonra, zafer ilan etmeyi ve askerleri eve getirmeyi asla düşünmemesinin sebebi budur. “Saldırın, Taliban'ı yok edin, el-Kaide'yi elimizden geldiğince yok edin ve terk edin” seçeneğinin hiçbir zaman cazip olmadı. Çünkü “Bu bir boşluk oluştururdu ve radikalizm daha da güçlü hale gelebilirdi.”

 

Terör tehdidi, Obama’nın başkanlığının ilk yarısında geriledi, ancak o da bu tehdidi görmezden gelemedi ve onun bu ısrarı, Afganistan’dan çekilme öncesinde tamamen çekilme olasılığını ortadan kaldırdı. Mevcut verilere göre, çekilme ile ilgili tartışmalar sırasında hiçbir noktada Obama yönetiminin üst düzey yetkilileri böyle bir hareketi savunmadı. Endişelerden biri, tamamen geri çekilmenin yönetime yönelik yoğun eleştirilere açması ve muhtemelen Obama’nın 2008 mali krizi ve müteakip durgunluktan sonra ABD ekonomisini canlandırmaya odaklanan iç gündemini bozmasıydı.

 

Bin Ladin'in yükselişi ve ölümünden sonra, bir "sıfır seçeneği" düşünülebilir hale geldi. Bin Ladin'in yakalanıp öldürülmesinden günler sonra, Mayıs 2011'de bir Gallup anketi, Amerikalıların yüzde 59'unun Afganistan'daki ABD misyonunun tamamlandığına inandığını gösterdi. Obama, Haziran 2011'deki çekilme ile ilgili konuşmasında, "Burada evde ulus inşasına odaklanmanın zamanı geldi." demişti. Fakat Afgan hükümetinin terörist tehdidi kontrol altına alma becerisine ilişkin endişeler, yönetimin bazı üyeleri tarafından desteklenen daha hızlı bir şekilde tamamen geri çekilme önerilerini geçersiz kıldı. Daha sonra, 2014'te Irak ve Suriye'de İslam Devleti'nin (IŞİD) yükselişi ve ardından Avrupa ve ABD’de gerçekleştirilen bir dizi yüksek profilli terörist saldırı, orijinal, temkinli geri çekilme programını bile stratejik ve politik olarak daha az uygulanabilir hale getirdi. 2015'teki aksiliklerden sonra, ABD istihbarat topluluğu, çekilmenin planlandığı gibi ilerlemesi halinde vaziyetin terörist grupların Afganistan'ı bir kez daha güvenli sığınak hâline getireceği noktaya kadar bozulabileceğini değerlendirdi. Bu ihtimalle karşı karşıya kalan Obama, üst düzey generallerin, ABD güçlerini orada tutma, Afgan ordusuna ve polisine daha fazla hava desteği sağlama ve ülkedeki terörle mücadele operasyonlarına devam etme tavsiyelerini kabul etti. Dışarı çıkma niyeti gerçekle buluşunca göz kırpmıştı.

 

Benzer bir durum, Afganistan'daki misyon için en az sabrı olan Amerikan Başkanı Trump'ın başına geldi. Trump çıkış için çabalarken, Taliban ve ABD arasında müzakereler 2018'de başladı. Şartlar olgunlaşmadığı için 2010 ile 2013 arasındaki çabalar başarısız olmuştu: Beyaz Saray başka meselelerle meşgul oldu. Taliban'ın lideri Molla Ömer inzivaya çekildi ve ardından 2013'te öldü. 2019'a gelindiğinde ise bu engeller artık yoktu. Trump, ayrılmaya benzersiz bir şekilde kararlıydı. ABD savaşı bitirmeye en yakın andaydı.

 

Halilzad bir kez daha özel elçi olarak görev yapıp Taliban'ın Afgan hükümeti ile müzakerelere girmesi karşılığında ABD güçlerinin tamamen geri çekilmesi için bir zaman çizelgesi sunarak iki tarafın da kapsamlı bir ateşkes çerçevesinde şiddeti azalttığı, el-Kaide ve diğer terörist gruplara yardımın kesilmesini öngören hızlı bir süreç ortaya çıkardı. Dokuz turluk müzakere süresince, iki taraf bir anlaşma taslağı geliştirdi. Görüşmelerdeki Taliban temsilcileri ve grubun üst düzey liderleri Halilzad'ın tüm koşullarını kabul etmediler. Ancak ilk anlaşma, Trump için ABD’yi Afganistan'dan çıkarmak ve barış şansı elde etmek adına gerçek bir fırsattı.

 

Bu fırsat parçalandı. Trump, Eylül 2019'da Camp David'de bir anlaşma imzalamak için bir zirve yapma fikrini ortaya koysa da, kampanyasının “bitmeyen savaşları” sona erdirme vaadi ile siyasi olarak kendisine zarar verebilecek “yeniden dirilen terör” tehdidi arasında kaldı. Ağustos ayında Fox News ile yaptığı röportajda, tamamen geri çekilme konusunda kararlı olmadığı gözlendi. “8.600 [askere] ineceğiz ve sonra oradan bir karar vereceğiz” dedi ve ülkede “yüksek istihbarat varlığının” kalacağını ekledi. Bu nedenle, Taliban muhtemel bir anlaşmanın arifesinde saldırılarını sert bir şekilde yeniden artırarak bir Amerikan askerini öldürüp daha fazlasını yaraladığında, Trump kötü bir anlaşma yaptığı sonucuna vardı ve müzakereleri iptal edip Taliban'ın güvenilmez olduğunu söyledi. Trump, kendisinden önceki başkan Obama gibi, bir gün onu terör tehdidini isteyerek görmezden gelme suçlamasına karşı savunmasız bırakabilecek bir geri çekilme riskini almayacaktı. Ve böylece savaşı sona erdirmek için bir şans daha kayboldu.

 

ABD’nin Afganistan'dan bugüne kadar ayrılmış olması gerektiği fikri, bir Amerikan başkanının istediği gibi fişi çekmekte özgür olduğu düşüncesini varsayar. Gerçekte ise çıkmak neredeyse hâkim olmak kadar zordu. ABD’nin yakın gelecekte ayrılacağına dair cesurca söz vermek bir şeydi. O an geldiğinde meselelere tepeden bakmak, belirsizlikleri görmek, bir terör saldırısının siyasi sonuçlarını tartmak ve yine de atılım yapmak ise bambaşka bir şeydi.

 

 

Kötüyü Bekleyin, En Kötü İçin Hazırlanın

 

ABD, Afganistan'da büyük ölçüde inatçı sorunlar, Pakistan’ın müdahalesi ve Afganların işgalcilere direnme konusundaki yoğun bağlılığı sebebiyle başarısız oldu; büyük ölçüde amansız terör tehditleri ve bunun ABD seçim politikaları üzerindeki etkileri sebebiyle orada kaldı. Galip gelmek için de ve kurtulmak için de çok az şans vardı.

 

Bu durumda, daha iyi bir sonuç için özellikle iyi yönetilen bir strateji gerektiriyordu. Belki de en önemli ders, öngörünün değeridir: Tercih edilene odaklanmak yerine çeşitli sonuçları göz önünde bulundurmak. ABD başkanları ve generalleri, olmasını bekledikleri şey olmayınca planlarının yetersiz kaldığını defalarca gördüler: Bush Taliban'ın yenilmediği ortaya çıktığında, McChrystal ve Petraeus asker artırmanın sürdürülemez olduğu ortaya çıktığında, Obama terör tehdidi geri döndüğünde, Trump  ayrılmanın siyasi maliyetleri tahmin ettiğinden daha yüksek olduğunda... ABD liderleri, olayların farklı şekillerde neticelenebileceği hakkında daha fazla düşünselerdi, ABD ve Afganistan daha az maliyetli, daha az şiddetli bir savaş yaşayabilir, hatta barış bulabilirdi.

 

Bu öngörü eksikliği, The Washington Post'un “Afganistan Belgeleri”ndeki ABD liderlerinin Amerikan halkını yanılttığı ifşasıyla bağlantılı değildir. Tercih edilen sonuçlara tek yönlü bir odaklanma, kanıtları bir kenara atmak gibi sağlıksız bir yan etkiye sahipti. Çoğu durumda, kararlı ABD liderleri bunu istemeden ya da işlerin iyi gittiğine gerçekten inandıkları için yaptılar. Ancak bazen başarısızlığın kanıtı olan şeyler kasıtlı olarak halının altına süpürülüyordu.

 

Afganistan’ın geçmişi geleceği olmayabilir. Sırf savaşın sona ermesinin zor olması, sonsuza kadar devam edeceği anlamına gelmez. Geçen Kasım ayında Trump, Taliban ile görüşmelerini yeniden başlattı. Halilzad'ın siyasi bir çözüm getirme ihtimali var. Aksi durumda dahi, Trump yine de çıkmaya karar verebilir. Trump, askerî güç seviyelerini aşağı yukarı Obama'nın görev süresinin sonunda sahip olduğu seviyeye düşürmeyi taahhüt etti. Daha fazla indirimler de beklenebilir. IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi'nin geçen yıl ölümüyle, 11 Eylül'ün gölgesi sonunda geri çekilebilir ve terörizm hayaleti ABD siyaseti üzerindeki etkisinin bir kısmını kaybedebilir. Aynı zamanda, ABD'nin İran'la çalkantılı çatışması, Amerikan varlığını yeniden sağlamlaştırmak da dahil olmak üzere Afgan savaşının doğasını değiştirebilecek bir jokerdir.

 

Ancak bunların hiçbiri son 18 yılı değiştiremez. Afganistan, ABD’nin en uzun savaşı olmaya devam edecek. Amerikalılar, ABD’yi ilerleme kaydetmekten alıkoyan, kaçırılan fırsatları inceleyerek derslerini en iyi şekilde alabilirler. Nihayetinde, savaş ne kaçınılabilir bir aptallık ne de kaçınılmaz bir trajedi olarak değil, çözülmemiş bir ikilem olarak anlaşılmalıdır.

 

Tercüme: Faruk Hanedar

Aylık Dergisi 193 Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: 11 eylül, terör saldırısı, abd 11 eylül, ladin,
Yorumlar
Haber Yazılımı