Haber Detayı
30 Temmuz 2018 - Pazartesi 10:09
 
İşkence - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Zeynel Abidin Danalıoğlu, “İşkence” başlıklı hikâyesinde, gündelik hayatta kaybolup, kendisini aldatan insanın hâl ve hâdiselerle münasebetini farklı bir usulle ele alıyor.
Edebiyat Haberi
İşkence - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Ufkun ardında ne olduğunu düşünüyordu. Ona göre sonsuzluk olmalıydı. Bütün mesafeleri kapatan, insanı dar bir çevreye hapseden şeyin yine insanın düşünce dünyasından kaynaklandığını sanıyordu. Hep bir şeyleri aşmak düşüncesi ile yaşayan insanı bu kadar isyankâr kılan şeyin ve onu hadleri tanımamaktan dolayı bir fasit daireye hapseden şeyin de bu olduğunu düşünüyordu.

 

Dikkatini ne zaman bir noktaya teksif edecek olsa bunu bozacak şeyi de, hemen yanı başında bulurdu. Neredeyse saatler boyu dinliyormuş gibi, hemen arka koltuğunda oturan “beyefendi”nin, dertlerini telefonla karşısındakine anlatışını dinliyordu. Adam beş dakikadır konuşuyordu, ama böyle ânlarda beş dakika çok uzun bir zaman olabiliyordu. Adam ellisine yakın yaşlardaydı, fakat en ibtidai adab kurallarını kapı önüne koymuş, telefonuyla muhatab olduğu her kimse, aile sırları ve karısı ile arasındaki münasebetleri anlatıyordu. Bir ân sıkıntıyla etrafına baktı, kaçabileceği bir yer olup olmadığına göz attı. Otobüs, inadına hınca hınç doluydu. Bir beş dakika daha adamı dinlemek ve kendi düşünceleri ile baş başa kalamayacaktı. Adam nihayet telefonu kapattığında az önce “dostum” dediği adama şunları söylediğini duydu: “Mal! Ben de seni adam yerine koyup bir şeyler anlatıyorum, söylesene baştan işim var, diye…”

 

Telefonu kapatmış olduğu için dönüp adamı tebrik etmek geldi içinden. Belki anlardı. Anlar mıydı? Bazen, her şeyi bir kenara bırakarak, bulunduğumuz yeri ve zamanı unutuyoruz.  İnsan içinde olduğunu unutarak insan tabiatına ters bütün hareket ve konuşmaların yapılabildiği bir zamanın ne gibi bir hususiyeti olabilir? Bunları düşünmesine fırsat kalmadan yanındaki adam, sanki o sormuş gibi, bu hattın her zaman bu şekilde kalabalık olmasından şikâyetlerini ve buna çözüm bulunmaması meselesini anlatmaya başlamıştı. “bir sefer fazla koymak bütün meseleyi halledecek oysa değil mi, hemşerim?”

 

Adam nereliydi acaba? Birdenbire birilerinin hemşehrisi olmak onu mutlu etmeli miydi? Başını salladı, adama hak verir gibi. Fakat adam susacak gibi değildi. Bu hattın mütehassıs hekimi gibi anlatmaya devam ediyordu. “Bir de şu kilolarım olmasa!” dedi adam. Mevzu nasıl oraya gelebilmişti, hayretle gözlerini açarken, adam “Bu kalabalıkta ve havasız aracın içinde beni iyice bunaltıyor.” Diye ekledi.

 

“İyi bağladın ama” dedi. “Anlamadım.” dedi adam. Düşündüğünü zannederken sesli konuşmuştu. Eliyle geçiştirir gibi bir hareket yaptı, adam da üstelemedi.

 

Ne olurdu insanlar meselelerin sathından ziyade biraz da esasına bakmayı becerebilselerdi.  Hiç âdeti değildi, fakat buna mecburmuş gibi kalan duraklarını ve inmesine kalan süreyi hesablamaya başladı. Bir yandan da baş tasdikçisi imiş gibi, başını sallıyor ve adama onu anladığını göstermeye çalışıyordu.

 

Otobüsten indiğinde aldığı her nefesin bu kadar büyük bir nimet olduğunu fark edemediğine şaştı. Ciğerlerine hava çekmek için sadece ciğer gerekmediğini bunun için en önemli şeyin irade olduğunu anladı. İnsan, iradesi dışında da nefes alabilir, fakat bunun kıymetinin farkına varamaz.

 

Durakta gelişi güzel yapıştırılmış ilân gözüne ilişti “Çekyat Makası Değiştirilir”. Ne olabilirdi, bu çekyat makası? Herhalde koltuğun açılıp kapanması için kurulmuş olan mekanizma olmalıydı. Hemen yanı başındaki ilânda, depoda (asgari ücret+yol+yemek) çalışacak eleman aranıyordu. Acaba aranan elemanlar için asgari bir maaşı teklif edenlere, başvuru sahibleri de en asgari yeteneklerini sunmayı teklif etseler iş sahibleri ne yaparlardı?

 

Her zaman bu yolu kullanarak eve dönerdi. Fakat yolunu değiştirdi. Başka sokaklarda, ezbere yürüdüğü her günkü yollardan başka şeyler bulmayı umarak ilerledi. Aslında deniz kenarına gitmek ve sahil boyu yürümek istiyordu. Ne zaman daralsa deniz kenarına giderdi. Kimsenin bulunmadığı bir köşede oturarak saatlerce denizi seyretmek onu rahatlatıyordu. Her şeye belli bir mesafeden bakmak isterdi, kimse ona ilişmeden saatlerce çevresinde olan biteni seyretmek. Yepyeni bir yarın dileyerek uyanmıştı bu sabah. Fakat bütün gün hemen her gün yaptığı şeyleri yapmıştı. İnsan kurulu bir düzeni tam bir isyana kalkmadan değiştiremiyor, diye düşündü. Bunu yapabilir miydi; alışkanlıkları başta olmak üzere herkesi ve bütün sahib olduklarını terk edebilir miydi? Göğsü sıkışır gibi oldu. Tam o esnada tam yanından geçen bir kız “oha oğlum, manyak bir yer açmışlar, görmelisin, Allah belalarını versin, çok değişik olmuş!” Belalarını bulacak kişileri bulmak için etrafına baktı. Kızların erkek tavırlı bu argo konuşmaları o kadar iğreti duruyordu ki, bir kızın diğerine “oğlum” diye hitab ettiği her seferinde o kıza dikkatle bakar ve kaybettiği şeyin ne olduğunu söylememek için kendini zor tutardı.

 

Arkasından bakakaldığı kızdan bakışlarını alıp önüne dönmüştü ki, sokağı lavabo hâline getirmiş biri koca bir okka tükürük fırlattı önüne. Hiçbir şeyin değeri yoktu. O adama oturup saatlerce bunun ne kadar yanlış olduğunu anlatabilirdi. Fakat ziyan olacak kelimelerine acıdı. Herkes ince hakikatlerden payını almalıydı. Bu dünyada asıl en büyük adâletsizlik, insanın kendi öz nefsine yeteri kadar kıymet vermeyişi ve onu kıymetli kılacak terbiyeyi almayışıydı. Birden hatırlamış gibi yolunu değiştirdi. Hemen, bir ân evvel yalnızlık içinde huzur dolu bir köşe bulmalıydı. Surların dışına çıktı. Acelesi varmış gibi yürümeye başlamıştı. Merkezefendi’den içeri girince bambaşka bir dünyanın kokusunu içine çekti. Yerin altındakiler bu dünyadan kurtuldukları için seviniyorlar mıydı, acaba? Mezarlığın tâ orta yerinde bir mezarın başına çöktü, uzun süre hiçbir harekette bulunmadan öylece bir noktaya bakarak kaldı. Herhangi bir kabri ziyarete gelmemişti. Sahile gidemediği zamanlarda bunu yapardı; şehrin o kargaşa ve kalabalıklarından kurtulmak için bir mezarlığa gider ve kendini sakinleşmiş bulana kadar orada kalırdı. Ne kadar o hâlde kaldı bilmiyordu, fakat şehirden kendini takib etmiş herhangi bir menfilik var mı, anlamak ister gibi etrafına baktı.

 

“Ah!” dedi, belli belirsiz, “dünya sadece bundan ibaret, bir avuç toprak birkaç parça taş, ne yazık yaşarken bunu unutmak!”

 

Kendine ait bir hayatı olmadığını düşünüyordu uzun süredir. Bu hayat onun değildi, çünkü başkalarınca şekillendirilmiş ve hâlâ da şekillendirilmeye devam ediyordu. Bir yaz meyvesinden farksızdı hayatı, tatlı, sulu, ama çabuk bozulan… Acı bir korna sesi bütün düşüncelerini yere yıktı, adi bir şeymiş gibi ezdi geçti. Ve art arda çalınmaya devam ediyordu bu çirkin ses. Mezarlığın bütün sükûnetini mahvetmişti. Gözlerini kapadı ve hiç ayırt etmeksizin burada medfun bütün canlar için merhamet diledi. Her canlıya merhamet dileyebilmeyi isterdi. Fakat yaşayan ve hoyratlığı, kabalığı, zulmü âdet edinmiş bir canlıya merhamet dilemek o kadar zordu ki. Herhalde bu kadar merhametli olabilecek yegâne varlık, Allah olmalıydı. Bir topluma yanlış ve çirkin bir âdetin yerleştirilmesi kadar fena bir şey olamazdı. Yanlışı kınansa da, bundan hayli memnun bir şekilde hayatını sürdüren insanlara hayret ediyordu. Ne kadar da hâllerinden memnun mesud yaşayabiliyorlardı. Hiçbir şeyi ve hiç kimseyi umursamadan yaşamak nasıl bir şeydi?

 

Bütün bu canını sıkan şeyler içinde ne istediğini biliyordu aslında; uzun sürredir bir müzeye, bir resim sergisine gitmemişti, bir resmin karşısında oturmak ve rahatsız edilmeden saatlerce onu seyredebilmek istiyordu;  iyi, gerçek bir müzik dinlemek istiyordu; müzik olan bir müzik, sırf belli bir ritmi tutturmak için oluşturulmuş ses dizileri değil, ihtiyar bir ağacın altına elinde sevdiği bir kitabla  oturmak ve nefret ettiği her şeyi barındıran şehri uzaktan seyretmek istiyordu; büyük, tarihi camilerden birinde huşu içinde duâsını ettikten sonra saatlerce o ahengin, mimarinin muhteşem sesini dinlemek, havasını solumak istiyordu… Bir düşe dalmak ve uyanmamaktı aslında isteği.

 

Tam karşısındaki mezarın kitabesine bir kuş kondu. Varlığının bütün güzelliğine uygun şekilde, en saf duyguları uyandıracak bir ihtişam ile ötmeye başladı. Bu harikulâde âna şahidlik etmek için gelmişti sanki buraya. Bir sakaydı. O rengârenk tüyleri ile soluk bir dünyaya mânâ katan yegâne şeydi sanki. Onun burada ne işi olabileceğini düşündü. Sonra bu kuşların “azadlık” olarak satıldıklarını hatırladı. Azad edilir edilmez buraya kaçmıştı belki de, canlıların eline düşmektense o da ölüleri tercih etmiş olabilirdi. Onunla konuşabilmek isterdi. Ve harika, son buldu. İhtişamının sergisini uzun tutarak onu ayağa düşürmemek istemiş olacak ki, serviler arasında ıslıklarını bırakarak kayboldu.

 

Eve geldiğinde buhranıyla onu boğan, geren insanların, şehrin ve günün sıkıntılarından kurtularak odasına sığınabileceğini umarken, yan evdeki komşusu onu kapıda yakaladı. Verdiği selamı daha almaya fırsat kalmadan komşusu anlatmaya başladı, yeni yatırım planlarından bahsediyordu. Bir takım kağıtlardan hisse senedlerinden söz açtı, döviz güvenilmezmiş, altına yatırım yapmak en iyisiymiş, fakat uzun vadeli düşünmek gerekirmiş. Ne kadar çabuk kabul ettirmişti adam kendini, kendisinden beş altı yaş küçüktü galiba ve engin tecrübelerinin tadına biraz da onun bakmasını istiyordu galiba. Susacak gibi değildi. Onu dinlerken etraftan geçen her insan, araba ve hayvana medet umar gibi bakıyordu. O kadar inandırıcı anlatıyordu ki, soramadan edemedi:

 

- Sen ne kadar aldın bu kâğıtlardan?

 

Hiç almamış, parası yokmuş, ama parası olunca ilk yatırım yapacağı şeymiş. Kendine ait olmayan  bir tecrübenin pazarlayıcısı olan bu adama hayranlıkla baktı. Ne kadar da inanmış bir adamdı. Gerçek bir şeye inansa ve peşinden koşsa neler başarırdı acaba? Bu kadar envai çeşit bilginin sahibi olmak için parasız kalmak gerekiyordu demek ki.

 

-Sen neye yatırıyorsun birikimini?  diye sordu, komşu.

 

Birikimi olmadığını, bu tür şeylerle hiç mi hiç uğraşmadığını söylediğinde, adamın bütün parasını kendi batırmış gibi azar işitecekti neredeyse. Bu zamanda parasız kalınır mıymış, mutlaka bir şeyler biriktirmek ve yatırım yapmak gerekiyormuş, “deli misin sen” diyordu komşu, “dişinden tırnağından arttır ve bir kenara koy, yarın ne olacağı belli olmaz.” Haklıydı, yarın ne olacağını kim bilebilirdi, ölüp gidebilirdik  mesela, ne olacaktı ondan sonra, dokunamadığı paraların mezarda saadetini mi duyacaktı? Yanlış şeyler biriktirildiğini düşünmeye başlamıştı. Komşu hâlâ konuşuyordu, artık onu dinlemiyordu. Elbette insanın parası olmalıydı, fakat hayatının gayesi olmamalıydı. Ne halis niyetlerle yola çıkmış insanların gayelerine erişmek isterken âletlere “âlet” olarak, insanlıklarından sıyrıldıklarına şahid olmuştu. Yanlış şeyler biriktiriyorduk; bize eziyete dönüşecek şeyleri biriktirerek, bir süre sonra kazandığımızı sandığımız şeylerin hamallığını yapmaya başlıyorduk. Yanlış şeyler biriktiriyorduk; bizi en ibtidai hasletlerimizi unutturan ve insani olmaktan uzaklaştıran şeylerin sahibi oluyorduk. Yanlış şeyler biriktiriyorduk ve hızla insandan, insanlardan, insanlığımızdan, insanlıktan uzaklaşıyorduk.

 

Habire konuşan komşuyu artık taşımak istemiyordu. Susturmak için o kadar büyük bir istek duydu ki, suratının ortasına içinde biriktirdiği bütün sesleri boşaltmak istedi. Neye yarardı? Boş bir kalbi kırmakla boş yere nefes harcamış olacaktı. Belki canı sıkılmış bu adamı dinleyerek ve rahatlamasını sağlayarak ona büyük bir iyilik yapıyordu.

 

Dalmıştı, ne kadar zaman geçmişti, bilmiyordu, komşu ona “hadi, hayırlı akşamlar!” dediğinde, uzaklaşan adama değil, onun hakkındaki fikirlerinin uzaklaşmasına bakıyordu. Kurtulduğunu idrak ettiğinde, rahat bir nefes koyverdi. Bugünlük cezam bitti, diye düşündü. Uzun süredir yüzüne bakmadığı küçük bahçesinden geçip kapıya giderken, kendine yeni bir yarın, biraz daha takat diledi.

 

Aylık Dergisi 166. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: İşkence, aldatan insan,
Yorumlar
Haber Yazılımı