Haber Detayı
30 Temmuz 2018 - Pazartesi 10:12
 
İslam Medeniyetinin İhyası İçin Ne Yapabiliriz? - Erol Erdoğan
Sosyolog Erol Erdoğan, “İslâm Medeniyetinin İhyası İçin Ne Yapabiliriz?” başlıklı yazısında hem medeniyet mefhumunu, hem de Müslümanların bugünkü ahvâlini değerlendiriyor
Kültür&Medeniyet Haberi
İslam Medeniyetinin İhyası İçin Ne Yapabiliriz? - Erol Erdoğan

"İslam medeniyetinin ihyası yeniden mümkün olabilir mi?" sorusunda yer alan "İslam" kelimesinin bir açıklamaya ihtiyacı yok. “İhya” kelimesini biliyorsunuz ama bu başlıkta hangi anlamda kullanıyorum, onu söylemek isterim. “İslam medeniyeti” ile ilgili olarak hem Müslüman düşünürlerin, hem medeniyet tarihiyle ilgilenen bilim adamlarının hemen hemen ittifak ettiği bir ifade var; o da İslam medeniyetinin şu an “durağan” olduğudur. İslam medeniyeti, geçmişte, Endülüs döneminde, Selçuklu döneminde, Osmanlı döneminde aktif bir medeniyetti. Yani dünyaya şekil veren, insanların günlük yaşamlarının temel belirleyicisi olan bir medeniyetiydi. Son birkaç asırdır, İslam medeniyeti bu belirleyiciliğini kaybetti. Dolayısıyla ‘ihya’ kelimesi, bu başlıkta şu anlama geliyor; durdurulmuş medeniyetin yeniden harekete geçirilmesi, yeniden dünya üzerinde belirleyici hale gelmesi…

 

Medeniyete kötü anlam yüklemek

 

‘Medeniyet’ kelimesi üzerinde de durmak isterim. Medeniyet kelimesine çok farklı tanımlar yapılıyor, herkesin medeniyetten anladığı farklı. Hatta zaman zaman medeniyetin aleyhinde olan, medeniyet ve İslam kelimesinin yan yana olmamasını savunan var.  Medeniyetin olumsuz bir şey olduğunu düşünenler, daha çok İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un “Medeniyet dediğin tek kişi kalmış canavar” sözünden etkilenerek böyle bir düşünceye sahipler. Mehmet Akif Ersoy'un, Çanakkale Şehitlerine şiirinde de benzer ifadeler var. Mehmet Akif Ersoy'un kendi yaşadığı dönemde "Medeniyet eşittir Avrupa” şeklinde var olan algı, Mehmet Akif'in medeniyet kelimesine olumsuz anlam yüklemesine sebep olmuştur.

 

Ayrıca, medeniyet bir yönüyle “teknoloji” gibi kabul edildiği için de bazıları için olumsuz algılanabiliyor. Çünkü onlara göre teknoloji Batı orijinli, bu anlamda medeniyet bizim ürettiğimiz bir şey değil. Bu anlayışa göre, Batı'nın teknolojisi de Batı'nın ahlâkını taşıdığı için olumsuz kabul edilir.

 

Öyleyse medeniyeti nasıl tanımlamalıyız?

 

Medeniyet Nedir?

 

Medeniyet; bir fikrin, bir ideolojinin, bir dünya görüşünün, bir inancın insanlarca belirli zaman diliminde, belirli coğrafi şartlarda, zamanın imkânları ve ihtiyaçlarının etkisiyle yaşanması sürecinde ortaya çıkan formlar, anlamlar, yapılar, soyut ve somut kalıplardır. Yani bir fikir var, insanlar belirli zaman dilimlerinde ve belirli coğrafyalarda yaşıyorlar ve yaşarken birtakım sonuçlar ortaya çıkıyor. Mimarî yapılar, sanat eserleri, insanlar arası ilişkiler…

 

Medeniyet, elimize çivi çekiç alıp yapacağımız, kurgulayacağımız, hemen imal edeceğimiz bir şey değildir. Zamanın şartları, imkânları ve talepleri doğrultusunda yaşarken ortaya çıkan şeydir. Yani medeniyet; doğayla, çevreyle, insan ruhuyla uyumludur. Samimi, ihlas içinde fikrimizi yaşarken, zamanın şartları çerçevesinde, coğrafyanın imkânları ve talepleri ölçüsünde, kendiliğinden ortaya çıkan, yaşayarak ortaya çıkan bir şey olduğu için aynı zamanda doğaldır. 

 

Medeniyeti, İslam açısından tanımlarsak şöyle denebilir: Müslümanların İslam’ı yaşama esnasında çağın-zamanın, coğrafyanın, iklimin, şartların tesirleriyle ortaya çıkan soyut ve somut varlıklar, yapılardır.

 

Bir itiraz var. Şöyle diyorlar mesela: “İslam varken, medeniyete ne gerek var?”

 

Bu itiraza karşı şunları diyebiliriz. İslam, Allah’tan bize gelmiş olandır. İslam’da herhangi bir beşeri unsur yoktur, insanın bir dahli yoktur. Allah, İslam’ı peygamber vasıtasıyla insanlara göndermiştir ve ilahidir. Ancak medeniyet ilahi değildir, beşerin yorumu, katkısı, tecrübesi, emeği vardır. Yani Müslümanlar, ilahi olan dini yaşarken onu yorumlayarak yaşamalarına bağlı olarak ortaya çıkan formlardır, dolayısıyla medeniyet, kaynağı ilahî olsa bile, kendisi ilahi değildir, beşeridir. İlahi olanın beşer tarafından yorumlanmış ve yaşanmış şeklidir. Daha açık söylemek gerekirse İslam ilahidir, medeniyet beşeridir.

 

Bunu biraz daha somutlaştıralım. Allah, Müslümanlara “Birbirinize yardım edin, fakire yardım edin, yoksula yardım edin, yolda kalmışa yardım edin, yolcuya yardım edin, borçluya yardım edin.” diyor. Bunlar açık bir emirdir. Bu emrin detaylarında, mesela yardımlaşma ile ilgili bahislerinde diyor ki “Sağ elinizin verdiğini sol eliniz görmesin, yardım ettiğiniz insanı incitmeyin.” Bir başka yerde de “Kendini gizleyenler var, muhtaç olduğunu göstermeyenler vardır, onları ihmal etmeyin.” diyor. İşte bu emirlerin-tavsiyelerin uygulanmasında, coğrafyaların, iklimlerin, imkânların ve zamanın etkisi var. Mesela, Osmanlı İstanbul’unda “sadaka taşı” diye bir uygulama vardı. Sadaka taşı nedir? İstanbul’da Osmanlı döneminde, belirli yerlerde, mermerden yontulma taşlar vardı; belli bir yükseklikte, üstü oyuk, çukura benzer yeri var.

 

Neden böyle bir uygulama, neden böyle bir taş? Bunun birkaç gerekçesi var. Birincisi, “Allah sağ elinizin verdiğini sol eliniz görmezsin, yardım ettiklerinizi incitmeyin” diyor ya, işte sadaka taşı bu emrin adeta sanatı olmuş, sanata bürünmüş şekli. Çünkü o taş biraz yüksekte ve oraya insanlar gidip elini uzattıkları zaman, para mı koyuyorlar, para mı alıyorlar, belli değil. Bir insanın, oraya para mı koyduğunu, para mı aldığını ancak o insanı tanıyorsanız tahmin etme imkânınız olabilir, başka türlü tahmin edemezsiniz. Hatta gitmiş para almıştır, işini görmüştür, sonra belki aldığı payı bırakıyordur. Çok zengin biridir, ihtiyaçlı hale gelmiştir; gidip ihtiyacını karşılıyor da olabilir. İşte bu, yardımla ilgili bir ahlaki kural olarak, bir zariflik kuralı olarak Allah’ın bizden istediği "insanları incitmeyin" anlayışının bir tezahürü olarak ortaya çıkar. Burada bir beşeri unsur da var, insan bunu kendi zamanının şartlarını göre yorumluyor, yapıyor, tasarlıyor. Bugün neden yok? Çünkü bugünün teknolojisi, şartları başka bir teknolojik imkân sağlıyor bize. Banka hesabı üzerinden, yardım kuruluşları üzerine bunu yapma imkânımız var. Dolayısıyla dünün şartları sadaka taşını ortaya çıkarırken, bugünün şartları bankalar, banka hesapları üzerinden, kartlar, kredi kartları üzerinden yardım kuruluşu üzerinden yardımlaşma imkânı ortaya çıkarıyor. Taşın yüksek olması çoluk-çocuk ya da hayvanlardan korunması için… Hem de rüzgâr onu oradan savurmasın diye düşünülmüştür. Mesela o dönem daha çok metal para, altın ve sikkelerin kullanıldığı dönem. O dönem kâğıt kullanılıyor olsaydı muhtemelen kâğıtlar ıslanmasın diye de o taşın üzerine bir düzenek yapılırdı.

 

Medeniyette Fikir, Zaman, Coğrafya Etkisi

 

Buradan neyin altını çizmiş oluyoruz; medeniyette birkaç tane unsur var. Birincisi fikir olacak. İkincisi o fikir bir zamanda yaşanacak, böylece zaman etkisi oluşacak. Dün mermerdi, bugün banka hesabı. Üçüncüsü iklim ve coğrafya. Sadaka taşı İstanbul'da böyle oluştu, bu düşünce mesela Afrika'nın her hangi ülkesinde bu düşünülseydi, oranın mimarisi, oranın iklim şartlarına göre bir başka düzenek ortaya çıkabilirdi. Onun için “Din varken medeniyete ne gerek var?” itirazına da bu şekilde cevap vermiş olalım. Medeniyet bu yönüyle “sünnet” gibidir, yani uygulama, yaşama… Din yaşanırken medeniyet kendiliğinden oluşuyor. Burada illa medeniyet kelimesini kullanmamıza gerek yok. Yani böyle alışıldığı için bunu tercih ediyoruz. Bunu düşünürler farklı kelimelerle de anlatmışlar, kimisi medeniyet demiş, kimisi umran demiş kimisi hars demiş, hatta kültür kelimesini kısmen medeniyet yerine kullananlar var. Sonuçta medeniyet, hars, kültür, umran gibi kelimelerin birbiriyle az çok anlam farkı olsa da anlatılan şey aşağı yukarı birbirine benziyor. Yine Türkiye'de İslami kesimdeki bazı düşünürler, "medeniyet kelimesine gerek yok, bunu sünnet kelimesiyle de karşılayabiliriz" diyorlar. Az önce dediğim gibi, medeniyet ve kültür oluşumu bakımından sünnete benzer anma farkları var. Sünnet kelimesini daha çok Peygamberimizle ilgili gördüğümüz için, sünnet, tam olarak medeniyet diyemeyiz. Çünkü o dönem, İslam var, İslam’ı yaşayan Peygamberimiz var. Dolayısıyla o günün İslam’ı yaşama şekli bir sünnet olarak ortaya çıkıyor ama bugün Peygamberimizden uzak bir dönemde olduğumuz için kendi yaşantımızı sünnet olarak ifade etmek doğru olmaz. Çünkü medeniyette Müslüman olmayanların da bir ölçüde katkısı var. Mesela Anadolu’da ve Osmanlı coğrafyasında Müslüman olmayan unsurlarla birlikte yaşadığımız için, bizim medeniyetimizin şekillenmesinde Müslüman olmayanların da bir nebze de olsa katkısı olmuştur. Fikir İslam’a ait ama o fikrin sosyal hayata, kültürel hayata, şehir hayatına yansımasında, bazı mecraların, yapıların oluşmasında Müslüman olmayanların da katkısı olabiliyor. Sözgelimi, İstanbul’da özellikle mimari yapılarda Müslüman olmayan Rum, Ermeni ve hatta Avrupalı mimarların da etkisi var.

 

İslâm Şehirleri

 

İslam medeniyetinin bugün durağan, dünyadaki kültürel, sosyal ve ekonomik hayatta belirleyici olmadığını söyledik. Bugün İslam medeniyeti dediğimiz zaman daha çok mirastan bahsediyoruz yani bugünün üretimi değil. Hatta iki örnekle, bu düşüncemizin sağlamasını yapabiliriz.

 

Birincisi… İslam medeniyeti denildiği zaman daha çok akıllara şehirler gelir: Anadolu’da İstanbul, Diyarbakır, Bursa, Konya, gibi birçok İslam şehri var; Ortadoğu’da İslam şehri denilince, Bağdat, Şam, Halep, Mekke, Medine, Kudüs akla gelir. Bu şehirler zamanında dünyada ilmin, sanatın merkezi olmuş, ticaretin merkezi olmuş. Peki, “Bu şehirlerin bugün dünya yönetimindeki yeri nedir?” diye sorduğumuz zaman cevabımız çok olumlu olamayacak maalesef. Kadim İslam medeniyeti şehirlerinin, bir dönem dünyayı yöneten o merkez şehirlerin, bugün aynı rolde olmadığını görebiliyoruz.

 

İkincisi… İstanbul’un yeni ilçelerinin birisinin uydudan 3-4 resmini çeksek, sonra oradan camileri çıkarsak ve bu resmi dünyadan farklı ülkelerdeki insanlara göstersek ve “Bu fotoğrafa bakın, burası hangi dini yaşayan insanların şehridir?” diye sorsak, bize "Müslümanların şehri" deme imkânı yoktur. Oysa bir Müslüman kentte, o kentin İslam şehri olduğunu gösteren şey sadece camiler ve minareler değil, komşuluk hukukunu belirleyen, insanın çevre ilişkisini belirleyen birçok prensip vardır. Bir şehirde minareler, camiler olmasa bile o şehre bakıldığında, komşuluk ilişkisinden dolayı ortaya çıkan mimari yapıya, insan-hayvan, insan-çevre, insan-orman, insan-su ilişkisindeki prensiplere bakarak ‘burası bir Müslüman şehridir’ denilebilmesi lazım. Mahremiyet konusu, aile meselemiz ve diğer konulardan yola çıkarak “Bu şehir Müslüman şehridir” denilebilmesi lazım. Bugün bunu diyemeyeceğimize göre yani, modernizm, Batılılaşma, Avrupalılaşma, çağdaşlaşma gibi akımlar bizim şehirlerimizi de, medeniyetin merkezi kabul edilen şehirlerimizi de herhangi bir kente dönüştürmüşse ve ortada camiiler sembol olarak kalmışsa demek ki biz Müslümanlığı İslam medeniyeti havzasında yaşamıyoruz. Müslümanlığımızı, imanımızı, dinimizi, inancımızı aslında İslam’ın şekillendirdiği bir zaman diliminde ve İslam'ın şekillendirdiği bir kentte, şehirde, konutta yaşamıyoruz, emanet-yabancı mekânlarda yaşıyoruz.

 

Modernizm ve İslam

 

Modernizm, Batı, üç yüz yıldır insanlığı mutlu edemedi. Mutlu edemeyen bir sistemin ilanihaye sürmesi mümkün değildir; dolayısıyla bir gün çökecek ve bu çöküş de Müslümanlara imkân verecektir. Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde, Allah’ın, zamanı ve günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırdığı anlatılır. Buradan, günlerin, zamanın sahipliğini kültürler arasında, insanlar arasında değiştirip dolaştırdığını anlayabiliriz. Bu da bizim için İslam'ın yeniden ihyasının mümkün olduğunu gösteren bir delildir. Dört delil ortaya koyduğumuza göre, yani İslam medeniyetin temeli, özü olan İslam, Kur’an ve hadisler sahih olarak elimizde olduğuna göre, insanlık tarihi bize Batı'nın hâkimiyeti bir gün sona ereceğini gösteren bir sufle veriyorsa, üç yüzyıldır Batı'nın insanlığı mutlu edemediğinden dolayı tekrar görevin bize düşeceğine inanıyorsak, o zaman İslam'ın yeniden ihyası gerçekten her şeyiyle mümkündür diyebilirim.

 

Peki, bu kadar ümitli tabloya sahipken gelecekten ne kadar ümitli olabiliriz? İşte burada şu soruyu sormamız gerekir: Müslümanlar bu kadar imkân dâhilinde İslam’ı yeniden dünyanın muktediri haline getirebilirler mi? Doğrusunu isterseniz burada bugün için çok ümitli değilim ama bunu uzun vadeli ümitsizlik olduğunu da söyleyemem. Çünkü Müslümanlar iki yüz yıldır Batı karşısında, Hıristiyanlık ve Yahudilik karşısındaki defansif tavırları, yani savunmacı, kendini ezik gören tavırlarını yavaş yavaş sorguluyor, yavaş yavaş yanlış yaptığımızı düşünmeye başlıyoruz. Üç yüz yılın ilk iki yüzyılı hayranlıkla geçti. Yani Batı’ya hayranlıkla… Batı'ya karşı en defansif, en karşı olanlarımızdan bir Mehmet Akif Ersoy’dur. İşte o İstiklal marşımızın şairi geçen yüzyılın başlarında dedi ki, “Batı'nın fennini, ilmini alalım, ahlâkını almayalım.” O dönem için çok devrimci bir söz olarak görünüyordu. Oysa bugün baktığımızda aslında bu sözün mağlubiyet psikolojisiyle söylenmiş bir söz olduğunu, yani kendimizin ilimde, teknolojide, bilimde ilerleyemememizi, daha baştan kabullenmiş bir söz olduğunu anlatıyor. Şunun için söylüyorum; bizim sanayileşmeyle birlikte iki yüzyılımız Batı'ya her şartta hayran olmakla geçti. Şöyle düşündük, Batı bizi öyle bir yendi ki, bunu altından kalkamayız. Ama son yüzyıldır bunu sorgulayarak geçirdik ve yeni dönemde özellikle Türkiye için ve bütün dünya Müslümanları için söylüyorum, artık yavaş yavaş sorgulama döneminin de sonuna doğru geliyor ve diyoruz ki; bir şey yapmamız lazım. ‘Biz Batı’yı yenebiliriz’ demeye başladık. Ben olmasam bile bizim çocuklarımızın, dünyada İslam medeniyetinin yeniden belirleyici bir medeniyet, belirleyici bir fikir, muhkem bir fikir olarak ortaya çıkacağını göreceğine inanıyorum.

 

Peki, ne yapmamız gerekir?

 

Bir. Sürekli savunma psikolojisinden kurtulmamız gerek. Yani “biz şu değiliz, o değiliz, böyle demedik” yerine, ya da ‘Batı şunu yaptıysa, biz de bunu yapalım’ gibi işin hakikatini ortaya koymak yerine tamamen zıddını koymaya çalışmak; bunların ikisi de defansiftir, savunmacıdır. Oysa bizim yapmamız gereken şey, medeniyetten perspektifiyle söylüyorum; Allah bize ne demiş, bizden ne istemiş?  Allah’ın bizden istediğini, bugünün coğrafi şartlarında, bugünün imkânlarında bunu nasıl ortaya koyabiliriz? Yani Allah bize “yardımlaşın” demişse bunu bugün nasıl ortaya koyabiliriz; düşünmek ve bunu yapmak? İslam’ı yeniden ikame etmenin birinci şartı İslam’ı bütün prensipleriyle bütün hükümleriyle yaşamak… Yaşadıkça, onun inşa olduğunu, medeniyet olarak yeniden yeryüzüne hâkim olduğunu göreceğiz. Bu sadece mesela bilim adamlarının işi değil, sadece ilahiyatçıların, sadece siyasetçilerin de görevi değil. Çünkü din hepimize gelmiştir. Allah hepimizden Müslümanlık istemiştir, peygamber bizden ümmet olmamızı istemiştir, dolayısıyla İslam medeniyeti yeniden ihya olacaksa bu ihya sürecinde her birimizin sorumlukları vardır. Akademi sınıfının sorumlukları, sanat erbabının sorumlukları var, ailenin, annenin, babanın sorumlukları vardır, esnafın, ticaret erbabının, hepsinin sorumlukları vardır. Bilirsiniz dünyanın birçok bölgesine zamanında İslam’ı götüren bilim adamları değil tüccarlar olmuştur. İslam yaşanırsa medeniyet kurulmuş olur. İşte o zamanları, tüccarlar, Müslümanlığı gittikleri yerde yaşadıklarıyla ortaya koydukları için, oradaki insanların kalbinde ve muhakemesinde İslam yer edinmiştir ve hiçbir icbara, zorluğa gerek kalmaksızın hatta çoğu zaman vaazlar, nasihatler anlatmaya bile gerek kalmaksızın İslam kendiliğinden insanların kalbinde bir karşılık bularak yayılmaya başlamıştır.

 

Rivayet o dur ki, mesela Endonezya bölgesinin -ki dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesi- müslümanlaşmasını sağlayanın bir tüccardır. Adam hiç kendisini anlatmadan ‘Ben Müslümanım, Müslümanlığa gelin’ gibi yani bir propagandaya, bir tanıtma gerek duymaksızın ticaretteki dürüstlüğü, sözündeki güvenilirliği, insanlarla davranışlarındaki merhametliliği, insanların dikkatini çekiyor ve insanlar ‘Senin dinin ne?’ sorusunu sorarak Müslümanlığı tanımaya başlıyorlar. Bu, sadece bunu Endonezya bölgesi için değil mesela İstanbul’un fethinin de arkasında benzer bir şey anlatılır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmeden önce, İstanbul’a gelip giden dervişlerin, tasavvuf-tarikat mensuplarının İstanbul’da zaten bir Müslüman hoşgörüsü oluşturduğu anlatılır. 

 

Yeniden İhya Mümkün mü?

 

Peki, soru şu: İslam’ın yeniden ihyası mümkün müdür? Mümkünse bu nasıl olur?

 

Benim bu soruya verdiğim ilk cevap şudur: Evet bu mümkündür. Delillerimi sıralayayım.

 

Birincisi şu; İslam medeniyetinin oluşmasında fikir nedir? Kur’an-ı Kerim ve sevgili Peygamberimizin hadisleri, yaşadığı sünnettir. Bunlar elinizde olduğuna göre, bunlar ilk günkü tazeliğiyle elimizde olduğuna göre, yani İslam medeniyetini ortaya çıkaran temel fikir tertemiz elimizde olduğuna göre, İslam medeniyetinin yeniden ihyası mümkündür diyoruz. Bu şuna benzer; yoğurt yapacaksınız, elinizde süt var ve eğer elinizde yoğurt yapacak bir mayanız varsa o sütten yoğurt yapabilirsiniz. Tehlikeli olan nedir? Elimize süt var ama onu yoğurda çevirecek mayanız da yoksa işte burada eyvah demeniz gerekir. Oysa İslam medeniyetinin temel nüvesi olan İslam, bizim elimizde tertemiz ilk günkü gibi taze.

 

İkinci delilimiz şu; Adem Aleyhisselam'dan itibaren günümüze kadar baktığımızda, insanlık tarihinde şöyle bir çizgi olduğunu gördüm. An gelmiş, hak galip olmuş, zaman gelmiş batıl galip gelmiş, yani insan tarihindeki çizgi dümdüz değil, inişleri ve çıkışları vardır. Bizden üç asır önce burada bu sohbeti yapan kişi benim bu kurduğum “İslam medeniyeti durağandır” cümlesini kurmayacaktı. Çünkü 3-4 asır önce İslam medeniyeti dünyanın birçok bölgesinde belirleyici, yaşama renk veren bir yaşam tarzıydı.

 

Üçüncü delilimiz… Sanayi devrimi, modernleşme ile başlayan farklı bir dünyadan bahsediyoruz ve zaten bizim kendimizi mağlup htiğimiz şey modernizme karşı mağlubiyettir, teknolojiye karşı ve onların ürettiği yeni yaşam tarzına karşı yenilgi hissi... Batılılaşma dediğimiz şey, Avrupa ve Amerika, modernleşme dediğimiz süreçler ve teknoloji, hayatımızda birçok şeyi değiştirdi ama insanları mutlu edebiliyor mu, insanlara verdiği sözleri yerine getirebiliyor mu? Hayır. Batılılar, modernleşme ve sanayileşme süreçlerinde birçok devrim yapmış olmasına rağmen, teknolojik imkânları ayağımıza getirmiş olmasına rağmen, insanlığın mutluluğu değil mutsuzluğu arttırıyor; insanların yalnızlığını çoğaltıyor.

 

En son 1990'larda, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte iki kutuplu dünyanın tek kutuplu hale gelmesiyle birlikte ve Berlin duvarın yıkılması ile “yeni dünya düzeni” dedikleri bir süreç başladı. Aslında Batılılaşma kendini yeniledi ve yeni sürümü ortaya çıktı. Tam o süreçte bütün insanlığa yeni sözler verdi. Savaşlar azalacak, açlıklar azalacak, kıtlıklar azalacak, hastalıklar azalacak, adalet çoğalacak, silahsızlanma düşürülecek dedi. Peki, bunları yerine getirebildi mi? Hayır. Öyleyse, burada İslam medeniyetine imkân, fırsat oluşuyor.

 

(Bu metin, Erol Erdoğan’ın üniversite öğrencilerine verdiği bir konferansın ses kaydı çözülerek oluşturulmuştur.)

 

Aylık Dergisi 166. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: islam medeniyeti, modernizm ve islam, islam şehirleri,
Yorumlar
Haber Yazılımı