Haber Detayı
01 Temmuz 2013 - Pazartesi 06:53
 
İslamcılığın "İslam Anlayışı" Karşısındaki Çıkmazları
Günümüz Müslümanlarının “İslâm anlayışı” karşısındaki çıkmazlarından en mühim tarafı da, muhatap olarak, ya samimi ama çap olarak düşük, yahut da binbir türlü tonu ile samimiyetsiz görünüşlerle karşılanması olmuştur.
Büyük Doğu-İbda Haberi
İslamcılığın

“İslâm Anlayışı” denildiğinde, mevzu, sağa sola çekilebilir olmaktan ve her ne tuhaflık, aykırılık varsa bu anlayışın dışında kalıcı bir durum arz eder; çünkü İslâm âlimleri “Ehl-i sünnet vel cemaat” diyerek ve “İslam Anlayışı”nın sınırlarını çizerek, tabiri caizse bir yol haritası çıkarmıştır. Bu bütünleyici anlayışın dışında olanlarsa, kim ve ne olursa olsun, meselelere bakışta hak kutbuna karşın bâtıl taraftadırlar. Zaten, şu söylediğimiz de, “Fırka-i Naciye” yolunu seçenlerce “ivazsız ve garazsız” kabul edilir; bu yol ise, efendimizin bir hadis-i şerifinde belirttiği üzere şöyle izah edilmiştir: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necat olacaktır."

 

Buyurmuş. Ashab sormuşlar: "Yâ Resûlâllah, o kurtulan fırka hangi fırka olacaktır?"

 

Şöyle cevap vermiş: "Benim sünnetimden şaşmayanlar kurtulanlardan olacaktır! Yâni Ehl-i sünnet vel cemaat mensuplarıdır."(Tirmizi, İman,18; İbnu Mace, Fiten, 17)

 

Belirttiğimiz bütüncül tutuma en güzel misallerden birisi de Mürefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Kim pazarlıksız Allah ve Resulü diyorsa, biz ondanız o da bizdendir” sözüdür.

 

Peki, her şey bu kadar net ve açıkken (bedahet!) bu karmaşa nereden çıktı ve neden?

 

Problem Nerede ve Ne Zaman Başladı?

 

Efendimiz devrinde her şey billur bir pınar suyu gibi parıldamaktaydı; öyle ya, şeriatın sahibi hayattaydı. Sonrasında ise, ümmetin her meseledeki baş örnekleri, yol göstericileri dört halife dönemi… Sonrasında her ne kadar birçok problem ve karışıklık çıkmış olsa da, hiçbir zaman Ehli sünnet anlayışı ve yolu dışına çıkılmamış, çıkanlar çıktığı ile kalmıştı… Burada altını çizdiğimiz husus, Müslümanların bir lider (Halife) etrafında İslâm sancağını taşımaları… Sonrasında Emevî ve Abbasi dönemlerinden kıvrıla kıvrıla bu misyon Türklerin eline geçmiş ve 600 küsur yıl gibi uzun bir zaman diliminin ardından parıltısı söndürülmüş, kaybedilmiş, göklere çekilmiş, altunlar gibi toprağa gömülmüş… Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na göre Türklerin elindeki bu sancak, 600 küsur yılının bile ancak “250 senesinde” hakikaten İslam nurunu parıldatıcı “bir nesle yataklık etmiş”tir... Sonrasındaki 300 yılın bütün şaşaasının, önceki devirlerin parıltıları olduğunu ve aslında içten içe pörsümeye yataklık eden devirlerle kuru teselli bâbından övünmekle değil, aslına-esasına doğru hamle edip hesaplaşmamız gerektiğini de buradan öğreniyoruz.

 

Sonrasında ise daha korkunç bir şekle bürünen bir “anlayış” karmaşası, anlayışsızlıklar baş gösterdi. Reformistlerin çıkışı-çıkartılışı ile de başı sonu gelmez bir fitne dönemine girildi.

 

Problem, İslam’a muhatab bir anlayış olmamasıydı ve başlangıcı, İslâm’ın aşk ve vecdinin yitirilmesinden sonra oldu; 1500’lü yıllardan beridir (Kanuni devrinden bu yana) bu böyle…

 

Özetle, bu problem, Osmanlı’nın aşk ve vecdini kaybetmesi ile kısır bir döngüye girmesi ile başladı; sonrasında ise, çöküş sürecinin son merhalesi olan Tanzimat ile birlikte Cumhuriyete devredildi. Olanlar oldu ve her ne olduysa problemimiz aynıyla yerinde kaldı ve üstüne de binlercesi eklenerek büyüdü. Cumhuriyet ile günümüze kadar uzanan bu büyük problemimiz o kadar girift ve çetrefil bir hâl aldı ki, problemin kendisinden ziyade neticeleri üzerinden konuşulur oldu. En sonunda da, sadece konuşulur oldu ki, bugün, üniversitesinden gazete köşelerine kadar uzanan ve cemiyetinin her şubesi ile beraber, bırakalım “mesele” konuşmayı, insan gibi iki laf etmenin bile kültürünün kalmadığı bir vasata evrildi.

 

Anlayış”a Dâir Problem Tam Olarak Ne?

 

Bir kere her şeyden evvel korkunç bir cehalet ortamında (çağında) bulunduğumuzun altını çizelim. “Enformasyon ve Bilgi Çağı” denilmesine mukabil, tam tersi ile gerçek haberlerden mahrum kaldığımız ve tamamen sanal bir gerçeklik algısı ile karşı karşıya olduğumuzu kim inkâr edebilir? Bilgi Çağı? Evet, hepimizin “her şeyden” haberi var; falancanın ayakkabısını nerede bağladığından tutalım İsviçreli bilim adamlarının keşfettiklerine kadar “malumat” sahibiyiz ama bilgi’ye gelince, “bilme” ve “anlama” bakımından hangi seviyede olduğumuzu fark etmek için dünyanın ve memleketimizin bugünkü içinde bulunduğu durumun kendisi bize net bir cevaptır. Bugünkü en büyük problemlerden birisi, her şeyin yeniden tarife muhtaç olması ve bütün kavramların gerçekliğini ya yitirmiş yahut da sahteleşmiş olması değil mi?

 

Anlayış’a dair şu kaba tarif bile bize çok şey söyleyecektir sanırız:

Anlama biçimi, telakkizihniyet. Anlama yeteneği, ferâsetizan, zekâ.
Hoş görmehâlden anlama, incelik.” Biz burada “idrak” kelimesini de eklemek istiyoruz. İdrak: “kavrama, anlama, anlayış… Kıyaslama ile sonuca varmak…

 

İdrak:

1. Anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme.

2. Erişme, ulaşma.

3. Fels. algı”

 

Bir de ne acı ki, unuttuğumuz (burada, “unutmak”ı, “unutmak saklamanın bir başka biçimidir” tanımı ile değil, büsbütün kaybettiğimiz ve bulmak için çaba sarf etmeye dâir bir aksiyona-ruhî faaliyete- girmediğimiz, sanki hiç böyle bir kavram yahut tanım ile karşılaşmadığımız mânâsına kullanıyoruz; çünkü bu kavramın tanımı itibari ile onu “unutmak” yahut hayatlarımızdan çıkarmak mümkün gözükmüyor. Ki bahsedeceğimiz kavramın “gaibten kalbe ilham ile gelme” tarifi de onu pek çetrefilli kılıyor. Kaldı ki, böyle bir kavramı duymamış biri bile, herhangi bir hadise yahut kavram karşısında “anlayış” sergileyip, “akıl” erdirebilir. Burada kullandığımız “unutmak” tabiri, bir şekilde “yokluk” denizinden de bize ulaşmamış gibi bir karşılığa tekâbül etmeli. Aksi halde, “unutulan” hatırlanması da gereken değil midir? Burada kullandığımız “Akıl erdirme” tanımı bile ayrıca izaha muhtaç; çünkü burada da, “Hangi akıl?” suali karşımıza çıkıyor. Günümüz dünyasının kaba realitelerine bağlı, düz mantık kulvarlarının süper mucidi mi, yoksa “ruha bağlı bir keyfiyet” olarak kalb ile hareket eden selim akıl mı? ) bir başka kavram var ki o da şu: Bedahet “Besbelli, apaçık olma durumu. Belliaçıkaşikâr.” Bedahet’in “sır”rî tarafını da belki bu tanımlamaların en başına koymak gerekiyordu…

 

Allah’tan gelen ve Resûlü’nün bildirdiği her şey esasında “bedahet” halindedir ve aksi durum onu göremeyenlerin problemi… Buradaki problemi Salih Mirzabeyoğlu’nun “Dil ve Anlayış” isimli eserinden bir iktibasla not düşelim: “… Allah’ın vücudu, birliği ve peygamberinin doğruluğunu idrak kuvvetinin manevî marazlardan ve kötü illetlerden uzak olduğu nisbette bedahete yaklaşılır. Bedahate yaklaştıkça da, fikir ve delil kıymetten düşer, lüzumsuzlaşır. İdrak kuvvetinde fikir, nazar, delil ve ispat, ancak illetin vücudu ve marazın tezahürü zamanında olabilir. …”

 

Üst noktada, anlayış’ın ne olduğu, ne olması gerektiği ve onun, inceldikçe, kavrama kabiliyeti arttıkça nasıl bir hâle büründüğü (Bedahet) net bir biçimde görülüyor; aksi biçiminde ise, “kötü illetler” ve “manevî marazlar” ile gözümüzü-anlayışımızı nasıl körelttiğini buradan anlayabiliriz.

 

Çocukların saf (temiz) halleri ile melekleri görmeleri ama büyüdüklerinde onları hatırlamamaları, “Bedahet” ile görmeyle, “kötü illetler” ve “manevi marazlar” sebebi ile görememeye sanırız misaldirler.

 

Bütün bu söylediklerimizden sonra Üstad Necip Fazıl’ın “İslâm yenilenmez, anlayışı yenilemek gerekir” diye altını çizdiği hususu göz önünde bulundurursak, “anlayış” meselesine dâir günümüzün en büyük problemlerinden birisinin “kültür çevresi” olduğunu söyleyebiliriz.

 

Her toplumun bir kültür çevresi içinde hayatını sürdürmesi bakımından ve her kültürün bir dil etrafında şekillenmesi açısından “anlayış” mevzuunu ele alırsak, kültür-irfan’ın bir dünya görüşü etrafında şekillenmesi icab ediyor; çünkü “Bir dünya görüşü, dili belirler ve geliştirir. Bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline kolayca girebilsin ve milletin dünya görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin.” (Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış Sayfa 88-89.)

 

Kaba ve kuru akıl, kaba ve softa tavır ve buna benzer bütün tabirleri ile baraber bütün eksiklikleri de şahsında toplayarak İslâm’a bakan, fakat baktığı yerde (güneşe öğlen vakti gözlüksüz bakmaya çalışan birisi gibi) karanlıktan başka bir şey göremeyen herhangi bir insanın, bize, dinin insan ve toplum meselelerine dâir çözümlemelerini sunmasını beklemek yanlış olmaz mı? Başka bir ifade ile, İslâm’ı, sadece belirli ibadet şekillerinin tekrarından ibaret sayarak, kendi inancı haricindeki bütün inançlara kör bir reddediş ile karşı çıkan anlayışın, zıddımızdaki donuk bâtıl sistem anlayışlarından ne farkı var?

 

Toplayıcı bir ifadeyle de; İslâm’ı, kendi nefs ve akıl sınırları içinde hapseden, günün ihtiyaçlarına cevap vermekten ziyade geçmiş devirlerde takınılan tavırların tekrarından ibaret sayan, ölçüleri her mesele karşısında bonkörce kullanan ve her ölçüyü bir başka ölçü ile tepelerken aslında en büyük cinayeti din adına işlediğini fark edemeyen anlayış biçimi…

 

Bizce anlayışa dâir en mühim problem, görüldüğü üzere, “anlayış” bahsinin en temel tarafı ile (tarifi) bile anlaşılamaması, bunun üzerinde hiçbir fikir ve cehd olmaksızın uzak kalınmasıdır.

 

Oysa şu sözdeki gibi durum o kadar açık ve nettir ki, ayrıca izah etmek bile birçok mevzuda (bazen) hakaret addedilir: “Kitap bir aynadır: Yüzüne bir maymun bakarsa elbette bir havarinin görüntüsünü yansıtmaz.” (Salih Mirzabeyoğlu- İdeolocya ve İhtilâl, sayfa 121)

 

İslâm, Muhatab Olan ve Anlayış

 

İslâm hükümleri açık bir şekilde günümüze kadar ulaşmıştır; hatta dünya kurulalıberi bütün bâtıl sistem ve idare biçimlerinin uygulanabilirliği noktasından bütün eksiklikleri ve İslâm’a muhatab anlayışların pratik hayat içinde uygulanabilirliği noktasından geniş verilere de sahibiz. İslâm, bir hayat nizamı olarak her meseleye müdahale edici (çünkü peygamberimiz tüm zaman ve mekânın peygamberidir) olarak her şeyi kapsar. “İslâm dışı” tabiri “İslâm hükümlerine zıt” mânâsına kullanılır; çünkü bâtıl her sistem ve oluşu zıddı bakımından işaretlemesi, zıddının mevcudiyetinin kuvvetinden değil, bâtıl’ın kendisine nisbetle varolmasından kaynaklanır; tıpkı “aslın görünebilmesi için gerekli a’raz” gibi… “Küfrün kaynağı” meselesi de bu mevzuya dair olsa gerek; biz sadece (kuru kuru) inanmıyor, aynı zamanda bir şeye inanırken zıddımızı dışarıda bırakarak nasıl ve niçin inandığımızı da izah ediyoruz. Etmeye çalışıyoruz, etmekle mükellefiz.

 

İslâm ve hükümleri noktasında uzun uzadıya bahsetmeye de gerek yok; çünkü bu mevzu üzerine tartışan yahut konuşanlar ya tam küfür cephesi (reddediyor), ya münafık cephesi (inanmış gibi gözüküyor ve belirli fiillerini de işliyor ama inanmıyor), yahut da inancını kendi nefsine uyduruyor (kuru akılcı, reformist, “kaba softa- ham yobaz”)… Müslümanlar için İslâm hükümlerinin tartışılıyor olması gibi bir durum söz konusu olamaz; çünkü bunun ileri-geri en ufak bir şekilde oynatılmaya kalkışılması, insanı “Müslüman” ifadesinin dışına çıkartıyor…

 

Öyleyse burada üzerinde durulması gereken “Muhatap olan”ın anlayış olarak neyi dayanak alacağıdır. Günümüzde her meselenin içi boşaltıldığı ve bu “her mesele” tabirinin ihtiva ettiği birçok meselenin de İslâm’a ait kavram ve hükümleri kapsadığı göz önünde bulundurulursa, “İslâm Yenilenmez Anlayışı Yenilemek Gerekir” bahsinin önüne geliriz.

 

Anlayışları yenilemek ise bir dünya görüşü olmaksızın mümkün gözükmüyor; çünkü emirlerin direkt muhatabı olmamıza rağmen neyi nasıl yapacağımızı bir “nisbet noktası”na dayandırıyorsak, İslâm emirlerine uyarak en güzel şekilde yaşamış insanlara (Mezhep imamlarımız) nisbet ederek yaşamaya çalışıyorsak, aynen bunun gibi, günümüzde de, günümüz problemlerini çözücü bir “anlayış”a bir dünya görüşüne ihtiyacımız var.

 

Bu sebeble Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl Kısakürek “Büyük Doğu” için “İslam içinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı… Sadece sünnet ve Cemaat ehli tabirinin ifadelendirdiği mutlak pazarlıksız ve çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti, Yirmibirinci asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi. Galiba işlerin de en değerli ve pahalısı. …” diye gayet net bir biçimde açıklamıştır.

 

Günümüz Müslümanlarının “İslâm anlayışı” karşısındaki çıkmazlarından en mühim tarafı da Necip Fazıl’ın dilinin yüksekliği ve her meseleyi, kendisi ayrıca meseleler boyunca şerhedilmesi gereken meseleler olarak işaretlerken, muhatap olarak, ya samimi ama çap olarak düşük, yahut da binbir türlü tonu ile samimiyetsiz görünüşlerle karşılanması olmuştur. Hâli hazırda bunu böyle söylüyor oluşumuz bile, bir dünya görüşünü (İBDA) muhatap-referans alarak mümkün oluyor; çünkü Büyük Doğu gibi devasa bir modelin karşısında maalesef Türkiye’deki İslâmcı camia (İBDA Fikriyatı hariç) açıcı olamadığı gibi, “izah edemediğini kapat” mantığı ile (ki kapatılan burada İslâm davasının ilerlemesidir) hareket etmişlerdir.

 

Tabiî ki, son merhalede, bugün gelinen noktada ise, İBDA, Büyük Doğu’nun “Yürüyen” hâli olarak hem fikir ve hem de kavga bakımından İslam karşısındaki anlayış tavrının ne olacağını ve nasıl olması gerektiğini göstermekle “Günümüz İslamcılığının ‘İslâm Anlayışı’ Karşısındaki Çıkmazları”nın en büyük problemini ortaya koymuştur aslında…

 

Fatih Turplu - Aylık Dergisi ,108. Sayı, Eylül 2013

Kaynak: Editör:
Etiketler: İslamcılık,"İslâm, Anlayışı",
Yorumlar
Haber Yazılımı