Haber Detayı
04 Temmuz 2016 - Pazartesi 17:34
 
Kimliksizleşmeyi Önlemenin Yolu Kültürden Geçer
Gazeteci Gülcan Tezcan ile Kültür ve Sanat Üzerine...
Söyleşi Haberi
Kimliksizleşmeyi Önlemenin Yolu Kültürden Geçer

Gazeteci-yazar Gülcan Tezcan: Kimliksizleşmeyi önlemenin yolu kültür ve sanattan geçer

 

Okurlarımızın tanıması açısından sorarsak Gülcan Tezcan kimdir?

Yazmayı, soru sormayı seven biri diye özetleyebilirim. Ama detay vermem gerekirse ilk yazım 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın Gençliği Sesi dergisinde yayınlandı. Fakat gerçek anlamda bir dergi ortamına 1993’te Kültüre Sanata Edebiyata Cemre dergisinde adım attım. Şimdilerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanı olan Abdurrahman Şen'in yönetimindeki Cemre dergisi benim gibi pek çok kişiye okul oldu. Daha sonra Yeni Şafak Gazetesi’ne geçtim. Gazeteciliğin mutfağı olan istihbarat servisi ve haber merkezinde çalıştım. Kültür sanat alanında branşlaşıp kültür sayfası da yönettim bir süre Yeni Şafak'ta. 2001'de oradan ayrılınca birçok dergide özel haberler, röportajlar yaptım. Nar Yayıncılık'ta editörlük yaptığım dönemde Gazilerin Dilinden Çanakkale ile Ruşen Eşref, Atatürk ve Çanakkale adıyla iki kitabım yayınlandı. Gerçek Hayat Dergisi’ne üç buçuk yıl ciddi emek harcadım. 2010 yılında birkaç arkadaş ile beraber Film Arası Dergisi’ni çıkartmaya başladık. Bizim camiada sinema dergisi yoktu. Yerli bir bakışla kimlikli bir sinema arayışını dillendiren bir dergi olması için çabaladık. Böyle bakabilen sinemacı sayısı bir elin parmaklarını geçmeyeceği için sektörde hâkim olan isimlerle bunu konuşmaya çalıştık.

Son olarak Star Gazetesi’nde kültür-sanat muhabirliği ve beraberinde kitap eki editörlüğü yaptım. Star’dan iki ay önce ayrıldım. Şimdilerde serbest gazetecilik yapıyorum.

Kültür-sanat sahasına yönelmenizde, “bizim camia”nın bu sahadaki eksikliğini görmenizin bir tesiri var mı?

Kesinlikle var. Biz Necib Fazıl, Cemil Meriç, Kemal Tahir okuyarak büyüdük. Bizleri yetiştiren insanlar beslenmemiz gereken fikri kaynaklar olarak onları gösterdiler. Saydığım bu isimlerin sık sık vurgu yaptığı şeylerden biri de bir medeniyetin inşası için kültürel zeminin sağlam olması gerektiğiydi. Ancak nedendir bilinmez en çok ihmal edilen alan da hep kültür ve sanat oldu. Siyasî başarılar, ekonomi, ticaret, teknoloji gibi alanlardaki hamleler daha önemli ve öncelikliydi. Kültür ve sanatın hayatı değiştiren, dönüştüren gücünü görmezden geldik, ıskaladık.

Batı’daki yayın organlarına baktığımızda kültür-sanatın öncelikli olduğunu ve ehemmiyet verildiğini görüyoruz. Söylediğiniz gibi bizde ise durum farklı. Kültür-sanat niçin öncelikli meselelerimizden biri olmalıdır?

İnsanların zihnini ve algısını kültür-sanat eliyle yönetebilirsiniz. Politikayla da bunu yapabilirsiniz; fakat kültür-sanat ile yoğurup şekillendirebiliyorsunuz. Böylece insanların sizin baktığınız pencereden bakmasını sağlıyorsunuz. Bugün Türkiye’de yaşanan şey de bu. İnsanlar bu topraklarda yaşıyor ve Türk olduğunu iddia ediyor; fakat hâdiseleri Batı’nın penceresinden yorumluyor. Çünkü okudukları, gördükleri her şey zihinlerine bu kodların yerleşmesine sebep olmuş. Onların kuşattığı mecranın içinde kendi derdimizi anlatamayan insanlar olarak yaşıyoruz.

Biz de tam bu noktaya gelecektik; Türkiye’de kültür-sanat denildiğinde Batılıların ve Batıcıların hâkimiyetinde bir saha akla geliyordu. Bir takım müsbet gelişmeler etrafında bu algı kırılıyor mu?

Kısmen kırılıyor. Düşünün, Necib Fazıl, Nuri Pakdil gibi isimler tiyatro oyunu yazmış, neden önemsemiş ve yazmışlar? Niçin bizden çıkıp da kimse bu oyunları oynamıyor yahut Şehir Tiyatroları dışında Necib Fazıl’ın oyunlarını oynayan olmuyor. Sinema ve tiyatroya batı kaynaklı sanatlar diye bakıp tuhaf bir korku ile uzun yıllar uzak durmuşuz. İlgi duyanlar ise nitelikli işler yapmaktan uzak, sloganik bir takım eserler ortaya koymuşlar. Hâlâ 1990'ların kafasıyla tiyatro yapıp, 'İslamî' tiyatro iddiasında bulunanlar var. Henüz kimlikli sanat noktasında gelemeyen bu arkadaşlar 'din' sosu döktükleri bu işlerle topluma hizmet ettiklerini zannediyorlar. Dinci ve İslâmcı bakışla üretilen sanat ürünlerinden bir hayır gelmeyeceğini 1990'lardaki sinema ve tiyatro tecrübemizle gördük. Ama o yıllarda doğan ve şimdilerde bu sahada üretim yapan genç arkadaşlar Amerika'yı yeniden keşfetmeye çalışıyor. Bunu yaparken de kendilerine alan açan tecrübeleri yok sayıp bir takım ayak oyunları ile 'İslâmcı' sanat yapma inatlarını sürdürüyorlar. Sinemanın, tiyatronun, sanatın İslâmîsi olmayacağını ancak müslümanca bir bakışla sanat eseri üretebileceğini anlama noktasına gelemediler henüz. Umudumuz var, bir gün o da olacak inşaallah... Ama daha fazla vakit kaybetmeye de tahammülümüz yok! Gezi'den bu yana en güçlü muhalefetin 'sanat' cephesinden geldiği düşünülürse bu alanda neden varolmamız gerektiğini daha net anlarız.

Kültür bir memleketi zaptetmenin en güçlü silahı…

Kesinlikle öyle. Osmanlı nasıl yapmıştı? Gönülleri, maneviyatla ve kültürüyle fethetmişti. Farklı ırk, dil ve kültürlerden toplumu bir arada tutacak bir medeniyeti mayalamıştı. Emperyalist imparatorlukların aksine fethettiği topraklarda kendi kültürünün tahakkümünü kurmak yerine ortak bir kültür inşa etmişti. Bütün bir Osmanlı coğrafyasında müziğinden, el sanatlarına, güzel sanatlardan mimariye nasıl bir ortak payda ve zenginlik oluştuğunu bir düşünün... Kelimeleriniz farklılaşsa bile aynı medeniyetin değerlerini taşıyorsunuz. Ama o bağlar koptuğu zaman her ülke farklı bir kültüre tâbi olmaya başlıyor.

Başka bir kültürden bizim hayatımıza giren şey kendi kültürümüzden bize ait olan bir şeyin terkedilmesine sebep oluyor. Gözden kaçırılmaması gereken en önemli noktalardan biri de sanıyoruz ki bu…

Tabiî ki… Biz “tiyatro Batı sanatıdır, sinema Batı sanatıdır” diyoruz. Evet, öyle; fakat sen bunu kendi dilin ve kültürünle oynayarak senin yapabilirsin. Biz bunu yapamıyoruz. Tiyatro Batı sanatı ama, sen o sanatı kullanarak “Bir Adam Yaratmak”, “Para” gibi oyunlar yazdığında kimliğini korumuş olursun. Yıllarca “Necip Fazıl oynanmadı” diye şikâyet ettik, peki “Para” Şehir Tiyatroları’nda oynandığında kaç kişi gitti? İnsanlar ite kaka izlemeye gittiler. Necib Fazıl bir oyun yazıyor, bu oyun sahneleniyor; ama sen seyretmiyorsun! Ayıptır!

Sinema, tiyatro gibi sahalarda yerli ve millî bakışı inşa etmeyi başaramadık galiba...

Yücel Çakmaklı, Hasan Nail Canat gibi isimler bunun için ömür tüketti. En büyük eksiğimiz bu. Son dönemlerde Filistinli sinemacılarla röportajlar yapıyorum. Sinema diline o kadar vakıflar ve meselelerini o kadar iyi anlatıyorlar ki... Filmlerini Cannes’da gösterdiklerinde alkış alıyorlar. Filistin’deki zulmü gayet güzel ve insanî bir sinema diliyle anlatıyor, dünyaya duyuruyorlar. Biz ise bunu yapamıyoruz. “Estetik olsun, sanat olsun” diyoruz. Olsun da, senin sanatın bir gayeye hizmet etmek zorunda. Ölüp gittiğinde senin yaptığın film insanların hayatında iz bırakmaya devam etmeli. Aksi takdirde sanatçı egosunu tatmin edebilir “ben büyük sanatkârım” diyebilirsin; ama bu sana bir şey kazandırmaz. Necib Fazıl, Cemil Meriç, Fethi Gemuhluoğlu gibi bir dâvâya hizmet edersen geleceği inşâ edersin.  Bizler yarını inşâ edemiyoruz. Bugün herkes kesesini doldurma peşinde; elli yıl sonra kim bugün bırakılan bir tiyatro eserini sahneleyecek? Hâlâ “o onu yapmış, bu bunu yapmış” diye kavga ediyoruz. Peki, biz ne yapıyoruz? Kültür politikaları diye konuşmaya başladığımızda bazı arkadaşlar çok sıkılıyor. Bıkarsanız bıkın bu meselede yol alana kadar konuşmaya, yazmaya, anlatmaya devam edeceğiz.

Bir milletin kültürünün gittiği her yer o millete açılan yeni bir sahadır.

Almanya’nın Goethe Enstitüsü var, Fransa’nın Akademisi var; biz ise Yunus Emre Enstitüsü’nü çok yakın bir tarihte kurduk onlara göre. Yeni yeni kültürümüzü yurtdışına götürmeye çalışıyoruz.

Gazetelerin kültür-sanat sayfalarının yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Buna katılıyor musunuz?

Tabiî ki yetersiz. Bizim gazetelerimiz politikadan başka bir şeyi gündemine almıyor. Bütün sayfalarını politika üzerinden kurguluyor ve yorumluyor. Kültür-sanatın var olup olmamasını pek de umursayan yok. Abdurrahman Şen’in bir lâfı var; “gazetelerde yangında ilk feda edilecek olan kültür-sanat sayfalarıdır” der. Hakikaten öyle. Reklam gelir, seçim vardır, önemli bir şey olur, beş spor sayfasından birine dokunulmaz; ama zaten bir tane olan kültür-sanat sayfası yazı işleri masasında bir kalemde çizilir. Bunca yıldır o yazı işleri masalarında “hayır arkadaşlar kültür-sanata dokunulmayacak” diyen bir kişi görmedim. Kültür-sanat olsa da olur olmasa da mantığı hâkim.

Son zamanlarda çok fazla kitap yayınlanıyor. Biraz önce Fransız Akademisi’nden bahsettiniz. Böyle bir denetim mekanizması Türkiye’de olsa bu kadar çok kitap yayınlanabilir mi?

Türkiye’de yayıncılık her geçen gün gelişiyor; fakat denetleme ile alâkalı ciddi problemlerimiz var. Türkiye’de bir kesim sınırsız bir özgürlük beklentisi içinde. İstediği her şeyi, ahlâksızlığın her türlüsünü yapabilmeyi arzuluyor. Oysaki dünyanın hiçbir yerinde böyle bir özgürlük yok, olamaz. “Wattpad” adında internet üzerinden bir yayın sistemi var sözgelimi. Gençler burada roman ve hikâyeler yazıyorlar. Bunları yayıncılar alıyor ve kitaplaştırıp piyasaya sürüyor. Bu hikâyelerin ve romanların içeriği ahlâkî açıdan korkunç ve bugün imam hatipler dâhil bütün okullarda bu kitaplar okunuyor. Bir denetleme sistemi yok ve yayıncılar para kazandırdığı için bu kitapları basıyorlar. Bunların basımı engellendiğinde de “sansür uygulanıyor” diye bas bas bağıracaklar. Ahlâkî açıdan zaten çökmüş durumdayız, daha da kötüye gitmemize sebep olacak şeyler yapılıyor ve “müdahale etmeyin” deniliyor.

Edebî eserler hususunda sadece bizde değil global çapta geriye doğru bir gidiş var.

Satan neyse o basılıyor, popülarite her mecrada hâkim durumda. Basılan kitap sayısı artarken nitelikli edebiyatı gerçekten mumla arar olduk. Popüler yayın tuzağına en muhafazakar kitapçıların bile düştüğünü görüyoruz ki bu da çok acıklı. “Grinin 50 Tonu” serisini Fatih’te muhafazakâr yayınlar satan bir yerde gördüm ve utandım. Satış yapmak zorundasın tamam; ama o serinin kitabını oraya koyma!

Devletin ne gibi bir eksikliği var bu sahada?

Devlet yayıncılık noktasında çok önemli adımlar atıyor TEDA gibi bir projeyle. Yazarlara destek sözkonusu oldu ama ondan da rahatsız oldu bazı çevreler. Popülariteye teslim olma meselesi daha ziyade toplumun tercihlerle alakalı… Siz nitelikli eserler yerine bestseller listelerini takip ederseniz yayıncı da ticarî gayelerle o tür kitapları basar.

 

Kültürde, sanatta, ahlâkta bu kadar gerilememizin sebeplerinden biri de Kemalist ideolojinin baskısı mıdır?

Aslında bu bizim bahanemiz. Sınır konulması çok önemli değil. Kültür ve sanat meselesi, “her sahada iktidarız, orada da iktidar olalım” kadar basit bir mesele değil. Bizim gençlerimiz Gezi eylemlerine katıldılar. O çocuklar okudukları, duydukları, gördükleri ve seyrettikleri, zihnî dünyalarını şekillendiren şeyler yüzünden “hak savunusu” olarak baktılar Gezi'ye. 28 Şubat’ı yaşamadıkları için Gezi olaylarını da doğru okuyamadılar. Çok iyi üniversitelerde okuyorlar; ama farkında olmadan o okullarda bir kalıba sokuluyorlar. Her şeyi okumalarına rağmen millî ve yerli bir bakıştan mahrum olarak yetişiyorlar. Doğu, Batı ve Türkiye muhasebesi yapamıyorlar. Geçen ay Bosna’ya gittik, “Türkiye güçlendikçe biz de güçleniyoruz” diyorlar. Türkiye’nin etrafında, Osmanlı bakiyesi olan bütün topraklarda benzer şeyler işitebilirsiniz. Güçlü Türkiye imajı etrafında da bir uyanışa sebep oluyor. Osmanlı’nın izlerinin olduğu her yerde kimlik yeniden ortaya çıkıyor ve sömürge kalıpları kırılmaya başlıyor. Bu da dünyanın işine gelmiyor. Bahsettiğimiz iyi eğitim almış, seküler kesimler ile kaynaşmış olan muhafazakâr çevreler bunu göremiyor. Lidere tâbi olmak zannediyorlar. 90’larda hepimiz devletin baskısından yılmıştık, ceberut bir devlet vardı. Bugünkü devleti de o devlet ile karıştırıyorlar. Devlet her zaman devlettir ve kendisine itiraz edeni ezer. Politik olarak durdurması gereken cepheleri durdurur. Bir bölgede halkı evlerinden çıkarıp, hendekler kazılıyorsa, özerklik ilan edilmeye çalışılıyorsa bunu durdurmak devletin vazifesidir.

Biraz önce eğitim sisteminin eleğinden geçmiş ve kültür empozesine maruz kalmış fertlerden bahsettik. Aynı tedrisattan geçmesine ve aynı kültürel baskıya maruz kalmasına rağmen yerli ve millî düşünebilmeyi başaranlar da var. Başarabilenler bunu nasıl yapıyor?

Beslendiği kaynaklarla ilgili. Birisi sadece önüne konan belli kitapları okuyor, diğeri ise her yerden okuyor. Din ve inanç nasıl bir arayış ve sorgulama gerektiriyorsa kimlik ve yerlilik de soru sormayı, aidiyet duyguna dair sorgulamaları gerektirir. Kilit isimlerin kitaplarını okuduğunuzda oraya doğru yönelirsiniz. Ben bir kalıba girmeyeceğim diye diretirken kimliksiz, köksüz, bağsız kalırsın da ruhun duymaz. Kaldı ki “Taraf olmayan bertaraf olur.”

Türk sinemasının hâli hazırdaki durumu hakkındaki düşünceleriniz nedir? Gerçek mânâda kaliteli diyebileceğimiz filmlerin sayısının az olmasında popülaritenin tesiri ne derecededir?

Sinema popüler bir sanat ve elbette ticarî yanı da çok ağır basıyor. Üretim aşaması ve maliyeti düşünüldüğünde bu da çok doğal. Eğlence endüstrisinin en güçlü ayağı olan sinemanın hayatiyetini sürdürmesi ancak gişe geliri yüksek filmlerle mümkün. Son yıllarda pek çok yapım şirketi gişe garantili komedi ve korku filmlerine ağırlık verdi. Ancak seri üretim beraberinde kalitesizliği getirdi. Hem gişe garantili hem sinema değeri yüksek filmler yapmak da mümkün ama bunu başarabilen yönetmen sayısı çok az.

Kaliteli filmlerin azlığında bir etken de senaryo eksikliği… Senarist çok ama tarihî ve kültürel açıdan bir deryanın içinde olmamıza rağmen iyi hikayeler yazılamıyor. 90’lardan bu yana birçok yeni yönetmen ortaya çıktı; ama hep bireysel filmler çekildi. Türk sineması kimlikli, kendi hikâyesini ve dilini oluşturabilen bir yapıya dönüşemedi. Metin Erksan, Lütfi Akat, Yücel Çakmaklı gibi isimleri aşabilecek isimler çıkmadı. Semih Kaplanoğlu’nun yaptığı filmler iyi filmler. Nuri Bilge Ceylan yurtdışında ödüller alıyor falan; ama Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri Fransa’da da geçiyor olabilir. Kimlik olarak herhangi bir karşılığı yok. İran filmlerine baktığınızda onun ritmiyle, akışıyla, kurgusuyla İran filmi olduğunu anlıyorsunuz. Hint filmleri de öyle. Sadece bizde var bu kimliksizlik. Çok ciddi anlamda toplumsal değerleri dinamitleyen filmler çekiliyor. Bunun karşısında toplumu ayakta tutan, motive eden değerleri anlatan film ise yok. Mecit Mecidi geçtiğimiz günlerde “Türk filmlerinin Türk toplumu ile hiçbir alâkası yok” dedi. Dışarıdan bakanlar o dizilerin bizi yansıttığını falan düşünmesinler. Yılmaz Erdoğan ile yaptığım röportajda “ezan okunurken sette ara veririz; ama bizim filmlerimizde ezan sesi duyamazsınız” demişti. Bu çok tartışıldı. Yeşilçam filmlerini hatırlayın, mahalle hayatı vardır; ama cami yoktur, dindar karakter yoktur, varsa bile kötü tasvir edilmiştir. 28 Şubat’tan sonra din unsuru bazı yönetmenler tarafından kültürel bir motif olarak daha rahat kullanılmaya başlandı. Marksist bir yönetmen hiçbir komplekse girmeden “Takva” diye bir film çekti. Bizim yapmamız gereken bir şeyi yaptı, Müslüman bir insanın dünya ile imtihanını anlattı. Daha sonra dinî unsurlar kullanılmaya başlandı. Sinema sektöründe çalışan arkadaşlarımız, sokaktan geçen bir figürasyonun bile başörtülü olmasına tahammül edilemediğini söylüyorlardı yakın zamana kadar. Dizilerde bizim toplumsal hayatımıza, kültürümüze ait unsurlar yeni yeni kullanılıyor. O da bu işler Arap dünyasına satıldığı için.

Okuyucularımıza film önerisinde bulunabilir misiniz?

Semih Kaplanoğlu’nun Süt, Bal gibi filmleri, Gürkan Uygun’un oynadığı “Çanakkale Yolun Sonu” iyi bir filmdi. Çekileli baya oldu ama “Başka Semtin Çocukları”nı çok sevmiştim. Kenar mahalle muhabbetini ve ekonomik dengesizlikleri çok güzel anlatıyordu. İstanbul o kadar büyüyor, o kadar farklı hayatlar yaşanıyor ki, mesela Suriyeli göçmenler gelmeye başladı. Yeni bir hayat ve yeni bir adaptasyon süreci… Bunla alakalı bir film hâlâ yok. Filmler çekmemiz, tiyatro oyunları sahnelememiz gerekiyor. Kimileri onlara hâlâ kötü gözle bakıyor, kimileri ise sahipleniyor. Cumhurbaşkanımız sürekli “ensar” vurgusu yapıyor. Sırf bu kelimeyi kirletmek için komplo kurdular. İnsanlarda bambaşka çağrışımlara yol açtılar. Ama bizim de onlara inat 'Ensar' kavramını sahiplenmemiz gerekiyor. Bugüne kadar bir tek Atalay Taşdiken’in her bölüm bir başka hikâyenin işlendiği “Böyle Bitmesin” dizisinde Suriye meselesine temas edildiğini gördüm. Bir dizide, bir filmde yahut bir oyunun içinde bu meseleler ele alındığında insanların kalbine değer.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Politika ve siyaset bizi kurtarmayacak. İktidarlar gelip geçicidir; toplumsal hayattaki gerçeklikler ise kalıcıdır. Biz eğer kimliğimizi koruyamazsak, yarın bu iktidar ters yüz olabilir ve eğer böyle bir durum olursa asansörle yirminci kattan çakılır gibi yere çakılırız; çünkü kültürel zeminimiz bomboş. Gençlerimiz kimliksizleşmeye doğru gidiyorlar. Bunu toparlamanın yolu da kültür ve sanattan geçiyor. Bu sadece belediyelerde yapılacak panel ve etkinliklerle kurtarılacak bir şey değildir. Oturup ciddi ciddi politikalar geliştirmemiz lâzım. Nabi Avcı’nın Kültür ve Turizm Bakanı olmasıyla yeni dönemde güzel adımlar atılır ve bu açmazdan bir an evvel kurtuluruz diye ümid ediyorum. Sizlere de gayretinizden dolayı teşekkür ediyorum, Allah yolunuzu açık etsin.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum.

Kaynak: Editör:
Etiketler: Kimliksizleşmeyi, Önlemenin, Yolu, Kültürden, Geçer,
Yorumlar
Haber Yazılımı