Haber Detayı
31 Ocak 2018 - Çarşamba 14:03
 
Koreli felsefeci Byung-Chul Han: Bir İllüzyonda Yaşıyoruz
Yazarımız Gökhan Gümüş tarafından tercüme edilen, Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Zeit Wissen’de Koreli felsefeci Byung-Chul Han’a ait tercüme röportajı yayımlıyoruz.
Söyleşi Haberi
Koreli felsefeci Byung-Chul Han: Bir İllüzyonda Yaşıyoruz

Acı gerçekler...

Takdim

Byung-Chul Han'ın şeffaflık-transparans kült(ür)üne karşı olduğu nokta "bildik" bir politik reaksiyon değil. Bir fikir adamı olarak meseleye yaklaşması, olayları mesele çapında ele alması, kitlelere "şeffaflık" adı altında sunulan şeyin temelde kültür-irfan zaafından kaynaklanması ve aynı zamanda bir hakimiyet-iktidar tekniği olduğu tahlilinde düğümleniyor. Şeffaflık, "demokratik hak ve özgürlükler" çerçevesinde anlaşılanın tam tersine, özellikle modern iletişim teknolojileri ve psikolojik dayatmalar-algı yöntemleri vasıtasıyla, ferdî hak ve hürriyetlerin - aslında şahsiyetçilik davasının - tamamen ortadan kaldırılması yönünde geliştiği anlaşılmalı. Bu açıdan, günümüz politik literatüründe en çok kullanılan terimler arasında görünen "şeffaflık"ın son derece muğlak bir tabir olduğuna dikkat edilmeli. Han'ın özellikle modern teknolojilere yönelik yaptığı tenkitler yeni değil. Goethe'nin Faust'u, Shelly'nin Frankenstein'ı veya Huxley'in Brave New World'ü Batı'nın hümanizm ve medeniyet adına tuttuğu gidişatı işaret ediliyordu. Han bu tenkidi yeniden seslendirirken, 19. ve 20. Yüzyılarda başlangıç aşamasında olan gidişatın artık "mükemmel" sonuna gelindiğini söylüyor. Siyaset, sanat, bilim gibi alanlardan verdiği parça misaller bütünü görebilmek, kavramak için. Doğrusu Neoliberalizmin hakim olduğu vasatta zor, belki de imkansız bir zanaat. Kendini "mükemmel" bilenin şuur süzgecinden mevcut hâline dair ne kadar özeleştiri geçebilir? Han bunun farkında. Yer yer pesimist hatta depresif olması bundan dolayı. Mesele konuşmak-konuşabilmek için gerekli olan lisânın yerini affektif-insiyakî davranışların aldığı bir "mükemmel"de yaşıyoruz. Feylozof Han, içinde bulunduğu toplum şartlarına göre tenkidini takdim ederken pek ümidvar görünmüyor; yani entelektüel çaba ile birtakım insan ve toplum problemlerini insanlara taşımanın, farkına vardırmanın bu saatten sonra artık mümkün olmadığına inanır gibi. Han'ın tutunduğu dal ise "Güzel". İnsanın temel gayelerinden - Üstad Necip Fazıl'ın "Güzel için yaşıyoruz bir bakıma" demesi hatırlanmalı - olan "Güzel". Daha çok satır aralarında ilettiği mesaj yapmacık, sahte, kör dengeleri bertaraf edebilecek şeyin ancak bir "hadise"nin gerçekleştirebileceği yönünde. "Hadise"den tam olarak neyi anladığını, neyin anlaşılması gerektiğini söylemiyor. Düşünürün bu yöndeki görüşleri genelde "hadise"yi insanlık için bir nevi "sil baştan" durumunu beraberinde getiren küresel tabiat faciası veya dünya savaşı yönünde tabir ediliyor. Han'ın "kurtarıcı hadise"yi bekleyen, hatta öngören yönü basit vesilelerden ibaret bir şey olmadığı seziliyor. Röportajda geçen "pasta muhabbeti" - sinema severler Matrix filminde geçen "biftek muhabbeti"ni hatırlayacaklardır - fikir adamının karşısında bulunan entellektüel seviyenin "sezişler"e müsait olmadığını da gösteriyor. Doğrusu, özellikle bu röportaj sonrası Han Alman basını tarafından istenmeyen kişi ilan edildi. En azından hakim dünya görüşü için tehlikeli biri olduğu sezildi.

Röportaj tercümesine ilk başladığımız zaman henüz Türkçe'ye tercüme edilen eserleri bulunmayan düşünürün son iki yıl içinde Metis Yayınevinden çıkan (ve yayınevinin duyurduğuna göre hazırlıkta bulunan) eserleri görmek memnuniyet verici. Şeffaflık Toplumu ve Yorgunluk Toplumu başlıklı eserler nakletmeye çalıştığımız röportajın merkezinde bulunan fikrî çalışmalardır. Seri olarak okunması gereken bu iki eserin üçüncüsü diyebileceğimiz eser ise Psychopolitik: Neoliberalismus und die neuen Machttechniken (Psikopolitika: Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri) başlığı ile 2014 yılında çıktı; röportajda daha çok bu esere atıfta bulunuluyor.

Türkçe tercümesini okuyacağınız röportaj, Almanya'nın önde gelen (haftalık) gazetelerinden Zeit gazetesinin müstakil şekilde yayımlanan Zeit Wissen (Zeit Bilim) dergisinin 05/2014 sayısında "Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar..." başlığıyla okuyuculara sunuldu. Röportajı gerçekleştiren gazeteciler Niels Boeing ve Andreas Liebert.

Takdim ve tercüme: Gökhan Gümüş

 

 

 

Acı gerçekler...

 

O, meşrebinin yeni yıldızlarından. Gündelik yaşantımızı taşıyan düşünce kalıplarını birkaç cümle ile yıkabilir. Bundan dolayı hem takdir edilir hem de saldırıya uğrar. Gazeteci Niels Boeing ve Andreas Lebert'in filozof Byung-Chul Han ile sohbeti...

Byung-Chul Han (Berlin'in merkezî semtlerinden) Prenzlauer Berg'de Liebling kahvehanesini buluşma noktası olarak teklif etti. Röportajlara pek yaklaşmayan çekingen filozof Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. "Yorgunluk toplumu" ve "Transparans toplumu" hakında kaleme aldığı kitaplar ile büyük alaka topladı.

Buluşma saatini on dakika geçince, "Acaba gelmeyecek mi?" derken; bisiklet üzerinde görünüyor. Oturup bir kola ısmarlıyor.

ZEIT Wissen: Şu an nereden geliyorsunuz?

Byung-Chul Han: Çalışma masamdan, her zaman olduğu gibi.

ZEIT Wissen: Ne üzerine çalışıyorsunuz?

Han: Güzel hakkında yeni bir kitap yazıyorum. Buna Botho Strauss'un bir röportajını okuyunca karar verdim. "Sizin için eksik olan nedir?" sorusunu Botho Strauss "Güzellik" diye cevapladı. Cevabı ancak bu tek kelimeden ibaretti - Güzellik, ve ben muradını anlıyorum. Sonra mesele hakkında kitablık çapta yazmaya karar verdim.

ZEIT Wissen: Güzel üzerine düşünüyorsunuz. Bu fikir mesaisi müşahhas olarak nasıl?

Han: Düşünmek benzerlikleri algılamaktır. Çoğu zaman hadiseler - şimdi olan ve daha önceden olmuş olan bir hadise - arasında aniden benzerlikler fark ettiğimi tecrübe ediyorum. Veya eş zamanlı olup biten şeylerdir bunlar. Bu ilişkilerin izine düşüyorum.

ZEIT Wissen: Peki bu Güzel için ne ifade ediyor?

Han: Bugün olup biten veya günümüzde çok sevilen şeylerin birbirleriyle bağlantılı olduklarına dair intibam var. Mesela Brazilian Waxing, Jeff Koons'un skülptürleri ve iPhone arasında. 

ZEIT Wissen: Beden kıllarının alınmasını cep telefonu ve ayrıca bir sanatçı ile ilişkilendiriyorsunuz?

Han: Aslında ortak nitelik çok kolay görülebilir: Düzlük. Düzlük zamanımızı karakterize ediyor. LG markasının G Flex model cep telefonunu biliyor musunuz? Bu cep telefonu özel bir kaplamayla donatılmış: çizikler oluştuğu takdirde, kısa bir müddet sonra kayıp oluyorlar, yani kendi kendini tamir eden bir kaplama, neredeyse organik bir cilt gibi. Neticede cep telefonu daima pürüzsüz kalıyor. Kendime sorduğum şu: bir cisim de oluşan birkaç çizik niye bu kadar rahatsız ediyor? Düz bir yüzeye olan yöneliş niye? Oradan hemen pürüzsüz cep telefonu, pürüzsüz cilt ve aşk arasında bir bağlantı açılıyor.

ZEIT Wissen: Aşk mı? Bunu lütfen izah etmeniz gerekiyor.

Han: Cep telefonunun pürüzsüz düzlüğü yaralanmaya tahammülü olmayan, her yaralanmadan kaçınan bir cilttir. Ve gerçekten günümüzde aşkta da yaralanmaktan her yaralanmadan kaçınılmıyor mu? Kimse yaralanmak istemiyor, her türlü yaralamadan ve yaralanmaktan kaçınılıyor. Oysa aşk büyük-riskli oynamayı gerektirir. Ama yaralanmak göze alınamadığı için bu riskten kaçınılıyor. İhtirastan kaçınılıyor, ve düşkünlük bile yaranın fazlası demek.

Artık aşka düşmek - Fransızca'da "tomber amoureux" tabiri kullanılır - olmaması gereken bir şey. Bu düşmek oldukça menfi bir şey olarak algılanıyor, başlı başına bir yaralama, sakınılması gereken bir şey. Yine bunu bir başka fikir ile ilişkilendiriyorum...

"Like" (beğeniyorum) çağında yaşıyoruz. Facebook'da "dislike" (beğenmiyorum) seçimi yok, yalnız "like". Ve bu "like" iletişimi hızlandırıyor, "dislike" ise iletişimde tutukluğa sebeb olur. Bir yaralama olayı da iletişimi durdurur. Sanat bile günümüzde yaralamak istemiyor. Jeff Koons'un heykellerinde yara yok, kırık yok, çatlak yok, kesici kenar yok, dikiş de yok. Her şey yusyuvarlak bir intiba veriyor - Jeff Koons'un sanatında hedef pürüzsüz yüzeydir. Günümüzde bir hoşluk kültürü oluşmak üzere. Bunu politikayla da ilişkilendirebilirim.

ZEIT Wissen: Yani düz bir politika mı oluşmakta?

Han: Politika da bugün büyük oynamaktan kaçınıyor. Bir hoş tutma politikası oluşuyor. Bunun tipik politikacısı kimdir? Belki Angela Merkel. Zaten bundan dolayı bu kadar seviliyor. Görünürde hiç bir prensibi, vizyonu olmayan biri. Sokağa bakıyor, ve sokaktaki havaya göre görüşünü değiştiriveriyor. Fukushima nükleer felaketinden sonra aniden nükleer enerjiye karşı. Hakkında kaypak denilebilir. İşte günümüzde politikanın "düzlüğü".

Düz cilt, düz sanat ve düz politika arasında ilginç bir bağlantı var. Empati manasında siyasi aksiyon bir vizyona ve büyük oynamaya muhtaç. Yaralayabilmeli. Ama günümüz dümdüz politikası bunu yapmıyor. Sırf Angela Merkel değil, umumi halde mevcut politikacılar buna muktedir değil. Sistemin hoş hempaları olmaktan başka fonksiyonları yok. Sistemin arızalandığı yerde ve alternatifsizliğin yapmacık güzellemesi altında tamirat yapıyorlar. Ama siyaset alternatif teklif etmeye mecburdur. Yoksa diktatörlükten farkı kalmaz. Bugün Neoliberalizmin diktatörlüğünde yaşıyoruz. Neoliberalizimde herkes kendi özünün girişimcisi. Marks'ın zamanında kapitalizmin tamamen başka bir işleyiş strüktürü-yapısı vardı. Ekonomi fabrika sahipleri ve fabrika işçilerinden ibaretti ve hiçbir fabrika işçisi kendi özünün girişimcisi değildi. Dış kaynaklı bir sömürü vardı. Bugün öz sömürü uygulanıyor - ferdî gerçekleşme illüzyonu içinde ben kendi kendimi sömürüyorum.

ZEIT Wissen: Bundan dolayı Neoliberalizm solun öncelikli kavga terimi haline geldiği söyleniyor.

Han: Bu doğru değil. Neoliberalizm günümüz toplumunun halini çok iyi işaretliyor; çünkü mevzu bahis olan özgürlüğün sömürülmesidir. Sistem devamlı daha verimli olmak istiyor, ve bunun için dış sömürüden iç sömürüye vites değiştiriyor. Böylece özgürlük kisvesi altında daha büyük tesir ve verim sağlıyor.

ZEIT Wissen: Tahliliniz pek iç açıcı değil. Kendi kendimizi sömürüyoruz, ne aşkta ne de politikada riske girmiyoruz, ne yaralanmak ne de yaralamak istiyoruz.

Han: Kusura bakmayın ama gerçekler bunlardır.

ZEIT Wissen: Fert bu toplumda nasıl mesut olabilir - ideallerimiz için daha fazla çaba mı harcamalıyız?

Han: Sistem bunu zorlaştırıyor. Bir defa ne istediğimizi bilmiyoruz. Kendi ihtiyaçlarım diye algıladığım ihtiyaçlar bana ait değil. Mesela tekstil-giyim mağazası Primark'ı ele alalım. Her şehirde bir Primark olmadığı için insanlar kafile toplulukları organize ediyorlar. Sonra muradlarına ulaşınca tam bir yağma yaşanıyor. Bir gazetede böyle bir haber çıktı: Genç bir kız Primark'ın (Berlin) Alexanderplatz'da mağaza açtığını duyunca sevinçten çığlık atarak, artık Primark varken hayatının mükemmel olacağını söylüyor. Böyle bir genç kız yüz çeşit elbise satın alır, her elbise belki beş Euro tutarında - bu başlı başına bir çılgınlık, çünkü bu tip elbiselerin yapımı için Bangladeş'te insanlar ölüyor, oralarda bir tekstil fabrikası çökünce. Şimdi bu kızlar yüz çeşit elbise alıyorlar, ama bunların çoğunu giyinmiyorlar. Elbiseleri ne yapıyorlar, biliyor musunuz?

ZEIT Wissen: Elbiseleri YouTube'da Haul videolarında tanıtıyorlar ediyorlar.

Han: Aynen, reklam yapıyorlar! Bu elbiseleri ululadıkları yığınlarca video çeviriyorlar, modelcilik oynuyorlar. Her YouTube videosu yarım milyon defa tıklanıyor. Tüketiciler para verip elbise veya herhangi başka şeyler satın alıyorlar, ama bunların çoğunu normal ihtiyaçlar çerçevesinde kullanmadıkları halde bir de reklamını yapıyorlar, ve bu reklamlar yine yeniden tüketim sağlıyor. Bu, eşyaların normal ihtiyaçlar düzeyinde kullanımı ötesinde, mutlak bir tüketimin oluşması demektir. Üretici firma reklamını tüketiciye ısmarladı. Kendisi artık reklam yapmıyor. Bu dört dörtlük bir sistem.

ZEIT Wissen: Bunu protesto etmek gerekiyor mu?

Han: Primark gelince hayatım mükemmel olduğuna göre, niye protesto edeyim ki?

ZEIT Wissen: Psychopolitik başlıklı yeni kitabınızda "Özgürlük bir episod olarak geride kalacak" diyorsunuz. Neden?

Han: Özgürlük zorlamanın bir karşıt figürüdür. Zorlama bizzat özgürlük diye algılanıyorsa, özgürlük bitmiştir. Bundan dolayıdır ki krizdeyiz. Özgürlüğün krizi, zorlamayı özgürlük diye algılamamızdan. Siz beni bir şeye zorladığınızda, ben kendimi bu dış müdahaleye karşı savunabilirim. Ama karşımda beni zorlayan kimse olmayınca, direniş de mümkün değil. Bunun için kitabımın girişinde sanatçı Jenney Holzer'in meşhur cümlesini parola edindim: Beni arzularımdan koru. (Protect me from what I want.)

ZEIT Wissen: Kendimizi kendimizden korumamız lazım geliyor yani?

Han: Eğer bir sistem özgürlüğe saldırıyorsa, kendimi savunmak zorundayım. Günümüzde işin sinsi tarafı şu ki, sistem özgürlüğe doğrudan saldırmıyor, özgürlüğü enstrümantalize ediyor/vasıtalaştırıyor. Bir misal: 1980'li yıllarda (Almanya'da) nüfus sayımı yapıldığında herkes barikatlara çıktı. Hatta bir resmi makam bombalandı. İnsanlar sokaklara döküldü, çünkü orada bir düşman vardı, yani kendi rızaları dışında kendilerinden birtakım enformasyonlar koparmak isteyen devlet. Bugün her zamandan daha çok enformasyonu kendi elimizle veriyoruz. Niye protesto oluşmuyor? Çünkü bugün kendimizi özgür sanıyoruz. 80'li yıllarda insanlar özgürlüklerine karşı saldırı ve kısıtlama hissi içindeydiler. Bundan dolayı sokağa çıktılar. Bugün özgürüz hissi içindeyiz. Enformasyonlarımızı gönüllü veriyoruz.

ZEIT Wissen: Belki cep telefonu bize yardımcı olabildiği içindir. Faydasını zararından daha büyük görüyoruz.

Han: Olabilir, ama strüktür açısından bu toplum Orta Çağ feodalizminden farksız. Facebook'un dijital feodal efendileri bize arsa veriyorlar, diyorlar ki: buyurun işletin, size ücretsiz veriyoruz. Ve bu arsayı delicesine işletiyoruz. Sonunda feodal efendiler gelip hasatı topluyorlar. Bu iletişimin sömürüsüdür. Birbirimizle iletişim kuruyoruz ve bunu yaparken kendimizi özgür hissediyoruz. Bu iletişimden feodal efendiler sermaye çıkarıyorlar. Ve istihbarat servisleri de takipteler. Bu sistem olabildiğince verimli. Buna karşı hiç bir protesto yok, çünkü bizzat özgürlük üzerinden sömüren bir sistemde yaşıyoruz.

ZEIT Wissen: Şahsen siz nasıl idare ediyorsunuz?

Han: Herkes gibi ben de modern iletişim ağına bağlı olmayınca huzursuz oluyorum, tabi. Ben de bir kurbanım. Bütün bu dijital iletişim olmadan mesleğimi, profesör ve yazar olarak icra edemiyorum. Herkes bağlı, bağımlı.

ZEIT Wissen: Big Data teknolojilerine nasıl bir rol düşüyor?

Han: Rolü önemli, çünkü Big Data sırf gözetim için kullanılmıyor, aynı zamanda ve öncelikli olmak üzere insan davranışlarını yönlendirmek için kullanılıyor. Ve insan davranışları yönlendiriliyorsa, özgür olduğumuz hissiyatı içinde aldığımız kararlar tamamen manipüle edilmişse, hür irademiz tehlikede. Neticede, Big Data hür irademizi söz konusu etmekte.

ZEIT Wissen: Big Data'nın yeni bir sınıf toplumu oluşturduğunu yazıyorsunuz.

Han: Günümüz dijital toplumu sınıfsız bir toplum değil. Enformasyon-veri firması Acxicom'u ele alın: bunlar insanları kategorilere ayırıyorlar. Son kategorinin tanımı "waste" - çöp. Acxicom yaklaşık 300 milyon Amerikalının, yani neredeyse tüm ABD nüfusu, şahsi bilgileri ile ticaret yapıyor. Bu firma artık Amerikalılar hakında FBI ve belki de NSA'den çok daha fazla şey biliyor. Acxicom insanları yetmişden fazla kategoriye yerleştiriyor, kataloglarında bunları birer ürün gibi takdim ediyorlar, ve her taleb için birşeyler var. Piyasa değeri yüksek olan tüketiciler "shooting stars" (yükselen yıldızlar) kategorisine dahil. Bunlar 26-45 yaş arasında, dinamik, sabah sporu için erken kalkan, çocukları olmayan ama belki evli, vejeteryen, seyahat yapmayı seven ve Seinfeld dizisini izleyen kişiler. İşte böylece Big Data yeni, dijital bir sınıf toplumu oluşturuyor.

ZEIT Wissen: Peki "çöp" sınıfına kimler dahil?

Han: Skoru düşük olanlar. Mesela kredi alamayanlar. İşte böylece Jeremy Bentham'in ideal hapishanesi olan "Panoptikum"una sosyolog Zygmunt Bauman'ın tabiriyle "Bannoptikum" eşlik ediyor. Panoptikum sistemin hapsedilmiş tutsaklarını gözetler, buna karşılık Bannoptikum bir peşin hüküm, sistem dışı ve sistem düşmanı kişileri birer istenmeyen olarak belirleyen ve dışarda bırakan. Klasik Panoptikum disipline eder, Bannoptikum ise sistemin güvenliğini ve etkinliğini sağlar. İlginç olan NSA ve Acxicom'un işbirliğidir, yani istihbarat servisi ve piyasa el ele.

ZEIT Wissen: "Çöp" sınıfının günün birinde kontrol mekanizmalarını aşan bir kritik büyüklüğe ulaşması düşünülebilir mi?

Han: Hayır. Bunlar hallerinden utanan, kendilerini saklayan insanlar. Mesela  Almanya'da "Hartzer" (2002 yılında Sosyaldemokrat-Yeşiller hükümet koalisyonu döneminde sosyal yardımları kısıtlayan ve iş piyasalarını yeniden düzenleyen "Hartz IV" yasaları neticesi işsiz kalan ve geçimlerini asgari sosyal yardımlar ile geçinen insanlara takılan lakab)  diye tanımlananlar. Bunlar devamlı korkutulan, korku içinde yaşayan kesimlerdir. Almanya'da bu insanların ne tür korkular içinde yaşadıklarını görmek gerçekten korkunç. Bannoptikum içinde tutsaklar, bu korku hücrelerinden hiç bir kaçış yolu yok. Bunlardan birçok tanıdığım var, çöp muamelesi görüyorlar. Dünyanın en zengin ülkelerinden birinde, Almanya'da, insanlar pislik muamelesi görüyorlar. Onurları ellerinden alınıyor. Bu insanlar elbette protesto etmiyorlar, çünkü hallerinden utanıyorlar. Toplumu, düzeni sorumlu tutacakları yerde suçlu olarak kendilerini görüyorlar. Bu sınıftan politik aksiyon beklenemez.

ZEIT Wissen: Oldukça depresif bir durum. Bütün bunlar nereye kadar?

Han: Bir defa maddi kaynaklar açısından, böyle devam edemez. Petrol belki bir 50 yıl daha yetecek kadar. Almanya'da bir illüzyonda yaşıyoruz. Üretim bölgeleri büyük ölçüde yer değiştirdi. Bilgisayarlarımız, elbiselerimiz, cep telefonlarımız Çin'de üretiliyor. Ama çöl Pekin'e gittikçe yaklaşıyor. Ve hava kirliliğinden nefes alınamıyor. Son Kore ziyaretimde bu dev sarı toz-kum bulutunun Seoul'a kadar ulaştığını kendi gözlerimle gördüm. Maskeyle korunmak zorundasınız, çünkü tozlar akciğere zarar veriyor. Bir müddet daha iyi-kötü böyle yürüse de - bu nasıl bir yaşam? Veya günün yirmi dört saatinde tansiyon, şeker ve yağ oranını ölçmek için bedenlerini her türlü algılayıcı çiplerle donatan ve verileri internete ileten insanlara bakınız! Buna (İngilizce) self tracking deniliyor. Bu insanlar artık birer zombidir, birer kukladır. Georg Büchner'in Danton'un Ölümü'nde olduğu gibi meçhul kimselerce oynatılıyorlar.

(Bu noktada Liebling kafesindeki sohbetin çoğu kez melodisini yitirme tehlikesinde olduğunu zikretmek gerekiyor. Masamıza devamlı sazlarını kayıt cihazlarımıza endişe verici tarzda yaklaştıran sokak çalgıcıları geliyordu. Glenn-Miller'in meşhur parçalarını çalan bir saksofoncu, Paris havaları çalan bir akordeoncu, "Que Sera" nakaratlarıyla bir şarkıcı-gitarcı. Ama Byung-Chul Han son derece konsantreli konuşuyordu. Keskinlikle birbirine bağladığı cümlelerini düşüncesinde nasıl şekillendirdiği gözle görülür gibiydi. Böyle anlarda tüm konsantrasyonu fikir aleminde yoğunlaşıyor - düşüncelerini sunduğu insanlarda değil. Eğlence programı da onu şaşırtamıyordu.)

ZEIT Wissen: Profesör Han, siz Güney Kore'de önce metalürji okudunuz. Müstakbel metal mühendisi Byung-Chul Han nasıl oldu da bir filozof ve keskin sistem tenkitçisi oldu?

Han: Ben bir teknoloji manyağıyım. Çocukluğumda sökme-takmalara tutkuluydum, radyo veya diğer elektronik ve mekanik araçlar olsun. Aslında elektro veya makina mühendisliği okumak istiyordum, ama sonra metalürji de kanaat kıldım. Gerçekten coşkulu bir teknisyen ve amatör ustaydım.

ZEIT Wissen: Peki niye bıraktınız?

Han: Çünkü bir defasında kimyevî deneylerimde bir patlama oldu. Hala o gün aldığım yaraların izleri mevcut. Neredeyse ölüyordum veya en azından kör kalabilirdim.

ZEIT Wissen: Nerede oldu?

Han: Seoul'da, kendi evimde. Talebeydim. Günlerce aralıksız uğraşabiliyordum. Çekmecelerim tellerle, ölçme aletleriyle ve kimyevî maddelerle dolup taşıyordu. Bir nevî simyacıydım. Metalürji modern bir simyadır. Ama patlamanın olduğu gün bıraktım. Bugün de söküp takıyorum, ama tel ve lehim aleti ile değil. Düşünmek de söküp takma işidir. Ve düşünce patlamaya sebeb olabilir. Düşünmek en tehlikeli şeydir, belki atom bombasından daha tehlikeli. Dünya'yı değiştirebilir. Bundan dolayı Lenin de "Öğren, öğren, yine öğren!" diyordu.

ZEIT Wissen: İnsanları yaralamak mı istiyorsunuz?

Han: Hayır. Ben mevcudu izah etmeyi deniyorum. Şeylerin iç yüzünü görebilmek çok zor. Daha fazlasını görmeye çalışıyorum - görebilmeyi öğreniyorum. Gördüklerimi kaleme alıyorum. Kitablarım yaralayabilir, çünkü görülmesi istenmeyen şeyleri işaretliyorum.  Ben veya tahlilim değil, içinde yaşadığımız dünya acımasız, deli ve saçma.

ZEIT Wissen: Mesut bir insan mısınız?

Han: Bunu sorun etmiyorum.

ZEIT Wissen: Yani insan kendi kendine bu suali sormaz mı demek istiyorsunuz?

Han: Aslında bu mânâsız bir sual. Saadet illa hedeflediğim bir hâl değil. Kavramı tanımlamak lazım. Saadet denince siz neyi anlıyorsunuz?

ZEIT Wissen: Çok kolay; severek-isteyerek dünyadayım, dünya bana sıla hissi veriyor, dünyadan neşe alıyorum, uykularım iyi.

Han: Sondan başlayalım. Benim uykularım berbat. İki gün önce filozof Wilhelm Schmidt ile nasıl yaşamalı-iyi hayat üzerine sempozyumunu müzik eşliğinde başlattık: Goldberg varyasyonları. Bach Goldberg varyasyonlarını şiddetli uykusuzlukdan muzdarip bir kont için yazdı. Ben aynı zamanda seyircilere Marcel Proust'un Kayıb zaman peşinde geçen ilk cümlesini hatırlattım. Almanca'ya şöyle tercüme edilmiş: "Lange Zeit bin ich früh schlafen gegangen." (Haylî zamandır erken yatıyordum.) Ama Fransızca şöyle yazıyor: "Longtemps je me suis couché de bonne heure." Bonheur saadet demek. Doğru tercüme şöyle olmalıydı: "Haylî zamandır mesut uyuyordum." Seyircilere iyi bir uykunun iyi ve mesut bir hayatı işaret ettiğini söyledim.

ZEIT Wissen: Uyuyamayınca ne yapıyorsunuz?

Han: Ne mi yapıyorum? Öylesine (gözü açık) uzanıyorum. Diğer noktaya gelince: Dünyada olmayı seviyor muyum? Bu yanlış dünyada olmak nasıl sevilir? Bu olmaz. Bundan dolayı mesut da değilim. Çoğu zaman dünyayı anlamıyorum. Bana oldukça saçma-absürd geliyor. Absürd içinde saadet olmaz. Mutluluk için, ki ben böyle düşünüyorum, çok illüzyon gerekiyor.

ZEIT Wissen: Siz şeye seviniyorsunuz...?

Han: Neye?

ZEIT Wissen: Herhangi bir şeye!

Han: Dünyadan neşe alamam.

ZEIT Wissen: Lezzetli bir pastadan?

Han: Pasta yemiyorum. İyi bir yemekten zevk alabilirim, ama Berlin'de Almanya'da yemek problemli. Almanlar iyi yemeğin kıymetini pek bilmiyorlar gibi. Bu belki Protestanlık kaynaklı, şu duyu düşmanlığı. Asya'da yemek çok farklı, çok yüksek bir kıymeti var. Yemek için, Almanya'nın tersine, yine çok daha fazla para harcanır. Mesela Japonya: yemek orda bir kült ve estetik hadise mertebesinde. Özellikle inanılmaz bir tazelik var! Güzel kokulu pirinç insanın mesut olmasına yetebilir.

ZEIT Wissen: Neyse ki bu söyledikleriniz en azından bir parçacık mutluluğu anımsatıyor. Otuz yıldır Almanya'da yaşıyorsunuz. Buna nasıl dayanabildiniz?

Han: Böyle tanımlamak istemem, yani: dayanmak. Almanya'da severek yaşıyorum. Burdaki sükûneti seviyorum. Seoul'da böylesi yok. Özellikle Alman dilini seviyorum, kelimeleri. Eğer kitablarım okunsa bu farkedilir. Felsefeye oldukça elverişli bir lisan. Evet, burada beni mutlu eden şeyler var. Yemekler daha az, ama Glenn Gould'dan Bach mesela. Sık sık saatlerce Bach dinlerim. Bach'sız bu kadar uzun zaman Almanya'da kalır mıydım bilmiyorum; Schubert'in Winterreise (Kış seyahati), Schumann'ın Dichterliebe (Şair sevdası) olmasaydı. Felsefe okuduğum dönemde çoğu zaman şarkı söylerdim, özellikle Schumann ve Schubert şarkıları, bunun için bayağı konservatuar dersi aldım. Piyano eşliğinde Winterreise okumak, bu çok güzel...

ZEIT Wissen: Güzel şeyler var! Siz dünyayı kötülemek için çok fazla zaman sarfediyorsunuz?

Han: Belki... Derslerimde bütün bu problematikleri kendilerine sunduğum için talebelerimi gerçekten yeise sürüklüyorum. En son derslerimden birinde kendilerine çözümlemelere doğru düşüneceğimizi söylediğimde, bazıları alkışladı. Nihayet! Bizi artık karamsarlıktan kurtarıyor!

ZEIT Wissen: Ne güzel. Çözümler üzerine sizinle konuşmak istiyorduk zaten.

Han: Çözümlere doğru düşünmek istiyordum, ama sonra ek problemlerin tarifine dönüştü.

ZEIT Wissen: Tamam. Başka ne tür problemler var?

Han: Günümüzde lisan kalmadı - bir lisan yoksulluğu ve şaşkınlığı var. Lisanın dili tutuldu. Bir yanda müthiş bir gürültü var, iletişim gürültüsü, diğer yanda tuhaf bir dilsizlik. Ve bu sükûttan farklı bir şey. Sükût son derece güçlü bir ifade şeklidir. Susmak bir lisandır. Sükût konuşur. Sükût bir lisan olabilir. Ama gürültü lisansızdır. Geriye kalan dilsiz gürültülü iletişim, bu bir problem. Bugün bilgi dahi yok, enformasyon var. Bilgi enformasyondan tamamen farklı bir şeydir. Bilgi ve hakikat bugün kulağa oldukça antika terimler halinde yansır. Bilginin zaman strüktürü de farklı. Geçmiş ve gelecek arasında uzanır. Enformasyonun zamanı ise anlıktır. Bilgi yine tecrübe üzerine kurulur. Bir usta bilgiye tasarruf eder. Günümüzde acemilik teröründe yaşıyoruz.

ZEIT Wissen: Bilimin yaptığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilim bilgi yaratmıyor mu?

Han: Günümüzde bilim insanları bilginin içtimaî bağlamı üzerine düşünmüyorlar. Pozitif araştırmalar yapıyorlar. Her bilim bir hâkimiyet nisbeti içinde faaldir. Bir hâkimiyet nisbeti, yeni bir hüküm, yeni bir bilim, yeni bir münakaşa jenere eder-türetir. Bilim daima bir hâkimiyet strüktürü-yapısı içindedir. Bu gücün tesirinde kalarak, ama bunun da farkına varmayarak, pozitif araştırmalar yapılabilir; bilginin neye nisbetle, hangi çerçeve içinde yapıldığı bilinmeden, kavranmadan. Bağlam kavrayışı günümüzde yok. Felsefe de (bu tip) pozitif bir bilim olma yolunda. İçtimaî nisbeti yok, nisbeti sırf kendi kendine. Böylece toplum meselelerine kör kalıyor.

ZEIT Wissen: Bunu bilimin tümüne mi atfediyorsunuz?

Han: Az veya çok. Bugün olan kendi faaliyetlerini kritik yansımaya tabi tutmayan Google bilimidir. Ruhî bilimlerin kendi faaliyetlerine dair tenkitçi olmaları mecburîdir, ama bu yapılmıyor. Mesela bugün birçokları insanî duygular üzerine çalışıyorlar, araştırmalar yapılıyor. Bu araştırmalara dâhil olan bir bilimciye sormak isterdim: Yapıp ettiklerinizi yapmanızın sebebi nedir? Bunların kendi uğraşları üzerine düşündükleri yok.

ZEIT Wissen: Sizin teklifiniz nedir?

Han: Ruhî bilimlerin içtimaî önemi nedir, mesele bu. Kendi araştırmalarının içtimaî arka planı hakkında net bir düşüncede olunması gerekir, çünkü her bilim belli bir sistemin hâkimiyet strüktürü-yapısı kapsamındadır. İnsanî (temel) duygulara yönelik (psikolojik) araştırmalar bugün niye bu kadar yoğun? Belki günümüzde temel içgüdülerin verim gücü yüksek olduğundan. Duygular yönlendirme vasıtaları olarak kullanılmakta. Temel duygulara tesir insanların davranışlarını şuur dışı alandan yönlendirmek ve manipüle etmektir.

ZEIT Wissen: Şimdi bir komplo teorisyeni gibi konuşuyorsunuz. Daha çok entelijans ile daha iyi bir sistem oluşturmak mümkün mü?

Han: Entelejans (Latince'den) intel-legere'dir; bir satır aralarını okuma ve doldurmadır, bir ayırt etmedir. Entelijans bir sistem dâhilinde ayırma-ayıklama faaliyetidir. Entelijans yeni bir sistem, yeni bir lisan öğretemez. Geist (ruh, üst akıl) bundan çok farklı bir şeydir. Çok zeki bir bilgisayarın insan aklını kopya edebileceğine inanmıyorum. Çok entel bir makina kurulabilir, ama bu makina kesinlikle yeni bir dil, bambaşka bir şey izhar edemez. Hiçbir makina aldığı veriler ötesine geçemez. Zaten hayatın mucizesi budur, aldığından fazlasını üretebilmesidir ve aldığından bambaşka şeyler çıkarabilmesidir. Hayat budur. Hayat Geist demektir. Makinadan farkı budur. Ama her şeyin mekanikleştiği, her şeyin algoritmaların hükmüne girdiği yerde hayat tehlikededir. Ray Kurzweil gibi post-hümanistlerin hayal ettikleri makineleşmiş ölümsüz insan artık insan olamaz. Günün birinde belki teknoloji vasıtasıyla ölümsüzlüğe ulaşacağız, bunun için aynı zamanda hayatı yitireceğiz. Hayat pahasına ölümsüzlüğe ulaşacağız.

*

Psychopolitik'den kesitler (İtalik yazılım orijinalde olduğu gibi):

Şeffaflıktan (transparans) başka olanı, yabancı olanı, farklı olanı tasfiye eden konformizm zorlaması yayılmakta. Big Data özellikle kolektif davranış biçimlerini-modellerini aşikâr ediyor. Dataizm bizzat eşitleşmenin çoğalmasını kemikleştiriyor. Data mining (veri madenciliği) temelde istatistikten farklı değil. Açıkladığı korelasyonlar istastikî ihtimali göstermekte. Hesaplanan istatistikî ortalamalardır. Böylece Big Data'nın emsalsiz olana erişimi imkan dışı. Big Data tamamen hadise körüdür. İstastikî ihtimal değil, ihtimal dahilinde olmayan, benzersiz olan hadise tarihi, insanlığın geleceğini belirler. Böylece Big Data aynı zamanda istikbal körüdür.

(...)

Nietzsche insanın "tabîleşmesi"ni "anî olup biten ve hesabları alt-üst eden tecellilere hazır bulunması"nda görür. Mevcut düzeni, geçerli olanı birden çarpan hadise, bir tabiat olayı kadar hesapsız ve anîdir. Her türlü hesabın ve tahminin dışındadır. Birden yep yeni bir hâl başlatır. Hadiseyle ben'i fetheden ve savuran bir dışarıda olan oyuna dahildir. Olaylar yeni serbest alanlar açan kırılmalardır.

(...)

Neoliberal psiko-politika, psikolojik programlama ve yönlendirme vasıtasıyla mevcut sisteme istikrar veren ve devamını sağlayan hâkimiyet tekniğidir. Bundan dolayı hürriyetin pratiği olan hayat sanatı-sanatkârane hayat psikolojiden arınmış bir form benimsemesi gerekir. Böyle bir formasyon köleliğin medyumu olan psiko-politikayı silahlarından mahrum eder. Psikolojiden arınan, hatta boşalan, ben-sübje henüz isimsiz-meçhul (yeni) hayat şekline açılır.

Kaynak: Editör:
Etiketler: Koreli, felsefeci, Byung-Chul, Han:, Bir, İllüzyonda, Yaşıyoruz,
Yorumlar
Haber Yazılımı