Haber Detayı
30 Ekim 2014 - Perşembe 18:12
 
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine
Kültür Davamız Eserindeki "Tatbik Fikri ve Muhatap Anlayış" Bahsi Üzerine... Fatih Turplu Yazdı...
Kültür&Medeniyet Haberi
Kültür Davamız Eserindeki

Girizgâh

Ele aldığımız bahis "Kültür Davamız" gibi öncelik ve bütünlük arz eden bir başlık altında işlendiğine göre,"Kültür"ün tanımını yaparak başlamak lüzumlu görünüyor...

Bu satırların ardından umûmiyetle klasik olarak anlatılan-aktarılan "kültür"ün sözlükteki bazı tariflerini beklemek okur için her ne kadar tabiî bir algı olarak yer etmişse de, biz bu tanımlardan daha farklı olarak kendi tanımlamamızı paylaşmak istiyoruz; çünkü, "kültür" ve benzeri mühim kavramlar "doğru" olarak kavranılıp aktarılabilmiş olsaydı -tabiî olarak- günümüzün en mühim problemlerinden birisi olan bu ve benzeri her hususta bir kargaşa hâli yaşanmazdı. Kavramlar ve onların teşkil ettiği mahiyetlerin "doğru" olarak bilinmemesi "doğru" faaliyetlerin önündeki en büyük engellerdir. Büyük Doğu-İBDA fikriyatının her zaman altını çizdiği husus: "Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz!"

Öncelikle, Salih Mirzabeyoğlu'nun “Berzah” isimli eserinin takdim bölümünde söylediği, bizim de kendimize payanda yapacağımız irfan-kültür'e dâir şu satırlarını paylaşalım:

(İmâm-ı Rabbanî Hazretleri, “talebe, ruhunda ilmin mayasını tutturmaya bakmalıdır, yoksa ezbere ilimle bir şey olmaz; zaten ilmin gayesi de o mayayı tutturmaktır!” buyurur... Fransızların kültür tarifi malûm:

- “Kültür, birçok şey bildikten ve onları unuttuktan sonra, kalan bilebilme hassasıdır!”

Anlaşılıyor ki, irfan-kültür, “bilebilme hassasına âit bilgi”, bilginin diğer çeşidini de kendine bağlıyor: Bir şeyin nerede aranacağını bilme ve ne aradığını bilme... Meselâ, bir hâkim ve avukat, gelmiş geçmiş bütün kanunları ezberlemiş insan değildir. Bir cerrah da, ameliyathâneye bu bilebilme-yapabilme hassasıyla girer; ve gerektiğinde nereye müracaat edeceğini bilerek. Başka bir misâlle: Ameliyathânedeki âletleri hademe de tanır ama, ameliyatı yapan cerrahtır.")

Chambers İngilizce Sözlüğü'ndeki "Culture", Störig Almanca Sözlüğü'ndeki "Kultur" ve ATLIF Fransızca Sözlüğü'ndeki "Culture"ün tanımlarına bakıldığında tanımların birbirlerinden farklı olduğu görülür; bu ayrıma dikkat çeken Guy Deutscher "Dilin Aynasından" isimli eserinde şöyle der: "'Kültür' denince aklınıza ne geliyor? Shakespeare? Yaylı çalgılar dörtlüsü? Çay fincanını tutarken küçük parmağın kıvrılması? Doğal olarak, 'kültür'den ne anladığınız hangi kültürden geldiğinize bağlıdır."

Anlaşılacağı üzere irfan-kültür meselesi her memleket ve milletin inanış biçimi, o toplumun âdetlerine nazaran farklılıklar arz eder. Peki, bizim memleketimiz bakımından bu tanımlama nasıl yapılmalı? Yukarıda Mirzabeyoğlu'ndan bize lazım olan "kültür"ün tanımını kısaca verdik.  Eserlerinde bu mevzuun birçok veçhesiyle ele alındığını söyleyelim ve bu noktada hatırlatalım ki "Kültür Davamız"da geçen irfan meselesiyle alakalı "iki yol ve süzme" başlığı altına bakılırsa Deutscher'in altını çizdiği husus daha iyi anlaşılır.

Kültür meselesi, bugün, İslam’a Muhatap Anlayış davası anlaşılmadan çözülmesi mümkün olmayan bir kriz içerisindedir; bunu doğuran başlıca âmil ise "crise intellectuelle-büyük fikir çilesi" diye isimlendirilen derin kaygı'yı güden mütefekkirlerin dünya üzerinde neredeyse hiç kalmaması... Salih Mirzabeyoğlu ve örgüleştirdiği Büyük Doğu-İBDA Fikriyatı, İslam'a Muhatap Anlayış davası, her meselede olduğu gibi "kültür"de  de "belirleyici" bir role sahiptir. Yeni bir dünya görüşü aynı zamanda yeni bir dil, yeni bir alışkanlık, yeni bir bakış açısıdır; bu, yeni bir kültür zemini de demektir. Bu açıdan kültür hakkında söylenen basmakalıp her kelime ve anlayışı çöpe atıp, yeni zamanın ruhunu yansıtıcı irfan-kültür'e intibâk etmenin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu açıdan bakıldığında -ki başka bir açıdan bakmanın devri çoktan geçti- İrfan-Kültür, İslâm'a Muhatap Anlayış dâvâsı anlaşıldıktan sonra hâlimize yansıyan ve bugün içinde yaşadığımız topluma aktarılması gereken bilgi, tecrübe ve hareketlerimizin bütünü olarak isimlendirilebilir. Toplumların fertlerin demeti olmasından mülhem ve ferdin toplum ile ilişkisine nazaran bu tanımın sonradan değişeceği âşikâr... "Yeni" bir tanım olmasından ötürü tekrar ediyoruz:  İrfan-Kültür, İslâm'a Muhatap Anlayış dâvâsı anlaşıldıktan sonra hâlimize yansıyan ve bugün içinde yaşadığımız topluma aktarılması gereken bilgi, tecrübe ve hareketlerimizin bütünü...

Yazının girişinde bahsettiğimiz "her hususta kargaşa" meselesine dönelim tekraren:

Bu durum bir binanın her katındaki ayrı bir problemin varlığına benziyor; ve her bir problem kendi içinde ayrı bir probleme yol açarken bir nevî "mihraksız tümevarımın zafiyetiyle mâlül" biçimde birbirlerini tetikleyerek sonsuza doğru durmadan genişlemeye devam ediyor. O binanın temel taşlarının-temelinin ilk önce sağlam olarak atılamamasından kaynaklanan bu husus, bir süre sonra tabiîleşiyor ve mevcut problemler büyük bir algı-anlayış hatası olarak ya sadece lokal yahut palyatif-geçici tedbirlerle çözülmeye çalışılıyor. Böyle olunca da, maksat-mesele problemi çözmekten çok, "çözülme"nin dilimizde çoğu kez bir başka mânâda kullanılageldiği üzere çözülmeye-dağılmaya yol açıyor.

Söylediklerimiz hasrında meselemizi ele alırsak, Salih Mirzabeyoğlu'nun "Kültür Davamız" isimli eserinin alt başlığının niçin "temel meseleler" olduğunu daha iyi kavrayabiliriz sanırım. Temel meseleler kavranmadıktan sonra problemleri çözmek adına sağa-sola çatmanın, kıvranmanın yahut kıvranıyor görüntüsü vermenin hiçbir mânâsı yok; en çok, bir sirk gösterisinden bize kalan ve hayatımızda hiçbir zaman yer etmeyecek gürültüleri dinlemiş oluyoruz. Yani, hem mesele konuşulmuş olmuyor ve hem de konuşulması gereken meselenin yerini bu türlü gereksiz goygoyculuklar ile doldurarak üzerinde durulması gerekenin yeri kapılmış-kapatılmış oluyor. Mesele "Kültür" ise, bir kere ne anladığımız, ne anlamadığımız yahut anlamamız gerektiğinin söylenmesi lazım; söylenilsin ki, "yanlış" doğruya hamledilebilme, "doğru" ise tatbik edilecek sahalar içinde değerlendirilme aşamasına gelebilsin! Böylece hakikate-olması ve yaşanması gereken'e doğru yol almanın iklim şartları belirsin... Bilinmiyorsa, -tabiî olarak- bilinmeyen mevzuda konuşuyormuş "gibi" yapmamak gerekiyor; hele ki, birçok "ölçü"yü papağanvârî bir şekilde tekrar ederek ömür tüketilmemeli. Birinci sırada öğrenilmesi gereken ve öğrenildiği zannedilen bir çok ölçüye, sadece tek mânâ belirtiyormuşçasına körü körüne yapışmak, o ölçülerin-hikmetlerin sonsuza doğru açılımlarını kapamak ve kendi nefsinin-idraksizliğin seviyesine indirmektir ki, "ölçüleri ölçülerle tepelemek" buna deniliyor. Yani, evvela kültürsüzlükten şikâyet eden herkesin -bizim- hepimizin önce adamakıllı bu dâvâyı (Kültür Davamız-Temel Meseleler) öğrenmemiz, çözmemiz, meseleler içinde nasıl tatbik edileceğinin şartlarını belirlememiz, bu şartlar dâhilinde geliştirilmesi gereken hareket kâbiliyetinin neler olması gerektiği ve bunların pratik sahalardaki etkileşiminin takip edilmesi gerekiyor. Bu etkileşimden "doğru/istenilen netice" alınıyorsa, elde edilen neticeleri tekrar mizana-ölçülere vurup yöneleceğimiz her meseleye nasıl zerk edilmesi gerektiğinin ortaya çıkarılması. Baran Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Kâzım Albayrak'ın yaptığı söyleşide Hazreti Ebû Bekir Camii imamı Ahmet Efe'nin "fıkıh uygulamada olmadığı için donuk gözüküyor" sözlerinden mülhem söyleyelim: Her biri kuşların çektiği niyetler gibi çekilerek ve "neyse hâlim, çıksın falım" ayarında söylenen ölçülerin-hikmetlerin "donuk" gözükmesinin sebebi, konuşulmaması gereken her platformda davul zurna eşliğinde sunularak onları boğmaya kalkışmaktandır. Altını çizelim; "donuk" değil, donuk gözüküyor; şahısların ve özellikle bizim gibi kendini Büyük Doğu-İBDA'ya nisbet edenlerin en büyük nisbetsizlik içinde acemi kasaplar gibi bu ölçüleri-hikmetleri parçalaya parçalaya nefsimize kurban ederek ortaya çıkardığımız manzara, fikriyatın dışında olan yahut sempati duyan herkesin önündeki en büyük engeldir-kültürsüzlüktür!

Bir fikrin, fikriyatın 30 yıl önceden çizilmiş stratejisini anlamamış olmak bir yana, üstüne bir de Soğuk Savaş Dönemi'nde kalmış bir anlayışsızlık ile Türkiye'nin Suriye politikası yahut "popüler kültür" etrafında uzun uzadıya içi boş izahatlar vermek, sadece kendi kültürsüzlüğünü davul çalarak ilân etmek, üstüne üstlük bir de nefsini aradan çekerek "nisbet noktası"nı işaret etmek, kendi kısır görüşünü nisbet ettiğin fikre mâlederek (İBDA, Komünizm, Liberalizm vs.) ayağa düşürmektir.

"Kültür" mevzuunda en büyük ders, Anadolu'ya gidilip sözde onun ruhunun tüttürücüsü olunan ama özünde "küçümsenen" köylülerden alınabilir; bilmedikleri hususlarda konuşmayan Anadolu insanı, bilmediği bir şeyi sorduğunuzda "bilmiyom, biz bilmeyiz, biz ne bilek evladım, bilmiyorum!" diyerek bir "kültür" vasatı belirtir! Bir kere, "bilen" bildiğini bilip- bilmediğinden ötürü "biliyor muyum?" diyerek bilmenin aslını-esasını arar ve bunun sıkıntısı içinde kıvranırken bir söz söylemeye kendinde takat bulamazken, bilmeyen, bilmediğini "biliyorum!" edâları ile caka satmanın peşindedir; "fikirde seviye fikir" olduğuna ve mesele katır alıp- satmak olmadığına göre, bu hususlarda "anlaşacak" bir husus aranmamalı; katır alıp-satanlar arasında bir "anlaşma"dan söz edilebilir; bu hususlarda ise "bilen" konuşacak, biz ise (müntesibler olarak) onu öğrenmenin ve hem sosyal ve hem de siyâsî meseleler başta olmak üzere iktisat, hukuk ve diğer temel meseleler etrafında nasıl tatbik edilmesinin şartlarını arayıp bulacağız, bulmak zorundayız.

Yazımızın girizgâhı mesabesindeki bu söylediklerimizin "Muhatap Anlayış" ve "Tatbik Fikri" ile direkt bir alakası vardır; çünkü, bugün bunları konuşuyorsak, bu muhatap olunan'a dâir anlayış'ların anlayışsızlık olarak aksettiği ve anlayışın olmadığı yerde ise tatbik edebilmenin şartlarının oluşmadığı anlamına gelmektedir. Problemimiz bu ise, tespit etmek, tespit edilen "yanlış"ların giderip "doğru"lara çevirmek gerekir; zaten, bize bu türlü bir yanlışın olduğunu gösteren, o yanlışların nasıl giderileceğini gösteren de "muhatap anlayış"ın kendisi değil mi? Böyle söylenildiğinde ise orijinalinin hemen yanı başında türeyiveren sahteler "kaynaktan yapmalıyız!"cılar gibi "muhatap anlayış"ın ölçüleri ile muhataplarına yahut etraflarına ayar vermektedirler. Bu türlü gözbağcılıklar ve "abicilik"lerin pabucunu Necib Fazıl sonrası Salih Mirzabeyoğlu çöpe atmıştır, ki bundan daha iyi bir emsâl aranmamalı. Oysa eserler yüzünden bile okunsa bu türlü tavırların "fikirsiz fikircilik" olarak etiketlenmiş olduğu görülebilir. "Olsa tezahürü olur"dan mülhem hatırlanmalı ki, başta kendimiz olmak üzere herkes ve her kesime bakışımız onların tezahürleri üzerindedir; meselâ Türkiye'nin Suriye politikası üzerine durmadan ahkâm kesen herkesin mevzu "kuantum fiziği" olduğunda iki kelimeyi bir araya getirememeleri, mevzuların kendini dayattığı yerde ehil olanlardan başkasına söz düşmediğine misâldir. Bu anlayışsızlığın yer etmesindeki en mühim sebeb ise yazımızın da mevzûu olan "muhatap anlayış" meselesidir; çünkü, günümüzün en büyük problemi muhatap idrak-anlayış eksikliği olmasına nazaran anlayışsızlığın da ne olduğunun bilinmemesi meselesidir. Öyle ya! İslâm'a Muhatap Anlayış'ın ne olduğu ve nasıl olması gerektiğinin bilindiği yerde tabiî olarak "anlayışsızlık" da belirecek, tersinden-düzünden bir yere varılabilecek. Ne oldu, nasıl oldu ve niçin böyle bir vasatı doğurduğunun sebeplerine bu yazıda değinmeye çalışacağız. Tüm bunların cevaplarını ararken ilk önce bilmediğimizi öğrenecek, öğrendiklerimiz üzerinden anladığımızı paylaşacak ve böylece ne'yi bilip-bilmediğimiz üzerinde bir fikir sahibi olacağız; olmayan fikirle ölçüleri-hikmetleri paralayarak seviyemize indirmek değil, meseleyi, fikriyatımızın davet ettiği yüksekliklere çıkmanın bir vesilesi kılmak. Niyetimiz gayet açık ve net; ortaya koymaya çalıştığımız kör-topal her şey ise niyetimize bağlı olarak pırlanta değerinde. Değeri “nisbet noktamız”dan ve zaten bütün meselede bu türlü bir muhataplık ilişkisine girebilmenin şartlarını zorlamak ile alakalıydı.

 

Tatbik Fikri

Birinci sırada öğrenilmesi ve anlaşılması gereken bir kaç husus:

Yaratıcı Allah; ve "Gaye İnsan-Ufuk Peygamber" yani Allah Resûlü için bütün kâinat var. Meşhur olarak bilinen ve çoğu kaba softa ham yobaz tarafından reddedilen "Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk/ Sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben âlemleri yaratmazdım." (1) Kudsi Hadîsini hatırlatalım...

Allah'a imân da ancak Resûlü vasıtasıyla; "biz aracı kabul etmeyiz!" yahut "Allah ile kul arasına girilir mi?" diye sûret-i haktan görünenlerin tümü birinci sıradakileriyle dini tahrif etmeye çalışan ve bunu kasıtlı yapan İslâm düşmanı "sapık kol" mensupları, ikinci sıradakileriyle de ahmak, cahil, ve benzerleri... Bu husus, ağzından çıktığı ile kulağının duyduğu arasındaki farkı hesab etmeye takâti olmayan niyetsizlerin sakat bir görüşüdür. Bu türlü mantık cambazlıklarına, Üstad Necib Fazıl'ın bir gün vapur ile "karşı"ya geçerken kendisine bu hususta suâl soran bir kimseye dediğiyle "denizi kendin geçseydin ya! Vapura niye bindin?" mantığı ile mukabele etmek gerekir... Kendisini çok sevdiğini söyleyen bir kimseye "git, ilk önce bir kadını sev!" diyen Velî'nin, sevmenin kendisini bilmeden, bir kadını bile sevmeden-sevemeden bir Velî'yi sevmenin nasıl olacağını ihtar etmesindeki incelik, Resûlü'nü aradan çıkartıp direkt Allah'a bağlanmaya yeltenen kabaların anlayacağı bir dâvâ değil. Hâlbuki iddialarını-inkârlarını desteklemek için "kelimeler"i bir "vasıta" olarak kullanmak nedir o vakit? Allah'a imân, "Resûlü'nün gösterdiği yoldan". Altı-üstü, aması-maması yok!

Bu husus tamam... Hemen ardından anlaşılması gereken ise "... Kur'ân'ın vahiy yolundan... Allah'ın bildirdikleri" olması… "İlhâm" değil; ve Kur'ânı Kerim "Allah'ın bildirdikleri" mahlûk değil, Allah'ın kelâmı.Salih Mirzabeyoğlu Kur'ân'ın Allah kelâmı olması hususunda "şekil ve muhtevasıyla" şerhini düşer... "Kur'an ilhâm değil" demiştik; Mirzabeyoğlu, Allah Resûlü'nün bildirdiği, gösterdiği her hususu (hadîs ve sünneti) "her türlü insan ve toplum meselelerinde doğrudan doğruya Kur'ân'dan ilhâm alarak" ümmetine işaret ettiğinin altını çizer. Karıştırılacak, zor bir mesele değil; Kur'ân vahiy (Allah'ın bildirdiği), Hadîs ve Sünnetler ise vahyedilenden ilhâm alınarak bize aktarılan. Yani, "Kur'ân'a nisbetle 'Mutlak Tatbik Fikri'." Burada "nisbetle" sözünün altını çiziyoruz ve bu noktada mim koyuyoruz. Bu hususa döneceğiz...

Şimdi, Kur'ân'a nisbetle Allah Resûlü ve ona nisbetle Allah'a inanan "tâbi olan" Sahabîler; "örnek ümmet modeli"... Biraz evvel bahsettiğimiz "Mutlak Tatbik Fikri"yle insan ve toplum meselelerine yanaşanların "ittifak"  ettikleri de "tatbik fikri-icma-ı ümmet"... Ve "İcma-ı Ümmet yolundan meselelere yanaşma" ise "Kıyas"... Buraya kadar ele aldıklarımız, bizim ele aldığımız başlık içerisinde geçen "dört temel kaynak" …Salih Mirzabeyoğlu bu kaynakları şöyle tavsif eder: “Her derece üstünde erimiş ve oradan ‘tebliğ’ ve ‘telkin’ yoluyla alınıp, temas edilen meselede iç’e doğru ‘Mutlak Bir’e, dışa doğru ‘sonsuz çok’a yol veren dört kaynak…”

Ara başlık girişinde “Birinci sırada öğrenilmesi ve anlaşılması gereken” diye altını çizdiğimiz hususlar bunlardı: Kitap-Kur'an, Sünnet-Efendimizin söyledikleri ve yaptıkları, İcma-ı Ümmet-İmân ve Amel Mezhepleri, İçtihat Yolu... Bu dört temel kaynak içerisinde en çok esnetilen ve mahiyeti değiştirilmeye çalışılan husus, Efendimizden (S. A. V.) ve onun “örnek ümmet modeli” Sahabîlerden sonraki zaman dilimlerine ait olarak “kıyas” hususudur. Mirzabeyoğlu “kıyas çizgisi”ni “yeni zaman ve mekan ‘oluş’larına nasıl tatbik edileceğinin yolu” olarak niteler. Bu “doğru yol” meşhur olarak bilinen, fakat mahiyeti, içinde bulunduğumuz çağda maalesef hem esas ve hem de usûlleri bakımından anlaşılmayan “iman ve amel mezhepleri, içtihad yolu”dur... Bir sonraki alt başlıkta dört temel kaynak içerisinde en çok “esnetilmeye” çalışılan, “kuru akıl” ile bakıldığında olur-olmaz her insan ve toplum meselesinin “demokrasilerde çare tükenmez!” mantığı ile çözüldüğü(!) ve günümüzün ruhu aç fertlerinin nefslerini kabartıcı bir meşruiyet içinde oyuncak haline getirilen doğrusu getirilmeye çalışılan- “Kıyas-İçtihad” meselesini ele alacağız. Bu mevzûu, anlayış ve nisbet bahsi ekseninde ve meselenin künhünü işaret edici ölçüleri-hikmetleri de hatırlatarak anlatmaya çalışacağız.

 

Nisbet, Anlayış ve İçtihad

 

“Nisbet” hakkında...

Bir önceki bahiste “Burada 'nisbetle' sözünün altını çiziyoruz ve bu noktada mim koyuyoruz. Bu hususa döneceğiz.” demiştik, şimdi daha evvel işaret ettiğimiz noktalar ile beraber devam ediyoruz.

Lügat karşılığı olarak nisbet: Münasebet, bağlılık, yakınlık, ölçü... Her bir şeyi bir başka şeye nisbet ediyoruz. Mesela “ömrümüz” dediğimiz zaman hatırımızda belirenlerin aksine hayatımıza bir başka açıdan bakarsak bir nevî nisbetler silsilesi... Beyaz siyaha, uzun kısaya, mesafe mesafesizliğe, dünya ahirete hep bir nisbet içerisinde. Nisbetsizlik bile kendinde yokluk addedilene nisbetle bir nisbet ifadesi içinde; bu bakımdan insanın “hiza” gibi elle tutamayacağı ama varlığını buz gibi htiği, onsuz yapamayacağı bir münasebet vasıtasıdır nisbet! Galiba bu esnada sorulması gereken, nisbet'in de ne ve neye göre ele alınması gerektiği; çünkü nisbet ettiğimiz mücerret yahut müşahhaslara göre nisbet edilenin- yani ikisi arasında doğan kıyasın- hakikatini nasıl belirlememiz gerektiği hususu ortaya çıkıyor. Mihraksız bir tanımdan sonra şimdi biraz daha daraltarak “nisbet”in kendisinin de nisbî-izâfî tarafını sorgulayarak tecrit etmeye çalışalım. Her mevzuun kendi esas ve usulleri içinde ele alınması gerektiğinden yola çıkarak baktığımızda, nisbet mevzuu ele aldığımız hususa göre değişen bir yapısını gösterir; demek ki, bu dâvâ da diğer her başka bir şey gibi- herşey gibi- bir istinad-dayanak noktasına binâen ele alınmalı. Bu, kimi zaman ölçü birimleri içerisindeki gibi uzun-kısa, uzak-yakın, ağır-hafif nitelemelerinde kendini belli eder. Demek ki, o birimlerin kendi esas ve usûlü olmasa, bir "nisbet" belirtmeseler aralarındaki münasebetten-ilgiden doğan ve bize gözükmeden kendini göstermeyi başarabilen “nisbet”in de bir mânâsı olmayacak-bir başka söylenişiyle “nisbetsizlik” olacak-; "nisbetsizlik" ise nisbet edilecek hususların "mihraksız" bir şekilde "havada" kalmasına sebeb olur. Meselâ "usûl-ü fıkıh" gibi; fıkhın bütün kâideleri bilinse bile her kâideyi olur-olmaz her meselede kullanmak nasıl olmaz ise bunun bir "usûl"e binâen yapılması gerekiyorsa, burada "fıkh" ve "usûl" arasında bir "nisbet-bağlantı-bağlılık-mensubiyet doğar; şimdi "çözülmesi gereken mesele" fıkha nisbetle, çözüm aşamasında ise usûl'e nisbetle hareket edilmesi gerekmez mi? Burada görüldüğü üzere "nisbet" noktaları mevzuya göre değişse de "nisbet etme" gerekliliği hiçbir zaman kaybolmaz. Bu yönüyle "bir istinad-dayanak noktası olan nisbet aynı zamanda bir "vasıta"dır da... Mirzabeyoğlu'nun "vasıta sistem" diye durmadan altını çizdiği husus sanırız biraz daha anlaşılıyor... "Nisbet" bu yönüyle aynı zamanda  vasıta  ise bir şeyin kendisi değildir ama o şeye “ulaştıran” yönüyle, bu alakadan ötürü o şeyle bir ilgisi vardır. Bunun en güzel misali “kelime”de beliriyor sanırız; mânâları iletmek için kullandığımız kelimeler mânâ'nın kendi değildir ama mânâ ile arasındaki ilgiden ötürü de aralarında bir nisbet-akrabalık-bağlantı-bağlılık-mensubiyet vardır. Tam burada Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun “Yağmurcu” eserinde “Bir Hadîs” başlığı altında ele aldığı şu hususu “nisbet” bahsine de misâl olarak hatırlatmak istiyoruz:

“Allah'ın sevgilisi, yağmur yağdığı zaman damlaları kendisine isabet etsin diye mübarek başlarını açarak altında dururlardı. Sebebini soranlara, 'Yağmurun Allah ile ilgisi yenidir' buyururlardı. Peygamber'in Allah'a olan marifetine bak ki, onu hangi sebeb yüce, üstün ve parlak kılmıştır?.. Şu hâlde yağmur, Allah'a yakın bulunmak dolayısıyla insanların en yücesi ve en faziletlisi olan Peygamberi teshir etmiştir. ...”(2) Yağmur'un Allah'a “ilgi”si, yakınlığı sebebiyle-buna nisbetle- Kâinat'ın Efendisi'ni teshir etmesi ve bu hâdiseye nisbetle de Peygamber'in yüceliği, üstünlüğü ve parlaklığı'nın sebebinin Allah'a olan nisbetinden-yakınlığından olduğunun misâl olarak anlatılması... Burada ayrıca hatırlanması gereken, büyüklerin “nisbeti muhafaza” edilmesi yolundaki emirleri... Böyle söylenildiğinde ise bu emirleri hangi had-ölçülere nisbetle ele alınması gerektiği meselesi önüne geliriz ki bu Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri'nin buyurdukları “din edeptir, edep ise hadlere riayet” ölçüsü-hikmeti önüne getirir bizi. “Edep” denildiğinde aklına “kadın bacağı” gelen ve mevzuları bu zihnî seviyede ele alanların aksine biz Büyük Doğu-İBDA'ya “nisbet”le hadler-ölçüler üzerinden hareket eder-etmeye çalışırız; böyle olunca da, meseleleri meselelerin davet ettiği yükseklik içerisinde ele almak mecburiyeti doğar. Kamuoyunda bolca gördüğümüz ve özellikle dini meselelerde çokça rastlanılan şarlatanlıkların, uçmanın, kaçmanın bir sebebi de “hadler-ölçüler”in ne olduğu ve onlara “nisbet”le nasıl davranılması gerektiğinin anlaşılamaması... 

Şimdi, mevzumuza dönersek “Allah'ın yarattığı insan” dediğimizde yaratıcı ile yaratılan arasında bir nisbet-ilgiden de bahsetmiş oluruz esasında; bunun gibi “her şey zıddıyla kâim” ölçüsündeki hakikatleri de biribirlerine “nisbet” yoluyla bilir, anlar ve onları tefrik ederiz. Buradaki “tefrik-ayırdetme, bütün bir şeyi parçalama mânâsına değil, bilmukabele hakikatleri -hakkın muradı'nı, Allah'ın tecellileri'ni- yerli yerine koyma-doğru şekilde anlama-algılama mânâsına... Her mevzuun kendi esas ve usûlleri içinde ele alınması gerektiğinden, mevzu “insan ve toplum meseleleri” olduğunda bu tefrik-ayırdetme işi bu mevzuun “nisbetleri” içerisinde ele alınır, değerlendirilir ve o mevzuun esaslarına nisbetle usûlleri ortaya konulur. “Bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım” diyen Arşimet'in aradığı şey bir taş, gedik yahut benzerî bir şey değil, sadece bir “nisbet noktası”ydı! Bu bahsin nihayetinde Mirzabeyoğlu'nun “nisbet noktası” dediğinde fikirlerimizi dayandıracağımız “ölçüler”i -vasıta sistem- kastettiğinin altını çizelim. “Ölçüler” denildiğinde ise Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-İçtihad'ın kastedildiği ve bu dört temel kaynağın her birinin üst'e doğru birbiri içinde eridiğini, İslâm'a Muhatap Anlayış'ın ise “kıyas çizgisi”nden aldığı ilhâm (“bâtın hissesiyle zahirde görünme”) ile insan ve toplum meselelerine çözüm teklifleri sunduğunu, böyle olunca da, “o değil ondan, ondan olduğu için o” sırrı içinde muhatap olunması gereken bir “anlayış mihrakı” olduğu sanırız anlaşılıyor. Ve anlaşılmalı; bu bilinmedikten sonra bırakalım her hangi bir meselede çözüm teklifleri sunmayı, iki kişi arasında ciddî bir mesele konuşabilmenin şartlarının bile oluşması mümkün değil.

Görüldüğü üzere, hiç olmazsa “nisbet” denildiğinde yazının girişinde kafamızda uyanan mânâlarından daha başka mânâlarına da ulaştık ve bu husus bizi anlama, anlayış, algılama'nın önüne getirdi.

 

“Anlayış” üzerine...

Bu mevzu üzerinde “nisbet” mevzuu kadar durmak istemiyoruz. Bunun iki sebebi var: Birincisi İBDA Külliyatı'nın baştan başa bu mevzu etrafına şekillenmesi ve bu mevzuun defalarca tekrar edilmiş olması; ikincisi ise, “anlayış” bahsinde “anlayış, budur!” diye söylemenin aslında ayrıca zül olması hususu. Bu sebeble daha evvel kaleme aldığımız “Günümüz İslâmcılığı'nın İslâm Anlayışı Karşısındaki Çıkmazları Üzerine” başlıklı yazımızdan bu bahisle alakalı yerleri paylaşmak istiyoruz:

 

<

Her toplumun bir kültür çevresi içinde hayatını sürdürmesi bakımından ve her kültürün bir dil etrafında şekillenmesi açısından “anlayış” mevzuunu ele alırsak, kültür-irfan’ın bir dünya görüşü etrafında şekillenmesi icab ediyor; çünkü “Bir dünya görüşü, dili belirler ve geliştirir. Bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline kolayca girebilsin ve milletin dünya görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin.”(3)

Bizce anlayışa dâir en mühim problem, görüldüğü üzere, “anlayış” bahsinin en temel tarafı ile (tarifi) bile anlaşılamaması, bunun üzerinde hiçbir fikir ve cehd olmaksızın uzak kalınmasıdır. Oysa şu sözdeki gibi durum o kadar açık ve nettir ki, ayrıca izah etmek bile birçok mevzuda (bazen) hakaret addedilir: “Kitap bir aynadır: Yüzüne bir maymun bakarsa elbette bir havarinin görüntüsünü yansıtmaz.(4)”>> (5)

Bu ara başlık altında Üstad Necib Fazıl’ın "Anlayış mı?.. Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…" sözlerinin ve biraz evvelki satırlarda geçen "idrak"in mânâları arasında geçen "kıyaslama ile sonuca varmak"ın altını çiziyoruz. Günümüzdeki problem, kıyaslama ile sonuca varmak için hangi nisbet-mensubiyet noktalarını baz almamız gerektiğinde! İslâm'a Muhatap Anlayış bizi bunu verir, yani hangi nisbet noktasını baz almamız gerektiğini ve bunun esas ve usûllerini. Bunu elde ettiğimizde ne olur? İnsan ve toplum meselelerinde nasıl davranılması gerektiğini, bunun tatbik fikri'ni elde ederiz. Bugün karşısına aldığı meselelerde -her biri ayrıca çözülmesi gereken meselelerde- ne yapacağını bilemeyen ("İslamcı"ların) ve bu sebebten yaptığının da Nasreddin Hoca'nın karla ekmek yemeyi icad etmesine ama icadını kendisinin de beğenmemesine benzer neticeler vermesi, kafir soyunun ise bu neticelere bakıp İslam'ı tatbik edilmekten uzak görüp kendi küfründe sebat etmesi de bu yüzden. Büyük Doğu-İBDA Fikriyatı'nın hep altını çizdiği "Dinden kaçırdıklarımızı kaba softa ve ham yobazın çirkinliği yüzünden kaybettik: Dine çekemediklerimizi de aynı sebepten uzakta bıraktık."* ihtarı...

 

İçtihad Meselesi

Dört temel kaynağın (Kitap, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas) birbirleriyle olan alakasını buraya kadar “Kültür Davamız” eseri ekseninde, ona nisbetle anlatmaya çalıştık. Yani insan ve toplum meselelerine yaklaşırken nisbet noktası olarak kabul etmemiz gereken "hadler-ölçüler"... Bu başlık altında değineceğimiz içtihad meselesinden özellikle bahsetmedik ve onu başlı başına ele almayı seçtik; çünkü, bugün hem anlayış bahsinde ve hem de birçok hususta kafa karışıklığı yaşanmasının sebeblerini ele almayı düşünüyoruz.

İlk önce Kıyas'ın tarifiyle başlayalım:

"Ölçmek, kıyaslamak, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri tesbit etmek, hakkında nass (âyet hadis) bulunan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illetten dolayı, hakkında nass bulunmayan meselenin hükmüne bağlamak anlamında bir fıkıh usulü terimi."(6) Ve hemen yanı başında Dört Hak Mezhep İmâmlarımızdan İmâm-ı Şâfiî Hazretlerinin Kıyas hakkında söyledikleri: "Her hadise hakkında ya ona ait bir hüküm veya hak olan hükmün yolunu gösteren bir delâlet vardır. Meselenin açık hükmü varsa ona uymak gerekir. Eğer belirli bir hüküm yoksa, meselenin hak olan hükmüne götüren yolun delili içtihad ile aranır, içtihad ise kıyastan ibarettir." (7)

Kıyas'ın daha iyi anlaşılması için bir misâl: Efendimizin ahirete irtihâlinin ardından Sahabîlerden bazısı Hazreti Ebû Bekir'i kastederek "Peygamber (S.A.V) O'nu din işimizde imam tayin etmiştir. Öyleyse biz O'nu, dünya işimizde niçin imanı tanımayalım ?"(8) diyerek kıyas/içtihad etmişlerdir. Mühim bir not olarak ekleyelim ki, Sahabî'nin hepsi ayrı ayrı içtihad makamındadır; ve bu mevzu aklın "niçin"leri ile yaklaşılacak bir mevzu değil, Allah Resûlü'nün ashâbı olmanın ne demek olduğunu bilmek-inanmak ile alakalıdır.

Bugün içtihad meselesi etrafında yaşanan karmaşa, bu meseleyi esası itibariyle anlayamayanların yaşadığı bir kafa karışıklığından ibarettir ve bu meselenin özünü Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl şöyle ortaya koymuştur:

<

Şu cevabı verdim:
- " Devrimizde ve her devirde içtihâd kapısı ardına kadar açıktır. Nebi ve Resul gelmeyeceği mutlak... Fakat müçtehid gelmeyeceğine ait hiçbir hüküm mevcud değil. Şu kadar ki, imkân âleminde serbest bırakılan bu nokta o âlemin istediği şartlar bakımından imkansıza döndürülmüştür. Nebi ve Resul gelmesine muhal, yeni müçtehidler gelmesine de imkânsız demek doğru olur. Öyle bir "imkânsız" ki, mücerrette mümkün fakat müşahhasta kabil değil...
Cins atların atladığı, meselâ 2 metre yüksekliğinde bir engel düşünün. O atlar geldi, geçti ve gitti. Nesillerse Arap atı yerine atlı karınca derecesinde küçüldü. Atlamak serbest, ama kim atlayabilecek?... Hoş, atlasa da öbürlerinden farklı ne görecek ve ne getirebilecek?.. Demek ki, hem gerektirdiği şartlar ve hem de esasen getirilmesi gereken şeylerin tamamlanmış olması bakımından, apaçık içtihâd kapısı yeni bir geçişe sımsıkı kapalıdır. Bu devirde ve gelecek çığırlarda yeni zaman ve mekân tecellilerine karşı ancak şeriat bütününden zerre feda etmeyen büyük mütefekkirler gelebilir ve bunlar asır yenileyicileri olmak gibi muazzam bir makama namzed olabilirler; fakat asla, müçtehid olamazlar. Düşününüz ki, bir asrın değil, on asırlık yekpâre bir zaman bloğunun yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri, derecede belki bütün hak mezheb müçtehidlerinden üstün olduğu halde Hanefi mezhebindendi, bin yıllık yenileyiciliğini bu mezheb üzerine bina etmişti ve kabul ettiği temelle üzerine kurduğu bina arasında en küçük ihtilâf pürüzü yoktu.">> (9)

Derecede hak mezhep imamlarımızdan "belki" üstün olan İmam-ı Rabbâni Hazretleri'nin yenileyiciliğini Hanefî Mezhebi üzerine binâ etmesine ne buyurulur? Yahut da şöyle sormalı: "Günümüzün hangi müçtehit taslağı (haşa) İmam-ı Rabbâni Hazretleri'nden daha büyük ki?" Bu nasıl bir pervasızlık? Doğruları anlatmak için belli başlı hususlar yeterken, bu türlü sapıklıkların sebebini anlatmak için ne anlatılsa boş. Maksat din anlayışını ihya değil fesat olduktan sonra, bu türlü müçtehitlik taslayıcıları elbette Kur'ân'dan delil getirecekler, elbette günümüz gençlerini Hadîs-i Şerif'ler ile ifsat etmeye yeltenecekler. Oysa, sıradan bir Mü'min için mesele gayet basit, kolay ve bir o kadar da anlaşılır durumdadır. Bu ifsat edici tiplerin İbn-iSebe'den İbn-i Teymiye'ye, Mustafa İslamoğlu'ndan Hayrettin Karaman'a, Yaşar Nuri'den Bayraktar Bayraklı'ya cümlesinin talihi(!), öncesi de olmak üzere son iki yüzyıllık mahkumluğumuz, mahcupluğumuz, cahilliğimiz, dinin hükümlerini unutkanlığımızdan mütevellittir; ve ismini saydığımız tiplerle birlikte ezcümle hepsi ayrı bir sapık kolun başka bir mecrasını ulular... Kimi içtihadı kabul eder başka bir şeyi reddeder, kimi topyekûn içtihadı reddeder; başka birisi içtihadı kabul eder ama bu sefer de kendini müçtehit ilan eder -sanki müteahhitliğini ilan ediyor-; bir diğeri ise hepsini reddeder ve doğrudan Kur'ân'ı referans olarak almamız gerektiğini ilân eder. Haşa, sümme haşa, muhal farz kaydıyla söyleyelim "Kur'ân'ı da reddet otur baştan yaz bari ve hep beraber sana inanalım, sen de rahatla biz de rahatlayalım" dedirtecek kadar geri zekâlı ve maymun iştahlı din bezirganları, benlik hastası habisler. Öyle ya; İmâm-ı RabbâniHazretlerini attın, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri'ne "sapık felsefeci" dedin, sonrasında zaten hak Mezhep İmâmları'nı senin seviyendeki bir adam(!) zaten dinlemez! Ne kaldı? Sünnet-i Seniyye'ye de bazı ayarlar vererek kendisindeki ahmaklığını ortaya çıkartman için seni bekleyenleri de etrafına topladın, oh mis! Ne kaldı geriye? Şimdi Peygamberliğini(!) ilân etmek kaldı! Ama başka peygamber gelmesinin muhal olduğu da çok biliniyor; ne yapmalı? Artık başkan seni bu saatten sonra kimse tutamaz, doğrudan ilâhlığını(!) ilân etmen gerekiyor!.. Görüldüğü üzere, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat yolunu kabul edip hadler-ölçüler nisbetince mis gibi yaşamaya çalışmak, bu kadar ıkınıp-sıkınmaktan çok daha kolaydır. Bir işte, hâdisede, meselede ona yanaşan insan zekâsı ile diğer yanaşanların zekâsı hakkında mütalaa yapılabilir de, saçmalamak, geri zekâlı bir biçimde hareket etmenin ölçülebilir bir tarafı yoktur ki! Hadleri çiğnedikten sonra salla sallayabildiğin kadar, uydur uydurabildiğin kadar; sınır, o sınırlar içerisinde görülebilir bir şeydir ve sınırsızlığa (bu mevzuya hamledersek) sapıklığa sınır çizilemez ki!

Toparlayarak söylersek, içtihad hususunda günümüzdeki şaklabanlıkların hepsi, bu müçtehitlik taslayıcılarının zekâsından ötürü değil, Mirzabeyoğlu'nun bu mevzuya nasıl bakılması hususunda ortaya koyduğu "anlayış" yani "İslam'a Muhatap Anlayış" davasının bilinmemesi, anlaşılmaması, yüzünden bile okunmamasındandır.

Çoğunluğu "aydın" kesime ait okuyanlar ise, gizli gizli köşelerde okuyarak kendi fethettikleri alanlar içerisinde fatihçilik oynuyor, ne'yi nereden ve nasıl aldıklarını gizleyerek çaldıkları hakikatleri kendi benliklerini köpürtücü bir malzeme olarak kullanıyor, hakikatleri, nefislerinin bir oyuncağı olarak "çevre yapma" eşekliğine kurban edip hakikatin üstünü örtüveriyorlar(!) Koskoca bir millete, bir gençliğe bir benlik köpürtüsü etrafında ne türlü kıyıldığı nasıl ve niçin görülmez? "Hakikati örtmek" kimin hüneri bilinmiyor mu? Kendi dışındakine "kâfir!" diye kıçıyla gülmeye çalışanların -biz onları biliyoruz ve onlar bizleri tanıyorlar- "kâfir"in hakikatin üstünü örttüğü için "kâfir" olduğunu bilmiyorlar mı? Ve hepsiyle beraber, İslâm’a Muhatab Anlayış davası gibi 500 yılı aşkın bir süredir yenilenmeyi bekleyen anlayışları yeniden ihya eden fikrin mimarının bunları görmediğini, göremeyeceğini nasıl düşünebilirsiniz? Ah, evet, azıcık düşünmeye-fikretmeye hevesleri olsaydı, tâ en başından ağaca çıkıp kendini herkesten yüksek görürken herkesin k.çını gördüğü maymun pozuna kendilerini zaten sokmazlardı. Yaptıklarının rezilliği yüzünden değil nefislerinin izin vermeyeceği, müsaade etmeyeceği sebebiyle! Tıpkı Üstadın "Sizi çok iyi anlıyorum; Büyük Doğu davasına yardım etmek isteseniz de paranız müsaade etmez!" dediği tiplerden hiçbir farkları yok!..

Bu türlü bir hava oluşmasının ilk sebeblerine dönelim o zaman ve kısa bir şekilde bu "sapık" damarın nereden geldiğini de anlatalım ki, bugün müçtehitlik taslayanından İmâm-ı Gazâlî Hazretleri'ne dil uzatacak kadar Din'in Nuru'ndan pay almamış pop "yıldız"larının aslında yeni bir şey söylemediği, 1200 seneyi aşkın bir süre önce bugün söylenen sapık fikirlerin çoktan çöpe atıldığı da anlaşılsın.

Birinci sırada, Üstad Necib Fazıl'ın "içi ve dışıyla numûnelik yahudi" ve "prototip-baş örnek" diye tavsif ettiği İbn-i Sebe' var... Hazreti Ali devrinde ateşini tutuşturduğu fitne Hazreti Osman'ın katline kadar varmış ve sonrasında ise devre devre alevlenen bu fitne, kendisinden sonra yataklanacağı başka bir prototip-baş örnek olarak İbn-i Teymiye'yi bulmuştur. Sonrası ise felaketler zinciri gibi; İbn-i Teymiye'den sonra gelen her sapık kol kendi sapıklığına onun fikirlerinden yol bulmuş ve bugün "doğru yol" dışında ne kadar sapık cereyan varsa bahsettiğimiz bu yataktan filizlenerek kendine kuvvet bulmuş, buradan türemiştir.Muhammed Abduh'tan Efgânî'ye, Mevdudî'den Karamanî'ye kadar hepsi onun habis manevî çocukları... Öyle derin bir inanış zaafı türetmiştir ki, Büyük Doğu Mimârı Necib Fazıl onun için "habaset merkezi"der ve bir İslâm Büyüğü'nün İbn-i Teymiye hakkındaki şu hükmünün altını çizer: "dini içten yıkan kâfir!"

İçtihat bahsiyle alakalı şu notları da İbn-i Teymiye vesilesiyle ekleyerek bu kısa izâh kısmını bitirelim:

İcma-ı Ümmet'e aykırılık ve bu aykırılığın câiz olduğu hükmü; zaten buna böylece karar verdikten sonra (biraz evvel bahsettiğimiz gibi) git gidebildiğin kadar; Hazreti Ali ve Hazreti Ömer efendimize "hücumlar ve onların güyâ yanıldıkları noktaları sayıya vurmalar... İmam-ı Gazâlî ve Muhiddin Arabî'yi küfürle itham etmeye kadar gitmeler..." (10)

Bu arada, bugün İmam-ı Gazâlî ve Muhyiddin-i Arabî hazretlerine "sapık" diyecek kadar Dinin Nur'undan pay sahibi alamamış pop "yıldız"ının esasında kendisindeki fikri değil hocası Teymiye'nin fikrini döktürdüğü de nasıl belli değil mi! Keşke o evlendirme işlerinde falan kalıp bu sahalara dalmasaydı; dalmayaydı iyiydi... (Bu tiplerin böyle rahat at koşturması ve din büyüklerimize saldırmasının sebebini sadece onlarda aramamalıyız; böyle tiplere bırakalım tepki göstermeyi kapı kapı peşlerinden gitmekten daha büyük zavallılık olur mu! Fakat bir şerh de düşerek söyleyelim ki, meselelerden habersiz bir çok genç arkadaşımız da sadece iyi niyetlerinin, biraz da cehaletlerinin kurbanıdırlar. Yoksa böyle sakat fikirlere sahip olduğunu bildikleri bir insanın arkasından gidecek kadar imân yoksunu olmadıklarını, sadece kandırıldıklarını da şahsen biliyorum.)

İbn-i Teymiye'nin en mühim vasfı da aklı öne çıkarması. Bunun yanında "tasavvufu, evliyayı, ruhu, ruhaniyeti inkâr etmesi ve onlara yönelmeyi küfür sayması, türbe ve mezarları ziyareti şirk gözüyle bakması, hattâ Allah Resûlünün Kâbe'den üstün bilinen mukaddes Ravzasına kadar ruhaniyet yollarını tıkamaya kalkması..." (11)

Bugün dini meselelerde aklıyla hüküm veren ve adım başı rastlayabileceğimiz insanların hemen hepsi bilerek-bilmeyerek İbn-i Teymiye'nin manevî çocuğudur. Çayhâne köşelerinde "Araf 176" diyerek Allah'ın hükümlerini Altılı Ganyan tüyosu gibi satan yüzlerce ilâhiyat okulu talebesi var; konuşmaya değmez tartışmalarda ayetlerin hadislerin havada uçuştuğu bir panayır. Yâni, Facebook'tan ibaret kafasının reel plana yansımış hâli... Facebook'un günümüzde aldığı hâli iki dakika anlatmaya kalktığınızda "ben Twitter kullanıyorum!" diye cevap verecek kadar kendi benliğini aziz kılmış ve Allah'ın ayetlerini fırçalamadığı dişleri arasından höyküre höyküre böğürecek kadar insanlıktan uzak hilkat garibeleri!

Yeni bir dünya tesis etmek nerede ve bugün içtihat meselesi başta olmak üzere tüm bu hakikatleri reddederek sefil aklıyla avizeci dükkanına girmiş fil misâli dolaşanlar nerede? Üstad Necib Fazıl'ın "insan olmak lazım!" demesi şimdi gözümüze ne kadar da manidar gözüküyor! İslâm, hayvanlara değil insanlara hitab eder; daha insanlık vasfına girmemişlerin Müslümanlık taslamasının ne kadar trajikomik olduğu nasıl görülmez? Ve "Yeni Türkiye"nin böyle bir vasatın üzerine kurulamayacağı da anlaşılmalı; bu kültür vasatıyla da bu türlü iddiaların "yeni bir söylem"den öte bir mânâ taşımayacağı da âşikâr.

Sanıyoruz yazının başından buraya kadar geldikten sonra Salih Mirzabeyoğlu'nun bu meseleyi niçin Kültür Davamız-Temel Meseleler- eserinde ele aldığı bir kez daha gözüktü... Çünkü Büyük Doğu-İBDA "İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir." der ve kendisini "İslâmiyetin emir subaylığı" olarak görür. Ne yeni bir mezhep ne de başka bir yol arama peşinde olmayan, Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat çizgisine intisabı ile "o değil ondan, ondan olduğu için o" esprisi içinde yeni bir dünya görüşü; Müslümanca yaşayabilmenin "anlayış mihrakı".

 

İslâm'a Muhatab Anlayış ve Tatbik fikri

İslâm'a Muhatab Anlayış meselesini Salih Mirzabeyoğlu'nun eserleri boyunca anlatması hatta ayrıca bir müstakil eser olarak bu mevzûu ele almış olmasından ötürü uzun uzadıya bu meseleye değinmeyeceğiz. Bu hususa dâir şu iki notu buraya düşelim; birincisi, yazı boyunca Mirzabeyoğlu'nun meselelere yaklaşım biçimini aktarmaya çalışmamızdan mülhem anlaşılmalı ki, İslâm, Muhatab olan ve ona en büyük edeb-hadleri kuşanarak yanaşan Anlayış'tan tüten fikirler... İslâm değil ondan, ondan olduğu için de o inceliği içerisinde tatbik fikri'nin meselelerde işlenişi; hem teorik ve hem de pratik olarak!

İslâm Tarihi'nde Efendimiz (S.A.V) ve Dört Büyük Halife devrinden, Saadet Asrı'ndan sonra  problemler doğmaya başlamıştır; İslâm'ı kabul eden her devlet-o devleti tesis eden insanlar- kendisini İslam'ın emirlerine "nisbet" ederek -İslam'a nisbetle bir anlayış geliştirerek- hareket etmişlerdir. Zaten bu sebeble "Emevi, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı" demiyor muyuz! İslâm'a zıt olmayan kendi geleneklerini, millî hususiyetlerini de İslâm'a nisbetle değerlendirmiş ve İslâm'ın emirlerini tatbik ederken, "anlayış"larını ortaya koymuşlardır. Bu açıdan "İslâm Devleti" diye gençleri hâlâ avlamaya çalışan- ki seksenli yıllarda Sapık Kol Şiî İran vesilesiyle böyle bir hava oluşmuştu- berduşların maksadının günlerini geçirip çevre yapmak olduğu özellikle gençler tarafından bilinmeli... "İslâm"cı "Aydın" olarak "piyasa" yapıp geçinenler  -iyiler her zaman istisnadır ama günümüz şartlarında şerh düşmek gerekiyor maalesef-  ise bilmelidir ki sizin devriniz de çoktan geçti. Çünkü, kafalar öyle karıştı ve her mesele birbiriyle öyle katıştı ki "doğru yol" "kendiliğinden" (kendinden zuhur) parlamaya başladı...

İkinci notumuz ise iki şıkkı içinde barındırıyor; birinci şık, İslâm'a Muhatap Anlayış'ın bu yazı vesilesiyle de görünüyor oluşu ki, nisbet ederek söylediğimiz her doğru İslâm'ın münezzehliği sebebiyle onun "doğru"su, her yanlış ise nisbeti gözden kaybettiğimizde ortaya çıkanlardır ki, ortaya çıkışının sebebi nisbet edilen değil ona muhatap olan-yanaşanın nisbeti gözden kaçırmasından, gözündeki aksaklıktan, nefsinden kaynaklanmaktadır. Buradaki arızayı-hastalığı gidermek için gözün kendisini çıkartmaya gerek yok, gözdeki arızayı gidermek-anlayışı yenilemek- yeterlidir. Gözündeki rahatsızlıktan dolayı gözlük takıp da İslâm'a Muhatab Anlayış'ı reddedenlerin yahut görmezden(!) gelenlerin (Şarlo)nun "sarhoş adam" taklidini hatırlatan hâlleri gibi...

İkinci şık ise şu:

Tatbik Fikri'nin daha iyi anlaşılması için Üstad Necib Fazıl'ın “İmân ve İslâm Atlası” isimli eserinin "gusül" bölümünde geçen ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin sözlerinden ilhâm alınarak çözüme kavuşturulan- fikrin tatbik edilişine misâl- bir husus:

"Sünnettir diye tasla su dökmek şart değil... Bu hususta fevkalâde kolaylaştırıcı bir âlet olan duş altına geçip aynı üçer kereleri tekrarlamak suretiyle sünnet yerine getirilmiş olur ve duşun püskürtücü ve gövdeyi kaplayıcı gücünden ötürü, insanda <> şüphesine yer kalmaz. Mesele sünnetlerin murâdını kestirebilmekte..."

Bir meselede, o meselenin çözümüne dâir nasıl bakılması gerektiği öğrenildikten sonra geriye kalan iş, yani tatbik etmek sadece "amelelik" işi; çünkü, bugün anlaşılmayan husus ilk başta neye nasıl bakılacağının, bakılması gerektiğinin bilinmemesiydi.

 

Dipnotlar:

1. Bu hadîs-i kudsî Suyutînin El-Leâlil-Masnûa; Aliyyü-Kârînin El-Esrârul-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhüş-Şifâ; Şevkânînin El-Fevâidül-Mecmûa; Hâfız Aclunî'nin Keşfül-Hafâ; Muhammed Said Zalûl'ün Tahkîk; İmam-ı Nevevî'nin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır. Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi nice İslâm âlimleri bu hadîs-i kudsîyi eserlerine almışlar.

2. Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu-Gerçekliğin Peşinde-, Şubat 1996, İBDA yay. İstanbul. Sayfa 47-48

3. Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış, İBDA Yay. Sayfa 88-89

4. Salih Mirzabeyoğlu- İdeolocya ve İhtilâl, İBDA Yay. Sayfa 121

5. Fatih Turplu, Günümüz İslamcılığının “İslâm Anlayışı” Karşısındaki Çıkmazları Üzerine, Aylık Dergisi,108. Sayı, Eylül 2013.

6. İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, Beyrut 1374/1955, "kıyas" maddesi; Nesefi, el-Menâr Fi Usûli'l-Fıkh, İstanbul 1326, s.22; Abdulvahhâb Hallâf, Mesâdiru't-Teşrii'l-İslâmi, Kuveyt 1970, s.21, Sadru'ş-Şeria'nın Tenkihu'l-Usûl'ünden naklen.

7. İmâm-ı Şâfiî, Er-Risâle, Kahire 1940, s.477

8. Es-Serahsı, Usûl, Kahire 1372-1373, II, 131, 132; İbn Kayyim, İ'lâm, Kahire 1325, 1326, I, 253.

9. Necip Fazıl Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları, Büyük Doğu Yay. Sayfa 100, 101.

10. A.g. e. Sayfa 107.

11. A.g. e. Sayfa 107.

*Necip Fazıl Kısakürek, İman ve İslam Atlası, İstanbul, 1997, s.286.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız-

Kaynak: Editör:
Etiketler: Kültür, Davamız, Eserindeki, "Tatbik, Fikri, ve, Muhatap, Anlayış", Bahsi, Üzerine,
Yorumlar
Haber Yazılımı