Haber Detayı
06 Kasım 2016 - Pazar 22:07
 
Kültür ve Edebiyat Üzerine
Edebiyatçı Yazar Kenan Durdu ile Kültür ve Edebiyat üzerine konuştuk.
Söyleşi Haberi
Kültür ve Edebiyat Üzerine

- Bugünkü Türk edebiyatı manzarasını nasıl buluyorsunuz?

Pathos ve ethos’u Eflatun’dan mülhemle birer “idea” olarak kabul ettiğimizde, sanat zemininde olabilecek her tür faaliyeti bu ikisinden birinin bir “varolanı”, temsili kabul etmek iktiza eder. Sanatın niçin gerekliliği, gayesi, hedefi bir yana, sanat veya edebî eser neye tekabül eder/neye tekabül etmelidir? Okuyucu sıfatıyla evvelemirde öncelenmesi gereken bu... İbda Diyalektiği’nde sanat ve estetiği de kapsayıcı ana mevzulardan biri de “zevken idrak” bahsidir. Bu öyle bir hususiyettir ki, üstün seziş gücünün de, en yüksek deha kapasitesinin de fevkinde olduğu “gaibi hissedilir kılma keyfiyetidir.”  Sanatçı dediğimiz kişi veya kişilik, idealde böylesi soydan bir mümtaziyeti belirtir. Hani nasıl ki istatistik bilgisi, doğan her yüz çocuktan ancak ikisinin üstün zekâlı doğduğunu söyler ya, söz konusu sanatçı olduğunda, yüzdeliğin ibresi sıfır virgüllük bir nadiratı gösterir. Ne var ki aydınlanma veya akıl çağıyla beraber insanlığın beslendiği bu damar kurumaya yüz tutmuştur. Hâl böyle olunca, gaibi hissedilir kılma keyfiyetini misallendirici eser oluşumlarından ziyade “yetenek” tezahürlerini misallendirici bir yığın “eser”le karşı karşıyayız. Pathosa, içe dönük ferd hüviyetimizin zuhur ettiricisi; ethosa hak, ahlâk, vicdan temelinde içtimaî  hüviyetimizi aksiyoner kılıcı manalarıyla baktığımızda edebiyatın gayesinin ne olması gerektiği fazla söze hacet bırakmadan kendiliğinden anlaşılır sanırım. Üstad’ın ifadesiyle “söz denen müessese”  böylesi bir sanat dili oldu mu, artık su şebekesi keyfiyetiyle yeşertici, elektrik şebekesi keyfiyetiyle ışıldatıcı bir hâle gelir...

Türk veya dünya edebiyatı... Epeydir bütün bir insanlık din dışı Batı medeniyeti tarihinin âlemşumul ana caddesi üzerinden hayat denen muammayı “yaşadığından” insan denen varlığın destanı değil, beşer denen mahlukun hayat hâlleri yazılabiliyor en fazla. Bunu geniş manasıyla medya bile zaten yapabilmekte halbuki...

Marcel Proust üzerinden şunları demek isterim. Proust bildiğimiz Proust olmanın eşiğindeyken düşünür kimliğiyle deneme mi yoksa edip kimliğiyle roman mı yazmalıyım noktasında tereddüt yaşar. Ve getirdiği şu tarif tereddütlerini giderir. Der ki: “Edebiyatın gayesi insanın kendi içini okumasına yardımcı olmasıdır.” Ve malum, adeta yanına ihtiramla yaklaşılması muamelesi gören yedi ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde” romanı... Edebî yeteneğin zirvesi bir eser! Ama kim ne derse desin ben bu esere insanın değil, beşerin destanı nazarıyla bakacağım. Yazar adeta hâl diliyle, “Ey insanlık, ârâzlarından, cürûflarından olabildiğince arınmış şekilde dünya hayatının gıpta edilesi hâllerini; zenginlik, refah, sanat, kültür, zevk, eğlence, tembellik, özlemini duyduğun ne varsa, her birini özenli tablolar hâlinde önüne sermiş bulunmaktayım. Fakat bütün bunlara yakından bakacak olursan zamanın ‘yüzey’indeki  şatafatlı tecellinin, kesif bir hiçliğin örtüsü olduğunu göreceksin. Sana idealize edilecek bir hayat tablosu değil, kaçınılacak bir hayat tablosudur sunduğum. Edebî kişiliğimle içini okumana kazandırabileceğim göz hususiyeti bundan ibarettir.”  Üstün bir yetenekten bundan daha fazlası da beklenemez zaten. 

İmdi, pathos ve ethos, mevzumuz bağlamında kendi has dilimizin mihengine vurulduğunda “cemâl” ve celâl” mefhumlarına inkılâb eder. Cemâl ve celâl sıfatları tasavvufî manada kemâlâtın olmazsa olmaz iki kanadıdır. Edebî dilin yeşertici ve ışıldatıcı olması ancak böylesi bir kemâl dili olmasıyla mümkündür.

- Bizden bir misâl verecek olsanız?

İsmet Özel’in yakın bir zamandaki Sakarya Türküsü değerlendirmesi, kimi itirazlarımızı  saklı tutmak kaydıyla, meramımızı anlatmaya ziyadesiyle uygundur sanırım. Şu: “‘Sakarya Türküsü’nün şairi bir Necip Fazıl Kısakürek tek başına ve yalnızca bu tek şiiriyle terazinin bir kefesine yerleştirildiğinde, 1928 sonrası Türk edebiyatının tümünü hikâye, roman, deneme türleriyle birlikte dengeler. Neden böyledir? Çünkü mugaddi oluşudur sanat eserini değerli kılan. Milletten aldığını, millete verişi. Milletler millet olmalarına vesile olan gıdayı ne felsefe ne de bilim eserlerinden temin edebilir. Milletleşme, tarihin hiçbir döneminde sanat eserlerine kavuşmaksızın vukû bulmaz. Sanat eseri sanatçının millet hayatına neyin şifa olacağına dair keşfiyle doğar.” Sakarya Türküsü şiirinden bahis açılmışken şunu söylememe izin verin lütfen. Vaveylâ, İstiklâl Marşı ve Sakarya Türküsü... Üçü de benim nazarımda milletimizin mukadderatıyla alâkalı veya alâkalandırılabilecek şiirlerdir. Vaveylâ’da kalıba dökülen sözler, ümitsizlikle boğuşma içindeyken, duaya açılan ellerin yakarışı daha bitmeden sonlanıverir şiir... Finali olmayan bir şiirdir Vaveylâ. Osmanlı’nın sapır sapır döküleceğinin uğursuz habercisidir desek yeridir. İstiklâl Marşı ise, İstiklâl Harbi’nden önce yazıldığı nazarı itibara alındığında, vatansız kalma tehlikesiyle yüz yüzeyken “madde plânında” var kalabileceğimizin müjdesi gibidir adeta. Bugün, 93 (1877/1878) Harbi’nden beri acı tesirlerini fertçe ve milletçe yaşayageldiğimiz safahatın “Sakarya Türküsü” safhasındayız. Sakarya Türküsü, yeniden tarih sahnesine çıkacağımızın, zamanın kendi tabiîliği içinde kaosa meyilli akıcılığını yeniden Tevhid Tarihi’nin zapturaptı altına alacağımızın habercisi,  “aşkın” mesajıdır. İnşallah!

 

- Bir konuşmanızda, Martin Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ındaki “kaygı” ile Üstad Necib Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirindeki “kaygı”nın tahlilini yapıyorsunuz; Heidegger’i başucu kitaplarının yazarı olarak lanse eden entelijansiyanın Üstad’a uzak duruşunun psikolocyası nedir?

Üstad nezdinde Heidegger (1889-1976) “arkasından çokça konuşulmaya değer bir filozof”tur. Bakın bizim, yani bizdeki entelektüel kesimin savuşturamadığı en büyük bela Batıyla adam akıllı bir mesafe ayarı tutturamamasıdır.  Bu hususta Heidegger’den öğrenilecek çok şey var.  Heidegger’in düşünce ajandasının tek maddesi Düşünce’nin Batı zihniyetinde uğradığı çarpıtılmadır. O, düşüncenin Batıdaki tecelli tarzına Hegel gibi hiç de methusenâlar düzen biri değildir. Bilâkis onu aslî hüviyetine kavuşturmaya çalışır. Zira ona göre Eflatun’dan beri Batı idrak tarzı “varolan”a “varlık” manası yükleyerek düşünce faaliyetini yanlış bir mecraya sokmuştur. Üstüne üstlük, Grekçe kavramların Latinceye ters yüz edilerek aktarılması, girilen yolu geri dönülmez kılmıştır. Heidegger’in tüm düşünme mesaisi bu koca süreci paranteze alarak Sokrates öncesi filozoflardan hareketle “varolan”ı “varlık”ın bağrında kökleştirme çabasıyla “düşünme”yi veya “düşünebilme”yi yeniden mümkün hâle getirmeyi hedeflemek üzerine kuruludur. İşin ironisi de şudur ki talebeleri arasında onun derdini, ıstırabını en iyi anlayanların Yahudiler olmasıdır. Ona göre bu çarpıklığın tabiî neticesi olarak bilimi bekleyen en büyük tehlike, ki artık o sürecin içindedir insanlık, sibernetikleşmedir.

- Sibernetikleşme nedir?

Asırlar evvelinde Batıda soyu tükenen “ontolojik insan” iyi kötü “olgusal-aktüel varlık” olarak varlığını sürdürebilmekte idi, şimdi ise “zombileşme” sürecinin içindedir... Heidegger veya bir başka Batılı düşünürün, hiçbirini ihmâl etmeksizin bizce değeri, tenkit şuurunu geliştirmeye mümbit doneler temin etmiş olmalarıdır. Türk aydının kurtulamadığı kronik felaket, nisbet ölçülerini, üstelik dogmatik bir tavırla, mensubu olmadığı ve asla olamayacağı rakibinden devşiriyor olma ısrarıdır. Bu zümrenin Üstad’a uzak duruşu bilinçli bir tavır olabilseydi keşke, daha fenası, Necip Fazıl’ın “ben”inde yuvalanmış “biz”i anlama melekesinden mahrum hâle gelmiş olmalarıdır. Bakın, hem bu marazî hâlin, hem de tenkit şuurunun ne demek olduğunun çarpıcı misâllerinden biri Cemil Meriç’tir. Kırklı yaşlarındayken ziyaretine gelen Fransız bir dostu kütüphanesi karşısında şok geçirir. Bu der, bir Türk aydının değil, bir Fransız aydının kütüphanesidir. Bu hücumun tesiriyledir ki, “Fransız” Cemil Meriç yeniden kültür ve irfanımızın Cemil Meriç’i olur. Bu silkinme sayesindedir ki, dillendirecek bir tezi, “doğru”su olmasa bile yanlışın ve çirkinin müthiş bir “objektif”i kesilir.

 

- “Çile” şiirinin “Kaldırımlar” kadar edebiyatımızda yankı bulamamasının sebebleri nelerdir?

İBDA estetik anlayışı, şairi “ehli hâl” olarak vasfeder. Bunun açılımı için İbni Arabî Hazretlerini yardıma çağırmak icap eder. Şeyhül Ekber’e göre tevhidin üç mertebesi vardır. 1) Fiiller Tevhidi- yani zaman-mekan birliğinin kuşatıcılığındaki “gerçeklik”i idrak tarzının perçinli olduğu mertebe... 2) Sıfatlar Tevhidi- nedensellik yasasının işlemediği, ancak kalb idrakine açık gerçeklik mertebesi... 3) Zat Tevhidi ise küllî hakikat mertebesi...  Bu çerçeveden bakınca hâl ehli, “murat menzili”ndeki Tevhid yolcusunun adı olmuş olur.

“Kaldırımlar”ın en büyük meziyeti, modern insanın, yani ruhu yaralı bereli, trajik insan hâllerinin Türkçeleşmiş Türkçeyle yazılabileceğini, yazılabildiğini ispatlamış olmasıdır. Bu manada modern Türkçe şiir dili “Kaldırımlar”la başlar. Üstad’ın şiir diline dil çıkaran Turgut Uyar gibiler bu yeni ifade biçimi üzerinden şiirlerine “yol bulabildiler” ancak. Kaldırımlar, Fiiller Tevhidiyle iktifa etmeyen, ne var ki, ötesine de yol bulamayan bir mustaribin için için tutuşması, insan ufkunu kendi çeperinin inhisarında nefessiz bırakıcı “olgular dünyası”na red tavrıdır.

Kumandan Mirzabeyoğlu, Üstad’ın şairliğini “Çile”den başlayıp “Çocuk” şiirinde tamama ermiş kâmil bir yolculuğa benzetir.

Ne var ki, genel şiir piyasası Üstad’ın Kaldırımlar şiiri merkezinde kümelenen Çile öncesi şairlik devresini tercihe daha şayan buluyor.

- Sizce bunun sebebi nedir?

Çile şiiri bizim nezdimizde hakikat “madeni”ne temas cehdinin muzaffer yolculuğudur. “Ballar balını buldum/Kovanım yağma olsun.” Çile’nin finalindeki neşe tonu Yunus’un erdiği saadetin aynısıdır. Kumandan Mirzabeyoğlu bir şiirinde “İman, sahici iman ateş hattında koşu” der ya... Üstad’ın kalbinin kesbettiği öyle bir iman ki, bunun nasıl bir şey olduğunu, elektriği çıplak elle tutmaya benzeterek anlayabiliyorum ancak. Çile’yi Kaldırımlar’dan üstün görmemek olsa olsa “hâl”in nakısalığına delâlet eder. Dolayısıyla Kaldırımlar’da Fiiller Tevhidi mıntıkasını aşamayan, ama o hâle de razı olamayan şairin, o bariyeri aşarak yepyeni bir varlık “sferine” ulviyet kesbettiğine şahit oluyoruz. “Olgular dünyası”nın gönüllü nakıslarına karşı Çile’nin sessizliği muhafaza etmesini böyle anlamak lâzım diye düşünüyorum.

Bakın, içkinin tükettiği bir İngiliz diplomat var, Malcom Lovry. Yanardağın Altında’nın yazarı. Diyor ki “bu romanım ‘çalışan bir makine’, çalıştığını da test ederek gördüm.” Çalışan makine, müthiş ufuk açıcı bir kavram. Evet, her sanat eseri özünde böyle bir iddianın sahibidir. Zira sanat eseri insanı mamul hâle getirir. Ama şu menzilde, ama bu menzilde bizi hayata ehil kılar. Nüfûziyet bahşeder. Çile’nin çalışan makine hususiyetine bigâne kalmanın sebebini işlem görecek malzemenin kalitesinde aramak gerekir. Bir İngiliz şair var, John Donne. Ülkesinde metafizik şiirin kurucusu bilinir. 17. Yüzyılda yaşamış, ama keşfi 20. yüzyıldadır. Shakespeare’in onun yanında kuru bir tıkırtı kaldığı söylenir. Onun şiirini sessizliğe bürüyen dil şalı, ancak aradan üç asır geçtikten sonra aralanabilmiştir.

Bu arada yeri gelmişken bahsetmemek olmaz, testine nice defalar şahit olduğum Tilki Günlüğü aklı aciz kılıcı muazzam bir çalışan makinedir. Ne var ki, “açıkta sırrı bakir” kavlince “Dürr-i Meknun” hâlinde sadece raflarımızı süslüyor. Korkarım ki, Jung gibi arketip bilgisi kuvvetli bir bilgin çıkmadıkça öyle kalmaya devam edecektir. 

 

-“Necib Fazıl, 20. Yüzyılın objektif aklı ve İslâmcı mücadelenin boy ölçüsüdür.” diyorsunuz. Bunu açar mısınız?

Şöyle ki; yaklaşık iki asır evvelinden itibaren kalbi İslâm uğruna çarpan, lâkin aklı, dolaylı veya dolaysız, dinin karşı cepheye yerleştirildiği Batı zihniyetiyle şekillene şekillene urlaşarak heyula kesbetmiş bir İslâmî “bilinç” problemiyle karşı karşıyayız. Gerçek ecinnilik bu olsa gerek. İster klâsik dinî ilimler, ilahiyat içinden yetişmiş âlimler zümresi olsun, isterse hür tefekkür iklimi içinden yetişmiş “düşünür” zümresi olsun rahleleri önünde diz kırdığımız “akıl hocaları”mız istisnasız böylesi bir “zehirli tesirin”, ama şu dozda, ama bu dozda kurbanlarıdır.  Merhum Elmalılı Hamdi Yazır kendini saymayanlarca sayılabilmek saikiyle Fransızca öğrenir. Ve buna ilaveten bir de felsefe kitabı çevirir!

Elbette bu zümrenin tutumu kısmen, gayet anlaşılırdır. Zira İslâm kendi öz topraklarında artık müdafaa mevziindedir. “Sağ” ve “sol” hareketler ideolojik veya kültürel muhalefet anlayışıyla eski/yeni rejime itirazlarını geliştirirken, İslâmî camia kendi vücut hikmetini güvenceye almanın mücadelesi içindeydi. Tüm mesai ve enerjisini taarruza değil, müdafaaya hasretmek zorunda kalmıştır. Demek istediğimiz selin yığdığı konjonktürel saldırılardan uzun vadeli “düşünce sistemi” geliştirmeye fırsatlarının olmadığıdır. Fakat asıl felaket, tam da düşünce sistemi noktasında zihnen iptal olmalarıdır. Bakın, İslâmî düşüncenin köprübaşını tutanların hepsi, bilâistisna Abdülhamit karşıtı idiler ve ne gariptir ki, yine bilâistisna, hepsi Cumhuriyet taraftarı olmuştur... Ve bu tarafgirlik kimisine dar ağacının yolunu, kimisine sürgün/hapis yolunu gösterirken, kimisine ise müesses nizama payanda rolüyle makam-mansıp yolu açmıştır... İmdi, akıl hocalarının böylesi bir savrulma yaşadığı yeni nesillerin nisbetini kuracağı “doğru” ve “yanlış” cetveli ne kadar emin, ne kadar güvenilir olabilir? Ve bugün tarih sahnesine, ayaklarımızın üzerinde dimdik doğrularak çıkabilmenin önündeki asıl mania doğru belletilmiş yanlış endâze belasıdır. Yoksa, haricî saikler, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun bir ifadesiyle “alnından kurşun yemiş domuz” misali hiç mesabesi hâline gelmiştir. Elhamdülillah!

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki dağılış, parçalanış safhamızın Avrupa’nın aleyhimize güttüğü siyaset açısından uygun isimlendirmesi, “Konuşturulmayan Türk” safhasıdır. Cumhuriyet’le devralınan bu safhanın içerideki güdücülerce güdülen siyasetin uygun isimlendirmesi ise “Konuşturulmayan Müslüman” safhasıdır. Birinci madde uçurumundan yuvarlanmamız ölümümüze yetmemiş olacak ki, ikinci bir ruh uçurumundan itilmemiz iktiza etmişti. Ama yine de ölmemiştik. Ne var ki bu haricî ve dâhilî darbeler temyiz hüviyetimizi müşevveş, silik bir hâle de getirebildi. İstinad noktası Beytullah/Kâbe olacak şekilde tutunacağımız, doğrulacağımız istikametten ve idrak kanallarımızı besleyici Tevhid şuurundan mahrum olma kriziyle karşı karşıya kalmıştık.

1923 tarihini baz alırsak, ilk gençlik dönemini “Konuşturulmayan Türk” safhasında, yani fikir ve estetikte, Batıda teşekkül etmiş yeni mutlak varlık kategorisi diyebileceğimiz aklın irşad ediciliği altında geçirmiş; devamındaki ilk olgunluk yıllarını ise “Konuşturulmayan Müslüman” safhasında, yani idealize edilen “pagan kültürü” devrinde geçirmiş ve hak edilmiş şöhretiyle Düşünce’nin ve Şiir’in Prensi muamelesiyle karşılık gören bir entelektüel olarak Necip Fazıl, umumun güttüğü yoldan hayat çizgisini, pratikte veya aksiyonda hiç bir hedef gütmeyen mistik bir hayat telakkisine uyarlı bir farklılık içinde varlığını sürdürürken, Batılıların “altın çağ”, inanç telakkimizin ise “velayet çağı” diye andığı otuzlu yaşlarında iken, nasıl oluyorsa, dahası ancak Allah’ın bir lütfu, bir inayeti diyebileceğimiz ve mantığın izahta aciz kalacağı bir sarsıntı yaşayacak, gönüllü-gönülsüz aldığı tüm “zehirli tesiri” ruhundan silkip atabilmenin sancısı içinde kıvranacak ve ancak bundan sonradır ki, yani oluş ıstırabının veya nefs muhasebesinin iğne deliğinden geçtikten sonradır ki, kader onu “Nazar Ehli” ile tanıştıracaktır.

Esseyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ile buluşması, Üstad Necib Fazıl’da neleri değiştirdi?

Necip Fazıl’ın Esseyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri ile buluşmasını, aradan geçen onca zaman mesafesinin sunduğu perspektiften değerlendirdiğimizde, tarihte Fatih Sultan Mehmet’in Akşemseddin ile olan buluşmasından daha ehemmiyetli olduğunu kabul etmemiz icap eder. Zira Fatih’in İstanbul’u Hıristiyan tarihinden kopararak almasının önemi, İstanbul’u İslâm İstanbul’u yapmış olmakla İslâm’ı doğduğu Hicaz topraklarına kadar maddeye perçinlemeyi sağlamış olmasıdır. Ve elbette bu tarihî hadisenin önemi her dem taze ve diridir. Oysa Üstad’ın Efendi Hazretleri’yle vukû bulan bu buluşmasını, Konuşturulmayan Müslüman safhası demek olan Cumhuriyet dönemi içinden anlamaya çabaladığımızda, İslâm’ın manada, en iyimser tabirle bulanık bilinç hâlleriyle, daha da fenası, kötürümce kendini ifadeye ancak aktarabildiği, Tevhid tarihinin en kritik safhasına denk gelir.

Tanzimat’la birlikte düçar olduğumuz yeni yol vukû bulmasaydı bile, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun İbda Diyalektiği isimli eserinde ifade ettiği üzere, yeni bir başlangıca her hâlükârda ihtiyacımız olduğu gerçeğini inkar edemeyiz. Zira İslâmî bilincin cürûf ve ârâzlardan ayıklanıcı yeni bir saf bilinçle düşünmeyi tecdid etme zarureti doğmuştu. İşte bu çerçevede hem rakip medeniyetin zaaf ve meziyetlerinin künhüne vakıf olabilen, hem de İslâm adına, akıl hocalarımızca şifa diye belletilen “çözüm önerileriyle” bilinci bulanmamış, fikir ve aksiyonda bizi yenileyici, varlığımızı tahkim edici bir kurtarıcı olarak kaderin Necip Fazıl’ı seçmiş bulunduğuna şahit olmaktayız. Necip Fazıl, şahsında tecelli eden ulvi manasıyla örme sepet içinde Nil’e salıverilen “Çocuk Musa”yı hatırlatmaktadır bize. Velâyet çağı’na kadar hasmımızın zihin hisarları içindeki hayatı onun dehâsını üstün bir stratejist payesine erdirerek, gayesi Tevhid tarihine yeniden istiklâl kazandırmak üzere idrak kanallarımızı rapt edeceğimiz, nisbetimizi kurabileceğimiz düşünce sistemini, Büyük Doğu tuğrasıyla ibda etmiştir.

Akıl ve muhabbette şedid karakterli hüviyetiyle feyzini, Efendi Hazretleri’nin ruhundan almasıyla Üstad, hakikat madeniyle tam bir temas hâlinde fikirde, estetikte, aksiyonda “İslâma Muhatap Anlayış”ı, zıddına bağımlı muhakeme tuzağına düşmeksizin, İslâm’ın ideal bir “sureti” olarak örgüleyebilmiştir. İşte, bu mânâda diyoruz ki, Üstad çağımızın “objektif aklı”dır.

Aylık Dergisi 144. Sayı, Eylül 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Kültür, ve, Edebiyat, Üzerine,
Yorumlar
Haber Yazılımı