Haber Detayı
28 Ağustos 2014 - Perşembe 14:37
 
Kültür Ekseninde Varlık ve Oluş - Ö. Emre Akcebe
Kültür&Medeniyet Haberi
Kültür Ekseninde Varlık ve Oluş - Ö. Emre Akcebe

Kaçtı akıl, göçtü fikir, çöktü dil;

Ruh her noktasından törpülü kaldı.

Batı dargın, Doğu dargın, gök dargın;

Ön, ard, üst, alt taşla örtülü kaldı.

Hâsılı, yaktılar baba evini;

Ne sözü, ne izi, ne külü kaldı.

Çözdük her müşkülü derlerse, de ki:

Sonunda var olma müşkülü kaldı.

Necib Fazıl, 1979

 

Varız. Varlığımız hakkında düşünsek de, var olduğumuzun farkında olsak da, olmasak da varız. Varlıktan bahsettiğimize göre ve Halk Âlemindeki varlık, bir varlık-bir yokluk temposundaki yeni yaradılışlar, tecelliler olduğuna ve her yeni de bir yeni oluş olduğuna göre oluştan da bahsetmemiz icab ediyor; “Varlık ve Oluş.”

Musa Peygamber, ilmi kendisinden daha fazla olan birisi var mıdır acaba diye merak eder ve Allah’ta ona öyle birisi olduğunu bildirir. Musa Peygamber o kişiyle kavuşmak, istişare etmek, ilmini arttırmak için müsaade ister ve Allah’ta izin verir. Musa Peygamber yola koyulur ve Allah’ın kendisine bildirdiği, iki denizin kavuştuğu yerde buluşurlar. Velilerin bildirdiğine göre bu buluşma Kızkulesi civarında gerçekleşir ve ilmi daha fazla olan, ledünnî ilim sahibi olan kişi de Hıdır Peygamberdir. Buluşulan yer ise bugün Kızkulesi olarak bildiğimiz İstanbul Boğazı üzerindeki bir noktadır.

Bu buluşmada Hıdır Peygamber Musa Peygambere şöyle hitab eder:

- “Ey Musa, gagasına bir damla su alarak uzaklaşan şu serçeyi gördün mü, işte Allah’ın ilmine nisbetle bize verdiği ilim deryaya nisbetle serçenin gagasındaki su kadardır.”

Biri zamanın şeriatının sahibi, diğeri ledünnî ilim kapısı iki Peygambere bildirilen ilmin, Allah’ın ilmi nazarında bir damla etmediği hakikati orta yerde dururken, bu gibi meselelere el atmak, hele ki birçoklarının ayaklarının kaydığı ve heba olup gitmelerine neden olacak kadar nazik olduğu Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tarafından ifâde edilen “varlık meselesi”ne el atmak, açıkça ifâde etmek gerekirse bizim için cahil cesareti… Ne var ki, bugün ferdî ve içtimaî planda yokluğu hasebiyle varlığına olan ihtiyacı hissettiren irfan, kültür meselesinin de illâ ki ele alınması gerekiyor. Biz diyoruz ki, yeni bir çağın kapısı açıldı ve bu kapıdan muhakkak ki geçilecek. O vakit, hiç olmazsa kendimizi bu yeniçağa göre ayarlamamız, yeni şartları evvelden sindirmemiz,  hiç olmazsa hakkında biraz çalışarak haberdar olmamız gerekiyor.

Bu sayımızda İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun alt başlığı -Temel Meseleler- olan “Kültür Davamız” adlı eserinin 5. Levhası olan “Varlık Ve Oluş” başlığındayız. Bu başlık da “Varlık ve Oluş”, “Varoluş Gayesi”, “Varoluş Zamanı” ve “Allah – Âlem – İnsan” başlıklarından meydana geliyor. Bu başlıklardan bizim hissemize düşense “Varlık ve Oluş” başlığıdır.

*

“Varlık ve Oluş”u Hâlk Âlemi planında ele alacak olursak, her ân yeniden yaradılan âlemdeki varlığın, her ân yeniden oluş sırrı. Tüm bu oluşların merkezinde de, “ben” idrakine sahib tek varlık olarak insan, zirvesinde de, Hakikat-i Ferdiyye, bütün âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaradıldığı Allah Resulü.

İBDA Mimarıyla aynı havalandırmayı paylaşan Şükrü Sak’ın Sohbet ve İntibaı başlığıyla yayınlanan sohbetlerde geçen şu ifâde, bizim için varlık ve oluş bahsinin anlaşılması adına çok mühim:

-“Çözdük her müşkülü derlerse de ki / Sonunda var olma müşkülü kaldı…” Var olmak başlı başına bir mesele ve bütün meselelerin de başı… Varsın… Mesele başladı… Niçin?… Cevabının bulunması, aranması, verilmesi gereken bir mesele… Muhatap bu mevzuya yabancı, sığır gibi yaşayıp gidiyor diye, bu mevzu mesele olmaktan çıkmaz. Sadece; “Onun meselesi karnı doyuncaya kadarmış” olur. Cevap zarureti ortadan kalkmaz. “Varsın”… Niçin?… Hadi buyur… Bak şimdi, tâ “Kültür Davamız”dan beri anlatıp duruyoruz; insana kendini empoze eden temel meselelerin(varlık nedir, hayat nedir, sanat nedir, ölüm nedir, fert nedir, toplum nedir, insan nedir, ben kimim, zaman nedir, oluş nedir v.s.) bir sistem tutarlılığı içinde cevaplanamadığı yerde, bunlara nisbetle ele alınması gereken diğer bütün meseleler havada kalır… Bir ân için; “çözdük her müşkülü” ifadesini, “çözdük bütün insan ve toplum meselelerini” diye düşünün- ki temel meseleler çözülmeden bu imkânsız ya, neyse- öyle kabul etsek bile “var olma müşkülü”, dağ gibi sahici insanın omuzunda durmaya devam edecektir… İnşallah bu söylediklerimizden, bir bütün halinde Büyük Doğu-İBDA Külliyatı’nın, niçin Mucizevarî olduğu ve Mehdi misyonuna bitişikliği de anlaşılıyordur. İnsanlığın varoluşundan bugüne temel mesele; “Var olma müşkülü…”dür

İnsan, varoluşunun yumağını çözdükçe iliklerine kadar varoluyor. İnsan, kendisini arıyor, aslında aradığı ne ben, ne de sen. İnsan, kendisinden yola çıkarak Allah’ı arıyor. Şuurunda olsa da, olmasa da…

Varlık ve Oluş

Geçtiğimiz sayıda “Varlık ve Zaman” bahsini işlerken tasavvufa göre zamanın “bir varlık-bir yokluk temposu” arasındaki mütemadi dönüş olduğunu ifâde etmiştik. Allah her ân kâinatı yok ediyor, her ân var ediyor. Varlık bu bakımdan her yeni yaradılışta var olan, oluş ise her yeni yaradılışta bir evvel ki yaradılışa nisbetle olan fark diyebiliriz. Hâl böyle olunca da bir ân evvel yok olandan bir ân sonra var olana taşınması için gereken şartın bu tempodan münezzeh olması gereği karşımıza çıkar. Mutlak Varlık başlı başına bu temponun yaradıcısıdır ve yokluktan münezzehtir. Bir de yine Mutlak Varlık’ın emri olan, cesede bakan tarafıyla tempoya tâbi, zatı itibariyle bu tempodan münezzeh olan ruh.

İnsan, Allah’ın kendisine üflediği zamandan münezzeh ruhu itibariyle varlık-yokluk temposu içinde sonsuzluğu idrak eden ve Allah’ın halifesi oluşu itibariyle de varlık-yokluk temposu içindeki eşya ve hadiselerde teshir sahibi.

Varlık ve Oluş bakımından kâinattaki varlıkların derecelerinden de bahsedecek olursak, insanı diğer varlıklardan ayıran keyfiyetlerini daha net bir şekilde görebiliriz.

Cemad: Bu varlık mertebesi tüm varlıkların en aşağı sınıfıdır. Şuur sahibi değildir, cansızdır. Bir eksende dönme, ağırsa yere düşme, hafifse uçma yahut yakma gibi fiiller işlese de fiilin başlangıcında irade ve şuur sahibi değildir. Ateş, taş, su ve bunun gibi varlıklar bu kategoride değerlendirilebilir. Bu arada unutmadan, diğer canlı varlıkların vücudları bu mertebedeki cansız varlıklardan müteşekkildir.

- “Tabiatta cematın ufku ve son mertebesi mercandır; tıpkı nebat gibi kök salar…

Nebat: Şuursuz olarak muhtelif fiiller yapana “nebatî ruh” denir. Zira bitkiler şuur sahibi olmasalar da büyüme, beslenme, terleme, eğilme, gövdesiyle güneşe, kökleriyle suya yönelme gibi fiiller gerçekleştirirler.

- “Nebatın ufku ise hurma ağacı; tıpkı hayvan gibi dişisinin üstüne abanarak tohum döker…

Hayvan: Taakkul olmaksızın, yâni derinlemesine düşünmeksizin şuurlu fiiler yapana hayvanî ruh denir.

- “Hayvanın ufkuna gelince, o da attır; tıpkı insan gibi rüya görür ve ruh hayatından bir pay taşır.

İnsan: İnsan, taakkul sahibi olmanın yanı sıra, fiili işleyip işlememek noktasında ihtiyarı bulunandır, irade sahibidir.

“ İnsanın ufku hududsuzluktur… Ve bütün kâinat, cemattan nebata doğru, nebattan hayvana doğru, hayvandan insana doğru, insandan da sonsuzluğa doğru nâmütenahi bir aşktan ve ilerleyişten ibarettir; işte aksiyonu bütün ruhuyla veren tablo!

Allah’ın izin verdiği ölçüde, varlığında olmasa bile “oluş”ta rol sahibi olan tek varlık insandır.

Mukaddes ölçü meâli:

- “Ben kulumu, eşya ve hadiseleri feth ve teshir etmesi için kendime halife olarak yarattım!

İnsanın eşya ve hadiselere teshir edici yönünün “oluş”la alâkasını idrak etmişsek, bu sefer karşımıza çıkan soru, neye göre ve nasıl olacağıdır ki, bu da “oluş-ahlâk”ın ta kendisidir.

Ahlâk, bir bakıma insanın davranış tarzı, tutum ve davranışlarıdır. Burada ön plana çıkan husus ise davranış tarzı, tutum ve davranışların neye göre belirlendiğidir. İslâm’a göre “derinliğine ve genişliğine doğru bütün şubeleriyle “oluş-ahlâk”, seçmenin hakikate uygunluğunca Allah Sevgilisi’nin ahlâkıdır. İnsan, O’nun şahsında billurlaşan ve “Mutlak Varlık” ile kaim hakikatin arayıcısı olarak, kalb hakikatini gösteren “ruh” ve “nefs” zıtlığı kapsamında, bir yandan yanılma ve öte taraftan “Mutlak Varlık” halifeliğine kadar açık ve en üstün dereceye çıkma imtiyaziyle yaratıldı; “ruh” veya “nefs” kutuplarından birini gerçekleştirme.

*

Temel meselelerin belki de en temel meselesi olan “Varlık ve Oluş” meselesinin, bugün içinde bulunduğumuz kültür tarafından ferd ve toplum meselelerine getirdiği nefsanî çözümlerin insanlığı topyekûn sürüklediği felâketi şiddetle hissetmekteyiz. Bugün, en doğudan en batıya kadar topyekûn bütün bir insanlık içinde bulunduğumuz kültür anlayışıyla insanlığın bir adım daha atamayacağını kabul etmiş vaziyette. En basit şekilde hâlledilmesi icab eden meselelerin bile nefse havale edilmesinden doğan kaosun bunalttığı insanlığın yeni bir düzene olan ihtiyacı her geçen gün kendisini daha derinden hissettiriyor.

İnsanlık “yeni”ye muhtaç bir vaziyette kıvranıyor. Bu yeni de “solmaz pörsümez yeni” olan İslâm. Gereken, yalnızca anlayışların yenilenmesi, insanlık buna muhtaç. İşte, Büyük Doğu-İBDA’nın İslâm’ın emir subaylığı da buradan, anlayışı yenilemesinden. “Varolma” gibi müşkül bir meselenin hâllinin çilesini çeken ve bu meselenin “İslâm’a Muhatab Anlayış” ile hâlledilmesi noktasında fikir örgüleştiren tek mihrak Büyük Doğu –İBDA’dır.

Buradan şunu beyan etmekte fayda var, “Varlık ve Oluş” meselesi, gerçekten de üzerinde konuşulması son derece çetin meselelerden. Biz de, bu yazımızda bu işin layığıyla altından kalkmak bir yana, kenarından bile geçmedik. Yazıyı defalarca kurmamıza rağmen birçok sefer çıkmaz sokaklara saptık ve daralan zamanla beraber işin içinden çıkamadık. Hâl böyle olunca da en azından bu meseleden bir nebze olsa bahsetmek ve hiç olmazsa kültür bakımından bu meselenin iki kutbundan birisi olan nefse bakan yönüyle hâlledilmesinden doğan felâketleri işaretlemekle yetindik. Bu bakımdan, muradımız en azından meseleyi vitrine koymak ve çözüm çekirdeklerini muhteva eden İBDA Hikemiyatına işaret etmektir. Umarız en azından bu hususta muvaffak olur ve içinde bulunduğumuz birçok problemin kaynağı olan temel meselelere ve bu meseleleri çözüme kavuşturmak noktasındaki tek kaynak olan İBDA Külliyatına dikkat çekebiliriz.

Faydalanılan Kaynak Eser:

Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız -Temel Meseleler-, İBDA Yayınları, İstanbul 1993, 

Aylık Dergisi, Ağustos 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı