Haber Detayı
30 Temmuz 2016 - Cumartesi 16:46
 
Madde Nedir ve Maddenin Ötesinde Ne Var? - Ercan Çifci
Kültür&Medeniyet Haberi
Madde Nedir ve Maddenin Ötesinde Ne Var? - Ercan Çifci

Materyalist Mistikler

Mistik, aslında dinlerden çıkma bir mefhum olduğu hâl­de, felsefenin elinde müşahhas mevzulardan ayırt edilmiş, herhangi bir mevzuya tatbiki kabil, hu­susi bir duygu ve düşünce tarzı olarak sistemleştirilmiştir. Allah’a inanan ve inanmayan iki adam, felsefe ölçüsüyle, aynı zamanda ‘mistik’ olabilir. Adamına göre, meselâ bir inanan ‘mistik’ değildir de, inanmayan biri ‘mistik’tir.” Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ndan iktibas ettiğimiz bu açıklama, başlığımızdaki  “Materyalist Mistikler” tabirine hangi gözle bakılması gerektiğini işaretlemektedir. Diğer taraftan külliyatta birçok yerde geçtiği üzere, her hamle bir ruhî çabaya dayalı… Bir rüya, hayal ve reelde mevcut olan bir eşyanın-maddenin incelenmesi neticesi görünen ve görünmeyen her şey insanın ruhî çaba ve gayreti sonrasında fark edilmekte…

Materyalizm-Maddecilik ise yeni değil, eski çağlardan beri mevcut… Felsefe dünyasında varlık üzerine çok sayıda farklı görüş olmasına rağmen Varlık Felsefesi’nde iki ana kol halinde idealizm ve materyalizm gelir. Ancak Materyalizm’in tam zıddı İdealizm değildir. Bu ayrımdan da öylesi bir mana çıkarılmamalıdır. Nihayetinde “ruhçuluk” materyalizmin zıddı olmaya daha yakındır. Ancak felsefe tarihi, birbirine zıt görünen birçok görüşü bu iki ana kol içinde toplamıştır. Maddeci felsefe açısından; bilim tarihi “Allah” etkisini/müdahalesini “madde”den, felsefe tarihi ise “Allah” etkisini/müdahalesini “akıl”dan uzaklaştırma tarihidir. İdealist felsefe açısından ise, bilim tarihi “ilahî müdahaleyi kabul” ve “yaratan” ile “yaratılan arasındaki ilişkiyi görüp yakınlaştırma, felsefe tarihi ise “Mutlak Varlık”ı kabul ve “Allah”a teslimiyet babında aklı “Allah”a yakınlaştırma tarihidir. Bu çatışma ne kadar devam ederse etsin “Allah’ın varlığı devam etmektedir.” Çünkü felsefî anlamda bu çatışmanın devam edebilmesi bile O’nun VAR’lığına bağlıdır.

Bu minval üzere Büyük Doğu mimarı Üstad Necib Fazıl’ın şu tesbiti oldukça dikkat çekicidir. İbda Mimarı bildiriyor: “Üstadım: HERHANGİ BİR ŞEYİ, BİR MADDEYİ, BİR HÂDİSEYİ, ONU SARAN AKLÎ KANUNLAR DIŞINDA TEFSİR ETMEK, ONLARDA BİRER İÇYÜZ ARAMAK, DELÂLETLERİNDE GİZLİ BİR MÜESSİR SIRRI BULMAK; İŞTE ‘MİSTİK’ GÖRÜŞ...” Bu bakımdan, dinin sadece aklî plânında kalanlar, asla “mistik” değildir; zira onlar, düpedüz bir hakikatin, düpedüz tebliğcileri vaziyetindedir. Herhangi bir dinsiz de “mistik” mefhumunun anası olan din çerçevesinin dışında, herhangi bir madde veya hâdiseyi, o madde ve hâdisenin maverasına ait bir tefsir tarzına bağlayınca “mistik” olur... Kaydetmeye bile değmez ki, en gerçek “mistik”; topyekûn kâinatın mâverasına ait mihrak hakikat olan İlâhî mânânın ‘müncezib-cazibeye kapılan’ıdır. YÂNİ PERDENİN ARDINDA IŞIĞI GÖREN VE ONA KAPILAN... Fransız filozofu Bergson, ‘DİN VE AHLÂKIN İKİ KAYNAĞI’ isimli eserinde, büyük kudretin yalnız “mistik” görüşten fışkırdığını belirtir; zira ‘mistik görüş’, maddeyi aşmak, eşya ve hâdiselerin gizli kaynağına ulaşmak hamlesidir.” (İman ve Tefekkür, 259)

Eşya ve hadisenin gizli kaynağı!.. Ve unutulmaması gereken dua; Allah Resulü buyurdu ki: “Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster.” Eşyanın hakikati bir cihetiyle âlemlerin hakikati. Uğruna âlemler yaratılan, uğruna yaratılmış âlemlerin sırrı peşinde yani kendi sırrı peşinde. Fertte toplu topluluk hakikati…

İdealizm ve Materyalizm

İdealizm’in kurucusu Platon’a göre gerçek varlıklar, idealardır. Duyularla hissedilen dünyadaki varlıklar idealardan pay almak suretiyle var olurlar. Dışarıda gördüklerimiz ideaların sadece görünüşleridir.

Materyalizm; Maddecilik. Var olan her şey maddedir, isterse bu şeyler görünmesin. Nihayetinde görünmeyen o şeylerde maddeye indirgenebilir. Materyalizme göre var olan bu madde “evren”in aslî ve kurucu unsurudur.

Bu genel tanıma rağmen Materyalist görüşlerde tam bir birliktelik yoktur. Bu ise şunu göstermekte: Maddeci anlayışlarda tam bir vahdet ve monizmden bahsedilemez. O zaman da şu mesele ortaya çıkmaktadır: Madde üzerine maddeciler bile hem fikir değil, kaldı ki tanımdaki “kurucu aslî unsurdur”  sözünde bir vahdet anlayışı olsun.

Genel anlamı ile üç farklı materyalizmden bahsedilebilir. Bunlar; Kendiliğinden Maddecilik, Mekanist Maddecilik ve Diyalektik Maddecilik.

Kendiliğinden Maddecilik, bize dış dünyaya olduğu ve göründüğü gibi inanmamızı söylerken, Mekanist Maddecilik ise her nesneyi kendi başına ve değişmez özellikleri olan varlık olarak kabul eder ve tüm evrenin bu değişmez parçalardan oluşmuş makine gibi olduğunu söyler. Diyalektik Maddecilikteyse hiçbir şey durağan değildir. Her şey oluşur, değişir ve yok olur. Bu devinim, karşıtlıklar ve çelişkiden kaynaklanır. En önemli temsilcilerinden Marx’a göre; maddenin özü harekettir. Yani aklın, tabiatın ve tarihin “tez-antitez ve sentez” adımlarından oluşan bir mücadeleden doğduğunu söyler. Marx’ın temel düşüncesi tabiat, akıl ve tarihteki güçler birbirlerini ortadan kaldırmak isterken üst bir sentezde birleşir. Lenin “Materyalizm ve Ampiriokritisizm” adlı eserinde şöyle der: “Doğa bilimleri yeryüzünün, ne insanın, ne başka herhangi bir canlı varlığın var olmadığı bir durumda var olduğunu kesin olarak doğruluyor. (…) Madde ilktir; düşünce, bilinç, duyarlılık, çok yüksek evrimin ürünleridir. İşte doğa bilimlerinin içgüdüsel olarak kabul ettikleri materyalist bilgi teorisi budur.”(Materyalizm ve Ampiriokritisizm, sh. 72)

Diğer taraftan Lenin’e ait şu sözde oldukça meşhurdur: “Kavramlar beynin en yüksek ürünleridir, beynin kendisi de, maddenin en yüksek ürünüdür.

Diyalektik maddecilik kendini diğer maddecilik anlayışlarına nisbetle oldukça üstün görür ve hatta mekanik materyalizmi “Kaba maddecilik” olarak nitelendirir. Nihayetinde, mekanik materyalistler bilhassa La Metrie, insanın ruhunun olmadığını söyler. Ve ardından ekler: “İnsan ruhsuz bir makinedir ve mekanik yasalara göre hareket etmektedir. İnsan en ilkel organizmadan çıkarak –evrimleşerek- en gelişmiş organizmaya dönüşmüştür.

Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Diyalektik Materyalizm’in Mekanik Materyalistlerle “Kaba Materyalist” düzeyinde tartışmasına “Madde Nedir?” adlı eserinde şu açıklamayı getirir: “Diyalektik materyalizmin, mekanik materyalizmi ‘kaba materyalizm’ diye küçümsemesine gelince... Ötekinin asıl zayıf ve hatalı tarafını, onun dünyada sadece kimya ve fizik kanunlarına tâbi olan bir maddî âlemden başka bir şey görmemesinde, hayat ve insan şuuru gibi yüksek seviyedeki tezahürleri bile sadece kimyevî hâdiselere bağlamasında görür. Diyalektik materyalizm ise, bu tezahürleri mekanik materyalizme karşı yüksek tutma gayretindedir. Ona göre, hayatı ve şuuru bir kimya hâdisesi seviyesine indirmemek lâzımdır; ve o, daha da ileri giderek, şuuru ‘madde dışı’ kabul edecek kadar ileri gider. Ona göre şuur, ihsas, idrak, tasavvur, mefhumlarla düşünme, his ve arzudan ibaret çeşitli ruhî faaliyetleri içine alan çok yanlı bir vetiredir.” (Madde Nedir?, sh. 233)

Diyalektik materyalizmden önce “maddecilik”, madde kavramından, fizikî cisimleri ve bunları meydana getiren atomik parçacıkları anlıyordu. Oysa madde, sadece cisimleri meydana getiren küçük parçacıklar, mekân yahut boşluklar değil, atomlar, moleküller, çeşitli çapta mikroskobik cisimler, jeolojik sistemler, bütün kozmos; nebülozlar, gezegenler, radyasyonlar, elektromanyetik ve nükleer alanlar olarak farklı müşahhas görünüşleri vardır. Hem madde bizim algımızdan, ruhî çabamızdan uzak değildir. Mütefekkir diyor: “Maddeyi dışımızda buluyoruz ama bizden ayrı olmadığını da biliyoruz; vahdet bunu gerektiriyor. Ve başa alınması gereken mesele: “Bir şeyin maddi neticeler meydana getirmesi, onun da madde olmasını gerektirmez.” (İman ve Tefekkür, 267)

İslâm Tasavvufu Işığında 

Tasavvuf, ne bir felsefe, ne bir eğlence aracı, ne de tembellik mazereti hâlinde “dünyadan el etek çekme” davranışı değildir. Hatta tasavvuf, bazı virdlerin düzenli tekrarı dışında kendisine vazife biçmeyen ve yine birkaç iyi şahsiyeti abartılı bir yüceltme ile büyütüp ondan başka yol tanımama davranışı hiç değildir. O hâlde tasavvuf nedir?

Cüneyd Bağdadî Hazretleri: “Tasavvuf, Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.” Marufî Kerhî Hazretleri: “Hakikati yerinden almak ve halktan elini çekmektir.

Ve tasavvuf bir yönüyle de “eşyanın sırrı peşine düşmek”tir.

İslâm’ın zahire bakan yönü şeriat, bâtına bakan yönü tasavvuf. Ne şeriat tasavvufsuz olur, ne tasavvuf şeriatsız... Şeriat ölçülerine uymayan tasavvuf, küfür! Tıpkı felsefe gibi. Felsefe de şeriat ölçülerine uyunca makbul, uymayınca küfür. Hatta yiyecek yahut para gibi şeylerde şeriat ölçülerine uyunca helâl, uymayınca haram. Demek ki aslolan şeriat ölçülerine uygun olup olmadığıdır. “Tasavvuf bazı hikmetleri bakımından felsefeye yakındır.” der Büyük Doğu Mimarı. Ve ekler hemen ardından “Fakat şeraitin hiçbir alakası yoktur felsefeyle… Şeriattaki mânâlara evet, hikmet denir.” (Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, sh. 15)

Esseyyid Abdulhakîm Arvâsî Hazretleri buyurdu: “Bir şeyi görmek için, GÖREN, GÖRÜNEN ŞEY ve IŞIK lâzımdır.” İşe hikmet tarafından baktığımızda:

Işık unsuru; karanlığı aydınlatan, gözde nur, zihinde parıltı, ufku açan bir kıvılcım... Kalbe haber verilmesi, rüyada bildirilmesi, eşyada keşif kapılarının açılması, tefekkürde çözülmez sanılan kördüğümlerin çözülmesi. Eşyanın sırrına doğru seyahat. Tasavvuf, zevken idrake bitişik. İman “zevken idrak” hâli. Eşyanın sırrına kurcalama memuriyeti. Bunlar hep ışık unsuruna bağlı.

Varlık âleminde ne varsa hepsi Allah’ın kelimeleridir. Eşya ve hadiseye dair ne varsa, ins ve cin kim varsa, melek yahut cennet-cehennem bilumum mahlûkat adına ne varsa hepsi Allah’ın “Kün-ol” emrinden meydana gelmişlerdir. Bütün mahlûkat bu kelimenin “tezahür” yahut “tecelli”lerinden ibarettir. Bir tarafımızla bu görünene bağlı olmak zaruretken diğer tarafımızla ötelerin ötesine ve daha ötesine bakmak lazım. Mütefekkir, meseleye şu şekil de açıklık getiriyor: “Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin ifâdesi, aklımıza da hitab eder: Halkın gözünde Hakk, düşünülen bir varlıktır, Halk ise görünen. Bâtın yolu kahramanları için ise, Hakk görünen, Halk ise düşünülen... Aslında bugünkü modern fizik de, halkın ve çıplak duyu algılarıyla görülebilenle, kendi anlayışları ve gördükleri arasındaki farkı ortaya koyuyor; neticede her şey, bir atom cümbüşünden ibaret…” (Madde Nedir?, 55)

İbn-i Arabî’den açılmışken, der ki; “eşyanın gölgesi bile yoktur.” Şimdi bu sözü açıklamaya güç ve takat lazım. İşin ehline sözü bırakırsak, Üstad anlatıyor: “Ve Muhyiddin-i Arabî’ye gelince iş, bu büyük zat “eşyanın gölgesi bile yoktur!” der. Yani eşya o kadar yoktur. O halde böyle bir “yok” içinde insanın kendisini bulabilmesi imkânı da yoktur!..

Bir büyük boşluktayız. Evet; bakın bu velînin ince noktasına: “Eşyanın gölgesi bile yoktur ve o gölgeden bizde kalan son mâna, son his ‘Allah’tır!” Buradan küfre kapı açılmayacağını ama bu geçitten geçmenin imkânsız olduğunu belirten Büyük Doğu Mimarı, İbn-i Arabî gibi mü’min veli bir zata küfür isnadının, sahibini kâfir kılacağına bilhassa dikkat çeker.

İbda Mimarı’da mevzuya şu açıklamayı getirir:

Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin davası iki kelime ile şudur: ‘Eşya yoktur!’... Doğrudur. Hiçbir şey aslı ile mevcut değildir. Tamam... Fakat onun bir gölge-vücudu vardır. Yâni Muhiddin-i Arabî’nin ifâdesine mukabil bir gölge-vücut... Ve o gölge-vücud “zât”tan gayrıdır. O değildir, ona terstir. Evet; gayrdır ve o gayr ‘var’dır. Bu ‘var’ noktasını tutamazsak işimiz zaten çok zordur.

İmâm-ı Rabbanî Hazretleri bütün vahdet-i vücudu zevken tasdik ettikten sonra onu eşyada bir şuhud vahdeti, delâletler vahdeti olarak ele alır. Esası “vahdet-i şuhud”a bağlar. “Vahdet-i şuhud”, eşyanın gölge-vücudunu kabulden ibarettir. Yâni, keyfiyeti gölge olan vücud ‘var’dır.”(Büyük Muzdaribler, 189)

İbn-i Arabî eşyanın sırrı peşinde, sadece eşyanın değil safi anlamda İNSAN’ın SIRRI peşinde… HAKİKAT’i başa alan, önceleyen bir yol izler. Şöyle ki: O şeriatı, tarikatı, marifeti alır; HAKİKAT TEKNESİNDE erittikten sonra insanlara ikram eder. Bu ise ciddi bir hazımsızlık doğurur. Ve meselenin ölçüler nisbetinde yanlış anlaşılmasına sebeb olur. Oysa İmam-ı Rabbanî Hazretleri, hakikati, tarikatı, marifeti alır; ŞERİAT TEKNESİNDE erittikten sonra insanlara ikram eder. O hakikati, ilim erbabı yahut veli, havas yahut avam, herkesi bağlayan şeriat ölçülerinden geçirir ki, halkın aklında şüphe kalmasın.

İmam-ı Rabbanî Hazretleri varlığı üçe ayırır: Zorunlu, Mümkün ve İmkânsız Varlık.

Var olmak için kendinden önce hiçbir varlığa muhtaç olmayan varlığa “Zorunlu Varlık” derken, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının surete bürünerek oluşturduğu ve varlığı zorunlu varlığa bağlı olan şeylere ise “Mümkün Varlık” demiştir. İmkânsız varlık yani ‘mümtenü’l vücud’ ise, varlığı hayalen mevcud ve mümkün; ancak madden, reelde mevcud ve mümkün olmayan -kaf dağı, anka kuşu gibi-  varlıklardır.

Netice

Batı’nın maddeye kısmen hâkimiyeti neticesi, eline oyalansın diye oyuncaklar verilmiş çocuklar gibiyiz. Zihnimiz bir sürü gereksiz bilgi ile doldurulmuş. Çoğu zaman büyükler için hazırlanmış bu TEKNOLOJİK oyuncaklara kendi isteğimizle koşuyoruz. Belli ki, böyle olması biraz da hoşumuza gidiyor. Eşyanın sırrı peşinde koşanı, madde üzerine ilmî ve felsefî çalışma yapanı, derin tefekkürlere dalıp cemiyetin hizmetine en nadide keşif unsurları sokanları hep yalnız bırakıyoruz. Onların yaptıklarını tüketiyor, onların yaptıkları ile hayatımızı kolaylaştırıyor ama asla onları hazzetmiyoruz. Eşya bizi sıkıyor, düşünmek, fikir üretmek gereksizmiş gibi geliyor. Benzer durum Batı’da da var. Onca madde keşfine ve esir aldığı teknik gelişmeye rağmen ne bulduğundan haberi var, ne de niçin bulduğundan. Mütefekkirin eserinden bu mânâyı şekillendiren bir iktibasla yazımızı noktalayalım:

Batının kendi kendisini muhasebe ve murakabe ederken sorduğu sorular, tesbitler ve teşhisler... Mütefekkir Massignon:

— “Kalabalık bir orkestramız, zengin bir paletimiz veya çeşitli kaynaklarımız var. Kurnazlık ve ustalıkta o kadar çok şey biliyoruz ki, belki şimdiye kadar hiç kimse bunları bilmedi. Hayır! Bir şeyimiz eksik: DEĞİŞMEYEN PRENSİBİ BİLMİYORUZ, EŞYANIN RUHUNU TANIMIYORUZ, MEVZU HAKKINDA FİKRİMİZ DAHİ YOK... Notlar alıyoruz, geziler tertibliyoruz... Yazık, yazık... Bilgin oluyoruz, arkeolog oluyoruz, tarihçi, doktor, işçi veya zevk insanı oluyoruz; neden yapıyoruz bütün bunları? İyi, güzel de, KALB NEREDE? İLHÂM NEREDE? AĞACIN SUYU NEREDE? NE YAPMALI VE NEREYE GİTMELİ?”

Kalb nerede? İlhâm nerede? Ağacın suyu nerede? Ne yapmalı ve nereye gitmeli?.. Biz bir yana, bu suâllerin cevabını ünlü İngiliz tarihçi Toynbee veriyor:

-“İstikbâl İslâmındır! Denenmemiş bir o var!”(Salih Mirzabeyoğlu, İman Tefekkür, sh. 94)

Aylık Dergisi, 143. Sayı, Temmuz 2016

Kaynak: Editör:
Etiketler: Madde, Nedir, ve, Maddenin, Ötesinde, Ne, Var?, -, Ercan, Çifci,
Yorumlar
Haber Yazılımı