Haber Detayı
11 Aralık 2013 - Çarşamba 13:49
 
Medine Vesikası - Müberra Nur Kılıç
Tarih Haberi
Medine Vesikası - Müberra Nur Kılıç

İlk İslâm Devleti

Hicretin ilk yıllarında, çoğunluğun kabulüne göre 622 yılında imzalanan hukukî, siyasî ve sosyolojik birçok boyutuyla mühim bir belge olan “Medine vesikası”nı bu yazımızda inceleyeceğiz. Yazımızın konusu daha çok Anayasal bağlamda bir inceleme olacaktır. Çünkü aşağıda da görüleceği üzere, belge birçok maddesiyle ilk İslam Devleti’ni kurucu mahiyet göstermektedir. Bu incelemenin amacı, Vesika’nın yazıldığı dönemi aşan ilkelerine eğildiğimiz takdirde, bugünün konjonktürel şartları bakımından ortak bir toplum inşâsı ve birlikte yaşama kültürünü insan haklarına saygılı biçimde gerçekleştirmeye dair anlamlı bir tecrübe edinmektir. Zira belgenin –değinilecek olan- tartışmalı hukuki mahiyeti ne olursa olsun, yer ve zaman bakımından kaotik bir sürecin ürünü olması da önemlidir. Kendi dönemi içinde değerlendirilmesi de İslam Hukuku ve hukuk felsefesi bakımından önemlidir. Çünkü, döneminin kabile geleneğinden sıyrılarak nev’i şahsına münhasır bir toplum oluşturmuştur, bu anlamda bir inceleme, konumuz dışındadır. Çalışma, günümüz Anayasacılık birikimi ile belgenin insan haklarına dair koruma alanını ve dolayısıyla koruma mekanizmasını işaretlemekten ibarettir

Medine Vesikası’nın Ortaya Çıkışı

Hz. Peygamber (s.a) ilk kez 611 yılında Mekke şehrinde tebliğ görevini yerine getirmeye başladığında, türlü zorluklarla mücadele etmek zorunda bırakılmıştır. Yaşanan sıkıntılar sonrasında Habeşistan ve Yesrib (Medine) hicretleri gündeme gelmiştir. Pek tabiî Peygamber Efendimiz (s.a) bu hicretlerin gerçekleşme sürecini ferasetiyle yürütmüştür. Yani doğrudan bir yerleşme yahut sığınma olmayıp, çeşitli ön temaslar ve uygun zeminler hazırlandıktan sonradır ki, hicret gerçekleşmiştir. Medine hicreti anlamında hicretten üç yıl evvel başlayıp hicretle sonuçlanan bu evreye “Akabe Biatları” süreci denmiştir. İlk davette altı, ikincisine on iki ve son görüşmede ise yetmiş üç Yesribli imana kavuşmuştur. Yazılı bir belge olmamasına karşın, aktarılan rivayetlerle bu biatlar şu şekilde gerçekleşmiştir:

“Zorlukta ve kolaylıkta, sevincimizde ve üzüntümüzde itaat edeceğiz, bize karşı otoriteni kabul ederiz, işi(kamu görevini) elinde tutanlara karşı gelmeyeceğiz, nerede olursak olalım Allah konusunda (yolunda/uğrunda) hiç kimsenin kınamasından korkmaksızın gerçeği söyleyeceğiz.”

“Ey Allah’ın elçisi! Hem Allah için, hem kendin için, hem de Ashâbın için şart koş” Resullullah (s.a) şöyle dedi: “Rabbim için ona tapmanızı ve hiçbir ortak koşmamaınızı; kendim için kendinizi ve ailenizi koruduklarınızdan beni de korumanızı, ashâbım için de yardımlaşmanızı şart koşuyorum.” Dediler ki “Bu senin için, ya bizim için ne var?”Şu cevabı verdi: “Cennet var.” Dediler ki “Elini uzat”. [1]

Biatların aktarılan bu şekilleri, Yesriblilerin Efendimiz’in hem dini hem de siyasî reisliğini kabul ve teşvikleri bakımından önemlidir. Hem bu durum hem de Medine’nin genel nizamsız ve kozmopolit yapısı, özünde Müslümanların ve kurulacak İslam Devleti’nin lehine bir durum teşkil etmiştir.

Böyle nizamsız ve kozmopolit bu yere, temkinli ön temaslarla gelen Hz. Peygamber sadece bunlarla yetinmemiştir. Bölgeye Mekkeli Müslümanların da dahliyle oluşan son durumu görmek üzere nüfus sayımı yapılması emrini vermiştir. Peygamberin, Hicreti müteakip ilk yıl yaptırdığı nüfus sayımında tesbit edilen 1500 müslümandan ayrı 4000 kadar Arap ve bir o kadar da Musevi nüfus ki cem’an 10.000 kadar insan Yesrib’te yaşamaktaydı. [2]

Bu nüfus sayımıyla somutlaşan toplumsal bloklar arası ilişkileri geliştirmek yolunda Hz. Peygamber önce Müslüman blok arası bütünlüğü sağlamayı öngörmüştür. Dolayısıyla, Mekkeli Müslümanlar (Muhacirler) ile Medineli Müslümanlar (Ensar) arasında sosyal ve ekonomik bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis edilmiştir. Buna muâhât (kardeşleşme) adı verilir. Buna göre, her bir Muhacir bir Ensar’ın kardeşidir, her türlü konuda ona yardımcıdır ve fakat hiçbir Muhacir Ensar’a ekonomik bakımdan yük değildir. Şöyle ki, her bir Ensar geçim yoluyla ilgili bir ya da birkaç işi mevlası olan Muhacire devrediyor ve ortaya çıkan kâr aralarında pay ediliyordu. Kaynaklarda bahsedildiğine göre, başlarda vazedilen birbirine vâris olma durumu ise Peygamber (s.a) tarafından kısa süre sonra kaldırılmıştır.

Müslüman blok arasında sağlanan bu nizam, sulh ve sükun; daha sonra Hz. Peygamber tarafından, toplumun tamamına yayılacak ve ilk İslam Devlet teşekkülünü sağlayacaktır. Bu teşekkül içinde, tüm Müslim ve gayri Müslimleri “siyasi bir” olmayı öngören toplumsal yapı yani “ümmet” anlayışı tezahür etmiştir. Medine’deki dini-hukuki topluluklar arasındaki görüşmeler, Enes b. Malik’in evinde ve Hz. Muhammed (s.a)in başkanlığında yürütülüp söz konusu Vesika’nın bu görüşmeler sonucunda kaleme alınmıştır.

Medine Vesikası’nın İçeriğine Dâir

Ümmet anlayışının tesisi vesikanın ikinci maddesinde [4] “İşte bunlar(taraflar), diğer insanlardan ayrı bir ümmet (câmi’a) teşkil ederler.” demek suretiyle gerçekleşmiştir. Böylelikle, Vesika, din, dil, ırk ve sâir farkı gözetmeksizin imza koyan herkesi “eşit vatandaş statüsünde” kabul etmiştir. Üstelik bu, bölgede hâkim olan “kabilecilik” anlayışını da bozmaktadır, zira bölgede kabileler arası etkileşim ancak çatışma şeklinde olurken, bu sayede hep beraber sahip olunan bir statü ve eşitlik vardır, bu da bölge için devrim niteliğindedir. Ali Bulaç bunu “neysen osun” ilkesiyle bir varolmaya çağrı olarak niteler.

Bir devletin varlığından bahsedebilmek için temelde üç unsur vardır; ülke, insan topluluğu ve hâkimiyet. Bu anlamda vesika ilk maddesiyle devletin kurucu öğesi olan “nüfus”u somutlaştırmıştır; “Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir).”[5]. Ayrıca madde ile bölgede bulunan her bir cemaat vesikanın koruma ve kapsama alanına alınmıştır.

Kurucu unsurlardan olan “ülke” yani sınırlandırılmış, bölünmez kabul edilmiş toprak bütünlüğü ise md. 39 ile işaretlenmiştir; “Bu sahîfenin (yazının) gösterdiği kimse lehine Yesrib vâdisi dahili (cevf), harâm (mukaddes) bir yerdir.”

Bir diğer önemli unsur olan “hâkimiyet” konusu ise, özellikle üzerinde düşünülmesi gereken bir anlayışla gerçekleşmiştir. Yukarıda da değindiğimiz üzere, bu nizam arayışındaki beldeye Resulullah (s.a) ön görüşmelerle zemin hazırlayarak gelmiş, üstelik tâbi olanların reislik teşvikiyle gelmiştir. Bu vesikanın imza edilişinde ise, “katılım” odaklı bir anlayışla toplumsal birliği kurmaya çalışmıştır. Yani, otoriter ve totaliter bir durumdan katbekat uzak, tüm farklılıkların birer realite olarak kabul gördüğü, birbirinin alanına müdahale etmediği, üst makam tarafından birbirlerine karşı hukuken teminat altında olunan bir düzen anlayışı hâkimdir. Hâkimiyeti sağlayan madde ise, 23 maddedir; buna göre, Hz. Peygamber, ihtilaf hallerinde başvurulacak en yüksek makam olarak işaretlenmiş, dolayısıyla bir hâkimiyet belirtilmiştir. Toplumsal kabul ile yürürlükte kalan vesikadaki bu madde, toplumun iştiraki ile var olan bir egemenliğin işaretidir. Müslümanlar için bu zaten tabî bir durumdur ancak, Resullulah’a Yahudiler arası ihtilaflarda da başvurulduğu kaydedilmiştir. Örneğin zina yapan iki Yahudi hakkında Hz. Peygamber Tevrata göre recm cezası vermiştir. [6]

25. md. ve devamında ise, Yahudiler kabile kabile sayılarak hakları işaretlenmiştir. Bu bağlamda Yahudilerin dinlerini yaşama özgürlükleri vardır. Burada var olan “sizin dininiz size, benim dinim bana” anlayışıdır. Bazı kesimler bu maddeyi dinler arası diyalog süreci açısından değerlendirerek dinde orta yolu bulma arayışlarına dayanak aramakta iseler de, bu söz konusu dahi değildir. Zira metin bir bütün olarak okunmalıdır, md. 20/a’da “takva üzere olan müminler en doğru yol üzerindedir” denmek suretiyle, Müslüman cemaatin kendini konumlandırdığı yer burasıdır. Buradan bir dinler arası diyalog kaynağının çıkmayacağı açıktır. Efendimiz’in her türlü işinde ana çerçevesinin Kur’an olduğu nazarıyla; vesikanın ana kaynağı tabii olarak Kuran-ı Kerimdir, dolayısıyla diyalog çağrılarına Kuran’dan dayanak bulamayanların Vesikaya sarılmaları belgenin mahiyetinin “yorum” suretiyle anlaşıldığını(!) gösterir. Üstelik bu fıkıh bilgisinin de noksanlığına dalalettir ki, hiçbir sünnet Kurana ek bir husus olmayıp, bilakis her biri onu tatbik ederek açıklayıcı anlam ve değer taşır.

Vesika’nın Hukukî Mahiyeti Hakkında Görüşler

Medine Vesikası hukukçular ve ilahiyatçılar tarafından farklı farklı mahiyetlerde ve isimlerde anılmıştır. Vesikanın metnini ilk olarak Batı âlemine tanıtan Wellhausen “Skizzen und Vorarbeiten” adlı eserinde yaptığı Almanca tercümede, vesikada işaret edilen zümreler mensublarının haklarını ve vazifelerini tanzim eder, demektedir.[7] Bu özelliği belirtmesine rağmen Wellhausen, Vesikayı taraflar arası bir “sözleşme” (vertragt) olarak niteler. Buna rağmen, eserinde Hz. Peygamberin idaresi altında bulunan kimselere karşı bazı taahhütlerini ve programını gösteren siyasi bir beyanname (erlass) olması ihtimalini de tartışır.

Vesikanın basit bir mukavele olduğunu ileri süren Levy’e göre ise; bu Vesikada o devirde yazılı hususi sözleşmelerde olması gereken şahitlerin zikri ve karşılıklı yeminler yoktur ve o devirdeki kanunlar, bu şekil şartını kabul ettiğine göre, bu vesika o devrin ölçülerine göre mukavelename olmak vasfından mahrumdur.[8]

Bir diğer görüşe göre ise Vesika’nın anayasal nitelikte olmadığı ve bunu bu şekilde aksettirmenin iyi niyeti saflık derecesine vardırmak yahut da kötü niyeti saflık görüntüsü altına gizlemektir. Medine-t- ün Nebî (Peygamber Devleti)nin Anayasası Kuran ve Sünnet idi. Kuranı Kerim, yazılı anayasayı, hadisler ve fiili sünnet ise anayasal teâmülleri teşkil ediyordu. Museviler vs ile yapılan anlaşmalar, bu anayasa çerçevesinde meydana getirilen “konkordat” metinleri idi. Bu gibi metinleri dosta-düşmana karşı Anayasa diye ortaya çıkarmak ayıptır. Kur’anı Kerim’in insan haklarını eşsiz biçimde açıklayan ve güvenceye bağlayan ilkeleri varken bu gibi sözleşme metinleri anayasa olamaz.[9]

Bu görüşe cevâben denebilir ki; Hz. Peygamber bizzat şahsıyla her durumda Kuranın tatbik edicisidir, yani zaten Kur’anın sınırları dışında bir metine taraf olmayacaktır. O halde bu belgeye Anayasa niteliği vermek – verilir yada verilmez orası hukuki açıdan tartışılabilir olsa da- Kur’an-ı Kerim’e halel getirmez. Ayrıca, anayasalar fonksiyonları icabı kimi konjonktürel özellikler taşırlar, bu gibi kurallara işlevsellik kazandırmak amacıyla zamanın şartları çeşitli anlamlar verir yahud alır. Örneğin bir Anayasa’da haberleşme özgürlüğü kuralı içinde o zamanın iletişim aracı olan radyonun sayılması, buna daha sonradan mobil telefonların dahil olmasını engellemez. Bu açıdan bakıldığında Kur’an-ı Kerim’i Anayasa olarak tanımlamak onun zamansız ve mekansız oluşuna halel getirir. Kuran, tabi ki İslam Hukukunda her tür kaynağın üstünde ve asıl çerçevedir fakat salt Anayasa olarak nitelendirilemez.

Leone Caetani ise Annali D’ell Islam adlı eserinde, Vesikayı, siyasi bir cemaat tesisi yolunda bir teşebbüs olarak tanımlar.

Müellif Hamidullah ise vesikayı, yeryüzünde yazılı ilk Anayasa olarak tanımlar. Hamidullaha göre; Medine’de hicretten sonra son süratle tekevvün etmekte olan bir siyasi-içtimai yapı mevzu bahistir. Tabiatıyla bunun halli zarurî siyasî ve içtimaî meseleleri ortaya çıkmış ve “ülke”nin tayini, yabancılarla olan münâsebâtın tanzimi ve teşekkül eden bu siyasî câmia mensuplarının Devlet iktidarının mümessili Peygamber ile olan mali, kazaî ve askeri ilişkilerinde sahip oldukları haklar ve vecibelerin gösterilmesi zarurî olmuştur.1Hamidullah, S. Tuğ’un eserine yazdığı önsözde der ki “Anayasa, bir devletin faaliyetlerinin bütünüyle ilgilidir; diğer bir ifadeyle, dâhilî olduğu kadar hâricî bir münâsebet ve meselelerde de bir milletin faaliyetlerini içine alır. Medine’ye hicretini müteâkip çok geçmeden Hz. Peygamberin, bu şehirde kurmak istediği devletin anayasasını teşri etme işine el atması tesadüflere bağlanamaz. Bu, sadece İslam tarihinde yer alan bir İslam Devleti’nin Anayasası değil, aynı zamanda yeryüzünde yazılı ilk anayasadır.”[10]

Sonuç

Bu Vesika, yozlaşmış muhafazakârlıktan zarar görmüş Müslüman cemaatin Hicreti sonrasında, bir düzen ve nizam arayışının tezahürüdür. İçtimâi bakımdan sağladığı yenilikler, kabile anlayışından yek vücud bir toplum anlayışına geçilmesi ve farklılıkların barış içinde de bir arada bulunabileceği fikrinin yaşama aktarımıdır. Hukuki olarak, mahiyet tartışması bu özelliklerin yanında küçük bir konu olarak kalmaktadır. Zira, mahiyetine konkordato da desek, mukavele de desek, anayasa da desek; İslâm hukuku açısında mühim bir belgedir. İslâm Anayasa hukuku tarihinde incelenmelidir. Bugünün azınlık haklarına saygılı ve toplumsal barışı sağlamaya yönelik adımlarında da göz önünde bulundurulması gereklidir.

Anayasal bağlamda sağladığı koruma mekanizmasının işleyişi, toplumun iştirakini istişare ile sağlayarak, tepeden inme değil birlikte oluşturma ile her kesimin hakkının kendisine teslim edilmesi şeklinde gerçekleşmiş olması çalışmamızın temel sonucudur. Belge, bir egemenliğin iştirakle kabulünü, devletin ülkesinin sınırlarının belirtilmesini, hukuki üst makamı, toplumda var olan grupların tanınmasını ve haklarının somutlaştırılmasını kapsayarak bu görevi yerine getirmiştir.

DİPNOTLAR:

  1. Asr-ı Saadette Siyasî Konuşmalar, der. ve çev. Vecdi Akyüz, Dergâh yayınları, İstanbul Ekim 2004, s. 22

  2. Salih Tuğ, İslam Ülkelerinde Anayasa Hareketler, İrfan Yayınevi, İstanbul 1969, s.29

  3. Ali Bulaç, “Medine Vesikası Hakkında Genel Bilgiler, Birikim Dergisi, sayı 38-39

  4. Vesika metni esasında maddelere bölünmüş değildir, asıl hali bir bütün (kül) teşkil edecek şekilde düzenlenmiş olmasına karşın, belgeyi Batı alemine tanıtan Wellhausen “Skizzen und Vorarbeiten” adlı eserinde konularına göre 47 ayrı maddeye tasnif ederek incelemiştir, Hamidullah ise 52 maddede incelemiştir.

  5. Maddeler için bknz. Salih Tuğ, a.g.e , s. 25 vd.

  6. Nagihan Kocadağ, Hz. Peygamber Döneminde İslam ve Diğerleri Medine Vesikasının Sosyolojik Analizi, (MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Din Sosyolojisi Bilim dalı Yayınlanmamış Yüksek lisans Tezi), İstanbul 2007, s. 21

  7. Salih Tuğ, age., s. 42

  8. N. Kocadağ, agm, s. 6

  9. Hüseyin Hâtemî, Hukuk Devleti Öğretisi, 1.b, İşaret Yayınları, İstanbul 1989, s. 306

  10. M. Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1966, C. 1, s. 121-22; akt. Salih Tuğ, age, s. 43


 Aylık Dergisi 11. Sayı, Aralık 2013
Kaynak: Editör:
Etiketler:
Yorumlar
Haber Yazılımı