Haber Detayı
04 Mart 2014 - Salı 13:44
 
Mekan Anadolu, Zaman Büyük Doğu - Bilgehan Eren
- Haberi
Mekan Anadolu, Zaman Büyük Doğu - Bilgehan Eren

"Ebed müddet olmayan, rejimler tek hecelik;

Pazarlıksız İslâm'ın, sancağı Başyücelik!"

 

20. yüzyılın önemli liberal iktisatçılarından biri olan Galbraith'ın "İktidarın Anatomisi" isimli kitabından yapacağımız bu iktibas ve onun "önemli olan da budur" dediği hususu ilk önce sizlerle paylaşmak istiyorum:

‹‹Caydırıcı ve ödüllendirici iktidar türleri gözle görülür ve objektiftir. Buna karşılık, şartlandırıcı iktidar sübjektiftir. İktidarın bu türü söz konusu olduğunda, yönetenlerin ve yönetilenlerin, onun uygulandığının ille de bilincine varmaları gerekmez. Otoriteyi tanımanın, başkasının iradesine boyun eğmenin kaynağı, boyun eğenin yaptığı olumlu bir tercihtir. Bu tercih, ya eğitim ya da ikna yoluyla bilerek yaratılabilir; ki bu açık şartlandırmadır ya da içinde yetişilen kültürle benimsetilebilir; öylesine ki, boyun eğme tabiî, doğru ve geleneğe uygun görünür. Bu da zımnî şartlandırmadır. İktidarın bu iki türü birbirinden kesin bir çizgiyle ayrılamaz. Açık şartlandırma, farkına varılmadan zımnî şartlandırmaya dönüşebilir. (...) Şartlandırıcı ya da ikna edici iktidarlar, objektif, gözle görülür iknadan başlayıp bireyin sosyal çevresi içinde temel doğrular olarak görmek durumunda kaldığı nosyonlara kadar varan continum'a (homojen unsurlar bütününe) göre işler. Gördüğümüz gibi, bu iktidar açık da olabilir zımnî de. Birincisinden ikincisine geçildikçe, bir inancı açıkça ve kabaca benimsetme girişimi terk edilerek bu inancın farkına varılmaksızın, kendiliğinden yerleşmesini sağlayacak yollara başvurulur. Şartlandırmanın/iknanın uygulanması, açık şeklinden zımnî şekline doğru ne kadar gelişirse, toplumca o kadar iyi kabul edilmektedir. Önemli olan da budur.›› [1]

Galbraith’in söyleyedikleri bize 2010 yılında vizyona giren "Inception" isimli filmde yer alan şu tesbiti de hatırımıza düşürüyor. İnsanların rüyalarına-şuuraltlarına girip, fikir aşırmaya ve aşılamaya çalışan Bay Cobb şöyle diyordu: "Bir fikri kabullenmenin tek yolu, kendi bulmuş olmandır."

Elbette bir fikri aşılamak için en uygun yer, şuuraltıdır. Zira şuuraltı, mantığa göre değil, duygulara göre hareket eder. İtalyan iktisatçı ve sosyolog Vilfredo Pareto, öne sürdüğü yasalardan birinde de zaten buna dikkat çeker: ‹‹insan eylemlerinin büyük bir kısmının kökeninde mantıksal düşünme değil duygunun yer aldığına dikkat çekebiliriz.›› [2]

Böyle bir fikrî arka planda; ahlâk, şuur, aşk ve dilin, gizli ve/veya açık güçler tarafından iğdiş edildiğiGeorge Orwell'in "1984"ü, yahut günümüzün 2014'ü...

Ve yeri gelmişken, anlaşılmasını isteriz ki bazı hakikatlerin gecekondulara mahkûm edildiği, göz ve gönül planından ıraklaştırıldığı birkaç asırlık bir zaman dilimi içersinde, Büyük Doğu-İBDA Mimarları'nın, bu hakikatlerin aslına uygun saray inşa eden ulvi aksiyonları. Hayreddin Soykan'ın cümleleriyle:

‹‹Doğudan Batıya, Tasavvuftan Şeriata, maziden istikbâle, en yüksek fikir katmanından en dipteki fizikî âlem icablarına, fikirden sanata, hikemiyattan felsefeye, dinden ideolojiye, ferdden topluma, evden şehre, vatandan dünyaya, ilimden tekniğe, ezcümle “insan”ı ilgilendiren ve çevreleyen ne varsa tümünün tek tek “nabzının attığı” yerleri yakalayabilen ve “her şeyin her şeyle alâkası içinde” hepsinin birbiriyle olan “girift” münasebetlerini görebilen, görmekle kalmayıp gösterebilen, göstermekle kalmayıp kendi “insanca” nizâmının mimarîsini kurabilen, velhâsıl bu azîm “nizam” sarayını kurarken kendi altındaki usta, kalfa ve çıraklara da “parça” vazifelerinin usûlünü öğretebilen “baş mimar”lardır ONLAR.››

Buraya kadar izaha çalıştıklarımız, ‹‹değirmeni bilmek için suyu bilmek lâzımdır›› [3] anlayışı gereğiydi. İmdi böyle bir noktada, peşinen söyleyelim, kimse bizim gibi düşünmek zorunda değil. Ama müsaade edilsin, biz de başkası gibi düşünmek zorunda olmayalım. Aklımıza, vicdanımıza, inancımıza ipotek koymaya çalışılmasın. Biz de bildiklerimizi, gördüklerimizi ifade edelim. Üstad Necib Fazıl; ‹‹Birşeyin, vücut bulması, özünü zıdlarından tasfiye etmesi, bu cehdi hiçbir ân kaybetmemesiyle kaim... Çöplükte gül bahçesi, cehennemde fıskıye düşünülemez.›› [4] der. Mütefekkir Mirzabeyoğlu da -mealen-, "İnsan ben-biz dediği ân, kendi dışındakileri de ifade etmiş, işaretlemiş, sınırlamış" olacağını vurgular. Aradaki bu sınır, siyah ve beyaz kadar lüzumlu, tatlı ile tuzlu su gibi de karışmaması elzemdir.

Söylediklerimizden kimler rahatsız oluyor, aşağı yukarı bunları da biliyoruz. Sınıf, zümre, parti, cemiyet meselesi bir tarafa, rahatsız olanların büyük bir kısmını "günün adamı" olma heveslileri oluşturuyor. HaniÜstad diyordu ya, ‹‹Çatlıyorsun, patlıyorsun, kuduruyorsun, tepiniyorsun! Çünkü bizim şahsiyetimiz var, senin yok! (...) Sen bugünü kazansan bile biz yarını mutlaka fethedeceğiz!›› [5] Bugünün sözde kazananı, bu şahsiyetsiz tiplerdir ki aynı zamanda günün adamlarıdır. Diğer taraftan baktığımızda, günün adamı olmak bir bakıma "gücün adamı" olmaktır ve tüm karın ağrıları da bu noktada başlamaktadır. Nasıl ki "üstün oluş" için çile çekmek başka, dünyalık için karın ağrısı çekmek başkaysa, -yani her sancı aynı keyfiyet ikliminin tezahürü değilse- günün adamı olmaya çalışmakla, hakikatin adamı olmaya çalışmak da birbirine zıt mânâ belirtir. Restoranlardaki "günün mönüsü" gibi, "günün adamları" da her devrin masasında yer almak için atmadıkları takla kalmaz. Misal, biri vardır, geçmişte falan partidedir, dün başka bir partide, bugün de filancasında... Bu örneği, teşkilâtlarda, cemaatlerde, cemiyetlerde, derneklerde farklı şekillerde müşahede edebilirsiniz. Kasa ve masa neredeyse, bunlar oradadır. Ve bunu da büyük bir pişkinlik, koca bir ikiyüzlülük ve son derece de dalkavuk bir tavırla gerçekleştirirler. Öyle ya, soytarılar meclisinde, en çok alkışı alan, sarayın dalkavuğu olur. Lâkin, bir yapı içinde günün adamı olma koşulları sona mı erdi, bunları hemen başka bir yerde görürsünüz. İstifadelerinin bittiği yerde, onurlu (!) istifacı olurlar. Kendini topluluk içinde dua ederken "zoom"lasın diye, kameramanlarla anlaşanlar mı dersiniz; yoksa büyüklerine yaltaklanmak için elindeki maddî ve mânevî imkânı -bilerek- haince sarf edenler mi dersiniz... Ezcümle bunların her türlüsü, tek bir taraftır. Malûm, "Öküzlerle domuzlar konuşabilselerdi konuları hep ot ve yem üzerine olurdu." Bu tarafın birlikteliği, açıkça ifade edelim, bir ideal, ulvî bir dâvâ etrafında kenetlenmek değil, bir kazanç ve paylaşım kartelidir.

Diğer taraf ise, güne değil, hakikate râm olanlardan teşekkül etmiştir. Zira iyi bilinir ki devran döner, gün değişir, fakat hakikat değişmez. Nice şahlara, sultanlara kalmayan bu dünya, güncel hesab tutanların da, hesabını bir yerde sonlandıracaktır. Adalet timsali Halife Hazret-i Ömer valileri bir beldeye göndereceği zaman onlara şöyle ihtarda bulunurdu:

"Bir noktaya gelirsiniz ki, vereceğiniz hüküm halkın takdirine muhalif olabilir. O zaman, zinhar Hakk'ın yolundan caymayınız. Unutmayınız, beşer yanılır. Onların takdiri için, yetkili bu yanılmaya eyvallah ederse, halk gerçeği anladığı zaman, kendi yanılmasını hesaba katmayarak bir zaman önce başının üzerinde taşıdığı yetkiliyi, ayaklarının altına almakta tereddüt etmez."

Gündemin "fast food" kültürüne uygun bir şekilde hızla değişmesi ve güncel hadiseler üzerine bir muhakeme yapacakken, elden kaçıp gittiği de herkesin malûmu. Bu birazcık da kasıtlı yapılan bir şey. Örneğin, bir yetkili, bir açıklama yapar; ertesi gün görürüz ki bir diğeri tersi yönde bir açıklama yapmıştır. Tamamen bir "hokus pokus"tur sergilenen, politik bir illüzyondur. Ve işte o politikadır ki -Achille Tournier'in ifadesiyle- "Çıraklığa ihtiyacı yoktur. Çünkü yapılan hataların faturasını çoğu zaman başkaları, halk öder." Bir dönem düşman bilinenler, bir zaman sonra dost olur, pazarlıklar yapılır. Bir dönem yandaş olanlar ise, bir zaman sonra düşman ilan edilir. Mütefekkir'in Marifetname'sinde şöyle bir cümle geçer: ‹‹Ahlâkî ve dinî değerler gevşemeye başladı mı, bir yurda veya bir sınıfa körü körüne bağlılık ortaya çıkarak, Allah'a bağlılığın yerini almaktadır.›› [6]

Evet, yaşanmakta olanın temel saiki tam olarak budur. Yaşanan süreç, yüce bir ideal kavgası değil, bir menfaat savaşıdır. İstenildiği kadar ulvî soslar serpiştirilsin, derin mânâlar yüklenmeye çalışılsın. Ne diyordu Montaigne; "İnsanoğlunun en zor savaşı kendisi ile olandır. Çünkü tarih, dünyayı yenenlerin, kendi zaafları önünde çöküşleri ile doludur."

Bu noktada, zaaflar ve çöküşler dediğimiz zaman, "sağlam irade" meselesini, sadece bir kişiye, tek bir lidere mal ederek okumak da büyük bir hatadır. Diyelim ki bir takımda, kaptan çok iyi bir oyuncudur, peki onun iyi oyuncu olması, takımın diğer oyuncularını nereye kadar kurtarır? Yahut bir kişi, yürümekten bile aciz bir takımda, tek başına kaç maç çıkarabilir, kazanabilir? Kaldı ki hepsinden önemlisi, bu takımın kadrosunun yapıcısı kimdir? Hâsılı, Büyük Doğu'nun ifadesiyle, "maddesine tasarruf edemeyen ruhu, biz ruhçuluktan saymayız."

Bu perspektif doğrultusunda, dünün operasyon yapılan gruplarıyla, bugün al takke ver kravat durumunu hatırlamakta fayda var. Ve yaşanan süreçleri sadece tek bir sebebe (cemaat yahut birleşik güçlere) indirgemek, onu kara, kendine ak demek de bizce en hafif deyimiyle, kolaycılıktır. Bu aslında nefs muhasebesinden kaçmanın, özeleştiriyi bir kenara bırakmanın, vicdanını tıkamanın, "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak" diye yıllardır haykıranlara kulaklarını kapamanın, basit ve kaba bir yoludur. Zira güneşte başını kuma gömen, sadece kendisine gece eder.

Şunu aynel yakin biliyoruz ki, o "sağlam irade"ler (!); ihaleleri, makamı, vip tatilleri, hatunları, parayı, şunu bunu görene kadar. Bunun bir dünya görüşü etrafında şekillenen- şuurlanan bir ahlâk dâvâsı olduğunun anlaşılmasını isteriz. Ve sanılanın aksine ferasetin, klasik anlamda unvanlarla ve diplomalarla da alâkası yoktur.

Şöyle ki; geçtiğimiz günlerde Hakkın rahmetine kavuşan Rabia Teyze, yıllar öncesinde anlatmıştı, Hacc'a gittiğinde şöyle bir söz etmiş: "Ey Müslümanlar. Bu binalara-otellere hayran hayran bakmayın. Dağa, taşa, çöle bakın. Kâbe'ye bakın. Allah Resûlü bunlara baktı." İlkokul mezunu bile olmayan bu haysiyetli kadının eriştiği hakikat aşkı nerede; Batı'nın tornasından kafası çıkmış bugünün çifter diplomalı cahilleri nerede...

Mütefekkir bu mânâ üzerinden harikulade bir levha aktarır:

‹‹Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin bağlılarından, Üstadım'ın dostu Muhib efendi... Söz onundur:

-"İslâm, zıtlar arasında muvazeneyi bulmanın üstün nizâmıdır... İslâm, kılı kırk yarmanın değil, kırk bin yarmanın rejimi; düşün ki Allah'a karşı işimiz ne kadar zor!"

Hadi göreyim, değme fikir ulaşsın; bu tahsil görmemiş "vehbî" bilgiyi gösteren adama... İşte müminin feraseti budur; "ahmaklıkla müminlik barışmaz" dediğimiz budur... ›› [7]

Meselenin tüm mânâları kuşatıcı, İslâm dâvâsının bir ahlâk davası olduğunu, Allah Resûlü'nün "Ben güzel ahlâkı tamamlamaya geldim" düsturunu başa alırsak; gündemdeki konular şu veya bu, yahut uluslararası bir operasyon, bunlar olsa da, olmasa da, bizce ortalıkta öncelikle ahlâkî bir erozyon olduğu açıktır. Tıpkı AIDS gibi. Kişi AIDS kapmışsa, yani bağışıklık sistemi çökmüşse, sonrasında AIDS'ten değil, basit bir grip virüsünden ex olmaktadır. Zira ölçü bellidir; ‹‹Liyâkat azalınca emanet alınır.›› [8]

Bugün yaşanılan kördüğümün sebebini yıllar öncesinden Büyük Doğu Mimarı şöyle ifade eder:

- ‹‹400 yıldır, anlayamadığımız, bilemediğimiz, göremediğimiz, örgüleştiremediğimiz, seçemediğimiz, yapamadığımız, duyamadığımız, sezemediğimiz, bulamadığımız, eremediğimiz, kendi öz kaynağımızdan ibaretti ve bu kaynak her evin içinde, her köyün ortasında ve her şehrin meydanındaydı. Bilemedik, göremedik, anlayamadık. Tek cümleyle her şey, evet, tek zerresi feda edilmez bir bütün halinde İslâma nüfuz etmekti. Edemedik. Nüfuz edilecek olan buydu, nüfuz edilecek olan budur!›› [9]

Ne piyasaya, ne meclise, ne yargıya, ne şuna, ne buna nüfuz... Önce maveraî bir dünya görüşüne, ideolocyaya nisbetle, ahlâka nüfuz! Bu olunca zaten, hepsi olacaktır. Bu olmayınca, diğerleri olsa da, olmuş görünse de, bugünkü gibi ol(a)mayacaktır! Ve bundan dolayıdır ki, bugün adeta borsaya kote olmuş bir Müslümanlık, döviz kotasyonlarına endeksli bir ahlâk anlayışı husule gelmiştir. Operasyonlarla ile ilgili, sürekli ekonomiden dem vuranları duyunca aklımıza şu sualler düşüyor: "Gerçekten kaygı, rahatsızlık, piyasa bozulacak, garib-gureba ne olacak mı; yoksa, düzen bozulacak, makam gidecek, makam arabası alınacak, ihaleler falan duracak mı? Yani bu ulvî bir dâvâ adına mı söyleniyor, yoksa adi nefs kaygılarıyla mı?.."

Beylik kuran Bey'in, Osman Gazi'nin "Bizim mücadelemiz kuru kavga ve cihangirlik meselesi değil, İlayı Kelimetullah dâvâsıdır." ölçüsü bir yana, yine biliyoruz ki, dâvâ adına yola çıkanlar, öğrencilik yıllarında dinledikleri, söyledikleri "Şehid tahtında Rabbe gülümser / Ah binlerce canım olsaydı der" marşları, makam sahibi olunca ânında değişmekte, vakıf şemsiyesi altında Batı kültür emperyalizminin mümessili "pop star"lara sahne vererek ve alkollü mönüler sunarak dünyalık peşinde koşturmaktadırlar. İçleri zerrece titremeden onlar bu kutsal (!) işlerini büyük bir şevk ile yürütürken, 33 Müslüman da cezaevine haksız yere ama kahramanca yürür. Bu örneğe daha onlarcasını eklemeden, bu noktada soralım: Falanca partinin, filanca locanın adamları da gelse, aynı şeyleri yapacağına göre, cidden merak ediyoruz, sözde değil, özde bu "sağlam irade"yi biz ne zaman, nerede göreceğiz?..

Ve işte tam bu noktada bizim için bir ölçü:

Allah Resûlü'nün "Hakk O'nun lisanıyla konuşur" buyurduğu Hazret-i Ömer, birini metheden kimseye üç şey sordu:

- "Sen onunla hiç komşuluk, yolculuk veya ticaret yaptın mı?"

Muhatabı üçünü de yapmadığını söyleyince:

- "Zannedersem, sen onun camide Kur'an okurken başını salladığını gördün!" dedi.

Şahsın, "Evet ya Ömer! Benim gördüğüm öyle idi" ifadesi üzerine Hazret-i Ömer:

- "O zaman o kişiyi methetme! Zira ihlâs, kulun boynunda değildir!" buyurdu.

Evet "sağlam irade" deyince aklımıza Halid bin Velid geliyor. Hazret-i Ömer'in "Analar Halid gibisini doğurmadı" dediği, Allah'ın Kılıcı... Halid bin Velid, kumandanlığa geldiğinde üzerinde ne elbise varsa, görevi bıraktığında da üzerinde o vardı... Yani arsa, kutu, yat, kat, saat falan yoktu. İşte ahlâk! İşte bulunması, varılması, erişilmesi, uygulanması gereken ölçü.

Lekesiz-pazarlıksız-samimi ve pürü pak bu mânâ iklimi üzerinde beliren binlerce tablo arasından bir tablo daha:

Ebu Zer Gıfarî... Allah Resûlü'ne ‹‹Biy'atinde, kendisine ne kadar acı söz söylerse söylesinler, lisanını muhafaza edeceğine, dilini doğruda kullanacağına ve aslâ yalan söylemeyeceğine söz vermişti. Ömrü boyunca bu ahdine sadık kaldı.

Bu bakımdan Allah'ın Resûlü buyurdular:

"- Dünya'ya Ebû Zer'den daha doğru kimse gelmedi."›› [10]

İşte o Ebu Zer... Muaviye'nin şikâyeti üzerine Hazret-i Osman döneminde görüşlerini açıklamaması için uyarılır ve vazgeçmeyince Rebeze'ye sürgüne gönderilir. İlim şehrinin hikmet kapısı Hazret-i AliEbu Zer'e şöyle der:

- ‹‹Ey Ebu Zer! Sen, Allah için kızdın; kızdığın kişiden um! Topluluk, dünyaları için senden korktu; sen ise dinin için onlardan korktun! Onlara senden korktukları şeyi bırak ve korktuğun şeyle onlardan kaç. Onları menettiğin şeye ne kadar ihtiyaçları var! Seni men ettikleri şey için ne kadar zenginsin! Yarın kimin kazançlı, kimin daha hasetçi olduğunu bileceksin. Gökler ve yerler bir kulun üzerinde birleşse ve o kul Allah’tan korksa, Allah onun için göklerden ve yerlerden bir çıkış meydana getirir. Sana ancak hak arkadaşlık yapar; seni ancak batıl yalnız bırakır. Onların dünyalarını kabul edersen seni severler; ondan alırsan sana güven verirler.›› [11]

Yıllardır bu ülkede siyasîsinden, sivil toplumcusuna kadar herkes “kurtuluş savaşı” şartlarında olduğumuzu söyler durur. Ama bunun nasıl bir kurtuluş, kimden, ne için, hangi büyük gayeye ulaşmak için "kurtuluş" olduğu da hep muallâk kalır. Biz o ideali, şimdi İdeolocya Örgüsü'nün Mimarı'ndan dinleyelim:

- ‹‹Gerçeğimiz tektir! Bütün vatanı kuşbakışı gören bir dağın tepesine çıkıp bütün vatanı fıkırdatacak; ve (Serkldoryan)daki baydan Ağrı dağındaki çobana kadar bütün kulakları yırtacak kuvvetle haykırmak borcunda olduğumuz tek gerçek: Ahlâk yaramız, beynimizden topuğumuza kadar işlemiştir; asıl bunun kurtuluş savaşına muhtacız.›› [12]

Ve son söz İBDA Mimarı'ndan:

- ‹‹Dünyada bugünkü siyasî ve içtimai ihtilaçların bütün illet ve müessirlerini tartarak, tanıyarak, anlayarak ve bütün tarih seyri boyunca kendi nefs muhasebemizi dibine kadar yapmış, kendimizi bütün zaaflarımız ve kuvvetlerimizi tespit etmiş olarak, yepyeni bir ruh, mefkûre ve nizâm yekpâreliği içinde yeniden doğmamız lâzım... Dünya ne oluyor ve biz ne olacağız? Boşlukta mekân işgal etmek hakkımızı hangi şahsiyetli dünya görüşüne istinad ettireceğiz ve manevî "Ortak Pazar"a hangi öz malımızı sürebileceğiz? Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra "Yeni Dünya Düzeni" adı altında rakipsiz olarak pazarlanan eski liberalizm ve demokrasi nizamı, başta Amerika ve yamacında Avrupa'nın patronluğunu tescil mahiyetinde hükmünü hâkim kılmaya çalışırken, kâfirlerin gönüllü alçaklığı bir yana, "onu babam da bilir!" hesabı kuru kuru "İslâm!" demek yeter mi? Elbette İslâm; ama "nasıl" ve "niçin"ini göstermek şartıyla!..›› [13]

"USTADA KALIRSA BU ÖKSÜZ YAPI,

ONU SÜRDÜRMEYEN ÇIRAK UTANSIN!"

Başyücelik'e doğru!.. Mekân Anadolu, zaman Büyük Doğu!..

 

DİPNOTLAR:

[1] John Kenneth Galbraith, İKTİDARIN ANATOMİSİ, Hece Yayınları, İstanbul 2004, s. 33,34,37,38

[2] Vilfredo Pareto, SEÇKİNLERİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ "Kuramsal Bir Sosyoloji Uygulaması", 2. Basım, Doğu Batı Yayınları, İstanbul 2010, s. 27

[3] Tolstoy, HAYAT ÜZERİNE DÜŞÜNCELER, 4. Basım, Furkan Yayınları, s. 12

[4] Necib Fazıl, İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 508

[5] Necib Fazıl, HÜCUM VE POLEMİK, 2. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 99

[6] Salih Mirzabeyoğlu, MARİFETNAME "Süzgeç ve Şekil", 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2007, s. 200

[7] Salih Mirzabeyoğlu, ÜÇ IŞIK "Sohbet - Konferans", İBDA Yayınları, İstanbul 1996, s. 35

[8] Osman Nûri Topbaş, HİZMET VE ÂDÂBI "Medeniyetimizin Fazilet Zirvelerinden", Erkam Yayınları, İstanbul 2008, s. 173

[9] Necib Fazıl, İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 102

[10] Necib Fazıl, PEYGAMBER HALKASI, 8. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 199

[11] Hazret-i Ali, NEHCÜ'L BELÂĞA, Beyan Yayınları, İstanbul 2006, s. 199

[12] Necib Fazıl, İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ, 9. Basım, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1997, s. 99

[13] Salih Mirzabeyoğlu, BAŞYÜCELİK DEVLETİ "Yeni Dünya Düzeni", 2. Basım, İBDA Yayınları, İstanbul 2004, s. 8

Aylık Dergisi 113. Sayı, Şubat 2014

Kaynak: Editör:
Etiketler: Mekan, Anadolu,, Zaman, Büyük, Doğu, -, Bilgehan, Eren,
Yorumlar
Diğer Haberler
Haber Yazılımı