Haber Detayı
01 Mayıs 2019 - Çarşamba 13:18
 
Mektuplar - Zeynel Abidin Danalıoğlu
Edebiyat Haberi
Mektuplar - Zeynel Abidin Danalıoğlu

Gözleri pencerede, kendinden geçmiş, elinden hayatı alınmış, ruhu vücudundan çekilmiş gibi, boş gözlerle pencereden gördüğü manzaradan daha uzak, bilinmez bir noktaya bakıyordu. Etrafındaki hiçbir şeyin farkında değildi. Gözleri yavaş yavaş aşağı doğru kaydı, ayaklarının altında serili halıya baktı. İçli içli ağlamak istiyor, fakat bir türlü kendini bırakamıyordu. Sevdiği adamın son sözleri geldi aklına: “Metin ol!”


Söylemek ne kadar kolay, yapmak ne kadar zor. Endişe duymamak mümkün mü? İnsanda endişe duygusu olmasa yaşayabilir mi veya insan olabilir miydi? Sevdiği adamın alınıp götürülüşü tekrar tekrar gözünün önüne geliyor ve her defasında kalbine bir ok saplanıyordu. Bahçe kapısının kapandığını duydu. Hiçbir tepki vermedi. Kim gelmişti, acaba zili çalmış mıydı, bunları çok sonra düşünebildi. Hiç bozulmamış yatağın üzerinden kalktı ve kapıya doğru gitti. Elini kapı koluna attı ama hemen açmadı. Erkete deliğinden dışarı baktı. Kimse yoktu, kapıyı açtı ve küçük bahçenin her iki tarafına baktı. Çocuklar kaçan toplarını almak için girmiş olmalı, diye düşündü. Kapıyı kapatırken küçük posta kutusunun ucundan sarkan beyaz zarfı gördü. Uzanıp aldı, kutunun içinde de zarflar vardı. Kapağı açtı ve iki zarf daha gördü. Hepsinin üstünde kocasının hemen tanıdığı el yazısı vardı. 


Tatlı bir telaşla hemen içeri girip kapıyı kapattı. Elinde sıcak bir ekmek varmış gibi, sıkı sıkıya tuttuğu zarflarla koşar adım mutfağa gitti ve masa başına oturdu. Bir çocuk gibi, önce hangisini açacağını bilemeden bir süre zarflara baktı. Sonra aynı anda niçin üç tane mektup aldığını düşündü. Sonra zarfların üzerindeki damgalara baktı. Mektuplar farklı tarihlerde postalanmışlardı. Kıyamadı zarfları yırtarak açmaya. Tezgâhtan bir bıçak aldı, zarfı incitmemeye çalışırcasına dikkatle kesti. İçinden mektubu çıkarmadan evvel zarfı kokladı. Gözlerini kapatmıştı; bütün varlığıyla kocasını karşısında görür gibi oldu. Elindeki zarf içindeki acıya biraz serinlik katmıştı.


Hemen okudu ilk mektubu. Kocasının yazdıkları kısaydı. İyi olduğunu söylüyordu. “Ben senin tanıdığın adamım ve bunların bir iftira olduğunu herkes anlayacak. Sakın üzülme ve kimsenin önünde başını eğme”, diyordu.  Bu kalbini burktu biraz. Acaba kocası kendisinin ona inanmadığını mı düşünüyordu? Ondan hiç şübhe etmemişti ki. Gazete de resmini gördüğünde bile o yüzün ne anlatmak istediğini hemen anlamıştı. Fakat gazetede “Utanmadı, yüzünü gizlemedi!” yazmışlardı. 


Hemen ikinci mektubu açtı; bu da kısa bir paragraftan ibaretti. Kısaca içeride kaldığı yeri tarif etmişti. Şartları anlatmıştı. Kocası sanki oradan gün gün haber geçiyordu. Kendisini teskin etmeye çalışan şu son sözle sarsıldı: “Metin ol!” Duvarlar arkasına hem de bir iftira ile düşmüş olan adam, o şartlar içinde teskin edilmesi gereken kendisi olmasına rağmen, dışarıda bıraktığı sevdiğini teskin ediyordu. 


Üçüncü mektup biraz daha uzundu fakat tam bir sayfa bile tutmuyordu. Orada günün doğumundan bahsetmişti adam; “İlk defa gün doğumunun bir duvara vuran güneş ışığından takib ettim” diye yazmıştı. Hayatına, sanki orada uzun süre kalacakmış gibi çeki düzen vermeye çalıştığından bahsediyordu. Bu badireyi atlatana kadar birikmiş paralarını kullanmasını istiyordu kadınından. Mektubun sonunda kocasına olan itimadı o kadar arttı ki, bunun çok uzun sürmeyeceğine kani olmuştu: “Çakalların krallığı üç gün, aslan tacı olmasa da asaleti daimdir. Çakallar hırslarından nihayet birbirlerine düşerler. Bana bu tuzağı kuranlar da aynı akıbete uğrayacaklar.”


Adam bir dairede memurdu. İrtikâbla suçlanıyordu. Daha ilk ândan itibaren büyük bir metanetle kendisini gözaltına almaya gelen memurları dinlemiş, alınıp götürülürken başı dik mesai arkadaşlarının gözlerinin içine bakmaya çalışmıştı. Fakat diğer memurların hiçbiri onun kadar cesur olup yüzüne bakamamıştı. Aslında adamın içi içine sığmamıştı polislerin arasında giderken. Onlara alçaklıklarını yüzlerine karşı söylemediği için kendine kızmıştı. Kendisine bu tuzağı kuranların adı gibi biliyordu en yakınındakiler olduğunu. Savcıyı da sadece dinlemişti. Kendini savunmayı zül addediyordu. Savcı da haklıydı, hiçbir şeyi araştırmadan sadece bir takım evrak ve verilen ifadelere bakınca bütün delillerin kendisini işaret ettiği görülüyordu. 


Günler geçiyordu. Fakat adam kadını bir gün bile mektupsuz bırakmamaya çalışıyordu. Hapiste sanki hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş gibi, bütün parasını kâğıt, zarf ve posta masraflarına ayırıyordu.  Adam bunu günlük ihtiyaçlarından daha mühim görüyordu. Ne kadar çok mürekkep kâğıtlara akarsa kendinde o kadar canlılık hissediyordu. Yapabileceği daha iyi ne olabilirdi, bu soruyu kendine sormuş, fakat başka bir cevap bulamamıştı. 


Kadın her hafta mektupları almaya devam etti, fakat mektuplar kocasının yazdığı gibi günü gününe karısına ulaşmıyordu. Ya ikisi üçü veya dördü bir arada geliyordu. Kocasının attığı tarihler ayrı günlerin tarihlerini taşıyor olsa da mektuplar hep aynı tarihlerde postaya verilmiş oluyordu. 


Bir gün kapısı çalındı. O günden bu yana çok arayıp soranı yoktu. Her zil ses duyuşunda ya kötü bir haber ya bir müjde ümidiyle yüreği yerinden oynuyordu. Sevinçli bir haber almak duası dilinde kapıya koştu. Kapıyı açtığında mektuplarını kapısına bırakıp giden ellerin sahibi ile karşılaştı. Postacının elinde zarflar vardı. Ama onu resmi kıyafeti içinde görür görmez yüzü düştü. Postacının ağzından felaket haberi duyacakmış gibi, nefesini tutmuş, kendini en kötüsüne hazırlamaya çalışıyordu. Hayalinde canlanan ilk şey kocasının yüzü oldu. Fakat postacı hiçbir şey söylemedi; mahcup bir yüz ifadesi ve büyük bir ihtiramla zarfları kadına uzattı. Kadın zarfların üzerine baktı ve yüzü aydınlandı. Kocasının el yazısı onu ânlar içinde kopan fırtınanın telaşından kurtarmıştı. Resmi bir evrak alacağından korkmuştu. İyi günler, dileyen postacı bahçe kapısına doğru ilerlerken arkasından kapanan kapı sesi ile nicedir tuttuğu nefesini koyverdi. Bahçeden çıkar çıkmaz dönüp eve baktı. Kadının mutfak penceresinden görünen silueti acele acele zarfları açmaya çalıştığını belli ediyordu. 


Postacı sırf kadını görmek için bilerek zili çalmıştı. Merak ediyordu. İlk günler rutin işi olarak teslim ettiği mektupların ardı arkası kesilmeyince bu sevilen kadını görmek için büyük bir arzu duymuştu. Biraz daha zaman geçince onun mektuplarını çantasında ayrı bir yere koymaya başlamıştı. O zarfları itina göstererek taşımayı kendine vazife biliyordu. Fakat bir süre sonra diğer bütün postaların da kendi asli vazifesi olduğunu hatırlayarak kısa bir muhasebe yaptı, artık onlara da aynı itinayı gösterecekti. Kendini artık çok mühim bir vazifenin adamı olarak görüyordu. O mektuplar kendisine emanetti.  Emanete sahib çıkmanın ne demek olduğunu ilk defa idrak ediyormuş gibi kendini bu zamana kadar nasıl bir iş yaptığının anlamamaktan dolayı ayıpladı. 


Postacı kendi hâlinde bir adamdı. Kırkını çoktan geçmiş, hayatındaki birçok şeyi sırf adet üzere bulduğu şeyler olduğu için yapmıştı. Büyüttüğü iki çocuğunun durumları da bundan farksızdı, evlenmek gerekmişti ve evlenmişti; çocuk sahibi olması gerekmişti, çocukları olmuştu; çünkü etrafından böyle görmüştü. Gerçekten de birçok şeyi belli alışkanlıklar çerçevesinde yapmıştı. Başka bir çevre içinde yetişmiş olsa belki de şu ânki hâlinin tam tersi bir adam olup çıkacaktı. Ama tabiatı itibarıyla iyi bir adam olduğu da söz götürmezdi. Sadece kendi halinde yaşıyor, kimsenin dalgasına taş atmıyordu. Karısı da çekilir cinstendi, birbirleriyle uyuşmuşlardı. Büyük ihtimalle ömürlerinin sonuna kadar aynı yaşayış içinde olacaklardı, fakat postacının aklına ömründe bir defa olabilecek bir şey gelmişti; biraz daha ince düşünerek bütün hayatını alt üst edecek bir durumla karşılaşmıştı. Artık yemek sofrasında karısının sorduğu sorulara cevap verirken adamla kadını düşünüyordu ve tabii mektupları. Ne yazıyordu acaba mektuplarda? Nasıl bir haber vardı ki, her seferinde kadının yüzü güneş gibi açıyordu. 


Postacı işi bittiğinde her zaman gittiği çarşının girişindeki çay ocağında bir iskemleye oturdu. Sırtını dükkânın kolonlarından birine verdi. Buraya gelince kimseyle konuşmaz, bir bardak çay içer kalkardı. Çayını beklerken kadın ve adamı düşündü. Birdenbire hayatında mühim  hâle gelen bu iki insanın arasındaki bağa gıbta etti. Kendi hayatında da böyle bir şey aradı. Evini, ailesini düşündü; ama hayır ikisini birbiriyle kıyas edemedi. Fakat başka bir bağ vardı. Onlar nasıl birbirine bağlıysa, bu bağı kuran vasıtalardan biri de kendisiydi. Bunu düşünmek bile onu mutlu etmişti. Hayatında onu burada otururken bir defa bile bu kadar mütebessim bir çehre ile otururken gören olmamıştı herhalde. Ocakçı ona çayı verirken,  gülümseyen postacıya tuhaf bir şekilde baktı. Postacı bunun farkında bile değildi. Yeni sevdalanmış delikanlılar gibi, dünyadan bihaber oturuyordu. 


Postacı kadının da adama mektup yazmaya başladığını bilse ne düşünürdü acaba? Kadın cesaret abidesi bu adama kendisini düşünmekten başka bir şey yapmayan erkeğine, ne sevgi cümleleri kurdu ne de şiirler yazdı. Kocasındaki yürekliliğin bir benzeriyle ona metanet aşılamaya çalıştı satırlarında. Kırgın bir edayla “Ben senden başka kimin sözüne güvenebilirim ki?” diye yazmıştı.  Gönlünden kopanların büyük bir arzu ile kâğıda dökmek istiyor, fakat arada başkalarının da bu satırları okuyacağını bildiğinden kendini tutuyordu. Ne zordu sevdiğine sevdiğini söyleyememek. Onu bir defa ziyaret etmiş, fakat konuşamamıştı. O duvarlar sanki adamın değil de, kendi etrafında örülüymüş gibi, hapsedilen kendisiymiş gibi, kuru bir takım sorulardan başka bir şey soramamıştı. Şimdi mektuplarında da bunları itiraf edemiyor, hasretin ve sevmenin ne demek olduğunu bu zoraki ayrılık sayesinde anlıyordu. 
Postacı, adamın mektuplarını kadına taşıdıkça üzerinden yük kalkmış gibi rahatladığını hissediyordu. Bir kere bile sevip sevmediğini düşünmeden yaptığı işini sevmeye başlamıştı. Postacılığı artık büyük bir vazife addediyordu. Kendine yaşamak için yeni bir gaye bulmuş gibiydi. Artık o, ağır uykusundan uyanmış, yapılacak ne çok işi olduğunu fark eden bir devdi. 


Fakat birbiri ardına eklenen günler aylar oldu, sonra mevsimler. Postacı bir hafta başı kadına giden mektup almadı. Her zaman hafta başı alırdı mektupları. Merak etti, fakat adama inanıyordu, asla kadını yalnız bırakmayacağını biliyordu. Ertesi gün de mektupları göremeyince kendisine posta dağıtan memura sordu. Başka mektupların arasına karışmış olabilirdi. Ne münasebet, dedi memur işini layıkıyla yaptığından bahsetti. Oysa postacı hiç de öyle bir niyetle söylememişti. İş uzadı ve tartışmaya döndü. Memur kendi işine karışılmasına ve başka postalarla karıştırdığının söylendiği zannıyla sinirlendi. Nerede ise postacı ile kavgaya tutuşacaklardı. Fakat araya girenler sayesinde iş daha da büyümeden yatıştırıldı. Yarın, dedi postacı, yarın gelecek mektuplar. Ertesi gün de yarın, dedi, fakat o hafta mektup gelmedi. Postacı derin bir boşluğa düşmüş gibi hti kendini. Kadının halini düşünüyordu. Mıntıkası olduğu için birkaç kez evin önünden geçmiş, ama görememişti. Adama bir şey olmuş olmalıydı. Ne mene bir adamdı, bilmiyordu ancak, o mektupları okumuş kadar hissediyordu kendini. 


İkinci hafta postacı için bir yıkım oldu. Mektuplar ümidsiz bir hastalığın bulunmaz ilacı gibi aranan ama bulunamayan bir şeye dönüşmüştü. Ve bir gün, bütün mektup ve postalarını dağıtmış dönerken kadını tesadüfen sokakta gördü. Bütün varlığını yitirmiş gibi, hüzünlü ve bitkin yürüyordu kadın. Kendisini görmemesi için yolun karşısına geçti. “Ne yapıyorsun, be adam!” dedi, kendi kendine, hesab sorduğu adam karşısındaymış gibi. Postacının aklına adamın başına içerde bir badire geçirmiş olabileceği geldi. Mutlaka öyle olmalı, diyordu, sevmek ve bağlılık uzaklıkla ve duvarların arkasında olmakla ilgili bir şey olamaz, diye düşündü. Nasıl birdenbire kaybedilebilirdi? O hafta sonu kararını verdi. Adamı kaldığı cezaevinde ziyaret edecekti. Bunu nasıl yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu, fakat kararlıydı. 


Ertesi hafta mektupların üzerinde yazılı olan cezaevinin önündeydi. Ama içeri alınmadı. Akraba hariç ( oda yakın akraba olmak kaydıyla) tutuklu ve mahkûmlarla görüş yasaktı. Karşısındaki üniformalı memura baktı; nizamnameler ne olursa olsun her maddenin ince bir ayrıntısı vardır, diye düşündü. Memura acı dolu gözlerle baktı, son çaresini dilenen bir zavallı gibiydi. “Bir yolu yok mu?” diye sordu. Memur alelade bir şey söylüyormuş gibi, savcıdan izin almalısın, dedi. Dünyalar postacının oldu. Adliyeye koşarak gitti. Hiç de koşmak için yaratılmamıştı. Tabiatına uygun değildi. En son belki küçük bir çocukken koşmuştu. Kısa bacaklarını en uzak noktaya atmaya çalışırken, ha düştü ha düşecek gibi oluyor, yanından  geçtiği her insan ona dönüp bakmadan yürüyemiyordu. Nefes nefese adliyenin merdivenlerini çıktı. Öyle ki kapıda bir kontrol noktası olabileceği aklının ucundan bile geçmedi. İki polis birden uçmaya çalışan minik kuşu kanatlarından yakaladılar. Kısa sürede kimliğini iade edip içeri aldılar, fakat savcının yanına da bu şekilde girmemesini tembihleyerek. 


Savcıya aile dostu olduğunu söyleyerek yarım saatlik bir izin koparmıştı. Cezaevinde elindeki yazılı izni gören memurlar ona, aşılmaz birer bend gibi duran kapıları tek tek açtılar. Yıkmak için birçok şeyin bir araya gelmesi gerektiği bu kapıları imzalı bir kağıt parçası zahmetsizce açıyordu. Son kapı da açılınca, her ziyaretçi için ayrı bölmelerin olduğu ve kalın bir cam tabakası ile karşı taraftan ayrılan ziyaret mahallinin olduğu kısma girdi. Bölmelerden birinde yaşlıca bir kadın karşı tarafta gencecik bir çocukla konuşuyordu. Kadının yakarışları dayanılacak gibi değildi. Dudaklarını ısırarak oradan hemen uzaklaştı. Memurların kendisine söylediği gibi beş numaralı bölmeye geçip oturdu. Sanki bir zanlıyı değil de, büyük bir makamı işgal eden bir kişiyle görüşecekmiş gibi heyecanlıydı. 


Karşı tarafta bir adam göründü, bir süre birbirlerine baktılar. Adamın, ne olduğunu anlamaya çalıştığı belliydi. Postacı onu görür görmez anladı ki, karşısındaki adam mektupları yazan kişiydi. Ancak böyle bir adam bu mektupları yazabilir, diye düşündü. Bir ân kadınla adamı yan yana hayal etti. Çok yakışıyorlardı birbirlerine. Adam bir süre daha postacıya baktıktan sonra önündeki sandalyeye oturdu ve ahizeyi kaldırdı. Postacı da aynı şekilde kendi tarafındaki ahizeyi kaldırdı.  Adam “hoş geldiniz?” dedi. “Hoş bulduk”, dedi ve hemen arkasından “Niçin artık mektup yazmıyorsun?” diye sordu. Damdan düşer gibi söylenen bu sözlerin ardından adamın şaşkınlığı çatılan kaşlarının hemen belli ettiği bir öfkeye döndü.  


“Sen de kimsin? Sana ne yazdığım mektuplardan? Söylesene be adam!”


“Dur, hemen kızma. Ben postacıyım, mektuplarını karına hep ben götürüyorum.”


“Ee, ne olmuş, sana ne benim mektuplarımdan?”


“İnsan karısını bu sevinçten mahrum bırakır mı?”


Adamın omuzları düştü birden, sonra da öfkeli bakışları. “Seviniyor muydu gerçekten?” dedi sesi titreyerek.


“Sevinmez mi?”


“Nasıl, anlat?” 


“Bereketli yağmurlar altında rahmete boyun eğmiş çiçeklerin yağmurun ardından açan güneşle başlarını kaldırışlarını bilir misin? Bilirsin elbette. İlk başlarda posta kutusuna bırakıp gidiyordum mektuplarını, sonra kim her hafta üç dört mektup yazar, kimdir bu kadar sevilen, diye merak ettim. Karın kapıyı açıp elimde senin mektuplarını görünce o mahzun bakışları seni görmüş gibi aydınlandı. Söyle, niçin artık yazmıyorsun?”


“Nasıl yazarım? Suçsuzluğumu isbatlayamadım. Aylar geçti, ama hainler ilk günkü gibi birbirlerine sadıklar. Nasıl yazar, nasıl mahcub olmam kadınıma.”


“Ama o sana inanıyor. Bir mektubuna ne kadar sevindiğini görmelisin, sen yazmazsan o nasıl dayanır?” 


Adam cevab vermedi. Postacı adamı yeniden kendine getirdiğinden emindi. Ziyaret süresi dolup ayrıldıklarında sırtından bir yük kalkmış kadar rahattı. İşine daha bir hevesle gidip gelebilecekti artık. 


Fakat beklediği gibi olmadı. Adam sanki birden bütün dünya ile bağını koparmış gibi, mektup yazmayı bırakmıştı. Postacı ona bir kez daha ulaşabilmek için ne yapabileceğini düşündü. En basit ve en sağlam yolu buldu. Bir akşam oturdu ve adama mektup yazmaya başladı. Hayatında hiç mektup yazmış mıydı, hatırlamıyordu. Okul sıralarında deneme kabilinden mektup yazdırıldığını biliyordu, fakat kimseye mektup yazmamıştı. Başta hayli zorlandı ve hatta birkaç kâğıt harcadı. Sonrasında bunun bir insanla konuşmak kadar samimi bir uğraş olduğunu tecrübe ile anladı. Hatta konuşmaktan daha samimi bir vasıtaydı. İki sayfa mektubu bitirdiğinde bir edebiyat eseri vücuda getirmiş gibi hayranlıkla kâğıtlara baktı. 


Adamın cevabı gecikmedi. Adam soruyordu; “niçin bu iş seni bu kadar ilgilendiriyor. Bir menfaatin mi var?”


Postacının cevabı da uzun olmadı. Adamı kendine getirecek sert sözler yazabilirdi, ama samimiyetle hareket ederek, içindekilerin hepsini anlatmak istiyordu. Yine de kısa ve öz yazdı.


“Bak, dostum; ben kendi hâlinde, ama kendi hayatının içinde hapsolmuş, hatta kendi hayatından bile habersiz bir adamdım. Niçin mi sana yazıyor, sizinle alakalanıyorum? Zerre kadar çıkarım yok, beklentim de… Sen ve senin mektupların beni ölü hayatımın içinden diriltip çıkardı. Sürünmüyordum, ama yaşamıyordum da, ruhsuz bir ceset gibiydim. Sebebim oldu mektupların. Duvarların arkasından bir kadını, damarından kan verir gibi beslemeye çalışan bir adamı düşündüm, kendime geldim adeta. Bir insana faydam yoksa niçin yaşayayım? Beni dirilten adama borcumu ödemeyeyim mi?”


Postacı bu mektubuna cevab alamadı. Kadına da mektup götürmedi. Ama bıkana kadar adama yazmaya devam etti. Hep aynı şeyleri tekrarladı. Büyük bir inatla bunu yapıyordu ve nihayet bir gün usandı. Adamın, hapishanenin taş duvarları gibi katılaştığını düşündü. İşinde iyice dalgınlaşmıştı. Aldığı postalara hiç dikkat etmiyordu. Vazifesini yine layıkıyla yapıyordu. Hiçbir şeyi ihmal etmeden günlük mıntıkasında mektuplarını dağıtıyor, iadeleri geri getiriyordu. Artık kadının halini görmek için evinin yakınından bile geçemiyordu. Sanki oydu kadına yazılması gereken mektupları yazmayan. Karşısına çıksa yüzüne bakacak cesareti bulamazdı kendinde. “Mektuplarımı niçin getirmiyorsun?” diye hesap sormasından korkuyordu. Vazife bölgesinin değiştirilmesini istemeyi dahi düşündü, ama yapamadı. Postacının hâli etrafındaki herkese dert oldu. Kimseye bir şey söyleyemezdi. Nasıl anlatabilirdi ki, bu durumu. Her gün aynı kahra mübtela gibi, o mektupları alacak, sahiblerini sevindirecek, fakat kendisi bir nebze olsun sevinemeyecekti.


Aylar geçmişti. Aynı bankonun önünde durup kendisine yıkılacak yükü beklerken, daha önce kavga ettiği memur ona bakıyor, fakat postalarını vermiyordu. Başını kaldırıp adama baktı. Ne diye muzır bir şekilde güldüğünü anlamaya çalışırken memur çuvalın en üstünden tek bir mektubu alıp ona uzattı. Postacı bir zarfa bir adama baktı. Tekrar zarfa baktığında, çoktan unuttuğu bir şeyi tanır gibi, mektubu memurun elinden çekip aldı. Arkasına bile bakmadan koşarak postaneden çıktı. Memur arkasından boşuna “postalarını unuttun!” diye bağırıyordu. 


Postacı elinde dünyanın en kıymetli yüküyle kısa bacaklarına bakmadan sözlerden daha hafif kanatları varmış gibi koşuyordu. Sevda kendisinin olsa bu kadar sevinmezdi.
 

Aylık Dergisi 175. Sayı

Kaynak: Editör:
Etiketler: Mektuplar, -, Zeynel, Abidin, Danalıoğlu,
Yorumlar
Haber Yazılımı